<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538</id><updated>2011-11-15T12:49:12.171+02:00</updated><title type='text'>heterotopya</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>188</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2983146445994525196</id><published>2011-07-17T18:32:00.001+03:00</published><updated>2011-07-17T18:35:28.088+03:00</updated><title type='text'>Kulübem: Kasırgadan sonra</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9j0OW7ioG_o/TiMBKYqMdEI/AAAAAAAAAFQ/su3eeBfmtZQ/s1600/S%25CC%25A7%25C9%2599kil0110.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-9j0OW7ioG_o/TiMBKYqMdEI/AAAAAAAAAFQ/su3eeBfmtZQ/s320/S%25CC%25A7%25C9%2599kil0110.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5630345237072999490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2983146445994525196?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2983146445994525196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2983146445994525196&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2983146445994525196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2983146445994525196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/07/kulubem-kasrgadan-sonra.html' title='Kulübem: Kasırgadan sonra'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-9j0OW7ioG_o/TiMBKYqMdEI/AAAAAAAAAFQ/su3eeBfmtZQ/s72-c/S%25CC%25A7%25C9%2599kil0110.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-9053077255961179837</id><published>2011-06-02T13:54:00.002+03:00</published><updated>2011-06-02T13:58:28.290+03:00</updated><title type='text'>Final</title><content type='html'>Bir romandan yırtılmış sayfa gibi uçuyordum soğakta. Daha ziyade kitabın son sayfasını, “roman bitti” kısmının yazıldığı parçasını hatırlatıyordum. Gerçekten de içimde bitmiş ve parçalanmış romanın finali idim. Ya iyi kalpli sahibim rüzgarın etkisiyle açıq kalmış pencereden dışarıya fırlamış sayfanın peşinden koşup beni bulup koparılmış yerime yapıştıracak; ya da nefret dolu bir okurun hışmıyla yırtılmış içimin son sayfası gibi bir köşeye takılıp kalacak ve çöpe süprülecektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insandan ziyada bir kitap olduğuma inandım hep. Bir romana, bir bilgenin eliyle bütün inceliklerin çivilendiği sayfalara benzediğime... Şık bir ciltin arasına sıkıştırılmış yüzlerce sayfalık kağıtlara... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldıran olmadı kapağımı. Çeviren olmadı sayfalarımı. Hiç kimse beni okuma zahmetine katlanmadı. Öylece yıllarca yattım kütüphanenin bir köşesinde. Ve işe yaramaz olduğum anlaşılmış olmalı ki yırtılıp atıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitti...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-9053077255961179837?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/9053077255961179837/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=9053077255961179837&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/9053077255961179837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/9053077255961179837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/06/final.html' title='Final'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-8521888184352446174</id><published>2011-05-31T12:59:00.002+03:00</published><updated>2011-05-31T13:15:55.895+03:00</updated><title type='text'>Günah...</title><content type='html'>Kan eline bulaşmıştı. Ne tür bir cellatlık yaptığını o an anlamıştı. Susturmuştu onu, ama sanki şimdi daha fazla duyuyordu sesini. Daha fazla acıtıyordu sözleri onu. Daha fazla bulaşıyordu elleri bedenine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün suçluları yeniden insan olmağa zorlayan kurtuluş reçetesi onun da aklına gelmişti. Temizlenmeliyidi. Yıkanmalıydı. Yırtıp atmalıydı üsütündeki günah giysilerini. Hafiflemeliydi. Sonra, sonra, çözmeliydi odanın bir köşesinde yatan, teni soğumuş büyük sorunu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yararı olmamıştı. Soğuk duş sanki derisini yakmıştı. Banyodan çıktığında vücudunda kırmızı lekeler belirmişti. Durmadan da artıyordu. Hafiften de kaşınıyordu. Derken, birden hatırladı, kana karşı alerjisi olduğunu. Daha 7 yaşında bir kurban bayramı fark etmişti annesi bunu. Dokrotlar şaşırmıştı. Bunun milyonda bir gözüken hastalık olduğunu söylemişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıplak geziniyordu odada. Yerdeki, duvardaki, aynadakı, yataktaki ve sevgilisinin göğsündeki kanı gördükçe daha da artıyordu rahatsızlığı. Bir süre sonra dokunamaz oldu, eşyalara. Sigara yakmak istedi, dokunamadı. İçki içmek istedi, yapamadı. Ayakta duramazdı, oturamazdı da. Her şey batmağa başlamıştı etine. Durduğu yerde kala kaldı. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ürkütüyordu, konuştukça dostum beni. Polisti. Bu hikayeyle yeşermişti içindeki inanç tutkusu. &lt;br /&gt;Tesadüfen tanışmıştık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün, erkenden uyanmıştım. Cumaya gidecektim. Hiç Fatih’te namaz kılmamıştım. Kararlıydım. Hayatımın yarısının bu şehirde geçmesine rağmen Fatih Camiinde ibadet etmemek üzüyordu beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namaz öncesi hocaların konuşmalarını seviyordum. 90’ların başıydı. Hutbe konuları çok komikti. Hoca saatlerce tabiat, hayvan sevgisinden söz ederdi, hutbelerinde. Konuşurken, ne kadar zorlandığı belliydi. Diyanetin ona dünyevi konularla muhattap kılması cemaatin gözünde itibarinı düşürmüş duyğusuna saplanmıştı. Sigaranın zararlarını anlatmıştı bir defasında, bizim Bakkalköy imamı. Tam o sırada müezzinin küçük oğlu camiye girmiş, hocaya yakınlaşıp namazdan önce bakkaldan almasını istediği sigarayı hafifce kendisine uzatmıştı. Sonra geçip ön safta oturarak, imamın en has adamı olmanın gururuyla dik dik bakmıştı yanındakilere. Hoca ise kızarmıştı. Birkaç dakika laf bulamamış, sonra sigara zararları konusunu toparlamağa çalışmıştı. Bıraksalar, elindeki zararlı konuları fırlatıp çöpe atacak, çok sevdiyi ecdadımızın küffarla savaştığı hikayelere dalıp, bir güzel imanımızı şaha kaldıracak ve sözü o sıralar gündemde olan Erbakan Hocanın “İslam NATO”su mefkuresi ile bitirecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o gün Bakkalköylü imamızın sohpetinden kaçıp Fatih’e gitmiştim. Vardığımda camii kalabalıktı. Arka safların birinde halıya çöküp, hocayı dinlerken, bir tarafdan da Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” kitapını karıştıyordum. Çevremde oturan amcalar için biraz sert kitap ismi olduğunu fark etmiştim. Bu yüzden arkasını çevirip dizimin dibine koydum. Bu sırada bir polis gelip sağ tarafımdaki boşluğa çökmüştü. Hafiften safı daralttığından silahı böğrüme dayanmıştı. Bunu fark edince özür dilemiş, ama ben kafamı sallayarak oralı olmamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca “kuşlarla ilgili hutbesini” anlatıp tamamladığında ezan duyulmağa başladı. Doğrularken, tapancası bir kez daha böğrümü uyardı. Ben beklediğim özürü alamayınca sinir olmuştum. Müezzin “saflarınızı sıklaştırın” diye bir kaç kez uyardıktan sonra, bu görevi bizim polisin devralması canımı iyice sıkmıştı. Önündeki, arkasındaki boşlukları gösterip, “şuraya geç” diye uyarıyordu. Bunu iyi niyyetle yaptığı belliydi. Ama ben bir kere kıcık olmuştum, ona. Beni de hemen önümdeki boşluğa göndermek isterken, artık kendimi tutamadım: “Bu işe de polis karıştı ya”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis olduğunu hatırlamış gibi, utandı. Namazı, duanı ve tesbihi omuz omuza bitirdik. Dışarı eşit mesafede çıkmıştık. Kendisini bana açıklama yapmak zorunda hissettiğini anlıyordum. Özür diledi. Birkaç kelme daha etti. Ona “önemli değil” derken, konu öyle bir önemli halde geldi, ki bana hemen yakınlıktaki hasırlarda çay içmeği önerdi. Cebimde kalan paranı iki saat önce Topçu’ya saymıştım. Bir çayın ve sigaranın kötü olmayacağı düşüncesi öneriye sıcak bakmama neden olmuştu. Bir taraftan da onun memur dünyasından toplayıp sıraladığı sözcükleri dinleyecek olmam canımı sıkıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyor musun?” dedi. &lt;br /&gt;Bilmediğimi belli etmek için gözlerimi açıp yüzüne baktığımda, konuşmasına devam etti. &lt;br /&gt;Söze başladığında dudaklarının arasından kopan sözcüklerin ona ait olmadığını düşünmüştüm. Ama birkaç cümleden sonra polis kıyafetleri içine sarkmış hikmet sahibi biri olduğunu düşünmeğe başladım. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;“Durduğu yerde kala kaldı” dedi. &lt;br /&gt;Saatlerce öyle kalmış olmalı. Rahatsızlığı onu kıpırtatmıyormuş. Dışarı koşması, yardım istemesi, hastaneye kaldırılması işlediği cinayetin açığa çıkmasına neden olabilirdi. Bir süre sonra dikilmekten bacakları şişmeğe başlamış. Buna rağmen zorlamış kendini. Sonra gözleri kararmış. Kafası dumanlanmağa, titremeğe başlamış. Derken, bir kütük gibi devrilmiş. Düştüğü an kafası odadaki sehpanın köşesine denk gelmiş. Doktorlar çarpmanın şiddetiyle öldüğünü söylediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesetleri üç gün sonra bulundu. Kapını kırıp içeri girdiğimizde, ikisi de mosmordu. Olayın inceliğini doktorlar bize anlattılar. Alerji onu hareket etmeğe müsade etmemiş. Hafif bir hareketin vücudundaki kaşıntıları artıracağından korkmuş. İlahi bir cezaydı bu. Olaydan iki gün önce kadına çocuğunu aldırttığı da anlaşıldı. Çarpılmıştı. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Konuşurken ağlıyordu. Hemen topraladı kendini. Sonra...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki ne oldu, dersin” dedi.&lt;br /&gt;Masum biri doğmadan öldü. Peşinden yarı günahkar annesi öldürüldü. Ardından da gerçek günahkar belasını buldu. Ama bir şey daha oldu. Ben inandım. Değiştim. İçimde yıllardır birikmiş şüphe buzulları erimeğe başladı. Kuzey okyanusunun buz dağları gibi parça parça kopup sıcak sularda eriğip kayboluyorlardı. Günlerle, haftalarla sürdü bu. O zamandan beri hiç değilse Cumaları kaçırmamağa çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni de sarsmıştı, hikayesi. Utandırmıştı da. &lt;br /&gt;Bir süre devam etti, dostluğumuz. Hatta benim emniyetdeki bir sorunumu da halletti.&lt;br /&gt;O gün için hatırladığım son şey, Topçu’nun kitabını ona hediye etmemdi. İsyan Ahlakı’mı bir polisin eline tutuşturmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02. 2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-8521888184352446174?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/8521888184352446174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=8521888184352446174&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8521888184352446174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8521888184352446174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/05/gunah.html' title='Günah...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6351114352825510293</id><published>2011-05-19T15:25:00.000+03:00</published><updated>2011-05-19T15:26:26.593+03:00</updated><title type='text'>Bu yaka</title><content type='html'>Dalmıştım..., söylenenleri duymuyordum.., kulaklarımı sokaktan koparmıştım.&lt;br /&gt;Öylece bir banka çöktüm. Kafamı sırtıma doğru çevirip gök yüzüne baktım. Beyaz tombiş bulutların sırıttığını gördüm. Güneşi kıskandırıyorlardı. Ortaokul yıllarında beyaz önlüklü kız arkadaşlarımıza benziyorlardı. Taş gibiydim. Bakışlarımı bir uydu gibi uzaya fırlatmış, istasyon gibi bekliyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lena’nın kıyısında İstanbul’u hayal etmek. Çernşevskinin kahramınının kendini vurduğu köprüde ben hayalimde Altunzade’den Beşktaş’a gidiyordum. Sevgili Faruk’la öyle anlaşmıştık. İskelenin orada buluşup, Kabalçı’ya geçecek, birkaç saatlığına kitapları karıştıracaktık. Sonra Çarşı’nın oralarda içerilere doğru kaybolup,  birer şişe bira içecektik. Mukaddes abilerimize gözükmeden, yapacaktık bir günah eylemi, daha. Sonra çevremizde sürten yaşamdan kopup, sorular soracaktık kendimize. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Cevanşir (bana böyle seslenirdi), diye başlayacaktı söze. Parmaklarının arasına Muratti sigarasını alıp, siyah dumanı cigerlerinde temizledikten sonra beyaz bulutlar gibi burnundan dünyaya salıverecekti. Bense, neden hala patates gipsinin gelmediği merak edecektim. Çünkü, kızartılmış patatesler olmadan sevimsizdi bira. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yaka” lanetli bir gazeteydi. Sevgili Muhammed’i Aydın Doğan yapacak uzun yolun ilk merdiveni. Bay ideolog kısmında ben, Melike, Faruk, sevgili Duutur, şimdi ismini hatırlamadığım birkaç bayan arkadaş Derya dağıtımcılıkta kendi kaderimizin dibini kazıyorduk. İnsanlık için yeni bir şey keşfediyorduk. Bir boka da benzemedi zaten... Hep boğazımızda kaldı, hayallerimiz. Kansere dönüştü içimizde... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredesiniz, dostlarım. Söyleyin nerede? Lanet değil de, ne bu?&lt;br /&gt;Faruk’u toprak aldı, ötekini yaşam, diğerleri kayboldu. Beni soracak olursanız, her geçen gün biraz daha batıyorum. Derya dağıtımcılıkta boğulmak için buluştuk sanki... İntihar etmek için... Kendi Mun tarikatımızın toplu cinayetini gerçekleştirmek için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İzviniti pajalusta? – kesti hayal yolçuluğumu ihtiyar kadın. Benim gibi dünyaya küsmüş bir karışlık suratıyla hafif yana kaymamı istiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yana kaymak mı? &lt;br /&gt;Hiç merkezde olmadım ki? Yaşamın hep kıyısından baktım, bir delikten, bir koğuştan, dünyaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmemeliydin dostum. Ölmemeliydi. Neden amma. Neden yaptın ki ... Neden istedin ki... Yüzün içimde leke gibi duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fahri abinin uçurtma şenliğini hatırlıyor musun? Resimleri hâlâ duruyor bende. Ya çingene kızı Eda’yı. Tanrım, sen juri başakanı oldun, nasıl olduysa... Sanırım üniformanı çalmıştın. Yoksa, Ormanlı nah seni yerel gazeteçiler tahtına oturturdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafif yakınımda Andre Rieu’nun The Second Waltz’i işitiliyor. Dokunma diyor, bana. Dokunma hayallere. Kopartma içindeki yarayı. Açma üstünü içindeki mezarın. Bırak uyusun çocuk. Şimdi en çok olmak istediği yerdedir. Huzurludur, rahatır, sessizdir ve ve senden daha bilgilidir. Sen ara biraz daha... Ara... ara... Bir ihtimal bulursun... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyorum dostum. İnan bana korkuyorum... Senden sonra daha bir arttı korkularım. Daha da çoğaldı... Uyumaktan korkuyorum, konuşmaktan, ölmekten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm sevdiklerimi kanser aldı elimden. Babaannemi, ortaokul arkadaşım Yusufu, sevgilimi, seni... Bir salgının ortasında ada gibi kalmak. Ve çember her geçen gün biraz daha daralıyor. Sağ gözümü kaybettim. Kimseye belli etmiyorum ama, artık görmüyorum. Kafamda şiddetli ağrılar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni de sev Rabbim. Benim seni sevdiyimden daha çok... Affet beni... &lt;br /&gt;Ben hep iyi biri olmak istedim... Sadece yapamadım... Yapmadım... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimi sel götürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok zevgli adam olmalı şu yakınımdakı kafenin sahibi. Durmadan fransızca bir şeyler seslendiriyor. Keşke şarkılar gibi bizde fransız kalsak her şeye... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke Rakıb amcanın meyhanesinde olsak. Dinlesek Müzeyyeni, Selamsızda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam oldu hüzünlendim ben yine,&lt;br /&gt;Hasret kaldım, gözlerinin rengine.&lt;br /&gt;Ahhhhh...&lt;br /&gt;Gelmez sandım, gel sevgilim gel yine,&lt;br /&gt;Hasret kaldım, gözlerinin rengine.&lt;br /&gt;Ahhhhh...&lt;br /&gt;.........&lt;br /&gt;Yaraların çok derin, &lt;br /&gt;sonu yok bu kederin,&lt;br /&gt;Kendime seçtim yar, &lt;br /&gt;şimdi odur ellerim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saramadım el gibi, &lt;br /&gt;tatlı bir amel gibi,&lt;br /&gt;Gönlümü deldi geçti, &lt;br /&gt;yıkıp giden tel gibi...&lt;br /&gt;.........&lt;br /&gt;Pencereden kuş uçtu,&lt;br /&gt;Yandı yürek tutuştu,&lt;br /&gt;Bizim böyle olmamıza,&lt;br /&gt;Komşular sebep oldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim böyle olmamıza, yaşam sebep oldu, be dostum... yaşam sebep oldu... &lt;br /&gt;- Birer şişe daha alalım mı? Ne dersin? Zaten ne demişler: “İçelim kendimizden geçelim”.&lt;br /&gt;- Olur abi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lanet olsun Bolşeviklere. Allah topunun belasını versin... Kapus oldu sosyalizm bize... Hepimizi bir parça yontarak eşitledi... Bir parça keserek, bir parça kıyarak, bir parça budayarak... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eşref abi! Koyar mısın Müzeyyenden bir parça daha...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkılar savuruyor kalbimi... Sözler parça parça söküyor beni. Azalıyorum. Dolmuyor boşluğun. Terk edildim. Kaçırıldım. Çalındım. Kirletildim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey sarivan! Ey haniman! Ey daima hoca-yi mi-veri,&lt;br /&gt;Ha hordeni, ey daimend! Can-i dil-i meram-i veri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey elerim! Kopma benden! Beni bırakma! Yaz isteklerimi... Öldür, avuçlarında kederi, acını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gözyaşlarım! Akma benden... Kaybolma göğsümden. Buz kes içimde. Isınma... erime... Gömme sulara beni.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6351114352825510293?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6351114352825510293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6351114352825510293&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6351114352825510293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6351114352825510293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/05/bu-yaka.html' title='Bu yaka'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-3656094499762022196</id><published>2011-05-18T18:39:00.002+03:00</published><updated>2011-05-18T18:53:27.686+03:00</updated><title type='text'>Unutmuş gibisin...</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" align="right"&gt;&lt;em&gt;Sen beni unutmuş gibisin&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" align="right"&gt;&lt;em&gt;Ben hâlâ deliyim, hâlâ sevdalı...&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sözlerin de rengi var, çiçekler gibi. Mevsim, mevsim açarlar, onlar da... Kış için soğuk deriz, yaz için sıcak. Aşk da bir mevsim, acı da, gözyaşı da... Binlerce mevsim var sözlükte. Bazılarının ömrü bir anlık,bazılarıki bir asır. Bazıları yağmur gibi yakalar bizi, bazıları gürler, ama yağmaz. Bazıları susmayı öğretir bize, bazıları açmağı kalbimizi. Bazıları sırra dönüşür, taş gibi durur içimizde, bazıları nehir gibi akar gözlerimizden...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sözlerin de kalbi var, insan gibi. Aşkı, ıstırabı, ayrılığı dağ yapar göğsümüzde, sevinci yelken. Bazen bir kabadayı gibi sarılır boğazımıza, bazen acır, el tutar. Okşar saçımızı kimi sözler, yüzünü yaslar yüzümüze. Konar sıcak bir soluk gibi dudağımıza, ağlatır günlerce, haftalarca bizi...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sözlerin de hayali var, deniz gibi... Çarpar rüzgarın coşkusuyla karanlık sahile. Yüzünü toprağa sürerek teskinlik bulur, kıyıya varınca rahatlar...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sözlerin de kanadı var, kuşlar gibi. Uçar hayal gibi her yerde. Bazen uzayda gezdirir seni, bazen yerin dibine sokar... Bazen bir düşe takılır diyar diyar gezinirsin. Ülkeleri isimleriyle fethedersin. Başkentlerine bir kelmede varırsın. Nehirlerinde yıkanırsın...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sözlerin de aşkı var, melekler gibi... Bir söz için itaat ederler sevdiklerine. Bir söz için yanarlar için için... Sonra bir kelme olup, takılırlar aşkın anlamına...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sözlerin de ömrü var, yaşam gibi... Birini öldürürsün, birini seversin, birinden ayrılamazsın, birine bakmazsın. Karışırlar toprağa, gömülürler karanlığa. Vazgeçersin...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Vazgeçer misin? Yapar mısın? Bırakır mısın beni sözler mezarlığına? &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir söz vardı dersin. Hatırladım, “Nadir Marmara”. Bir zamanlar vardı... dersin, unutursun...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Zaten sen beni unutmuş gibisin...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-3656094499762022196?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/3656094499762022196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=3656094499762022196&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3656094499762022196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3656094499762022196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/05/sen-beni-unutmus-gibisin-ben-hala.html' title='Unutmuş gibisin...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2918486718061150914</id><published>2011-05-11T10:59:00.001+03:00</published><updated>2011-05-11T11:04:09.727+03:00</updated><title type='text'>Ada...</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Tüm sözcükleri aradın, ama sayfada birer ada gibi durdular. Bu adalardan bir kıta oluşturamadığın için tedirgin oldun. Ve durmadan adaların yerini değiştiriyorsun. Büyük Ada ile başlamak daha iyidir söze, diyorsun. Sonra, yo hayır, bu ada Bizans’ın mazlum görkemini yansıtıyor ve benim aradığım kelime, sözler diyarı için kapı olamaz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Derken, yine sabah olmuş.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ey ada güzeli!&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Kelimeler elinde esirmi kaldın?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Oysa, insan ve onun soyu sadece bir avuç çamurdan yaradılmış...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Çamur ancak yaradanın elinde konuşuyor, düşünebiliyor, onu yaradan kelimelerle büyümeye, yaşamağa başlıyor. Ve başarabiliyorsa, bir kelime olarak iz bırakır, geride...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Her sözcük bir bozkır... &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ama, zavalı güzelim, senin dünyan toprağın bir kıyısında donmuş şehirler gibi sönük, karanlık... Ve bir şehirlinin kaderi sözcükleri siper gibi bozkırlı süvarinin önüne dikmektir. Onu lanetlemek, küçümsemek, hor görmek için... Ama asla duvara çevirdiği sözlerin ötesini göremez. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2918486718061150914?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2918486718061150914/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2918486718061150914&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2918486718061150914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2918486718061150914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/05/ada.html' title='Ada...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-3660089021014571213</id><published>2011-04-28T12:21:00.002+03:00</published><updated>2011-04-29T13:05:40.148+03:00</updated><title type='text'>Ki...</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Geşmiş de koku gibidir. Siniyor insanın içine. Katlanmak gerekiyor, sadece... sabırla... Hepimizin geçmişinde gözümüzün içine bakan bir suçu vardır. Kurt gibi... Bakışlarında sadece korkunu görersin. Her karşılaştığında seni yutacakmış gibi beklersin...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Ölmemesini istediğim şeylerin elimde kırılması ve beni kanatması ne acı. İçim mezarlık gibi. Kimine türbe diktim, kimine bir avuç toprağı çok gördüm. Ama hep kendime gömdüm. Kendime diktim bütün mezartaşlarını...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Gün, Hint şehzadesi gibi kapatıyor tenini gözlerime. İçimde, toprağa basan yağmur taneciklerinin ayak sesleri işidiliyor. Önce, yürümeği yeni öğrenen çocuklar gibi ağır ağır, düşe kalka iniyorlar siyah geçmişime...Sonra sel gibi akıyorlar kalbimden dışarı. Kalp de mide gibi aslında. Acı ve sevgiyle besleniyor. Eritemediklerini de yağmur gibi kusuyor gözlerden. Sevgi de insanı zehirleyebiliyor, öldürebiliyor...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sonra...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Sonra bir tabut gibi dikiliyor içinde... Isırtıyor kendini sana... Daha dün aşıktın, bugün leş yiyici... Hayal kör ediyor gözlerini... İnsan biriktirdiyi en mahrem duyğuları bile emiyor... İçiyor damla damla geçmişi.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Geçmiş de koku gibidir. Siniyor insanın içine...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-3660089021014571213?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/3660089021014571213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=3660089021014571213&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3660089021014571213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3660089021014571213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/04/ki.html' title='Ki...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4734044257753738448</id><published>2011-03-30T11:48:00.002+03:00</published><updated>2011-03-30T11:56:24.694+03:00</updated><title type='text'>Bir resim...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qwb2AiJsXQo/TZLwDGk0WyI/AAAAAAAAAFE/jAuRU5_tD5o/s1600/image007.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5589794023615519522" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-qwb2AiJsXQo/TZLwDGk0WyI/AAAAAAAAAFE/jAuRU5_tD5o/s320/image007.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4734044257753738448?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4734044257753738448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4734044257753738448&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4734044257753738448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4734044257753738448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/03/bir-resim.html' title='Bir resim...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qwb2AiJsXQo/TZLwDGk0WyI/AAAAAAAAAFE/jAuRU5_tD5o/s72-c/image007.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-765209274495725605</id><published>2011-03-15T12:15:00.002+02:00</published><updated>2011-03-15T12:26:47.056+02:00</updated><title type='text'>Bozkır masalları 5...</title><content type='html'>Bazen yaşam bir kaplumbağa kadar yavaş ilerler. Özellikle de üzüntülü zamanlarda. Bir türlü geçmez, işlemez. Kafanı pencereye yaslayarak uyursun. Bu gibi hallerde cam yastıktan daha yumuşaktır. İnsan kırılmış kalbini onarmakta çok aciz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durmadan uyursun... Bir ölü gibi... Kıpırdamadan...&lt;br /&gt;Böyle durumlarda kendimi bozkırın ortasına bırakılmış Sovetlerin 1941 yılında İran işğalı sırasında ele geçirdikleri işe yaramaz İngiliz tankı gibi hissediyordum. Bir tank kullanılmaz olmasına rağmen her zaman ismini korur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğüm en büyük silahtı. Biz ona “donmuş at” derdik. Demir tekerlekleri ölmüş bir atın dişleri gibi sırıtıyordu. Canlılardan farklı olarak cansız şeyler ayakta ölürler. Onun da sızlayan bir kalbi var mıydı? Bilmiyorum. Ama olmamasını dilerdim. Yarım yüzyıl öylece çölün ortasında dikilip durdu. Sovyetler çöktüğünde bütün demir eşyaları yok pahasına alan İranlılar onu da alıp götürdüler. Kendi vatanına döndü bir anlamda. Tarih çok adil... Geri dönüşleri hep muhteşem gerçekleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkırda her ihtiyar bir aziz kadar bilgedir. Tek satır okumadan bu makama erişmeleri daha da büyüleyici. Hepsini bir parça dinlemişimdir. Hepsinden bir anı yaşamıma karışmıştır. Ama en çok Akil dedeni hatırlarım. Gerçek adını bilmiyorum. Kimse de bilmiyordu zaten. Herkes ona “akil” derdi. Konuşmadan erişmişti bu unvana. Donmuş attan daha sessizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlıklı bir babanın tek çocuğuydu. Babası ikici kez evlenmişti ve Akil dede gerçek annesini hiç hatırlamıyordu... Ama üvey annesinden çok çekmişti. Babası bölşevikler tarafından kurşuna dizilmiş, servetinin çoğu devlet mülkü ilan edilmişti. Üvey annesinin zulmüne daha fazla dayanamayıp 12 yaşında çöle kaçmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam 40 yıl tek başına çölde yaşadı. 10 yıl tankın içinde yaşamış, sonra kendisine küçük bir kulbe yapmış. Babaannem, Akil dedenin üvey annesi öldüğünde en çok onun ağladığını anlatırdı. Zalim kadından onca çektiklerine rağmen... Bu duruma şaşıranlara “hiç başka anne tanımadım ki” demiş. Çöl kalbinin tüm duvarlarını yıkmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tankın hemen yanı başında oturup güvercinleri beslerdi. Önceleri onu sevmezdim. Sonra arkadaş olduk. İyi bir dinleyicisi idim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde birilerine küstüğümüzde çöle inzivaya kaçardık. Bizi aramalarını, bulmalarını, özür dilemlerini beklerdik. Sığındığımız adres hiç değişmezdi: donmuş at...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceleri ben konuşurdum... Küçük aklımla Akıl dedeye yalnız olmanın hikmetlerini anlatırdım... Sonra durum tersine işlemeye başladı. Onun sözlerini sünger gibi emiyordum... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın yaşamı konuşarak tükettiğini söylerdi. Ölüm konuşacak sözün kalmadığı anmış... Tıpkı kitap gibi... Balzakın “Gorio Baba”sının sonunda yer alan kirilce koca harflerle yazılmış “SON” gibi. Susarak daha çok yaşamayı düşünüyorum, diyordu. “Belki de tam tersi... Bütün sözlerimi ölümden sonraya bırakıyorum... Tanrıyla konuşmak için onları göğsümde tutuyorum...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;52 yaşında öldü. Gömüldüğü gün kulbesinin içine girmiştim. Evini koca bir kayanı içine alacak biçimde yapmıştı. Sırtını daşa yaslayarak uyuduğu, kayadakı sırt izlerden belli idi. Hiç okuma yazması yoktu... Ama daşa bir sürü işaretler çizmişti. Düz, yatay, paralel çizgiler... Orhon anıtını andırıyordu... Bütün harfleri aynı işaretten ibaretti: düz, yukarı kısmı hafif eğik, 5-6 sm-lik bir çizgi. Kimi yerlerde onları yakınlaştırmış, kimi yerlerde yatırmış, uzatmış, bazen de ayırmıştı... Evin içi ilkçağdan kalma bir mağaranı andırıyordu. Tam 30 yıl bir kaya parçası ile aynı evde yaşamış... Ürkütücüydü... Aynı zamanda mistik... Ve de çok gerçek... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan dünyanı duyduğu gibi algılıyor, algıaldığı gibi de çiziyor. Ve insanda dünyaya karşı müthiş bir direnç var. Koca bir daşla yaşamak başta türlü nasıl açıklanabilir ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümünden sonra üvey kardeşleri kayanın her tarafını kazdılar. Çünkü, üvey annesi onu hep, babasında kalma altınları çalmakla suçlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün ben okuldaydım... Kayanın dibinden bir sandık bulunduğunu babaannemden duydum... İçinden bir sürü çürümüş eski yazı kitap sayfaları çıkmış... Babaannem bunların Kur’an olduğunu söyledi. Babası kurşuna dizilmeden önce onları buraya gömmüş. Akil dede, farkında olmadan 40 sene bu sandığı beklemiş... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defasında Akil dedeye okul defterimi göstermiştim... Karaladığım sayfalara mucize gibi bakıyordu... “Demek yazmak böyle oluyor” demişti. Sonra “biliyormusun, rüyamda harfler görüyorum, uzun, ince, düz çizgi gibi”. “Sonra bu harflerin beyaz güvercinler gibi uçtuklarını görüyorum. O kadar fazlalar ki, neredeyse bütün çöl beyaza boyanmış gibi” diye eklemişti... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaya rüyasında gördüğü harfi çizmiş. Bu harfin ne anlama geldiğini anladığımda büyülenmiştim... Sovyetlerin yıkılmasından sonra bir gazete Arap alfabeli eski yazını tanıtmıştı... İlk harf Akil dedenin çizdiği “Elif”di. Rüyasında hep “Elif” görmüş ve hep “Elif” çizmiş... &lt;br /&gt;Elif, yani Allah...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehri gönlümde nihan olduğun ol mah bilir,&lt;br /&gt;Kimse bilmez, fügera sırr-i dilin şah bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorma ol mah ile hal-i dilimi Tanrı içün,&lt;br /&gt;Bileli onu, kendim bilmezem, Allah bilir (Fuzuli)...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03.02&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-765209274495725605?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/765209274495725605/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=765209274495725605&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/765209274495725605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/765209274495725605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/03/bozkr-masallar-5.html' title='Bozkır masalları 5...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2933418207265695373</id><published>2011-03-04T16:05:00.000+02:00</published><updated>2011-03-04T16:06:08.439+02:00</updated><title type='text'>Bozkır masalları 4...</title><content type='html'>İlk sevgilimin adı Lena’ydı... Bir malakandı... Nehrin çamurlarına gömülmekten ben kurtarmıştım onu ve oracıkta da aşık olmuştuk. Biz orada yaradılmıştık, Adem ve Hevva gibi, çamurdan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nehirden çıktıktan sonra ona Pedronun bahçesinden çaldığım ve cebimde gizlediğim, ama kurtarma sırasında ezilmiş eriklerden sundum. Erikleri bitirdikten sonra “nasıldı?” diye sormuştum. “Çamur gibi” diye yanıtlamıştı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgün babaannemden “insanlar nasıl karı-koca olurlar” diye sormuştum. O da, “birbirlerine dokunarak” demişti. Lena benim karım olmuştu. Çünkü karı-koca olmamız için babaannemin koyduğu şart gerçekleşmişti. Aryılıp kendi evimizin yolunu tutduğumuzda yolu Celal abim gibi yürüyordum. Bir ay önce evlenmişti ve yolu adeta ölçüp-biçerek adımlardı. Her şey güzeldi, ama şu yürümek işi pek hoşuma gitmemişti. Çünkü, böyle eve daha geç varılıyordu. Ayaklarımı yolun enine doğru açmaktan dengemi şaşırmıştım. Sanki bacaklarımın arasında karpuz taşıyordum. Ama erkek gözükmem için bunu zorunluydu. On yaşlı damattım, nasıl olsa... Celal abinin bacaklarının eğri olduğunu ise çok sonra öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra her akşam Malakan sınırlarına dayanır, saraydan kız kaçırmanın hesaplarını yapardım. Her defasında da ceplerimi meyvalarla doldururdum. Ezilmemeleri için erikleri en üste yerleştirirdim. Tepenin üzerine oturar, meyvalarla küçük delikden çıkan karıncaları beslerik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lena bir karıncaya benzerdi. Küçük sarı karıncaya... Bir gün rüyamda onun karıncalar tarafından kaçırıldığını gördüm. Çok korkmuştum. Sabahı zar-zor açtım. Ben yetişene kadar karıncaların onu yiyeceği düşüncesi uyutmadı beni. Şafak ağarınca hemen tepeye koşmuş, karıncaları cezalandırmıştım. Zavallı küçük yaratıkları tekmelerken “sizin bir sürü karınız var, bırakın Lenayı, o benimdir” diye bağırıyordum. Nida’yı görmeseydim, bir katliama sebep olacaktım. Sonra çok üzüldüm. Bir sürü meyva bıraktım yuvanın ağzına, beni affetmeleri için. Affettiler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lena benden bir yaş büyüktü. Uzun örgülü saçları kalçalarına varıyordu. Çoban babanın atının kuyruğunu hatırlatırdı bana. Gözleri kocamandı, yıldız gibi... Yıldızlara bakmayı o zaman alışkanlık edindim. Uzun kış geceleri ayazlı gök yüzünde Lena’nın semaya yansıyan gözlerine dalıp giderdim. Her gece uyumadan önce pencere karşısında demirlerdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için her türlü çılğınlığı yaptım. Lena’ya göz diken Malakan çocuklarının tepesine bir şahin gibi indim. Çocukları pusuya yatrıp üzerlerine saldırdım. Durdurmasalardı bütün Rusya’nı fethedebilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam soluklarımız gibi koşuyordu. Üç yıl geçti böyle. Lena’nın ailesi Ukrayna’ya göç ettiler. Rüyam gerçek olmuştu. Karıncalar karımı yemmişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk için ağlamak çok acı... Haftalarca dolu gibi yağdı gözlerim. Bozkırın her karışına bir damla yağmurun düşmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan acıyla büyümesi, ne kötü... &lt;br /&gt;02.03.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2933418207265695373?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2933418207265695373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2933418207265695373&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2933418207265695373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2933418207265695373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/03/bozkr-masallar-4.html' title='Bozkır masalları 4...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-3822446965930461067</id><published>2011-03-03T14:10:00.001+02:00</published><updated>2011-03-03T14:35:29.888+02:00</updated><title type='text'>Bozkır masalları 3...</title><content type='html'>Ah!.. Çocukken ne kadar da mutluyduk... İnsan gerçek büyüklüğü çocukken gösterir. Gerçek saflığı, fazileti ve erdemi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken büyüklere selam vermek için yarışırdık. İhtiyar bir dedenin elini öpmek için akşamları yola kadar koşardık. Harun dedeni hatırlıyorum. Çobandı. Her akşam sürünü köye indirdiği vakit yola koşturar ve geleceği saati kaçırmazdık.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Toza, toprağa gömülmüş, bozkır gibi girileşmiş o erdemli insanı gördüğümüzde hepimiz bir ağızdan “Selamünaleyküm çoban baba” derdik. Gözlerinin içi gülerdi. Başını eğer ve sakin bir ses tonuyla “aleykümselam evladım” diye yanıtlardı. Koşmaktan ağzımızdan fırlayacak çocuk kalbimiz onun sesiyle huzura gömülerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkır yaşamla mucizenin kesiştiği sınırdır. Bazen gün içinde birkaç kez bu çizgini varlığımızla yoklarduk. Kimi zaman yaşamın, kimi zaman da mucizenin sırtında yürürdük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoban babanın ölümü böyleydi. Sırtını siyah kayaya dayamış, gözlerini içindeki karanlığa hapsetmişti. Ölümüne sadece köpeyi tanıklık etmişti. Hayvancağız bütün geceni ağladı... Ertesi sabah da kayboldu. Bir aziz gibi anlatıldı haftalarca köyde. Şurada burada gördüm diyenler oldu, kara köpeyi. Gecenin içinden beyaz bir gölge gibi çıkıp koştuğu hakkında anlatılanları bile duydum. Hepsi koca yalandı, ama güzeldi. Çok güzeldi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam saatleri günün en bereketli vakitleriydi. Önce koyunlar inerdi köye, peşinden inekler. Koca boynuzlu yaratıkların gelişine kadar biz elimize geçirdiğimiz koyuna atlar Temurçin’in barbar askerleri gibi bir sürü ülke fethederdik. Ta Züleyha ninenin ortaçağ mağarlarının birinden gelen ürkütücü sesini duyana kadar. Ona da “Çomak anne” derdik. &lt;br /&gt;Kızardı, bağırırdı, korkunç çomağıyla kovalardı. Koyun sırtındakı fethimiz bu çomak imparatorluğunun seddini bir türlü aşamazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç yorulmazdık... Gece olunca da düşdüğümüz yerde kıvrılır, taş gibi uyurduk. Sabahın ilk ışıklarında horozlardan erken yataklarımızdan fırlar, kendimizi beslemeye zaman bırakmadan çöle koşardık. Çünkü incirler, moruklar, dutlar o saatte lezetli olurdu. Nehrin kenarında ağaçların başında kargalar gibi didişirdik. Sadece bir dut ağacı olduğundan önceden her dalını paylaşmıştık. Yukardakı nehre doğru uzun dal benimdi ve ağacın en manzaralı köşesiydi. Hava ısınınca oradan kendimi nehrin çamurlu sularına bırakırdım. Dışarıdan bakan bizi timsah yavruları sanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin bir korumacı abisi vardı. Bu çok önemliydi. Çünkü yaramazlıklarımızı onun kalkanıyla savururduk. Kavğacı küçük derebeyleri gibiydik. Benimkiler ağabeylerden öte dedelere benziyorlardı. Hepsi yaşını başını almış insanlardı. Şikayetlerine bir ton nasihatla yanıt verirlerdi. Dayak yemekten beter ederlerdi adamı. Bu yüzden kavğaları yalnız göğüslemek zorunda kalırdım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her mevsimde yağmalanacak bir meyva vardır. Ve her mevsim bir bahçe bizim işğallerimizin hedefindeydi. İşğaller genelde bozkırda sadece birkaç aile kalmış Malakanlar’ın bahçelerine yapılırdı. Ben Pedronun sarı ayvalı, kırmızı elmalı bahçesini seçmişdim. Zamanla arkadaş olduk. İşğali meşru bir zemine oturtmuştum. Elimi kolumu sallayarak istediğim ağacın sırtını tekmeler, meyvelerini kafamdan aşağı dökmesini beklerdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pedro korkunç biriydi. Sovyetlerin Afganistan “gazi”si sayılırdı. Hakkında kötü şeyler anlatırlardı. Bu yüzden kimse ona ilişmek istemezdi. Ben şanslıydım. Adeta Korkunç İvanın sarayını yağmalıyordum. Ona koyu rengli afgan çocukları hatırlatıyordum. Bana iyilik yapmakla savaşta işlediyi günahlarını hafifletiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaybetmenin ne olduğu Pedrodan öyrendim... Yürüyen, konuşan koca bir acıydı. İt gibi hırlardı. Çoğu zaman ne dediğini anlamak için kulaklarımı ağzının duvarlarına yaslamam gerekirdi. Bir çuğurdan geliyordu sesi... Derin, dibsiz bir kuyudan. Onu kafasından duman püskütren yanardağa benzetirdim. Ölene kadar içerdi. “Acıyı kendimi ıslatarak dindirebiliyorum” derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyini kaybetti Pedro. Karısını, çocuklarını, ellerini, burnunu bile. Hapşururken kopmuştu burnu. Bir çeşit hastaydı. Doktorlar kendisine gavurca uzun bir hastalık isim söylemişlerdi. Köylüler ise daha pratikti. “Allah çarptı” derlerdi. Gerçekten de Pedronu Allah çarpmıştı.  Her gün bir parçasını yitiriyordu. Bir leş gibi çürüyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan mezarlık oldu, bir kuşağa... Pedro’ya göre bütün arkadaşları bir belaya toslayıp mahv oldu. En son gördüğümde kafasının içinde kurtların çiftleştiğini söylüyordu. Ölüdüğünde yanında ne İsa, ne Meryem, ne de Tanrı vardı. Çürümüş bir ağaç gibi fırlattılar mezara. Öylece toprağı devirdiler üzerine. 10 minden fazla votka şişesi topladılar bahçesinden... Her gün haç suyundan geçiyordu, zaten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bana, “bana ne arzulardın” diye sormuştu. Bende “ölüm” diye yanıtlamıştım. &lt;br /&gt;“Bu bana arzulanacak en güzel şeydir” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüya gibidir insan. Hayatının çoğunu kabuslarla geçirmek zorunda kalıyor. Pedro en korkuncuydu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01.03...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-3822446965930461067?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/3822446965930461067/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=3822446965930461067&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3822446965930461067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3822446965930461067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/03/bozkr-masallar-3.html' title='Bozkır masalları 3...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6681096392971451754</id><published>2011-03-02T14:16:00.003+02:00</published><updated>2011-03-03T14:09:58.541+02:00</updated><title type='text'>Bozkır masalları 2...</title><content type='html'>Çocukken babaannem bize masallar anlatırdı. İnek yavrusundan büyük kurbağalar, insanları yutan yılanlar küçük kalbimizde bizimle birlikte uyurdu. Bu masalları dinleyerek uyumak büyük cesaretti. Çünkü gözlerimizi kapattığımız anda onların diyarına düşeceğimizden korkardık. Uzun çinar dallarından atlarımız ve nar ağacından yapılmış kılıçlarımızla bu devasa kurbağalar ve yılanlarla nasıl baş edeceğimizi bilemezdik. Birkaç kez bağırarak uyandıktan sonra babam yasakladı ninemin her gece uyku saatinde gösterime giren masal dizilerini... Masal yoksa uyku da yok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkırda yaşayan bir insanın dünyası tekrarlarla dolu... Bıkmadan usanmadan aynı şeyleri büyük bir hazla yaşar durur... Öldüyünde bile “doymadım” der... Neye? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirlileri bu yüzüden anlayamıyorum çoğu zaman... Çok sıkılkanlar ve de çokca alıngan... Aynı şeyden, aynı yüzlerden, aynı aşklardan hemencecik yorulurlar. İnsan yorulur mu, sana açılan aynı gözleri izlemekten? Aksine arar! Bozkır zaten bomboş. Bir de bu koca boşluk arasında ikinci bir boşluk yaratmak saçmalık. Aksine biz tüm kahramanlıklarımızı sevgililermiz için gerçekleştiririz. Sevdiklerimiz için. Onları kaybetmemek için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkırda birini sevmek ve onu elde etmek onlarca kurtla savaşmaktan daha zor... Bıkmak mı? “O da ne?” diye sorar bozkırlı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı hep gri algıladım...&lt;br /&gt;Bozkır gibi, Tengri gibi...&lt;br /&gt;İnsan da tanrı gibi yalnız aslında... Tüm sevdiklerine rağmen... Tanrıya olan sevgimizde bir parça kendi yalnızlığımızı severiz aslında. Susmayı, sessiz kalmayı, durmağı, gözükmemeyi...&lt;br /&gt;Bir bozkırlının yaşamını dolduran üç sevgi vardır. Tanrı, kalbi ve silahı...&lt;br /&gt;Yıldızlara ok fırlatırdık çocukken... Hedef onları avcumuza düşürmek... &lt;br /&gt;Kalbimiz Merihden daha kocamandı rabbim!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;27.02.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6681096392971451754?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6681096392971451754/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6681096392971451754&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6681096392971451754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6681096392971451754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/03/bozkr-masallar_02.html' title='Bozkır masalları 2...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4073709369170060653</id><published>2011-03-01T13:23:00.001+02:00</published><updated>2011-03-03T14:09:22.039+02:00</updated><title type='text'>Bozkır masalları 1...</title><content type='html'>Bitanem,  gökyüzü bu gece yine beyaz tombul bulutlarla dolu. Su gibi akıyorlar Ayın parlak gözlerinden. Arzu gibi, istek gibi, hayal gibi koşup, koşup kayboluyorlar başka diyarlarda. Yazın bozkırı saran papatyalar gibi, beyaz, narin, sade... Sessizce, bir hırsız gibi yuvarlana yuvarlana yürüyorlar... Geride yağmalanmış bir boşluk bırakarak... Her şeyi alıp gidiyorlar; senin gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal de bir bulut... Kimi zaman siyah, kimi zaman beyaz... Taşa, toprağa, nehrlere serpiyor göz yaşlarını... Bazen bir kalbe düşüyor, esir kalıyor yıllarca orada... Kanıyor, soluyor, ölüyor... Vücudunun her yerinde dolaşıyor. Gah parmaklarına iniyor, gah dudaklarına çıkıyor. Bazen de söz olup yüzüne çarpıyor. Kendi hayalin başkalarının dilinde ip gibi boğuyor seni... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsenin göremeyeceği şekilde görmek dünyayı... Kimsenin algılamadığı şekilde duymak ve kimsenin hissedemeği şekilde etkilenmek... Hep kırık, hep ucu ucuna bağlanmış ve her an, her bakışta dağılacak gibi yapılan dünyam... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı kesmiyor insanı çoğu zaman... Kaybediyor bi yerlerde ipin ucunu... Parça-parça kopuyor, küçülüyor, azalıyor... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece uzun. Ve bulutlar moğol atlıları gibi yağmur mızraklarıyla koşuyorlar. Bana düşen izlemek. Ayı, ve terkedilmiş gri boşluğu. İhtiyar bir dede gibi süvari bulutların ardından boşalmış gökyüzünü... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yıldızlar. Bir hastanın alnına yapışmış soğuk ter damlaları gibi... Onlar da bana küsmüş... Onları gölgeleyen süvari bulutlardan savunamadığım için sert ve küçük gözler gibi dikmişler bakışlarını yüzüme... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak hep kaybetmekse ben doya-doya yaşıyorum demek! Doymak yorulmaksa ben kayboluyorum demek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26.02...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4073709369170060653?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4073709369170060653/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4073709369170060653&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4073709369170060653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4073709369170060653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/03/bozkr-masallar.html' title='Bozkır masalları 1...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7750651667646139223</id><published>2011-02-21T14:15:00.000+02:00</published><updated>2011-02-21T14:16:18.724+02:00</updated><title type='text'>Canımdan...</title><content type='html'>şeydâ-ı ahfâ bahrinde ol yârin fenâsı&lt;br /&gt;libâs-ı fakr bîdilin melce'-i müntehâsı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7750651667646139223?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7750651667646139223/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7750651667646139223&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7750651667646139223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7750651667646139223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/02/canmdan.html' title='Canımdan...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6320835522023842778</id><published>2011-02-17T17:40:00.002+02:00</published><updated>2011-02-17T17:42:47.620+02:00</updated><title type='text'>Sevgili Tuya...</title><content type='html'>Yoksun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni kim çaldı yine...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6320835522023842778?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6320835522023842778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6320835522023842778&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6320835522023842778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6320835522023842778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/02/sevgili-tuya.html' title='Sevgili Tuya...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-535684665662508376</id><published>2011-02-10T16:18:00.001+02:00</published><updated>2011-02-10T16:20:31.123+02:00</updated><title type='text'>Keşke</title><content type='html'>Keşke çocuk kalaydım, Tanrım! &lt;br /&gt;Koşaydım yeşil bozkıra, açaydım avuçlarımı beyaz bulutlara...&lt;br /&gt;Keşke kaybolaydım Tanrım!&lt;br /&gt;Kesileydi içimdeki bu sızı; donaydı gözlerimde akan nehirler...&lt;br /&gt;Keşke yırtılaydı dünyanın siyah çehresi, Tanrım!&lt;br /&gt;Yıkılaydı, biteydi zulmün zihnimize kestiği hükümler...&lt;br /&gt;Keşke olmyayadım, Tanrım!&lt;br /&gt;Açmayaydım zülhün hayalin...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-535684665662508376?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/535684665662508376/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=535684665662508376&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/535684665662508376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/535684665662508376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2011/02/keske.html' title='Keşke'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6258332385922630635</id><published>2010-11-03T10:01:00.001+02:00</published><updated>2010-11-03T10:04:16.628+02:00</updated><title type='text'>Kitap notları...</title><content type='html'>Kani’ye sevgilerle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kitap ve 14 imza...&lt;br /&gt;18.6.97 tarihinde Alkım’dan edinmişim... O tarihteki fiyatı 900.000 Tl. Yanlış hatırlamıyorsam üniversite yaşamımın 4-cü senesi. Kitaba bağımlı makine gibi yaşadığım yıllar. Her gün kurşun gibi... Yaralıyor, öldürüyor, parçalıyor... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarı David Fromkın. Kitabın adı “Barışa Son Veren Barış” (Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı: 1914-1922). Tercüme Mehmet Harmancı üstadımız. Yayınevi Sabah Kitapları. Yer İstanbul. Baskı yılı 1994...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha kapak sayfasına sevgili B.Garipoğlu bir not düşmüş. Bütün sayfanı kaplayan bir açılış notu. Şöyle yazıyor: “Nadir Maramara Bey’e... (“sayın” kısmının üzeri sonradan kendisi tarafından çizilmiş. Zaten yakışmazdı da...)&lt;br /&gt; “Gün uzar asır olur” söz uzar yalan olur. Kısa keseceğim... Bu kitabın sana hayır falan getireceğini sanmıyorum. Bir sürü kıylü kal, dedikodu... Şehirler de yalan, kadınlar da, kitaplar da (o zamanlar ikimizde Cemil Meriç’in lafına ekmek banıyorduk). “Var biraz da sen oyalan” diyor Yunus! Kendimiz aldatmayalım lütfen. 2 arşın bez bütün malımız. Ölüme inanıyorum, sadece. Aşk da saf deyil çünkü. Her şey laf... laf... laf..&lt;br /&gt;Ben bir günhakarım. Sen de öyle. Bu kadar kitap ne işe yarar. Bir tek susuza su vermezsen, bir tek gönlü serinletmezsen, bir hastaya varmazsan neye yarar kitaplar. (?) Eğer seni secdeye götürmüyorsa uçuruma yollamamak için hiç sebep yok. Defet onları.&lt;br /&gt;Açık konuşalım; Tarih, laf kalabalığı. Felsefe; fikir kabızlığı. Kim neyi çözmüş şu b..tan dünyada. Gelen deli giden deli... Koskoca bir yalan yaptığın yapacağın. SECDEYE VARMIYORSA YOLLAR; HİÇBİR KİTAP KURTARAMAZ SENİ. Efendimiz şöyle söylemiş “Dünyada bir garip yolçu gibi ol”. Tek ve en soylu ülküm budur. Sevgili Tavariş (Sovet kökenli olduğumdan “yoldaş”ın rusça karşılığı “tavariş” diye seslenirdi bana) Ben “garip” olmaya çıkıyorum Ya sen?... (B.Garipoğlu.18.06.97)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrakı sayfadakı not yine kendisine ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ölüm haberi gelmeden ecel yakamızı almadan,&lt;br /&gt;Azrail hamle kılmadan, gel dosta gidelim gönül” (YUNUS EMRE)&lt;br /&gt;“17 Haziran 1997 Salı (tarihi bir gün öne almış). Kadıköy – İst. den alınıp Nadir Marmara Bey’e küçük bir hediyemizdir. B. Garipoğlu. İmza... Bay mükemmel deyil, bay Garip...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki kitabı kendim aldım. Bursumun dörtte biri fiyatına. Ayın yarısı başkalarından dilenmek pahasına. Nasıl da kendi damgasını vurmuş benim “mükemmel” dostum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrakı sayfada kardeşim Şamil’in imzası var. İsim ve soyadı ve bir de imzası. Tarih 13.08.98.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu imzanın altında Feldmareşel Lord Wavell’in notu var: “Şavaşa son veren savaş’tan sonra Paris’te bir barışa son veren barış yapmada başarılı olmuş görünüyorlar”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayet kendime ait bir not. Aşırı küfürle dolu olduğundan kendim dahi alıntı yapamıyorum. Hangi ruh haliyle yazdıysam... Üstelik birkaç telefon numarasını da altına kaydetmişim... Hepsi de o sıralar peşinden koştuğum A... Hanımefendilerine ait. Sanırım beni kovduğu günün anısını kendi Kül Tigin anıtımı bu sayfalara dikmiş olabilirim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap ortasında 2001 yılına ait bir ordinaryusa ait notlar var. Nasıl eline düşmüş hatırlamıyorum. Üstelik Derbend (Dağıstan) kayıtlı. Kendince önemli sayfaların yanına “ilginç” diye kayıtlar geçmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap yine benim elimde. Lenin’le ilgili yerleri okumuşum... Notlarım ve derkenarlarım var... Yine o tarihte kitabın arka kapağında yer alan fiyatını koparıp kitabın içine yapıştırmış ve yanına tarihini düşmüşüm... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tifliste’yim ve kitap çantamda... 2003 yılından sonraki bir tarih gözüyüyor. Sanırım 2004 yılının ilk ayları olmalı. Enkazdan yeni kurtulduğum seneler. Zamanın ipini boynumdan çıkardığım dönemler. M.Foucault dönemim... Çünkü alıntıların çoğu “Kelimeler ve Şeyler” kitabından... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından İstanbul’dan tanıdık imzalar başlıyor. Cengiz Güzel’in, Harun Aziz’in (Çin’in Doğu Türkistanı’ndan), Hacıdimitrius’un (yunan arkadaş) ve onların çevresinden bir kaç arkadaş... &lt;br /&gt;Tamamı 14 imza...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6258332385922630635?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6258332385922630635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6258332385922630635&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6258332385922630635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6258332385922630635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/11/kitap-notlar.html' title='Kitap notları...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5084421610830298375</id><published>2010-08-03T10:44:00.002+03:00</published><updated>2010-08-03T11:09:50.535+03:00</updated><title type='text'>Düştü sahraya Sayha...</title><content type='html'>Kani ağa, Sayha'nın kepenklerini indirmiş. &lt;br /&gt;Mecnun'u sahraya düşürdükten sonra, varsın Leyli adını bir ömür taşısın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir, iki, bilemiyorum üç, belki de dört yıl olmuştur, Sayha'nın "siyah taşına" kalbimizi açalı. Ama, bizim bildiğimiz Hecerü'l-Esved gönül aşıklarına yüzünü kapamaz. Yüzü insanların derdinden siyah kesilse bile... Sayha ısmarladı Tanrı selam'ına parmakları mürekkep kanamış onca "sayh" dergahında saf tutanları... Ne gereği vardı... Sanki biz bilmiyormuyduk, selam-i aşk edenin ısmarlanmıştır her soluğu Tanrı'ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Molla Kasım misalı, artık yüzü bireysel blok sahnesinden bize merhaba diyecek.&lt;br /&gt;Ne diyelim, ağa-yi Sayhamızın baş bileni, zaman ferdiyyet zamanıdır...&lt;br /&gt;Rahat ettiğini sanma sakın... Fırsat ele geçirince bir kuş kondurarık Ferdi Elif'inin üzerine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deme Mecnun'a deli, belki de Leyla delidir,&lt;br /&gt;Aşk olan yerde bütün aşik-i dânâ delidir...&lt;br /&gt;(Vahid)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5084421610830298375?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5084421610830298375/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5084421610830298375&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5084421610830298375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5084421610830298375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/08/dustu-sahraya-sayha.html' title='Düştü sahraya Sayha...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-8676935966047493794</id><published>2010-07-20T13:09:00.001+03:00</published><updated>2010-07-20T13:19:23.685+03:00</updated><title type='text'>İtiraflar...</title><content type='html'>Çok uzak geçmişi olan insanların, hayata bağlılıkları başkalarından daha fazladır. Görüntülerinin yansıttığı yorgunluk, bıkkınlık, karanlık, uzaklık bundan olsa gerek. Bir süre sonra kendi yaşamlarını bir akvarium sanırlar. Dünyaya ve her şeye cam duvarlar ardından bakınırlar. Hatta, akvariumdakı yaşama el uzatanları dahi yabançı olarak görürler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın trajedisi, hislerine pranga takmakla başlar. &lt;br /&gt;Benim itirafım, zırhlarımı çıkardığım anda, bu aşk için bile olsa, derime vurulmuş yenilgi damgalarının aşkara çıkacağı ve uğraşılması anlamsız bir hale geleceğim korkusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkmaktan korkmadım hiçbir zaman...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-8676935966047493794?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/8676935966047493794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=8676935966047493794&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8676935966047493794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8676935966047493794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/07/itiraflar.html' title='İtiraflar...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7987941027848525154</id><published>2010-07-09T10:57:00.004+03:00</published><updated>2010-07-09T13:05:22.483+03:00</updated><title type='text'>Yaz suskunluğu...</title><content type='html'>Modern insan ilginç bir tür. Anlaşılması güç bir tasarım...&lt;br /&gt;Doğadakı tüm canlıların heraretle çalıştıkları bir mevsimde, insanın suskunluk menopozuna girmesi ne garip.&lt;br /&gt;Çok değil, daha birkaç 50 yıl önce, insanlar yazları çalışır, kışta dinlenmeye çekilirlerdi. Doğanın mantığı da bunu gerektirir zaten... Şimdi tam aksi bir canlı olu verdik... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle olunca en büyük komiklikler dostların sitelerinde yaşanıyor...&lt;br /&gt;Örneğin, Sevgili Aleksandr bey, üç haftada üç kez arayıp bulamadığı sevgili Warrior hakkında www.patagonya.org-da koca bir duyuru yayınlamış. Mihribanım Kani Çınar'ın göz nuru, el emeği www.sayhadergi.com "istifa" etmiş galiba. Son bir haftadır sayha kapıları internetimde kepenk indirmiş gözüküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Davut, zaten tüm bit seneyi terk-i dünya geçirdi... Banu Hanımefendileri Anka kuşu gibi bin senede bir damarlarındakı ilham genlerini harekete geçirip, bir yazı yazıyor. Eski göz mahbubu www.cemaat.com tümden benim internet sistemimde açılmadığından sevgili Ercan'ın kırathanesinde nelerin olup bittiğini anlamam olanaksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostum Ridvan, postama bir güvercin uçurmuş... Sanırım uzun yol, onu da yormuş... Sözlerin kanadları kırık, sevgiye muhtaç kuşcağız, haftalardır kafamdakı kafeste suskun. Hâlâ bir yanıt bulamadım, kendimde ona...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonumun mesaj düymesine basan yegane derd-i aşiyanım sevgili Zeynebî. Dün yine kandili miracıma fikir yakıtı doldurmuş... Allah razı olsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şamil'den hiç haberim yok. Ama iki dünya arasında bir yerde olduğundan da şüphem yok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armağanım Yusuf, bu hızla giderse Osmanlı edibi Bosnevî'den sonra Türkiye'nin  "bosnaşinası" olacağı gün gibi aydın... Uzun süre oldu kulaklarımı sesiyle havalandırmadığım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Gülseli Işık, miralay bahçesine çekildiğinden kitapların ciltlerine dokunmayı arzu-haline gam getirir inancıyla geçici "derrake" dışı galiba... Ne diyelim, Allah mutlu mesut etsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Asya cephesinden tüm kanallarım kapalı. Umarım, hepsi "Turanlı diktaörlerin" hapishanesinde yok olup gitmemişler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündemimi kabartan dosyalarım şimdilik sevgili Nadiya'dan gelmekte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akademik dostların ismini hallandırmaya ne ihtiyaç var... Zaten hepsi bir yerlerde kalem-i inkılab ediyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanem bomboş... Çoğu rusça edebiyat ve bu dil beni hiç çekmiyor...&lt;br /&gt;İnternette yeni Kazak ve Kırgız edebiyatı keşfettim... Postmodernizmin bu denli hızlı biçimde Eski Sovyet edebiyatını istila etmesine doğrusu şaşırıyorum... Bu edebiyat sayfalarında insan dışında her şey bulmak mümkün... Daha ziyade bir tuvalet edebiyatı... Terröre dönüşmüş cinsellik... Her an bir üstyapını içgüdüsel tasvirle doyuracak cinsel aclık... İntihar, pişmanlık ve müthiş günah sevgisi... Dosto'nun bahçesinde Gorki'nin yaratdığı moloz yığınları gölgesinde insancıkların yazın aşkı cehennem naraları atıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran ve Çin edebiyatı da suskun... Şirazî'nin pornografiyasının Avrupa'da "İran edebiyatı" olarak mabedleşmesi Batı kininin vandalizme doğru sürüklendiğini bir kez daha kanıtladı... Hint ve Japon dünyasından haberim yok. Sanırım, dünya edebiyatını sarsacak bu diyarlardan bir yazar da yok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı ilginç bloglar dikkatimi çekiyor... Sustucu kullanır gibi bir üslupla yazıyorlar. Ses yok, gürültü yok, ama ceset ortada yatıyor... Daha ilginci kahraman da yok, suç da... İnsan kafasını bir uğultu işgal ediyor, bu yazıları okurken... Amacı belirsiz bir intifada çocukları sanki... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların karşısında baygınlar ve ağzının duasını bilmeyenler ordusu yer alıyor... Mübarek görünmek için her zülme tedbir deyü dünyanı kazanma yarışındalar. Dillerinde yer alan çoğu sözcüğün  Nirvana'nın çöpleri olduğunu bilmemeleri ne acı... "Hazreti Zibil" mürüdleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek şu ki, sırtına sosyal kamçı yemeyen insan yazamıyor... Fikir, sürgün olmadan, katorga mahkumiyeti almadan doğmuyor... Her zihin acıya mahkumdur, yazar olmak için... Arabın Irak cehenneminden bir roman çıkaramaması ne acı...&lt;br /&gt;Hangi Filistin aşığının dilinde bir Kudüs edebiyatının anahtar sözcüğü var? Bosanlı neden Serebrenitsa göz yaşlarını sayfalara akıtmıyor? Azeriler ya postmoderist düşlerdenyazıyor, ya kalkınma medhiyeleri okuyorlar... Oysa, Bakü sokakları Noterdam kaburlarından geçilmiyor... Onları gören, izleyen bir Hugo taslağı bile yok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikrin sustuğu dünyada, mevsimlerin ölmesine şaşırmamak gerekir.&lt;br /&gt;Beni sormayın...&lt;br /&gt;Bu mezarlığa bir fatiha-han gerekmez mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7987941027848525154?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7987941027848525154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7987941027848525154&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7987941027848525154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7987941027848525154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/07/yaz-suskunlugu.html' title='Yaz suskunluğu...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4106297653082256434</id><published>2010-05-21T14:37:00.001+03:00</published><updated>2010-05-21T14:37:40.099+03:00</updated><title type='text'>Ah kalbim...</title><content type='html'>Kalbim yorgun...&lt;br /&gt;Tılsımı kopmuş boş bir harabe gibi. İhtişamı sönmüş zamandan sana miras bıraktığım enkaz. Yalnız baykuşlar çınlatıyor kulağını, bu harabenin. Yalnız akrepler ısırır dilini hayalin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, bay dinazor. Kalbine çarpan aşk taşı ile yok olan bir tür. Şimdi kaburğalarım arasında sürüngenler çiftleşiyor. Zamana yataklık eden mundar görüntü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumu çürüten şey kuşku. Bizim çağın Hubel’i: Şüphe. İnsanı içinden kemiren inançsızlık kanseri. Düşünce pamukları aşınmış bu yatağa mahkum. Bizi dünyaya bağlayan bilimsel saçmalık hastalıklarımız. Ve birde kustuğumuz kabın kokusundan sarhoş beyinlerimiz. İğrendiyimiz şey kendimize yakıştıramadığımız gerçek kendimiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kendime ayna tutabiliyorum, ne ötekini görecek gözlere sahibim. Ne yüzüm var, yüzüne gölge salacak; ne yüzün var, yüzümü ağartacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, bilsen güzelim ben ne kadar kötüyüm...&lt;br /&gt;Tümden gizletilmiş şiddet; hapsedilmiş intikam ve zincire vurulmuş içgüdü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim haç çıkardığım teslis: günah, azap, arzu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne acı ki, ancak günah, rahibeleri bu harabeye çeken kutsallığa sahip...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4106297653082256434?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4106297653082256434/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4106297653082256434&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4106297653082256434'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4106297653082256434'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/05/ah-kalbim.html' title='Ah kalbim...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6511375267047850729</id><published>2010-04-02T12:34:00.002+03:00</published><updated>2010-04-02T12:40:21.600+03:00</updated><title type='text'>Kitapsızım...</title><content type='html'>Kafam duman...&lt;br /&gt;Eski raflar ve eski kitaplar. Doğal olarak eski eller ve eski gözler. &lt;br /&gt;Çamurlular adasındayım. &lt;br /&gt;Yeni yüzlere, yeni kitaplara, yeni dostlara ve yeni sevgililere hasret.&lt;br /&gt;Doğa uyandı, ben kışkan çıkıp kışa giriyom...&lt;br /&gt;Kitapsızım...&lt;br /&gt;Ve kurt gibi acım kokusu ellerime sinen sayfalar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6511375267047850729?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6511375267047850729/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6511375267047850729&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6511375267047850729'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6511375267047850729'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/04/kitapszm.html' title='Kitapsızım...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-1174280049337328627</id><published>2010-03-17T08:37:00.002+02:00</published><updated>2010-03-17T08:41:47.516+02:00</updated><title type='text'>İstanbul'dan Mektup Var...</title><content type='html'>İstanbul'dan Mektup Var...Yağmurun yağdığına dair beyanatımdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seni selamlıyorum aziz dostum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.............................................................................................................................................................&lt;br /&gt;.............................................................................................................................................................&lt;br /&gt;.............................................................................................................................................................&lt;br /&gt;bu hal hatır meselesinden sonra...beni anladığını düşünürek, aynı yaraları aldığımızı düşünürek...belki aynı hapishanenin yanyana iki koğuşundan konuşuyormuşcasına yahut aynı hastanede yan yana duran iki sedyede...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;bilmem sen farklı başka mekanlarda mısın? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nasıl bir zaman içerisindeyiz, sevgili dostum...&lt;br /&gt;oturmuş olduğumuz koltuğundan atmadan bizi zaman, usul usul bizi birbirimizle eliyor. ve elendikçe ve her defasında elendikçe ve her defasında elendiğimi bildikçe üzüntüm kat be kat artıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;sorgum sıhhatimi neden bu denli eziyor. sigarayı bıraktım oysa. bir kaç gündür bir iki sigara yakmış olsamda yaklaşık 200 gündür içmiyorum...&lt;br /&gt;yaşamayı bu kadar güçlü kılan nedir? &lt;br /&gt;bir dostun yitip gitmesine karşın bizi burada tutan yetkinlik nedir? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun Boğma Arzusu Kolların Sarmasını Geçti&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Üzüntüm artıyor&lt;br /&gt;Ağaçlara vurarak Tanrıyla konuşmak umuluyor&lt;br /&gt;Çöküp sallanarak düşünüyorum&lt;br /&gt;Kar üstünde yeşil giymeliyiz desem&lt;br /&gt;Bir çığ arzular mı beni?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Güneşin altında tok karnına&lt;br /&gt;Siyah, kanatsız birikintiler kıpır kıpır &lt;br /&gt;Daha kaç kişi yerine yaşamam gerekecek?&lt;br /&gt;Yerine ölmek için birini arayan&lt;br /&gt;Kaybolacak mı aradığında?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Soluk almak boğulmaya nasıl da yetiyor&lt;br /&gt;Soluk almak oldu yaşayabilmek için&lt;br /&gt;Yerine ölecek birini bulmak&lt;br /&gt;Soluk almak benzimdeki solgunluğu&lt;br /&gt;Durmadan tazeliyor.   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Üzüntüm artıyor&lt;br /&gt;Meğer tekrar eden tekrar etimden de diri imiş&lt;br /&gt;Yaşarken işini tez bitirenler yaşayanlar içinden&lt;br /&gt;İşi tez bitenler değilmiş.&lt;br /&gt;(Celal Fedai)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;yakın zamanda görüşmek dileği ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rıdvanünal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YANIT YERİNE...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Rıdvan...&lt;br /&gt;Gündemin Celal Fedai’nin şiiri kadar “boğuk”... Yıldızlara ok fırlatan mutlu çocuğun, hedefe ulaşamayan kırık oklarını toplmanın üzüntüsü ile yazıyon...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki yazıyon. Zaten, kötü kalpli kraliçe aynama mektupla yansıyan iki yüzden birisin. Diğeri “nehir meleyi”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim gündemime gelince...&lt;br /&gt;Ne zaman umrumdadır, ne onun çarkından düşenler...&lt;br /&gt;Tek istihbaratım annemin yerel “Dedikodu” gazetesi... Onlarda bir köyün sınırları dışına çıkmıyor. Çayım var, sigaram ve kitaplarım... Birde göğsüne taht kuracak odun sobam... Bir asırı bunlarla idare edecek kadar iradeliyim. Hz. Süleymanın şişeye hapsettiği karınca gibi yaşıyorum. Sahibim çok unutkan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar geldi... Doğa tılsımdan kurtuluyor... Aşkın kokusunu duyuyorum... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar Eski Sovyet mekanında yayınlanan ilk kitabımı kutluyorum, sigara ve çayla...&lt;br /&gt;Tanrı kimseni kitapsız koymasın. Benim soyumun varisi onlar. Çok geçmişte kaldığıma o denli seviniyom ki, “çivi yazı”nın benim icadım olduğunu bile söyleyebilirim sana... Gölgenin içinden çıkıp gelen süvarileden, devlerden, perilerden, masal gezegeninden binlerce hikaye anlatabilirim. Dışarda kurtlar 40 haramiler gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, hayalimdeki İstanbul’un karşısında “açıl susam, açıl” diye haykırıyorum...&lt;br /&gt;Açılırsa, görüşürüz...&lt;br /&gt;Açılmazsa, demek tüm hikayeler benim gibi düş avcılarının uydurması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Faruk’u ziyare edersen, benim adıma Hafız’dan bir beyt oku ona...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-1174280049337328627?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/1174280049337328627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=1174280049337328627&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1174280049337328627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1174280049337328627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/03/istanbuldan-mektup-var.html' title='İstanbul&apos;dan Mektup Var...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4647692614370370750</id><published>2010-02-17T12:16:00.001+02:00</published><updated>2010-02-17T12:18:23.518+02:00</updated><title type='text'>Denize akan hayaller</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S3vCEFUxiUI/AAAAAAAAADU/m4pUwfgkeZc/s1600-h/kagit_gemi.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S3vCEFUxiUI/AAAAAAAAADU/m4pUwfgkeZc/s320/kagit_gemi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439154350384580930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim isimlere karşı hayranlığım var. İsmin her şeyin üzerindeki yaratıcı büyüsüne tutkunum. Çoğu zaman, aslında her zaman bir isim olarak varız. Bir isim olarak yürürüz, bir isim olarak kapatırız, kendisi de isim olan kalplere ismimizi. Bir isim olarak uçarız özgürlüğe, sonsuzluğa, ismi asla görünür bir anlam taşımayacak olan aşka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmine hayranlığım var. Tıpkı, ismi gemi olan, isim olarak kağıttan yapılan, büyük bir isim Tuna’ya bırakılan, uzaklardakı bir ismin gönül limanına ulaşmak üzere bir sürü isim yüklediyin ellerine hayran olduğum gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsim olarak keşfettik birbirimizi, milyonlarca ismin yüklü olduğu isimleri dışında belki hiç var olmadıkları isimler arasında. İsim olarak sevdik, isimlerimizi. İsimlere hapsettik sevgimizi. İsimlermizin koynuna bıraktık isimlerimizi. İsimlermiz için terk ettik varlıklarımızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmin üzerine hayallerim var. Kağıt yelkenlerin fırtınalı denizleri aşıp, köksüme demir atması kadar kutsal hayaller. İsminle başlayan, isminle yaşayan ve yaranan hayaller. İsminle açılan kapılar, limanlar. İsminle mühürlü duygular. İsmine talip dünyalar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4647692614370370750?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4647692614370370750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4647692614370370750&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4647692614370370750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4647692614370370750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/02/denize-akan-hayaller.html' title='Denize akan hayaller'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S3vCEFUxiUI/AAAAAAAAADU/m4pUwfgkeZc/s72-c/kagit_gemi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7234230118185723006</id><published>2010-02-10T10:52:00.001+02:00</published><updated>2010-02-10T10:54:07.125+02:00</updated><title type='text'>İstanbul'dan mektup</title><content type='html'>sevgili dostum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen akşamların birinde namaz kılma sebebiyle çengelköye gittik ve bu bahaneyle de faruk'u ziyaret etme fırsatı yakaladım. &lt;br /&gt;yağmur çisil çisil yağıyordu. her taraf karanlık idi. rüzgar sesi, yere düşen yağmurun çıkardığı ses ve rüzgarla birlikte bir o tarafa bir bu tarafa hışımla çarpan bayrağın sesi...edebiyat yapmıyorum gerçekten böyleydi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;faruk'a bir çok misafir gelmiş. yahut başka bir deyişle dünyada ki konuklukları bitenler evlerine dönmüş.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;velhasıl-ı kelam...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;buyurda gel bir çay içelim bir dua edelim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıdvan Ünal&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7234230118185723006?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7234230118185723006/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7234230118185723006&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7234230118185723006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7234230118185723006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/02/istanbuldan-mektup.html' title='İstanbul&apos;dan mektup'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-8213048610285729111</id><published>2010-01-29T12:15:00.000+02:00</published><updated>2010-01-29T12:16:42.640+02:00</updated><title type='text'>Her şey soğuk!</title><content type='html'>Her şey soğuk!&lt;br /&gt;Tıpkı senin gibi&lt;br /&gt;...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-8213048610285729111?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/8213048610285729111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=8213048610285729111&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8213048610285729111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8213048610285729111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/01/her-sey-soguk.html' title='Her şey soğuk!'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-340358104047037179</id><published>2010-01-12T13:24:00.003+02:00</published><updated>2010-01-12T13:44:20.092+02:00</updated><title type='text'>İyi ki doğdum Marmara</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0xdIF21BAI/AAAAAAAAADM/Xjr52h3NKGY/s1600-h/DSC02840.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://4.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0xdIF21BAI/AAAAAAAAADM/Xjr52h3NKGY/s320/DSC02840.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425814044667085826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babaannemin dediğine göre tavışkan (tavşan) yılının birinci ayının birinci günü şafak vakti doğmuşum. &lt;br /&gt;Miladi hesapla 1 ocak 1975-e denk geliyor.&lt;br /&gt;Kara Hazarlar boyunun Sul kolunun Necefkoli soyuna mensubum.&lt;br /&gt;Şaman inançlarına göre, kötü ruhlardan korunmak için babaannem beni 4 kilo demire Atakam'dan satın almış. &lt;br /&gt;Beni getiren kuş Turna. Doğduğum yer Muğan bozkırı. &lt;br /&gt;Yazgım: kır&lt;br /&gt;Burcum: oğlak&lt;br /&gt;Kalbim: soğuk&lt;br /&gt;Eşim olacak kadın: nehir kızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki doğmuşum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-340358104047037179?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/340358104047037179/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=340358104047037179&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/340358104047037179'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/340358104047037179'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/01/iyi-ki-dogdum-marmara.html' title='İyi ki doğdum Marmara'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0xdIF21BAI/AAAAAAAAADM/Xjr52h3NKGY/s72-c/DSC02840.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-8084601507699708818</id><published>2010-01-09T12:27:00.002+02:00</published><updated>2010-01-09T12:28:47.278+02:00</updated><title type='text'>Gurup zamanım</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0haVKRIONI/AAAAAAAAACk/txCM2F1PRtU/s1600-h/DSC03159.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0haVKRIONI/AAAAAAAAACk/txCM2F1PRtU/s320/DSC03159.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5424685070747711698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-8084601507699708818?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/8084601507699708818/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=8084601507699708818&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8084601507699708818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8084601507699708818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2010/01/gurup-zamanm.html' title='Gurup zamanım'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0haVKRIONI/AAAAAAAAACk/txCM2F1PRtU/s72-c/DSC03159.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-3332751047128974923</id><published>2009-12-08T09:55:00.001+02:00</published><updated>2009-12-08T09:55:41.541+02:00</updated><title type='text'>Duyuru</title><content type='html'>Geçmişimden sorumlu değilim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-3332751047128974923?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/3332751047128974923/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=3332751047128974923&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3332751047128974923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3332751047128974923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/12/duyuru.html' title='Duyuru'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7514541421745689617</id><published>2009-11-30T14:09:00.000+02:00</published><updated>2009-11-30T14:10:45.253+02:00</updated><title type='text'>Gölgem</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SxO2NJnhAQI/AAAAAAAAABw/vqZF3OlduYI/s1600/DSC03063.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SxO2NJnhAQI/AAAAAAAAABw/vqZF3OlduYI/s320/DSC03063.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5409867914438312194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7514541421745689617?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7514541421745689617/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7514541421745689617&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7514541421745689617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7514541421745689617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/11/golgem.html' title='Gölgem'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SxO2NJnhAQI/AAAAAAAAABw/vqZF3OlduYI/s72-c/DSC03063.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5354171597770286044</id><published>2009-11-19T17:33:00.002+02:00</published><updated>2009-11-19T17:34:51.233+02:00</updated><title type='text'>Mezarım...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SwVlfeVuGSI/AAAAAAAAABg/WbHekCYINrY/s1600/DSC03039.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SwVlfeVuGSI/AAAAAAAAABg/WbHekCYINrY/s320/DSC03039.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5405838519122663714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5354171597770286044?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5354171597770286044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5354171597770286044&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5354171597770286044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5354171597770286044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/11/mezarm.html' title='Mezarım...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SwVlfeVuGSI/AAAAAAAAABg/WbHekCYINrY/s72-c/DSC03039.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4119608019053759989</id><published>2009-11-18T13:56:00.003+02:00</published><updated>2009-11-18T14:03:08.270+02:00</updated><title type='text'>Türk Tarihine Katkılar I: Salar Oğulları</title><content type='html'>Gilan, Deyleman ve Azerbaycan’da kurulmuş Türk hanedan. Salarîler, Misafirler, Merzubanîler veya Salar Oğulları gibi çeşitli adlarla anılan devlet. Sac Oğulları gibi, Salar Oğulları da en etkili dönemlerinde Azerbaycan’ın tamamını kontrolleri altında bulundurmuş bölgenin en etkili devletiydi. Salar Oğulları Yakın ve Orta Doğunun siyasî ortamı  oldukça tezatlı bir döneminde ortaya çıktılar. Bu dönemde, Taberistan ve Cürcan’da Ziyar Oğulları (928-1042), Irak ve Kirman ile Ahvaz’da Büveyhî Oğulları (932-1055) Azerbaycan’ın doğu, güney ve güney-batı sınırlarında en etkili siyasî güçlerdi. Musul bölgesindeki Hamdanîler hanedanlığının da (929-1003) Azerbaycan üzerinde iddiası bulunmaktaydı. Azerbaycan’ın kuzeyi, yani Arran bölgesi ise Şirvanşahlar’ın kontrolü altındaydı. Dolayısıyla, Salar Oğulları bu karmaşık ortamda Azerbaycan’ın tamamını ele geçirmek gibi bir iddiayla ortaya çıktılar. Bu da onların Azerbaycan’ın çevresini sarmış adlarını belirttiğimiz büyük devletler karşı ciddi savaşlar vermelerine neden olmuştur. Bu savaşlara iç kargaşalar da eklenince Salar Oğulları da bir önceki Türk hanedanı kadar uzun ömürlü olamamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salar Oğulları Hazar Denizinin güney-batısında bulunan Mazandaran ile Azerbaycan sınırında yer alan Deylem veya Deyleman sahasının hâkimleriydiler. Bunlar, bölgeye daha önce gelmiş Türk asıllı Kenger veya Kanglı kavimlerindendiler . Bunu onların taşıdıkları eski isimlerden de anlıyoruz. Hanedanın bilinen en eski atası kaynaklarda “Langar” adıyla geçer. Yakut, bu adı “Kankar” olarak vermektedir. Doğrusu da bu olsa gerek. Yine Arapça “Misafir” olarak bilinen Salar Oğullarının ilk temsilcisinin gerçek adı “Asfar”dır. Bu ad “İşbar(a)” adının İranî biçimidir . Salar Oğulları Azerbaycan’ı ellerine geçirmeden önce, Deyleman bölgesinin bazı eyaletlerini ellerinde bulunduran bir hanedan kurmuşlardır . Hanedanlığı kurucusu Misafir kabul edilmektedir. İbnü’l-Esir, Salar Oğullarının Deylem’in Tarom ve Semiran veya Şemiran kalelerinde oturduklarından söz etmektedir . Misafir’den sonra Tarom ve Samiran bölgesini elinde bulunduran Salar Oğulları tahtına Muhammed b. Misafir oturmuştur. Onun döneminde bölgede güçlenen Salarî hanedanlığı komşu hanedanlıklar tarafından da itibar görmeye başlamıştı. İbnü’l-Esir’e göre, Asfar, Merdaviç b. Ziyarî’ni Tarom ve Şemiran hâkimi Salar’ın yanına göndermişti . Bir süre sonra ise Muhammed b. Misafir Azerbaycan’da Saç Oğulları gulamları arasında giden taht kavgalarına da karışacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan’da Saç Oğulları hanedanlığına son verildikten sonra taht uğrunda Yusuf b. Sac’ın gulamları arasında çatışmalar baş gösterdi. Bu sırada Azerbaycan’da hâkimiyette bulunan İbrahim b. Deysem ile veziri Ali b. Cafer arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Deysem’in hışmına uğramaktan korkan vezir sığınmak için Tarom’a Muhammed b. Misafir’e kaçtı. Tam bu sırada Tarom’da babaları aleyhinde bir ayaklanma başlatan Salar Merzuban b. Muhmmed ve kardeşi Vehsudan, Muhammed’i tahtan indirerek Tarom ve Şemiran’ın yeni sahipleri olmuşlardır. Tam bu sırada Tarom’a ulaşan Vezir Ali b. Cafer, olanlardan etkilenip, Salar Merzuban’ı Azerbaycan’ı ele geçirmesi için teşvik edici söylemlerde bulundu. Vezire göre, Azerbaycan zengin bir ülkedir, üstelik sahipsizdir de. Buradan nasıl vergi toplanacağını iyi bildiğini, Azerbaycan ele geçirecekse ona destek olabileceği vadinde bulunup, Merzuban’ın iştahını kabarttı .  Vezirin sözlerine inanarak Azerbaycan’ın fethini kafasına koyan Merzuban, ülkeyi aldığı taktirde Ali b. Cafer’e kendi veziri yapacağı hususunda da söz verdi. Miskaveyh, onlar arasındaki anlaşmanın bu kadar kolay olmasında vezirin Batinilerden olmasını Merzuban’ın da bu tarikata ilgi duymasını etken göstermiştir . Sözler kesilip, anlaşmalar yapıldıktan sonra taraflar hızla hazırlıklara başladılar. Merzuban ordu hazırlıklarını sürdürürken, Ali b. Cafer’de Deysem’in hizmetindeki komutanlara mektuplar gönderip kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Nihayet Azerbaycan’dan gelen elçi, komutanların “Merzuban hareket edecekse, Deysemi terk edeceklerini” sözünü iletmesi üzerine h. 330 (941) yılında Salar birlikleri Tarom’dan Erdebil istikametinde yola çıktılar. Meydana gelen savaşta ordusunun büyük bir kısmının Merzuban saflarına geçmesinden dolayı yenilgiye uğrayan Deysem Ermenistan’a kaçtı. Salar Merzuban Azerbaycan’ı eline geçirip, başkenti Erdebil olan Salar Oğulları hanedanlığının esasını koydu .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salar Oğulları devletinin başına geçtikten sonra vezirliği söz verdiği gibi Ali b. Cafer’e bırakan Salar Merzuban, kısa sürede Azerbaycan’ın güney bölgelerini idaresi altına aldı. Ancak çevresindeki yakın komutanlarının vezirler olan anlaşmazlığı yüzünden çok geçmeden Ali b. Cafer’le yollarını ayırmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Tebriz’de bir ayaklanma başlatan Ali b. Cafer, Deysem’e mektup göndererek anlaşmadan yana olduğunu belirtir. Bunun üzerine Deysem, Tebriz’e gelerek Salar Merzuban’a karşı askeri hazırlıklar başladı. Bu sırada Merzuban Tebriz’i kuşatmaya alarak, gizlice Ali b. Cafer’le tekrar anlaşmanın yollarını aramaya başladı. Bunun sonucunda Ali b. Cafer’in gönlünü almayı başaran Merzuban, Deysem’e karşı Tebriz kalesi önlerinde birkaç ciddi savaşı kazanınca, Deysem’in bir gece şehri bırakıp, Erdebil istikametinde kaçmaya zorladı. Deysem’in Erdebil’e vardığını haber aldıktan sonra, Tebriz şehrinin kuşatma işini komutanlarına bırakıp, Erdebil’e hareket eden Merzuban, Tarom’da kardeşi Vehsudan’dan da gerek yardımı aldıktan sonra başkent çevresini sardı . Ancak, Erdebil’de halkın kendisine karşı çıkması ve veziri Neimî’nin ihaneti karşısında müşkül duruma düşen Deysem, Merzuban’a anlaşma teklifinde bulundu. Şehri teslim etmesi karşılığında Deysem, Tarom’a gönderildi ve orada kendi mülklerinde serbest yaşamasına göz yumuldu. Neimî ise Merzuban tarafında Ali b. Cafer’in yerine vezir olarak atandı . &lt;br /&gt;Erdebil’i tekrar ele geçirdikten sonra birkaç sene ülkedeki ayaklanma ve isyanların yatıştırılmasıyla uğraşan Salar Merzuban, kısa sürede ülkenin tamamına sahip olmayı başarmıştır. İbn Miskaveyh “Azerbaycan’ın bütün minberlerden  onun adına hutbeler okunmaktaydı” yorumunda bulunmaktadır . Böylece, Salar Oğulları hanedanlığı kısa zamanda Azerbaycan’ı hâkimiyeti altına alarak bağımsız bir devlete konumuna gelmişti. İbn Havkal, Salar Merzuban’a tâbi olan ülkeler hakkında bilgi vermektedir. Ona göre, Şirvanşah Ahmed b. Muhammed, Şeki hâkimi Adbülmalik İşhanik, Berde hâkimi İbn Savad Sanharib, Cürcan ve Sagiyan hâkimi Vaçagan b. Musa, Sünük hâkimi Ebu’l-Kasım el-Bayzurî, Ahar ve Varzukan hâkimi Ebu’l-Heyca er-Revvadî, Hayzan hâkimi Ebu’l-Kasım el-Cuyzanî, Haçen hâkimleri Salar Merzuban’a tâbî olup, ona her sene yıllık vergi ödemekteydiler. İbn Havkal, Salar Merzuban döneminde Azerbaycan, Arran ve Ermenistan’dan toplanan ve Salar Oğulları hazinesine giden yıllık verginin 500 bin dinarı bulduğunu özellikle belirtir . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar, Salar Merzuban döneminin en önemli hadisesinin Ruslar’ın Arran’ın en büyük şehri Berde’yi işgal etmesi olarak gösterirler .  İbn Miskaveyh’e göre,  “332 (943/44) yılında Azerbaycan’a er-Rus adıyla meşhur olan halkın orduları geldiler, onlar Berde’ye hareket ederek orasını tuttular ve ahalisini de esir aldılar” . Bu Rusların Azerbaycan’a ilk gelişi değildi. Kuzeyde Hazar etkisinin azalması gemicilikle geçinen, ticaret yapan, topladıkları hayvan derilerini ‘sıcak ülkelerin’ tüccarlarına satan ve zaman zamanda korsanlıkla meşgul olan Rusların İdil nehrini kolaylıkla aşıp Hazar Denizine açılmalarına ve çevre ülkelere saldırılarda bulunmalarına fırsat tanımıştı. Nitekim, Ruslar belli zamanlarda Azerbaycan’ın Hazar çevresindeki kıyı şehirlerine ve kasabalarına saldırarak büyük felaketlere neden olmuşlardır. Berde’nin işgali bunlar arasında en çok dikkati çekenidir .     &lt;br /&gt;İbn Miskaveyh’e göre, Rus gemileri Hazar Denizinden Kür nehrinin akarı istikametinde yol alarak Arran’ın en büyük şehri Berde’yi ellerine geçirmiş ve halkını da esir almışlardı. Rusların bu saldırısı 943/44 yılında vukua gelmiştir . Berde’nin Ruslar tarafından işgal edildiği haberi sadece Azerbaycan’da değil, bir çok İslam ülkesinde de yankı bulmuştur. Çünkü Berde, Arap fetihlerinden sonra bölgenin gelişmiş en büyük şehri hesap edilmekte ve her yıl yüzlerce tüccar kervanının uğradığı merkezi bir duraktı. Gelişen olayları haber alan Salar Merzuban, hemen bölgeye hareket edip, Rusların elinde bulunan şehri kuşatmaya aldı. Şehir kuşatması uzun sürdü. Bu arada Ruslar arasında hastalığın ortaya çıkması, onlar açısından da büyük sıkıntıların doğmasına neden oldu. Bu arada şehir içinde yerli halkla, şehir dışında ise Salarî birlikleriyle şiddetli savaşlar veren Ruslar, Ebu’l-Farac’ın abartılı rakamına göre, toplam 20 bin insanı katletmişlerdir . Salar Merzuban’ın baskısı sonucunda ağır kayıplar veren Ruslar sonunda geldikleri yolla geri dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak, bu olay Berde’nin sonu olmuştur. Rus tarihçilerinin de belirttiği gibi, bu saldırı Berde için bir felaket olmuştur . Berde’nin bu felaketi, XII. Yüzyıl Azerbaycan edebiyatının en büyük temsilcisi Genceli Nizamî’nin de eserlerine konu olmuş ve uzun yıllar unutulmamıştır . &lt;br /&gt;Merzuban, Berde’de Rusları def etmekle meşgulken Musul hakimleri Hamdaniler Azerbaycan saldırdılar. Ancak Merzuban bu saldırıları geri püskürtüp Ermeniyye’ni de kendi idaresi altına almıştır. Öte yandan Şirvanşahlar da Salar Oğullarının hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. Aran ve Azerbaycan’daki hakimiyetini tesis ettikten sonra Merzuban yüzünü güneye çecirdi. Bu sırada güneyde en etkili siyasi güç Buveyhiler’di. Buveyhiler Deylem kökenli bir hanedanlık olup, askeri olarak Türklere dayanıyorlardı . Zaten bu dönemde bölgede kurulan bütün hanedan-devletlerinin askeri gücünü Türkler teşkil etmekteydi. Buveyhilerle Salar Oğulları arasındaki en önemli sorun Rey’di. Merzuban, Rey’i ele geçirmek için 337 (948/9) yılında Kazvin’e hareket etti. Burada karşılaşan iki ordu arasında cereyan eden savaşta Merzuban ağır bir hazimete uğradı ve esir düştü. Buveyhi Rukned’ü-devle onu İsfahan’ın güneyinde yer alan Samirem kalasına hapsetti . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merzuban’ın esir düştüğüne ilişkin haber Azerbaycan’a ulaşınca onun babası Muhammed b. Misafir hakimiyeti eline geçirdi. Ancak Muhammed uygunsuz davranışlarda bulununca emrindekiler kendisine karşı isyan etti. Bunun üzerine Muhammed oğlu Vehsudan’a sığındı. Ancak Vehsudan babasını tutuklatarak onu zindana attırdı. Muhammed ölene kadar hapiste kalacaktı . Ardından Vehsudan, Buveyhi orduları komutanı Muhammed b. Abdurrazzak’ın Azerbaycan’a saldırmasından korkuya düşerek Sac Oğulları gulamlarından Deylem kökenli Deysem’le anlaşarak ülkenin idaresini ona teslim etti. Ancak ülkedeki kargaşa ortamına bir türlü son verilemedi. Tam bu sırada Merzuban 952 yılında annesi Korasun Hatun’un girişimiyle Semiram kalesinden kurtularak idareyi yeniden eline geçirdi. Merzuban’ın Azerbaycan’daki ikinci hakimiyeti 957 yılına kadar devam etti . Merzuban, devleti yeniden toplayarak ülke içinde asayişi sağladı. Onun döneminde “Azerbaycan, Ermeniyye, her iki Arran’ın ve onlara civar eyaletlerin toplam geliri 500.000 dinarı” buluyordu . Merzuban Şirvaşhanları, Şeki ve Aran hakimlerini, Senariye, Eher, Haçen, Van (Vaspurakan) ile Kartli-Kahetya’nın bazı kısmılarını kendisine bağlamıştı. Onun bu tâbi eyaletlerden aldığı yıllık haraç 500.000 dinarı buluyordu. Böylece Merzuban zamanında Salar Oğullarının yıllık geliri 1.000.000 dinar tutarındaydı. Merzuban’ın hakimiyetinin ikinci dönemi sükunet içinde geçmiştir. Derbent ayaklanmasını bastırdıktan, Deysem’i yakalayıp zindana attırdıktan ve vassal hakimlerin vergi işlerini ayarladıktan sonra Buveyhilerle de bir anlaşma yapmış, hatta kızını Rükne’d-devle’ye vererek anlaşmayı akrabalıkla pekiştirmişti. İbn Miskaveyh’e göre, Merzuban Ramazan 346 (Aralık 957- Kasım 958) yılında vefat etmiştir. Merzuban akıllı, başarılı, adil bir hükümdar olmuştu . Onun İsmaili sempatizanı olduğuna ilişkin bilgiler vardır. Ancak bu görüş kardeşi Vehsudan’ın Şemiran’da bastırdığı sikkeler üzerinde İsmaili imamlarının adlarının yer almasından kaynaklanmaktadır . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merzuban ölmeden önce kendisinden sonra yaşanabilecek taht kavgalarına son vermek için hakimiyet meselesini çözmeye çalışmıştır. Buna göre, oğlu Custan hükümdar olarak tahta çıkacak, ama kardeşi Vehsudan’ın kontrolünde hareket edecekti. Custan’ın yerine İbrahim, onun yerine de üçüncü evladı Nasır geçmeliydi. Ancak Merzuban’ın bu vasiyetine bağlı kalındığı söylenemez. Nitekim kardeşi ve oğulları arasında cereyan eden taht kavgaları İbrahim Salar b. Merzuban’ın hakimiyeti ele geçirmesine kadar sürmüş, hatta ondan sonra da durmamıştı. Böylece Merzuban’dan sonra hakimiyet önce Custan’ın, ardından da Vehsudan’ın eline geçmiş, daha sonra taht İbrahim ile Vehsudan arasında gidip gelmiştir. Nihayet 966 yılında İbrahim Salar Oğulları hakimiyetini ele geçirerek 981 yılına kadar sürmüştür. Ancak İbrahim’in hakimiyetinin sonu meçhuldür. Zaten bu tarihte de Revvadiler Azerbaycan hakimiyetini elerline geçirerek Salar Oğullarının idaresine son vermişlerdir. Buna karşılık Salar Oğulları Tarom ve Şemiram’daki hakimiyeti 1065 yılına kadar sürmüştür .&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4119608019053759989?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4119608019053759989/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4119608019053759989&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4119608019053759989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4119608019053759989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/11/turk-tarihine-katklar-i-salar-ogullar.html' title='Türk Tarihine Katkılar I: Salar Oğulları'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4975552928847260709</id><published>2009-11-16T13:26:00.000+02:00</published><updated>2009-11-16T13:28:11.664+02:00</updated><title type='text'>Hepsi bu kadar...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SwE3E8MeFPI/AAAAAAAAABY/sFVcDxsFrTo/s1600/DSC03069.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SwE3E8MeFPI/AAAAAAAAABY/sFVcDxsFrTo/s320/DSC03069.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404661585838740722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4975552928847260709?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4975552928847260709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4975552928847260709&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4975552928847260709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4975552928847260709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/11/hepsi-bu-kadar.html' title='Hepsi bu kadar...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SwE3E8MeFPI/AAAAAAAAABY/sFVcDxsFrTo/s72-c/DSC03069.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-3933501301965686408</id><published>2009-11-05T15:42:00.000+02:00</published><updated>2009-11-05T15:43:56.891+02:00</updated><title type='text'>Gerçek dostlarım</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SvLWaeAk6nI/AAAAAAAAABQ/QvtmVjrP1UA/s1600-h/DSC03041.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SvLWaeAk6nI/AAAAAAAAABQ/QvtmVjrP1UA/s320/DSC03041.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400614653391071858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-3933501301965686408?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/3933501301965686408/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=3933501301965686408&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3933501301965686408'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3933501301965686408'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/11/gercek-dostlarm.html' title='Gerçek dostlarım'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SvLWaeAk6nI/AAAAAAAAABQ/QvtmVjrP1UA/s72-c/DSC03041.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5241471848332900420</id><published>2009-11-03T11:50:00.000+02:00</published><updated>2009-11-03T11:51:33.370+02:00</updated><title type='text'>Nehrim</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/Su_9E6TlrAI/AAAAAAAAABI/gHvtYy5yubw/s1600-h/DSC02893.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: undefinedpx; height: undefinedpx;" src="http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/Su_9E6TlrAI/AAAAAAAAABI/gHvtYy5yubw/s320/DSC02893.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399812739053235202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5241471848332900420?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5241471848332900420/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5241471848332900420&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5241471848332900420'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5241471848332900420'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/11/nehrim.html' title='Nehrim'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/Su_9E6TlrAI/AAAAAAAAABI/gHvtYy5yubw/s72-c/DSC02893.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5285620939203744839</id><published>2009-10-19T00:32:00.001+03:00</published><updated>2009-10-19T00:34:57.361+03:00</updated><title type='text'>Masam...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/StuJ57K487I/AAAAAAAAABA/7zBdqaYjSbg/s1600-h/Masam.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/StuJ57K487I/AAAAAAAAABA/7zBdqaYjSbg/s320/Masam.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5394056606935217074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5285620939203744839?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5285620939203744839/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5285620939203744839&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5285620939203744839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5285620939203744839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/10/masam.html' title='Masam...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/StuJ57K487I/AAAAAAAAABA/7zBdqaYjSbg/s72-c/Masam.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-1948192661404194312</id><published>2009-10-02T23:57:00.001+03:00</published><updated>2009-10-03T00:00:51.762+03:00</updated><title type='text'>Yeniçeri kazanım</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SsZp5WrUydI/AAAAAAAAAA4/uMktIoikye4/s1600-h/Yeni%C3%A7eri+kazan%C4%B1m.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SsZp5WrUydI/AAAAAAAAAA4/uMktIoikye4/s320/Yeni%C3%A7eri+kazan%C4%B1m.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388110438256134610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-1948192661404194312?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/1948192661404194312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=1948192661404194312&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1948192661404194312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1948192661404194312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/10/yeniceri-kazanm.html' title='Yeniçeri kazanım'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SsZp5WrUydI/AAAAAAAAAA4/uMktIoikye4/s72-c/Yeni%C3%A7eri+kazan%C4%B1m.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2699792754058710690</id><published>2009-09-13T11:51:00.002+03:00</published><updated>2009-09-13T12:11:53.443+03:00</updated><title type='text'>Semaverim</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/Sqy3Jwx9QkI/AAAAAAAAAAw/dQQqKuLZS7M/s1600-h/Semaverim.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/Sqy3Jwx9QkI/AAAAAAAAAAw/dQQqKuLZS7M/s320/Semaverim.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380877033142043202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2699792754058710690?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2699792754058710690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2699792754058710690&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2699792754058710690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2699792754058710690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/09/semaverim.html' title='Semaverim'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/Sqy3Jwx9QkI/AAAAAAAAAAw/dQQqKuLZS7M/s72-c/Semaverim.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5828929475591666467</id><published>2009-08-26T14:27:00.003+03:00</published><updated>2009-08-26T14:30:45.950+03:00</updated><title type='text'>Kulübem</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SpUcwVTHJ9I/AAAAAAAAAAo/LAA5OXheI-s/s1600-h/DSC01022.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SpUcwVTHJ9I/AAAAAAAAAAo/LAA5OXheI-s/s320/DSC01022.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374233347013158866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5828929475591666467?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5828929475591666467/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5828929475591666467&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5828929475591666467'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5828929475591666467'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/08/kulubem.html' title='Kulübem'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SpUcwVTHJ9I/AAAAAAAAAAo/LAA5OXheI-s/s72-c/DSC01022.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2020779281202144756</id><published>2009-07-21T22:47:00.002+03:00</published><updated>2009-07-21T22:56:50.730+03:00</updated><title type='text'>Ortaçağa kaçış...</title><content type='html'>Hayatımın yarısı bozkırda geçti. Hani, siz şehirlilerin "medeniyet yoksunu", "barbar" diye sırtına deli gömleği geçirdiğiniz karanlıklar ötesi dünyada. İşte, oraya tatile gidiyorum. Bir süre site, blog, msn, kısaca internet denilen dünya dışıyım. Zaten böyle bir dünya pek umrumda da değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapsama alanımın kapsayıcı olduğunu sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağa kaçıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha son Yec'üc-Mec'üc olarak ortaya çıkacağım güne kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm aşklarımı bavuluma topladım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2020779281202144756?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2020779281202144756/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2020779281202144756&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2020779281202144756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2020779281202144756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/ortacaga-kacs.html' title='Ortaçağa kaçış...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6119188148099261382</id><published>2009-07-20T11:17:00.002+03:00</published><updated>2009-07-20T11:21:56.498+03:00</updated><title type='text'>Yıldızlara...</title><content type='html'>Tutunmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimde, aynamda, kitaplarımda, satırlarımda, mektuplarımda yaşamak...&lt;br /&gt;Yapraklarda, yıldızlarda ve kalbimde iz bırakmak...&lt;br /&gt;Her yerdeyim&lt;br /&gt;Hiç bir yerim olmadığı halde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(sen...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6119188148099261382?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6119188148099261382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6119188148099261382&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6119188148099261382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6119188148099261382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/yldzlara.html' title='Yıldızlara...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6948768702667301867</id><published>2009-07-19T01:31:00.000+03:00</published><updated>2009-07-19T01:33:41.079+03:00</updated><title type='text'>Nerdesin...</title><content type='html'>Gece...&lt;br /&gt;Sen...&lt;br /&gt;Ve hiç kimse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül biraz, lütfen...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6948768702667301867?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6948768702667301867/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6948768702667301867&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6948768702667301867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6948768702667301867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/nerdesin.html' title='Nerdesin...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7028709767449214507</id><published>2009-07-17T23:53:00.002+03:00</published><updated>2009-07-18T00:01:00.187+03:00</updated><title type='text'>Ravel Bolero...</title><content type='html'>Harkov'dayım. Güneş tepemi dikizliyor. &lt;br /&gt;Kulaklarımda Bolero kafamın yarım kürelerini işgal ediyor. &lt;br /&gt;Adım adım, satır satır, sayfa sayfa. &lt;br /&gt;Ve özgürlük. Tüm yaşamımda dünyadan hep bunu bekledim, Tanrı'dan hep bunu istedim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şamana "özgürlüğün ne olduğunu" sormuştum. &lt;br /&gt;Şunları söyledi: "müzik" demek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7028709767449214507?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7028709767449214507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7028709767449214507&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7028709767449214507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7028709767449214507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/ravel-bolero.html' title='Ravel Bolero...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4868307315964278870</id><published>2009-07-16T01:53:00.003+03:00</published><updated>2009-07-16T03:00:58.399+03:00</updated><title type='text'>Kitaplar...</title><content type='html'>Eve kitapsız gelmek ne mümkün? Her akşam fakirhanemin yolunu tuttuğumda kollarıma birkaç sevgili giriverir. Bir şey anlamazsın, anlatmazlar. Sadece, eve yalnız gelemediğini ve geceni yalnız geçirmeyeceğini bil, o kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pahalıya mal olan çapkınlık bu. Cebi delip geçen, işlevini gözlerle icra eden, sıraladığı binlerce sözü dilinden, kalbinden, aklından geçirerek seni hazza boğan sevgililer. Ve sabaha kadar seni bırakmayan kelime şehveti, kelime tutkusu, kelime sadizmi, kelime ibadeti ve kelime sarhoşluğu. Beyninin ve kalbinin aynasına açılan kapılar, tüm gece boyunca eski bir göçebe gibi yatağını evrenin her köşesinde kurmakta. Gah eski çağdasın, gah ortaçağda. Gah da hiçbirinde. Bazen de hepsinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kitap bir aşk, ondan da öte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskimiyorlar da. Elindeki kalemle satırların diplerini kazmak. Kitap bahçivanlığı. Bahçene taşıdğın her gülün kendi kokusu ve cazibesi var. Dünyayı kitaplara hapsetmek. Bir kere cildini kaldırıp, sayfalarını çevirdin mi; özgürlüğe haseret kuşlar gibi uçverirler. Kalbine, diline, gözlerine, kalemine, ellerine konarlar. Uçan halılar gibi de seni taşırlar oradan oraya. Sağına Mars'ı, soluna Ay'ı alırsın. En zalim ve katı kalplere bırakacak bir kelimen, bir sözün vardır. En şiddetli savaşların ortasından geçersin, görülmemiş ve yaşanmamış şehirlerin sakini olursun. Yıllarca gözlerinde yaşattığın kadınların diline yapışırsın, parmaklarına dokunursun, okunursun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gece, başka bir gece. Barbarlar arasında aziz, aizler arasında barbar. Gah Harran'dasın, gah Arran'da. Tüm çağlara ve tüm peygamberlere bir söz kadar yakınsın. Tanrı bile senle konuşmakta, sen de konuşmakta. Her boyutta, her boyda. Cinsiyetsiz, sınıfsız, sınırsız bir düzen. Kafka'nın Milena'sına Kafka'dan daha yakınsın. Sartre'ni iki kitabıyla sollar, el-Belazurî'nin haikaylerine gülüp geçrsin. Her çağdan birileri çıkıp gelir evine. Yatağını Hürrem Sultan kapmış, Kanunî'ni kapı dışı etmişsin. Çok kızdıysan Kant'ı fırlar çöpe. Komunist Manifesto üzerinde börek ye. Çayını Edwart Said'in Şarkiyatının göbeğine demirlet, kül tabağını Avesta'nın kapağına dayat. Tevrat'tan üç satır, İncil'den bir paragraf, Kur'an'dan bir sure; tüm dinlerlerin gölgesinden Tanrı'ya uzanan bir hacc yolculuğu. Hallaç'la ortak olup Şeytan'la Musa'nın sohpetini dinlersin, bazen de KGB belgeleri arasında Şeytan'ın ta kendisini bulursun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve okuduğun herşey mübah. Her kitap ağuşunu açmış seni bekler. Ellerine muhtaç, gözlerine bakmak ister saatlerce. Dilinle tuttukların kalbini doyurur, aklını çeler, yuvarlar bedenini sırların, tılsımların ortasına. Iraklı'nın dünyası gibi partlar; bir zalimi de ben yok edim dersin. Tüm büyüklerin masasındasın. Davet etseler de, etmeseler de. En baştakı koltuğa oturup denetlersin. "Hopp, olmadı" dersin. "Dünya zirvesi bensiz geçer mi?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfür edeceğin bir sürü gönüllü. Söveceğin, bağıracağın, seveceğin onlardan daha çok. Koca ve dev adamların kıçlarına haşiye ve notlar düşersin, kalemle gözlerini oyarsın, "hımmmm, yakaladım seni adi" dersin. Tek bir kelime edecek cesaretleri yok. Olamaz da. Çadırını ister Cengiz Han'ın otağının karşısına kur, ister Beyaz Saray'ı kirala. Kitaplar, sınırsız dünya, evren. Cennet gibi. Dilediğin her şeye sahipsin. Bin bir gece masalllarından fırlamış huriler, Baydeba'nın dünyasından gelen zebaniler. Yec'üc-Mec'ücler'in atlarının tırnakları seni çiğnemeğe kalkışırsa hemen bir sonraki refah çağına at adımını. Kimse yakalayamaz seni. Peşine dünyanın tüm casusları düşse asla yakayı elevermezsin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplar, sevgililerin ve dostların. Senin kalbin, senin gözlerin, senin titrek, utangaç sözcüklerin. Hâlâ bir kağıt sayfasına gömülmemek için direniyorsan; yoksun sen, hiçsin. Ve hiçlerin kitabı kapanmış, sonsuza dek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4868307315964278870?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4868307315964278870/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4868307315964278870&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4868307315964278870'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4868307315964278870'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/kitaplar.html' title='Kitaplar...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5153486577042790110</id><published>2009-07-12T21:38:00.001+03:00</published><updated>2009-07-12T21:44:35.432+03:00</updated><title type='text'>Öğrenci bursları...</title><content type='html'>Aşklarını itiraf etmeyen insanlara kızmışımdır. Omuzlarında ölülerini taşırmış gibi yürürler. İçlerinde bir tabut varmış gibi davranırlar. Her konuşmalarında, her selamlaşmalarında sanki içlerindeki ceset hortlayacakmış gibi soluklanırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenciliğimin ilk bursunu itirafçılığımla aldığımı hatırlarım. Ünlü bir işadamı, burs için başvuranlara tek bir soru sorardı: Hiç aşık oldun mu? Bunun dışında ne bir  not belgesi, ne aile durumu hakkında muhtarlıktan bir sürü ıvır zıvır şeyler gerekmezdi. Benden önce kabulüne giren 20 arkadaşımın mahçup suratlarını hâlâ hatırlarım. Ne kimse onlara aşklarını sormuş; ne de kendileri kendilerine bu fırsatı tanımışlardı. Burs için bir sürü sahtekarlığa katılmak sanki daha hoş, onlar için içlerine gömdüklerini aşk daşları üzerinde kayıtlı isimleri telaffuz etmekten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, sene burs alan tek kişi bendim. Koca bir “evet” belgesi fırlatmıştım işadamının üzerine kalp mühürlü. Aldığım ilk parayla da içimdeki aşk günahını yıkamak için hayvan gibi içmiştim. Kadıköy Fasıl’dan ayrıldığımda sokaktan tüm arabaların ayak izleri kesilmişti ve beni polisler öğrenci yurduna bırakmak zorunda kalmışlardır. Sanırım bunda, üzerimdeki “SSCB Pasaportu”nun etkisi az olmamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımda aldığım ilk ve tek burs bu olmuştur. Ve bundan sonra kimse aşık olduğum için bana para vermedi. Aksine, tüm paralar aşksızların cebine akmağa başladı. İnadına her yere başvuruyordum. Aşındırmadığım kapı, gitmediğim vakıf, ilk oturumlarına katılmadığım cemaatler kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burs ahlakı çirkin bir şey. Burs için başvurduğum bir yerde öğrencilerle görüşmeleri namaz saatine denk getirmişlerdi. Namazı kılan cennetin makbuzunu alıyordu. Kelime-yi şehadetlerin arasından eski 100 TL-lik banknotların geçmediğini kim itiraf edebilir ki?  Burs namazına katılmayan tek kafir bendim. Buna rağmen kibarlık yapıp beni mulakata almışlardı. İlk soru da mezheplerden gelmişti: Hangi mezhebe mensupsunuz? Yanıt aynı kıcıklıkta: Harici. Bu yanıt, umudu tükettiğin para kartınyla tümden vedelaşmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka burs adresinde verilen para karşılığı düzenlenen okumalara katılmak zorunluluğu vardır. Bir bedeni satın alama işlemi, burslar. Modern bir memlük ticareti. Okumalar da malum. Mükemmel işleyen bir münafıklık sistemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun ilk günlerini hatırlarım. Henüz 28 Şubat’lara bir sürü şubatlar vardı. Kapı dibinde, kantin aralığında abiler ve ablalar o senenin örgüt, cemaat, teşkilat açıklarını doldurmak için uğraşırlardı. Güzel vaadler, bir sürü sınıf arkadaşımın yaşamlarının dağlarda noktalanmasına neden olurken; geriye kalanları da içlerinde nefret dağları yaratarak okullarını tamamladılar. Bir kısmı da saadaklarının karşılığını fazlasıyla aldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın kayrılması ve kaybı çok kolay. Yeter ki ona arzu ettiklerini altın bir tepside sun. Vermesen de verirmiş gibi yap. Hiçbir şey karşılıksız değildir. Hatta her şey karşılıklıdır. Daha da önemlisi karşılık her şeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmadan söyleyeyim. “aşık olmayan adam, yaşamsızdır” bana burs veren tek işadamının nazarında.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5153486577042790110?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5153486577042790110/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5153486577042790110&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5153486577042790110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5153486577042790110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/ogrenci-burslar.html' title='Öğrenci bursları...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6132310937311219996</id><published>2009-07-12T01:40:00.004+03:00</published><updated>2009-07-12T02:17:59.658+03:00</updated><title type='text'>Özgür çoraplarım...</title><content type='html'>Sevgili dostum...&lt;br /&gt;Sana yazıyorum bu mektubu. Okumyacağını bile bile yazıyourm. Okunmayacağımı bilerek, kirletiyorum sayfaları. Daha önce yaptığın gibi, yaptığım gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak için bir nedenim yok. Ve artık, senin çağın da yok. Sadece, seni tekrar tekrar kağıtların arasına gömüyorum. Seni çoğaltıyor ve senden koca bir mezar yaratıyorum. Tüm mezar taşlarının üzerine isminin yazıldığı mezar. Toplu bir katliamda bir anda her parçanın kurşuna dizildiği bir mezar. Ve şimdi kendi Lahey Adalet Divanı'mı yapıyorum, müsaadenle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyorum, hükmümü kendi ellerimle, tırnaklarımla, kanımla keserek, yazıyorum. Öldürme tutkuma son vermek için yazıyorum. Hem suçlu, hem hakim, hem tanık olmak için yazıyorum. Bir çağı üstüne, tıpkı sevgililerimin yüzüme kapıları, camları, hatta fare deliklerini kapatır gibi, kapatarak hükmümü veriyorum. Bir kabus gibi, kusarak yazıyorum. Vampirler dünyasına son noktayı çoğaltmamak üzere koyarak yazıyorum. Ben yazmakla yazgılıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin için tüm birikmiş kirli çoraplarımı yıkadım. Onlar ki bir asırlık ayak kokularımın esiriydiler. Giderayak, bir özgürlük girişimimin olmasını istedim. Çoraplarımı kokusuz, ayaklarımı da korkusuz astım çamaşır iplerine. Ve ellerim deterjanlı sarkıyorum dünyanın dibine. Keşke, bunların hepsini bir makineyle yapsaydım diye düşünüyorum. Ama beceriksizim, makineni çalıştıramıyorum. Bir de, istemedim, kendimden sonra ev arkadaşıma elektirik faturasıyla elveda demeyi. Eline, suratsız memurlarca tutuşturulmuş bir fiyat listesiyle akıttığım artıklar üzerine çekilmiş artık su  giderlerinin yapışmasını. Sadece, giderken fazladan kullandığım Lipton  çay poşetleri için üzülebilir, eğer yüzü yoksa. Ama, çikolatamın yarısını ona bıraktığımı umarım iyilikle anar. Ve bir de tüm satırları harabeye dönüşmüş, sayfaları birer enkaz yığınını haline gelmiş kitaplarımı. Yer yer seni gömmek için defterlerden aşırdığım çizgisiz varakların cilt kapaklarını. Aslında kendimi, tıpkı senin kendini bana bıraktığın gibi bırakıyorum ona. Ancak, benim, seni benim gibi anacak, hiçbir anlayışlı dostumun olmadığını bil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son. Bir centelmenlik yapıp uzatmalardaki kesintiler için hakemlerin üzerine orta sahaya kadar yürümeyeceğim. Hiçbir uzatmanın işe yaramayacağını biliyorum; bu uzam sonsuza dek uzatılsa bile, durduğum yerden bir adım bile öteye uzanmayacağım. Ve formamı bırakacağım kimse de yok. Zaten bir ömrü kendimle oynayarak geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni hatırlayanların başını yakarım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6132310937311219996?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6132310937311219996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6132310937311219996&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6132310937311219996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6132310937311219996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/ozgur-coraplarm.html' title='Özgür çoraplarım...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7592503831204524118</id><published>2009-07-07T03:04:00.003+03:00</published><updated>2009-07-07T03:58:35.133+03:00</updated><title type='text'>XIX. Yüzyılı konuşmak...</title><content type='html'>XX. Yüzyıl çok dar. XXI. Yüzyıl için konuşmaksa mantıksız. Aslında bu ve bir önceki asırlar XIX. Yüzyılın çocukları. Yırtıcı iki velet. Saman altından su yürüten kuşakların modern barınağı. XXI ve XX. Yüzyıllarda insanlığa savrulan tüm okların yayını XIX. Yüzyılda aramak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimine göre esrük, kimine göre akıl çağı, XIX. asır. Bir düşünce bataklığı, bir hareket cenneti. Bütün "izm"lerin atar damarı. Tarih içinde birikmiş aklın, deliliğin, mekanın ve varlığın doğuş efsanesinin yaratıldığı dönem. Çağdaş insanın atalarının yaşadığı tutarsız bir zaman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern dünya kadar, Türkiye'de bu çağın eseri. Tüm düşünceleri, incelikleri, liderleri, kabusları, ahlakı ve hatta diniyle Türkiye'nin sırtına geçirilen gömlek XIX. Yüzyıl damgasını taşıyor. Ne laikler bu yüzyılı aşabildiler, ne dinsizler, ne dindarlar. Hepsi aynı yüzyıldan bulduğu bir ismin çatısı altında barınma telaşı içinde. Yapılan devrimlerin fikir yapısı neredeyse XIX. Yüzyıl kaynaklı. Sosyalizm, sekülarizm, laiklik, islamçılık, milliyetçilik, halkçılık, batıcılık ved. sonraki yüzyılların düşüncesini değil, ahlak ölçülerini de belirlemiş. Tüm beceriksizliklerimizin de çıkış noktası bu çağ. Tüm didişmelerimizin, toplumsal çözülmüşlüğümüzün, söylem canbazlığımızın, iktidarsızlığımızın, tutkularımızın ve hatta cinsiyetmizin şekillendiği, yerleştiği, kanıtlandığı ve meşrulaştığı aralık bu zaman. Hepimiz birer XIX. Yüzyıl çocuklarıyız. Bağnazlık bağlarımız ve yobazlık göbeğimiz bu çağda kesildi. Bu çağda doğurdu "modern doğu"nu ihtiyar şark. Tüm isimler bu çağda üretildi, bulundu, verildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XIX. Yüzyıl doğum yüzyılımız. 200 yıllık bebek Nizam-i Cedid'le konuşmağa başladı; Ilımlı İslam'la anjio geçiriyor. Borçlu yaşam alışkanlığımızın başladığı, toprak kayıplarının doğallaştığı, Batı'dan ve Doğu'dan silinmenin içe sindirildiği, küçük düşürülmenin diplomatik bir ahlak olduğu vaaz edildiği karanlık bir yolçuluk dönemi. Basın denen yarı doğru, yarı gerçek hayaletin kurgulandığı ve hep "tarafsızlığı"nın gündemde tutulup, bir türlü tarafsızlaştırılamadığı söylemler zincirinin halkalaştılrıldığı asır. Suikastların, aydınların, mollaların, kaypakların, halkın ve iktidarın beynimize kazıldığı büyülü yıllar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XIX. Yüzyıl direnişin, insan olgusunun varlıksal bir zemine kaydırıldığı ve kaygılandırıldığı dönemeç. XIX. Yüzyıl hayvansal sevgilerimizin doğduğu ve "hayvanlaştıkça" daha fazla hayvani sevgilere katlandığımız milat. Kılık ve kiyafetmizin değiştiği, cildimizin parlamağa başladığı, "sadık tebaa"larımızın sapıklaştığı, millet adı görmemiş kavimlerin ulusal çığlıklar atmağa başladığı, özgürlükler duvarının özsüzlece yıkıldığı, şehirlerin "medeniyetsiz" kalabalıklarla doldurulduğu ve adına hep "yeni düzen" denildiği çağ. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XIX. Yüzyıl, her şeyi ile tam bir çağ ve insanlığın sırtında mücadele ettiği bir bıçak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7592503831204524118?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7592503831204524118/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7592503831204524118&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7592503831204524118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7592503831204524118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/xix-yuzyl-konusmak.html' title='XIX. Yüzyılı konuşmak...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2148655416126627032</id><published>2009-07-05T21:07:00.003+03:00</published><updated>2009-07-05T22:14:09.055+03:00</updated><title type='text'>Başka bir dünya yok...</title><content type='html'>Sevgili ...&lt;br /&gt;Petersburg'da beyaz örtü üzerinde sokak geçidi yapıyorum. Karları ezen topuklarımın çıkardığı ezgiler eşliğinde. Beyaz bir dünyanın ortasında yürüyorum. Seninle başka türlü bir hayatın hayellerini kurarak; başka bir dünyanın olmadığını bile bile yürüyorum. Elin elimde, ellerim cebimde; bu aşkı soğuktan ölmemek için paltomla ısıtarak yürüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nehrin donmuş ölü yüzü, kesilmiş saçları, uzaktan boğulurcasına bağıran vapurların sesleri; içimdeki tekkenin duvarlarına yansıyan kamera ışıkları dek kalbimin karanlıklarını yarıp geçmekte. Ebeveyinlerine kızıp evden kaçmış bebek gibiyim. O kadar kızgınım ki, tüm dünyayı gezebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kar ve cebimdeki demir rubleylerin sesiyle beste yapabilirim. Beyaz hırıltılar arasına sokulan demir hıçkırıkları. Kabusun müziği. Bu müzik benim, kafamda 10 gün içinde bütün paramı nasıl bitirdiğimin final müziği. Param olsaydı, elinde çorba tasıyla dilenen ihtiyar teyzenin bağırsaklarından sıcak çorba treninin geçmesini sağlayabilirdim. Muhtemelen o da kar adam gibi yapay gözlerle bana bakıp: "sbosiba moy sınok" deyip, öğlen için bu defa tencereyle dilenecekti. Aklıma, Türkiye'de seçimlerin birinde kullanılan bir afiş geldi: kendisi iktidarda olduğu halde, Tansu hanım, köylünün boş tenceresini gösterip aş vaat ediyordu. Dünyanın yarından çoğunun boşluğu dolduran insanlardan oluşması ne acı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaş İgnatiyev'i görmek; sanırım bu boşluktan kurtarabilir beni. Adetidir, her sabah apartmanın önüne geceden kalma boğazındaki tüm pislikleri derleyip toparlayıp çöp torbası gibi koca bir tükürük halinde bırakmak. Nerde, siyah bir tükürüğü kar örtüsünün içine gömülmüş görsem o yoldan İgnatiyev'in geçtiğini düşünürüm. Beyaz yollarda petrol çukuru gibi açılmış siyah balğamlar; İgnatiyev'in gezegenimize kazandırdığı nimet bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl başına günler var. Şehir meydanlarında dev "yolka"lar kurulmağa başlanmış. Her yolkanın dibinde bir Noel baba dileniyor. Bir yudum içmek için "10 rubleye" ihtiyacı var. Çoğu akıl hastası ve para alamadığı zenginleri Stalin'e rapor etmekle tehdit ediyor. Yeni sistemin sokağa salıverdiği eski kurtlar bunlar. Yakalarında Sosyalist Emek rozetleri, ceblerinde Komunist Parti cüzdanları. Çok değil, 20 sene önce kürsülerden Lenin'in meddahlığını yapıyorlardı, şimdi çitayı "10 rubleye" kadar düşürmüşler. "Hitler'i biz yendik" diyor, amca. "Biz olmasaydık Rusya y.. yemişti". "Y..." yememek davası üzerine bir şeyler yemek mücadelesi. Rusya'da sadece karlar beyaz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Petersburg'da gece de gündüz de aynı renk tonunda. Boğuk bir dünya; boğuk bir hayat; ve yüzlerce romana konuk olacak yaşamlar. Hâlâ bir yerlerde Anna Karen'lerin yaşadığı muhtemel. Bu boğuk yaşamın tek eskiği Dostoyevski'lerinin olmaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken Sergi Evine kadar gelmişim. Kapısı önünde eski kitaplarını satılığa çıkarmış akademisyenin gündemi hiç değişmez. Hâlâ birilerinin kendisinden Marks, Engels, Lenin, Stalin külliyatlarından birini alacağını bekliyor. Kitapları içinde kayda değer tek eser Fasmer'in Etimoloji sözlüğü. Karşıma çıkan ilk kelime: "hiştan". Açıklaması şöyle: Eski Türkçe "iç don" sözünün Rusça'ya geçmiş biçimi. Alt çamaşırlarını bile Eski Türklere borçlu oldukları bir dünya. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerim üşüyor, daha yazamayacağım. Isınmam gerek...&lt;br /&gt;(gün yok, aralık 2008)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2148655416126627032?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2148655416126627032/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2148655416126627032&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2148655416126627032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2148655416126627032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/baska-bir-dunya-yok.html' title='Başka bir dünya yok...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5299836605095893336</id><published>2009-07-03T21:02:00.003+03:00</published><updated>2009-07-03T21:10:00.113+03:00</updated><title type='text'>Ey kimsesizler kimsesi...</title><content type='html'>Kıytırık dünyamın iki yorum kahramanı var: Ridvan ve Mihman. Bir de cama ara sıra Banu konardı; o da yok...&lt;br /&gt;İki kişilik bir okur dünyası. Gelde kendini balkondan aşağı fırlatma. Oysa ben, hep okunmak için yaşadım; hep okurlarım için var olmak, okurlar için keşfetmek, okurlar için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı'daki da sabır. Kimsenin kimseni okumadığı dönemde her anın kaydını tutmak. Müthiş doğrusu.&lt;br /&gt;En iyi okur Tanrı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ve şimdi Duruttt gelecek, kaybol gitsin...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5299836605095893336?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5299836605095893336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5299836605095893336&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5299836605095893336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5299836605095893336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/ey-kimsesizler-kimsesi.html' title='Ey kimsesizler kimsesi...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-4923946476925896646</id><published>2009-07-02T21:20:00.002+03:00</published><updated>2009-07-02T21:24:36.205+03:00</updated><title type='text'>Ey ahh!</title><content type='html'>Ve ey sonsuzluk; ve üstümdeki ve bütün acizliğimle ben. &lt;br /&gt;Ve kurtarılmayan kalbim; ve çaresizliğim.&lt;br /&gt;Beni affet ve beni bağışla.&lt;br /&gt;Ve yaptıklarım; yapacaklarım için,&lt;br /&gt;Ve altını çizdiğim satırlar için;&lt;br /&gt;İçinde kaybolduğum kitaplar için,&lt;br /&gt;Küstüğüm yazarlar; hayranlarım için,&lt;br /&gt;Yazdıklarım ve yazacaklarım için,&lt;br /&gt;En iyi dostum babam için,&lt;br /&gt;Beni yakma.&lt;br /&gt;Beni incitme.&lt;br /&gt;Beni koru, koru...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Üstümdekine...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-4923946476925896646?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/4923946476925896646/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=4923946476925896646&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4923946476925896646'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/4923946476925896646'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/ey-ahh.html' title='Ey ahh!'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-8630746628814036832</id><published>2009-07-01T00:27:00.005+03:00</published><updated>2009-07-01T01:30:09.102+03:00</updated><title type='text'>Hiç kimsin artık...</title><content type='html'>Önce sevgini kaybedersin, sonra sevdiklerini; en sonunda da kendini. Hiç kimsin artık...&lt;br /&gt;Kitapların ortasına, sayfa sonlarına düşersin. Ve ancak bir dipnot olarak hatırlanır, kaynakçalara konuk olursun. &lt;br /&gt;Yapabileceğin tek şey, bir satırdan fazla yer kaplamak, ötekilerin kitabında. &lt;br /&gt;Yüzün yok, ellerin yok, parmakların; çilelerin, aşkların ve yaşadıkların. &lt;br /&gt;Bilgi deposunda küflenmeğe başlarsın; kokarsın, bozulursun.&lt;br /&gt;Çağın laneti olmak; sağladığın unvan bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne konuştuklarında varsın, ne yazdıklarında. Ne bir sevgiline oyuncak bağışladın; ne kendini bağışlattın. &lt;br /&gt;Az'dın, hiç oldun. Yaşam karanlık; tedirgin, gölgeli. &lt;br /&gt;Tek kurtuluş var...&lt;br /&gt;Söyleme: sana, bana ve sona kalsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyorum...&lt;br /&gt;Yazacağım, yakacağım, yırtacağım.&lt;br /&gt;Bana gülen piçlerin birkaç kuşak sonrasını çökertmek için,&lt;br /&gt;Elimden geleni ardıma koymamak için,&lt;br /&gt;Her şeyi bulanık, karanlık resmetmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyacaklar...&lt;br /&gt;Mahkumlar, bunun için yaratılmışlar, mevcburlar. Aralarında muhakkak biri inanacak, kanacak ve tüm çığlıkların, kurtuluş reçetelerinin arasında azar azar, lime lime yok olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyorum...&lt;br /&gt;Bundan bin sene sonra beni keşfedecek beyinsizlere, aptallara, pisliklere yazıyorum. Kapılarında süründüğüm patronların bilmem kaçıncı s... kuşak sonraki sürüngellerine dert, bela, azap getirmek için yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sen, ancak seni yaralamak için yaratıldığımı unutmayacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Dışımdakine...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-8630746628814036832?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/8630746628814036832/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=8630746628814036832&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8630746628814036832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/8630746628814036832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/07/hic-kimsin-artk.html' title='Hiç kimsin artık...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-9145948919429586302</id><published>2009-06-28T03:35:00.001+03:00</published><updated>2009-06-28T03:36:47.646+03:00</updated><title type='text'>Beyt-i kadim</title><content type='html'>Saçma ey göz, eşkiden gönlümdeki odlara su,&lt;br /&gt;Kim bu denli duduşan odlara kılmaz çare su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İçimdekine...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-9145948919429586302?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/9145948919429586302/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=9145948919429586302&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/9145948919429586302'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/9145948919429586302'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/06/beyt-i-kadim.html' title='Beyt-i kadim'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5278701323243027219</id><published>2009-06-15T17:46:00.002+03:00</published><updated>2009-06-15T18:03:08.354+03:00</updated><title type='text'>Kafkas Güncesi</title><content type='html'>MEKTUP 11&lt;br /&gt;Sevgili Faruk. Umarım bu satırları eline geçiren birisi erkeğin erkeğe mektubunu, hele  de bunu bir “sevgi” sözcüğüyle başlatmasını ebesinin şeyine yormaz. Aslında bir sürü insana mektup yazmışlığım vardır. Çoğu adresini görmemiş bile. Amaçsız karalama gibi çöplüğe gömülecekleri anı beklemekteler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın hitap edecek birinin olması mükemmel birşey. Konuşmak güzel; özellikle de insanla. Ama inan bana, bu gökkubbe altında ben konuşma krizi yaşıyorum. Yaşadığım ekonomik krizlerden daha beter bu, daha feci. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün heyheylerim üzerimde. Canlı bomba gibi yürüyorum Tiflis sokaklarında. Selam verecek bir ılık ses pimimin çekilmesine sebep olabilir. Bummmmmmmmmmmm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah Nana’yı gördüm. Şişko kocası Anatoli ile birlikte. Birlikte mi? Hiç sanmam. Farklı gezegenler gibi duduyorlardı. Aralarındaki boşluğu kapatacak bir çekime gerek varmış gibi. Gördüm, ama görmemek için bu şehri terk edebilridim. Onlarla konuşmak, İETT otobüsüne binmek gibi bir şey. Kalabalık, basırık ve tüm oturacakları teyzeler kapmış. Yetmezmiş gibi, ayakta can çekişenleri yönlendirirler de: “Gel yavrum, yaklaşın. Dışardakiler de binsinler”. Nana bir ötobüs, Anatoli de şöför. Ve bu çarpık araç bugünkü yolçu açlığını benimle gidermekte istekli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar sayesinde karnımı doyurdum. İyi denilmese de orta düzey bir kahvaltı. Bazı insanların yanında yemek, konuşmaktan daha iyi. Çayın berbat olması sigara keyfimin de içine soktu. Sigarayı çay içen biri keşfetmiş olmalı. Kral olsaydım, sigara içmeyenlere çayı yasaklardım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nana, dünyadaki 6 milyar insanın annesi gibi duruyor. Henüz 30’undaki bu kadın gelecek 6 milyarı da rahminde taşır. Çok dengesiz. Sigara çıkartmak için elimi her cebime sokuşumda, onun için uzuvlarımın kabarıklığını dengelemeğe çalıştığımı sanıyor. Doyumsuz bir fil, pezevenk bir kocayla “9 Nisan şehitleri” caddesinde yürüyorum. Tanıdıkların, kesinlikle fiyat konusunda mutabık olup olmadığımızı hayal ettiklerine kuşkum yok. Nana’yla olmak mı; yok daha neler. Budist gibi şeyimde kova taşımağı yeğlerdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yolunu bulup ektim onları. Ama Tiflis küçük yer. Şehrin girişinde çıkardığın gazın kokusunu bitişinde alabilrisin. Hele Nana, o gün şehirde dolaşmağa karar vermişse, yeraltına inmen gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlen, şehirde sıcak ve savaş kokusu artmakta. Tiflis’e Güneş ve Ruslar aynı anda saldırıyor. Her kes yarın yokmuş gibi yaşıyor. &lt;br /&gt;.. .. ..08&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEKTUP 12&lt;br /&gt;Zaman kanser gibi yiyip bitiriyor – diyor H. Miller – sevgili Faruk. Kaçış yok, hava boğucu, insanlar kasat ve kaskatı. Bir fahişeler gülüyor, bir de şeytan. Burada biraz daha kalacak olursam, öleceğimden eminim. Denizsiz şehirler hapishane gibidir. Ve ben, bu hapishanenin arşivine düşürülmüş özel bir kurt gibi okuyorum. Bütün bir Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiye’nin kirli çamaşırlarının arasında. Günde binlerce sayfa çevirmekten parmaklarım fıtık olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az uyku, az yemek, az sevgi (hiç yok), az oksijen. Azgelişmişliğin tam da göbeğine demirlemişim. Her yer ajan kaynıyor: Gürcü, İngiliz, Amerikan, Yahudi, Ermeni, Türk. Her yerde bir çift gözün üzerinize açılıp kapandığını bilmek insanın bütün isteklerini kurutuyor. Özel yaşamınızı iliklerinize gömüp yaşamak. Dışarı fırlayacak her sıvı aleyhinizde delil olabilir. Yaşayacaksın, ama damarsız, kalpsiz, böbreksiz, hissiyatsız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcüce bilmiyorum ve her yerde de bu dilde basılmış yüzlerce kitap karşıma çıkıyor. Aslında Gürcüce denen bir dil yok. Her Gürcü bir dil ve hepsi de Gürcüce. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gece Sadık aradı. Geldiğimi öğrenmiş ve sömürülmek istiyor. Arabası, parası, kadınları ve içkisi olan bir Ankaralı. Gürcülerin her an düşmanına dönüşebilecek bir tip. Mübarek, sanki geneleve gelmiş gibi bakıyor etrafa. Uzuvlarının dilencisi. Çevresinde uydu gibi gezinen arkadaşları (hepsi de Ermeni Kürdü) ağacı kemiren kurtlara benziyorlar. Onlar Sadık’ın eroin deposu. Para insanı yok ediyor. Sadık’ı gören zenginliğe tövbe eder. İnsan kudurunca özel bir yaratık olup çıkıyor. İyi bir sadakat örneği Sadık: çirkinliğe, iğrençliğe, pisliğe. Onunla geçecek zamandan nasıl çalmanın derdi benimkisi. Onun hesabına bol bol içebilirim. Ama kıtlağa giren her yudumda Sadık’ın biraz daha şiştiğini, böbürlendiğini görmek çok acı. Zavallım dünyayı kendisinin beslediğini sanıyor. İstediği tek şey: onurlandırılmak. Ama ben yediği çanağa işeyen biriyim. Sadık, sankı ona hoş bir söz söylemem için zuhur etmiş dünyaya. Rüyasında bile göremez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyorum. Boğularak, gaz odası mahbusu gibi yazıyorum. Sadece yazarak arınacağımı, kurtulacağımı sanıyorum. Ama her yazıyı yeteneksiz beynin kabusları olarak mühürlüyorum. Her yazı bir yaşamın kepenklerini indirmekte. Geceleyin bir putunun kırıldığını keşfeden yabaniden farkım yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.. .. ..08.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5278701323243027219?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5278701323243027219/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5278701323243027219&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5278701323243027219'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5278701323243027219'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/06/kafkas-guncesi_4385.html' title='Kafkas Güncesi'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-1081064702011928112</id><published>2009-06-14T15:50:00.002+03:00</published><updated>2009-06-14T16:05:24.379+03:00</updated><title type='text'>Kafkas Güncesi</title><content type='html'>Not: Heterotopya "mezarlık" demek. Bu blogu bana Faruk oluşturmuştu. İstanbul'u terkedeceğim tarihe kadar çeşitli dönemlerde Faruk'a yazdığım mektupların bir kısmını burada yayınlayıp, kalemimi de Faruk'un mezarına bırakıp burasını kapatacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEKTUP 6.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Faruk. &lt;br /&gt;Günlerden ne bilmiyorum, önemli de değil. Zaten yaşamıyorum. Günlerin yaşayanlar için sayısal bir değeri, bedeli var. Tiflis’te bir lağım çuğurunda olduğumu biliyorum, sadece. Oda, bok kokuyor. Daha ilk günden kaşınıyorum. Benden önce binlerce orosbunun içine gömüldüğü bir yatak, bir ayağını muhtemelen son dünya savaşında kaybetmiş bir masa, bir raf – hayret çok iyi durumda – mutfak, banyo tuvalet kardeşleri, ve ve ve ıvır zıvır şeyler. Kendimi kapattığım hapishanenin demirbaşları bu kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostsuz da yaşanabilirmiş demek; sevgisiz ve parasız da. İstanbul’da keder ve ıstırapla yaşanabilirliği keşfetmiştim, Ankara’da aşkla, Tiflis’te pislikle. Hayatımın her anı bir sahne; ama hepsi de finalsiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulunduğum bütün şehirlerde gerçekleştirdiğim ilk ziyareti burada da tekrarladım: kitapçıya gitmek. Bir şehirin kitapçıları ve kadınları güzelse yaşanabilir benim açımdan. Kitap bizim boyunbağımız, alınacak en iyi hap; afyon, uyuşturucu, tecavüz edilecek kadın. Her kitap bir kadın ve ben 2000 kadınla yatmakla ünlü pornografi yıldızı Rocco’dan daha fazla deneğimliyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan neden okur, Faruk? Hiç düşündün mü? Düşünme, boş ver. Zaten düşünecek durumda da değilsin. Kısa yoldan sana söyleyim ben. Çaresizlkten. Yalnızlıktan, kimsesizlikten okur insan. Yaşamın dışında kalan namuslu bir insanın kitap dışında hırsızlığını yapacak hiçbir nesne yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci mekan: internet kulübleri. Yine mektubsuzum, mailsizim. Kimse yazmıyor. Yazmasınlar, umrumda mı? Zaten yazacakları da ne ki. Nasılsın, iyimisin, nerelerdesin, kendini özlettin ve ve ve, beşinci sınıf sorular. Açıkcası çoğunu okumuyorum bile. Bir şiir, bir roman, mektup, mail kutsal gibi bir cümleyle hemen oracıkta kurşuna dizmiyorsa beni satırların tren yolçuluğunu izlemenin bir anlamı yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkı söylüyorum odamda. Daha doğrusu şarkı linç ediyorum. Bu sesin kırıp parçaladığı şarkı katliamını hayal bile edemezsin. Ama şarkı söylemenin çok zor olmadığını keşfeddim. Bunun için insana pek bir malzeme de gerekmez. Bir ağzın ve hırıltıları sürdürebilecek kıtlağın olması kafidir. Bir de daha önce yapılmışlardan bir parça biliyorsan, kaynat gitsin boğazının derinliklerinde. Bilmiyorsan, uydur. Zaten çağdaş müzik zırıltılı bir makine değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaburgalarım ağrıyor. Ama benim doğuracağım bir Havva yok. Çok zorlasam, ancak bir bit çıkar o kadar. Tiflis’te insanın yaşamak için cankurtaranla dolaşması gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam Şota Rustaveli caddesi kaynıyor. Kibarlarla fahişeler aynı kafeden beslenmekte. Eskilerden bir kaç tanıdık dışında kimsem yok burada. Eskiler de çok eskimiş; kadını da, erkeği de. Burada bir yerlerde savaş sürüyor, ama nerede olduğunu kimse kestirmiş değil. Zaten bileni, Gürcülerin peygamber ilan edecek halleri de bulunmuyor. Dünya çok dengesiz, namussuz ve yırtık burada. Tiflis, karadeliğin başkenti. Ve benim yazmak dışında kurtuluşum yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos 2008.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-1081064702011928112?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/1081064702011928112/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=1081064702011928112&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1081064702011928112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1081064702011928112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/06/kafkas-guncesi.html' title='Kafkas Güncesi'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2279108364160572562</id><published>2009-06-12T00:50:00.001+03:00</published><updated>2009-06-12T00:52:37.876+03:00</updated><title type='text'>Sensizliğin 4. günü...</title><content type='html'>Benim kaderim, dostlarımın kaybını yaşamak. Tanımakla kaybetmek arasındaki ana  tanıklık etmek. Her dost; bir kayıp, bir yağma, bir hırsızlık eylemi, bir cinayet, bir katl; hep Aşura, hem muharrem. Her dost bir mürşit; kayıp imam; beklenen gün, beklenen sonsuzluk; aranan sahip. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaktın sen gönlüm evin, vesl-i yar için&lt;br /&gt;Düşmez idim bu zulme, kaşane neylesün.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2279108364160572562?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2279108364160572562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2279108364160572562&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2279108364160572562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2279108364160572562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/06/sensizligin-4-gunu.html' title='Sensizliğin 4. günü...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6513761217042171059</id><published>2009-06-09T02:24:00.002+03:00</published><updated>2009-06-09T02:30:30.942+03:00</updated><title type='text'>Güle güle Faruk</title><content type='html'>Bu Yaka gazetesinin mimarı, Gerçek Hayat dergisinin yazı işleri müdürü Ömer Faruk Yücel'i (1983-2009) dün kaybettik.&lt;br /&gt;Sevgili dostuma, Allah'tan rahmet, değerli eşine, ailesine ve sevgili dostum Davut Yücel'e sabır ve selamet diliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle yücel Faruk...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6513761217042171059?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6513761217042171059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6513761217042171059&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6513761217042171059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6513761217042171059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/06/gule-gule-faruk.html' title='Güle güle Faruk'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-233176809896956106</id><published>2009-04-19T01:01:00.003+03:00</published><updated>2009-04-19T01:17:05.142+03:00</updated><title type='text'>Türk Kafkası'nda Siyasi ve Etnik Yapı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SepQHNPah9I/AAAAAAAAAAg/FpsBe9A4hXg/s1600-h/437-718-7.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 134px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SepQHNPah9I/AAAAAAAAAAg/FpsBe9A4hXg/s200/437-718-7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326157594062653394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Kafkası'nda Siyasi ve Etnik Yapı "Eski Çağlardan Günümüze Azerbaycan Tarihi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Mehmetov &lt;br /&gt;Tarih&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul - 2009&lt;br /&gt;ISBN 978-975-437-718-7&lt;br /&gt;Tercüme: Ekber N. Necef - Şamil Necefov - 1. Hamur - 16,5x23,5 cm - 853 sayfa&lt;br /&gt;Fiyatı: 50,00 TL &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Azerbaycan” bugün Kafkasya ve İran sahası içinde bölünmüş bir coğrafyanın adıdır. Azerbaycan tarihi Sovyet tarihçilerince; “sınıf çatışmaları tarihi” olarak yani Marksist-Leninist bir bakışla yazılmıştı. Bu usulde Doğulu toplumların yapılanmasında baskın rolü olan siyasî otorite (devlet) ikinci planda bırakılmış, baskıcı ve sömürücü güç olarak görülmüş, göçebelik kültürü, boy ve hükümranlık anlayışı işgalci tanımı içine sokulup yerleşiklik öne çıkarılmaya çalışılmıştır… Batı tarihçiliğinin “göçebelik barbarlıktır” anlayışı da tarihin doğru yazılamamasına esaslı bir sebeptir. Bu yüzden, göçebe Türklerin rolü yeterince anlaşılamamakta, yerleşiklik, sınıf temeline oturtulmakta, halk ayaklanmalarına, ezilen sınıfın belirleyiciliğine özel önem verilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, Azerbaycan, İran ve Anadolu’da Moğol fetihlerinin önemi de yeterince kavranamamış, “işgal” ve “istila” değerlendirmesiyle geçiştirilmiştir. &lt;br /&gt;Bağımsızlıktan sonra yapılan bilimsel çalışmalardaki ciddiyetsizlik, Azerbaycan tarihçiliğini “geri kalmış toplumların kendilerine tarih yaratma çabası” olarak göstermektedir. Nitekim bağımsızlığa kavuşmuş eski Sovyet cumhuriyetleri tarihçileri Batılı meslektaşlarının küçük düşürücü “tarih yaratma çabası” yargısını haklı çıkarırcasına, kendilerine tarihî bir kimlik aramaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye açısından ise, Demirperde gerisindeki Türk dünyasına ve tarih alanında yapılmış bilimsel çalışmalara kapılar açılınca, ideolojik bakış veya kaynaklara ulaşamama gibi sebeplerle bir yanı daima eksik kalmış olan tarihî ve kültürel çalışmalar mükemmelleşme yolunda sür’atli bir gelişme göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, elinizdeki şu eser, yukarıda bahsedilen kusurlardan berî olmak çabasıyla, değerli tarihçi Prof. Dr. İsmail Mehmetof tarafından kaleme alınmış olup Doğu Anadolu ve Kafkasya’nın güneyindeki bölgeler için de zengin tarihî malzemeye ve değerlendirmelere dayanan ufuk açıcı bir eserdir. Bölgeyle ilgili siyasî ve etnik açılımların bilimsel değerlerini ve geçerliliklerini, sosyal problemlerin kökenlerini vukufla gözler önüne sermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not. Eser Ekber N. Necef tarafindan yeni bashtan duzenlenerek, ekler ve notlandirmayla tercume edilmishtir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-233176809896956106?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/233176809896956106/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=233176809896956106&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/233176809896956106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/233176809896956106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/04/turk-kafkasnda-siyasi-ve-etnik-yap.html' title='Türk Kafkası&apos;nda Siyasi ve Etnik Yapı'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/SepQHNPah9I/AAAAAAAAAAg/FpsBe9A4hXg/s72-c/437-718-7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7162037317793748743</id><published>2009-03-10T13:31:00.000+02:00</published><updated>2009-03-10T13:32:37.088+02:00</updated><title type='text'>Cennet ve Cehennem</title><content type='html'>Kutsal kitapların en fazla dikkat çeken bu iki sözcüğü, birbirinin karşıtı olarak hep karşımıza çıkmaktadır. Anlam olarak genelde “cennet-iyi”, “cehennem-kötü” mekanlar olarak yorumladığımız bu iki sözcüğün etimolojisi oldukça derinlerde gizlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cennet”, Arapça’da “canna-bahçe” anlamında geçmektedir. “Cann” – eski Sami dillerinde “sık dalları ve yapraklarıyla zeminini gölgelendiren hurmalık” anlamındadır. Bunun çoğulu olan “cannat” – setirler manasındadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennet’le ilgili en geniş açıklama Kur’an’ın kendisine bulunmaktadır. Burada “cennet” – ahirette ödüllendirilmiş insanların barındığı nimetler yurdu olarak tasvir edilmektedir. Kur’an’da cennet birden fazla tasvirle tanımlanmıştır: “dar el-salam” – selamet evi; “dar el-huld” – sonsuzluk evi; “cannat el-ma’va” – sığınılacak cennet; “dar el-mukama” – oturulan ev; “dar el-hayavan” – yaşam evi; “el-makam el-amin” – emin yer; “el-firdevs” – bağ-bahçe ved. Bunların dışında birde cennet çeşitlerinden söz edilmektedir: Cennet el-Na’im – nimetler cennetleri; cannat ‘adn – Aden cennetleri; cannat el-firdevs – bağ-bahçeli cennetler (Kur’an, 10:9-10; 19:60-63; 20:75-76; 26:55-57). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennet, bazı bilginlere göre, Kur’an’da iki türde tanımlanmıştır: maddi ve manevi. Maddi tanımlarda cennet genelde 5 içerikte sunulmaktadır: 1. “ev, kasır, oba, çadır” (9:73; 29:58; 39:20,37); 2. Eşleri dünyada görülmeyen ağaçlık alan (55:48, 56:29); 3. Türlü ve bol meyveli mekan (2:25; 38:51; 52:18; 55:52; 56:42); 4. Altından ırmaklar akan ve pınarlar çağlayan bahçe (4:12,56,121; 10:9; 15:45; 65:11); 5. Gönlün çekeceği her türlü nimetlerin olduğu yer (13:37; 38:51,69; 43:72; 52:19). Bununla bile cennetin süresiz olduğu, onu hak edenlerin burada hiçbir hastalıkla, sıkıntıyla, ihtiyarlıkla karşılaşmayacakları; asla sinirlenmeyecekleri, huysuzluk ve keder görmeeycekleri belirtilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık “cehennem” ise kötülerin, zalimlerin, haksızların, kısaca suçluların gideceği bir azap mekanıdır. Arapçada “cahannam” anlamında geçen kelime aslen İbranice olup “gehinnom/gihinnam”dan gelmektedir. Kudüs yakınlığında bulunan Hinnom vadisi adını buradan almaktadır. Rivayete göre, bu vadide yer alan Moloç denilen bir kuyu vardı. Buraya kurbanları atardılar. Nitekim, eski metinlerde “cihinnam” olarak “bi’r” kelimesine sıfat olarak “çok derin” karşılığında da geçen bu sözcükle ilgili tanım ve tasvirler oldukça eskidir. İlk bilgiler Sumerler, Mısırlılar ve Akkadlarca yazıya geçirilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da cennet’in karşıtı olarak geçen cehennem için çoğu zaman “ateş” anlamında “nar” kullanılmıştır. Yine Kur’an’da “cahim” diğe bir sözcükte bulunmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasvir ve tanımlarda özellikle 7 sayısı dikkat çekmektedir. 7 katlı gök, 7 sütünlu cennet, 7 kapılı cehennem ifadeleri Kur’an’da sıkça geçmektedir. Arşın 7 günde yaradılması ve diğer tanımlarda da 7 ortak sayı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sayıları ve harfleri kutsal kabul eden çevrelerde buradakı “7” rakamına önemli atıflar yapılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bkz: Halim Sabit Şibay, Cehennem, İA, c. III, s. 45-47;&lt;br /&gt;Halim Sabit Şibay, Cennet, İA, c. III, s. 102-104;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7162037317793748743?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7162037317793748743/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7162037317793748743&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7162037317793748743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7162037317793748743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/03/cennet-ve-cehennem.html' title='Cennet ve Cehennem'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5789299029174583308</id><published>2009-03-10T12:38:00.000+02:00</published><updated>2009-03-10T12:40:27.684+02:00</updated><title type='text'>Farukiler: Handeş'te Bir türk Devleti (1388-1600)</title><content type='html'>Sevgili dostum Faruk için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Handeş veya bazı kaynaklara göre Hande olarak zikredilen bu memleket Hindistan’da kuzeyde Narbada, doğuda Berar, güneyde Acanta dağları ve batıda Gucerat eyaletiyle sınırlı bir vilayettir. Handeş/Hande adını tarih sahnesine çıkaran ortaçağın ortalarında burada ortaya çıkmış Farukiler (Fârûkî/Faruqî) hanedanlığıdır (Haig T. W, The Faruqi Dynasty of Khandesh (İndian Antiquary), Bombay 1918). Eyaletin merkezi Burhanpur (Burxan pur) idi. En güclü istehkam kalesi ise Asir (Aşir) hesap ediliyordu. Kaynaklarda muhtemelen “h/d” karışımı dolayısıyla, özellikle Babürlü Türk İmpartorluğu döneminde bu eyaletin adı Dandeş olarak geçmektedir. Handeş, muhtemelen “Han-deşt” biçiminde Türkçe “han/khan” (kağan’dan gan/han, yani hükümdar) adıyla İrani dillerde “çöl/bozkır” anlamında “deş(t)” sözünden (örneğin Deşt-i Kıpçak=Kıpçak bozkırı; Rabandeşt=Raban çölü gibi) türedilmiş olmalıdır. Bu anlamda Handeş=Han bozkırı anlamına gelmektedir. Gerçekten de arazinin yapısı bozkır özellikleri taşımaktadır (An Arabic History of Gujarat, et. by E. Denison Ross, London 1921 (2. bsk.)). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farukiler’in kökeni tartışmalıdır. Hakim idareçi zümre kendisinin Halife Ömer el-Faruk’dan geldiğini iddia etmektedir. Ancak bu, hanedanın kendi hakimiyetini meşru kılmak için uydurduğu bir iddiadır. Daha güvenilir kaynaklar – ki, bunların başında hanedanın tarihini içeren Tarih-i Firişte eseri yer almaktadır (özellikle II. cilt) – hanedanın kurucusu sıfatıyla gösterdikleri Melik Raca’nı, Muhammed b. Tuğluk’ın emirlerinden Han Cihan Faruki’nin oğlu olduğunu belirtirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed b. Tuğluk, Hindistan’da Dehli’de 1320-1414 yılları arasında hüküm sürmüş Türk kökenli Tuğluklular hanedanının bir mensubudur. Tuğluklular kendileri Karaunaslar isimli bir boydan türemişlerdir. Hindistan’ı ziyaret etmiş ünlü seyyah İbn Batuta bu hususta şunları aktarmaktadır: “Sultan Tuğluk, Karavna olarak bilinen Sind ülkesi (Sind adı kaynaklarda Kuzey Hindistan için kullanılıyordu – N.M.) ile Türk ülkesi arasındakı dağlarda oturan Türkler’dendir” (İbn Batuta Ebu abdullah Muhammed ibn Muhammed, Voyages d’İbn Battutah, ed. C. Defremery-B. R. Sanguinetti, Paris 1854, t. III, s. 202). Karavna, Karaunas boy adının kaynaklarda “Karauna”, “Karavniye” biçiminde yazılışlarından biridir. “Unas/Una” adına bakılırsa, muhtemelen bu isim Sanskrit kaynaklarında geçen “Hun” adının tahrif edilmiş biçimi olmalıdır. “Kara” adıysa bir sıfattır; yerine göre “büyük”, “fakir” gibi anlamlar ifade etmiştir. Tuğlukluların kurucusu “fakir” biri olduğundan her halde “Karaunaslar”, Sind civarında oturan yarı yerleşik “fakir Hunlar”dan olmalıdırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğlukluların en güçlü hükümdarı “Giyaseddin” unvanı taşıyan Muhammed b. Tuğluk (1325-1351) olmuştur. Çevresinde Alaeddin Kalçı (Halçı), Han Cihan gibi güclü Türk emirlerinin bulunduğu bu hanedanlık ele geçirdiği yerleri kendi emirlerine tahsis etmiştir. Şems Sirec Afif’in Tarih-i Firuzşahi ve Barani’nin Tarih-i Firuzşahi isimli eserlerine bakılırsa, Muhammed b. Tuğluk’un emirlerinden Han Cihan’ın nüfuzu Tuğluklu hükümdarı Firuzşah (1351-1388) döneminde hayli artmıştır.  Firuzşah 77 yaşına vardığında devlet işlerini tümden Han Cihan’a bırakmıştır. Ancak bu durum diğer emirler arasında hoşnutsuzluğa neden olunca, Firuzşah torunu Giyaseddin II. Tuğlukşah’ı velieht, Han Cihan’ı da onun naibi ilan etti. Bir süre sonra da kendisi hakimiyetten çekilip, devleti bu ikisine bıraktı. Nitekim Ekim 1388 yılında da vefat etmiştir. Ancak Giyaseddin II. Tulukşah ile Han Cihan’ın hakimiyeti uzun sürmedi. Melik Rükneddin Candan isimli bir emir tarafından 1389 yılında ortadan kaldırılan Giyaseddin II. Tuğlukşah ile Han Cihan’ın yerine Tuğluklular tahtına Ebu Bekrşah oturtuldu (Şems Sirec Afif, Tarih-i Firuzşahi, A. M. Hüseyn nşr., Agra 1938, s. 36 ved; Barani, Tarih-i Firuzşahi, Seyyid Ahmed Han nşr., Calcutta 1862, s. 508 ved.).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, adı geçen bu Han Cihan, Farukiler devletinin kurucusu Melik Raca’nın babası olup, devletin adı olan Farukiler de onun adından gelmektedir. Farukiler’in isim babası Han Cihan köken itibariyle Baranlu boylarına mensuptur. Bu boy, türk tarihinde önmeli bir yere sahip idi. Taşıdıkları boy adı “baran”, Türkçe “koç” demektir. Daha, IX-XI. Yüzyılarda Orta Asyada Yabgu Oğuz Devleti’nin hanedan boyu olmuş, XI. Yüzyılın ortalarında ortadan kalktıktan sonra Selçuklu coğrafyasına yerleşerek, bir kısmı Azerbaycan ve Anadolu yönünde göç ederken, bir kısmı da Kuzey Hindistan’a gitmiştir. Batıya gelenleri burada merkezi Tebriz olan Karakoyunlu Devleti’nin (1410-1468) temelini atmış ve kurucuları Kara Yusuf  başkanlığında Osmanlılarla ittifak içinde Timur’a karşı savaşmışlardır. Karakoyunlu Baranlı boyunun Osmanlı ve genel anlamda bölge toplumları üzerinde büyük etkisi olmuştur. Zira, Osmanlı tarihinin “asabiyyet” dönemi olarak gösterilen II. Murat sonrası dönemlerde Osmanlılar’da güçlenen “Oğuz” anlayışında Baranluların yoğun etkisi vardır. Zira Karakoyunlular, Osmanlılar’ın “Oğuz Han’ın torunu Kayı’dan geldiği”ni öne sürerek kendilerinin kardeşleri ilan etmiştiler (Geniş bilgi için bkz. Köprülü M. F, Osmanlı’nın Etnik Kökeni, İstanul 1999 (2.bsk), s. 74 ved.). Kısaca, Farukiler, köklü bir boydan ve gelenekten geliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğluklu hükümdarı Firuzşah döneminde Han Cihan eline geçirdiği geniş yetilerden yararlanarak oğlu Melik’in, Firuzşah tarafından Handeş eyaleti hakimi olarak tayin edilmesine çalışmıştır. Bunun üzerine de Firuzşah, Melik ibn. Han Cihan’a Handeş’i cagir (malikane) olarak vermiş ve onu bölgenin valisi tayin etmiştir. Handeşi eline geçiren Melik, buradakı yerli hükümdar unvanı olan “Raca”nı kabul ederek, 1388 yılında Firuzşah’ın ölümüyle Tuğluklu Devletinde meydana gelen kargaşadan yararlanmak suretiyle kendisini bağımsız ilan etmiştir. Böylece, Farukiler Devleti 1388 yılında Melik Raca tarafından kurulmuştur (Haig T. W, Farukiler mad., İA, c. IV, s. 471). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melik Raca kendisini “han” ilan etti ve Handeş’teki konumunu pekiştirerek burada kendi devletinin temellerini attı. 9 Nisan 1399 yılında vefat eden Melik Raca’nın yerine Farukilerin başına büyük oğlu Nasir Han geçmiştir. Farukiler Devleti’nin yükseliş dönemi işte bu hükümdar zamanında gerçekleşmiştir. Nasir Han babasında kendisine miras kalan küçük devletin sınırlarını genişlendirmiş, Asirgah’ı bir Hint reisinin elinden alarak buraya Handeş adını vermiştir. Ardından da Burhanpur’u devletinin merkezi ilan etmiştir. Nasir Han, Darkan hükümdarı Alaeddin Ahmed’le de iyi ilişkiler kurmuş ve Farukiler’in varlığı için tehdit oluşturacak güçlerle iyi geçinmeğe çalışmıştır. Bu amaçla kendi kızını Alaeddin Ahmed’le evlendirmiştir. Uzun bir süre hükümdarlık ettiği anlaşılan Nasir Han Faruki, 1436 yılında damadı Alaeddin Ahmed’in elindeki Darkan’a hücum etdi. Ancak, Ahmed topladığı yeni birliklerle ona karşı koymuş ve 1437 yılında Farukileri ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Nitekim, bu olaydan hemen sonra da Faruki hükümdarı Nasir Han 1437 yılında vefat etmiştir. Yerine, daha babasının sağlığında veliaht ilan edilmiş büyük oğlu Miran Adil Han geçmiştir. Ancak onun hakimiyyetinin uzun sürmediği anlaşılıyor. Zira, kaynaklar I Adil Han olarak zikredilen bu Faruki hükümdarının 1441 yılında bilinmeyen bir nedenden suikasta kurban gittiğini yazırlar (Tarih-i Firişte, c. II). Olayda, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu Miran Mübarek Han’ın parmağının olup olmadığını bilmiyoruz. Miran Mübarek 5 Haziran 1457 yılında vefat etmiş ve hakimiyyet dönemi huzurlu ve sükunet içinde geçmiştir. Ölümünden sonra yerine II. Adil Han adıyla bilinen Melik Gani geçmiştir. Farukilerin en güçlü hükümdarı olarak tesmiye edilen II. Adil Han, Gucerat krallığına karşı mücadele etmiş ve kendisinden önce Handeş hakimlerinin ona ödemek zorunda kaldığı vergini kesmiştir. 15 Temmuz 1492 yılında vefat edince Farukiler Devletinin tahtına kardeşi Davud Han (Da’ud) geçmiştir. Davud’un “sessiz” geçen hakimiyetliyi 28 Ağustos 1508 yılında onun vefatıyla tamamlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davud Han’dan sonra Farukiler tahtı uğrunda iç mücadelelerin prtaya çıktığı dikkati çekmektedir. Bu kargaşadan yararlanan Davud’un yeğeni ve anne taraftan Gucerat hakimi I. Mahmud’un torunu olan III. Adil Han hakimiyyeti eline geçirmiştir. Kaynaklar, onun bizzat dedesi I. Mahmud tarafından 1 Nisan 1509 yılında Faruki tahtına çıkarıldığını belirtirler (Fanshawe H. C, Gucerat mad., İA, c. IV, s. 820). Ancak, bu durum, Handeş’teki Faruki hanedanının Gucerat etkisi altına girmesine neden olmuştur. Nitekim, bundan sonra ancak Gucerati hanedanına mensup kadınlardan olan şehzadeler Faruki tahtına oturmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III. Adil Han 24 Ağustos 1520 yılında ölmüştür. Yerine anne taraftan Guceratlı bir kadından doğmuş oğlu Miran Muhammed Şah geçmiştir. Farukiler ailesinin en politik ve kurnaz hükümdarı hesap edilen Miran Muhammed, dayısı Bahadır’ın vefatından sonra Gucerat üzerinde de hakimiyetlik iddiasında bulunmuştur. Nitekim, bu amaçla Gucerat tahtına çıkmak üzere yola çıkmış, ancak Ahmedabad’a varmadan yolda 4 Mayıs 1536 yılında vefat etmiştir. Yerine kardeşi Miran II. Mübarek geçmiş ve 19 Temmuz 1566 yılında vefatına kadar Handeş’i yönetmiştir. Ondan sonra oğlu Miran Muhammed Handeş hükümdaır ilan edilmiş ve 1576 yılına kadar Farukilerin başında bulunmuştur. Ölümü, oğulları arasında kısa sürelik taht kavgasının ortaya çıkmasına neden oldu. Zira, Miran Muhammed’in bir oğlu Baburlu hükümdarı Ekber şah’ın hizmetinde bulunuyordu. Muhammed ölünce yerine geçen ve ilk kez bir Faruki olarak “şah” unvanını alan Hasan’ın deneyimsizliğinden yararlanan kardeşi Raca Ali, Ekber şah’tan aldığı destek ile Agra’dan Handeş üzerine hareket etmiş ve tahtı eline geçirmiştir. Bu durum, Farukilerin Baburlu hakimiyeti latına girmesi anlamına da geliyordu. Nitekim, Raca Ali “şah” unvanını kullanmaktan kaçınarak, Baburlara bağlı olduğunu beyan etmiştir. Akıllı ve siyasetçi biri olan Raca Ali, güclü Baburlu devletiyle ortak hareket etmiş ve zamanının çoğunu Ekber şah’ın yanında Ahmednagar’da hüküm süren Dehli hakimleriyle muharibelerde geçirmiştir. Bu sırada Berar eyaleti üzerinde taraflar arasında ciddi bir savaş sürmekteydi. Berar’ı eline geçirmek isteyen Hadım Süheyl Han’a karşı Ekber şah’ın ordusunda yer alan Raca Ali meydana gelen Sonpat savaşında 1596 yılında vefat etmiştir. Ondan boşalan Faruki tahtına oğlu Bahadır Han geçmiştir. Ancak son derece beceriksiz olan Bahadır Han zamanının büyük bir kısmını içki meclislerinde ve kadınlarla eğlencede geçirmekteydi. 4 yıllık hakimiyyeti döneminde devlet hazinesini boşaltmış ve keyfi davranışlar sergilemiştir. Hatta, bir defasında güclü Baburlular’a karşı savaş bile ilan etmiş, sonunda 1599/1600 yılında Ekber şah’ın Handeş’e hareket edip burasını eline geçirmesine ve Bahadır Han’ı hapsedip Lahor’a sürgün etmesine neden olmuştur. Bahadır Han Lahor’da 1623/24 yılında vefat etmiştir. Farukiler Devleti ise 1600 yılında sona ermiş ve Handeş Baburlu eyaleti haline gelerek Dandeş adını almıştır (Bayur H, Hindistan Tarihi, Ankara 1987, c. II, s. 71 ved). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, Handeş’te kurulan bir Türk hanedanlığı olan Farukiler 212 yıl (1388-1600) varlığını korumayı başarmıştır. Yeterli kaynakarın olmaması, onlarla ilgili gerekli bilgilerimizin az ve kısıtlı kalmasına neden olmaktadır. Ama, Farukiler’in genel anlamda “adil bir hükümdarlık” olduğu belirtilmektedir. Müslüman olmalarına karşılık, Faruki hanları yerel Hintli halkların inançlarını ve geleneklerini yaşamalarını hoş karşılamış ve onlara karşı hiçbir baskı uygulamamışlardır. Hatta, bir çok Faruki hükümdarının sarayında Hintli bilgelerin, Hintli rekkasların (dansçılar) yer aldığı belirtilmektedir. Aralarında “hinduzme” merak salan hanlar da olmuştur. Örneğin, sonuncu han Bahadır, Hintli bir güzele aşık olduğundan din değiştirmeği bile göze almıştır. Özetle, tarihçiler ve araştırmaçılar, Hindistan’da bin yıldan fazla devam eden İslam serüveninde Farukiler’in de konumunu ve önemini ciddiye almak zorundalar. Farukiler, Hindistan’da bin seneden fazla devam eden Müslüman, iki binyıl süren Türk siyasi geleneğinin de bir parçasıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5789299029174583308?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5789299029174583308/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5789299029174583308&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5789299029174583308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5789299029174583308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/03/farukiler-handeste-bir-turk-devleti.html' title='Farukiler: Handeş&apos;te Bir türk Devleti (1388-1600)'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2191369414386520238</id><published>2009-02-26T05:15:00.002+02:00</published><updated>2009-02-26T05:48:50.799+02:00</updated><title type='text'>Batı'nın Doğu'su</title><content type='html'>Bir okur gibi Yüksel Kanar kaleminin yabancısıyım. Elimdeki kitabı "Batı'nın Doğu'su: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi" (İstanbul, Kitapevi 2006, 340 sh.)başlığını taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir günah kitabı. Batılı mitlerle savaşın kısa öyküsü. Uygar olmayan dünyanın "erdem" pozlarını açığa çıkaran bir gözlem. Sayın Kanar, sadece cüzi olanı aktarmış; barbarlığın sınırlarını çizmeğe kalkışsaydı külliyat oluşturmak zorunda kalabilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oryantalizm cenabet bir kavram. İt defterine konulan varlık misali bir söylem. Bu doğmayan ve doğuramayan kadın tiplemesi Doğu'nu Flaubert'in "küçük oynaşı"na, "Floris and Blauncheflur" romanında ahlaksızlığın diz boyu olduğu hareme dönüştüren söylemler zincirinin halklarını çözmeğe uğraşan yazar, bilgiden çok bir çıldırmışlığın kronolojisini tespit etmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanar'ın haykırışı tüm Doğuluların çilesi. "Batı'nın yegane uygarlığı, bugünkü bildiğimiz uygarlıktır. Bunun dışında tarih boyunca herhangi bir uygarlık geliştirememiştir" - diyor yazar. Sırf bu söylem bile dünyanın Batı gereksiniminin gereksizliğine ve bir zorlama olduğuna inanmak için yeterli. Ne var ki, Batı artık dışımızda değildir. Batı içimizdedir, aklımızdadır, gönlümüzdedir, şehvetimizdedir. Doğu'nun bu "Batı" kayması veya kaydırılması herhangi bir doğal afetin dehşetinden daha büyük, daha korkunç. Edwart Said biraz daha cesur olsaydı, Prometeus'un zincirlerini kırabilirdi. Ne var ki, Doğu halen prangaların eskimesini beklemekte. Ayaklarımızın çürüdüğünü söyleyen henüz bir yazar yok.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2191369414386520238?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2191369414386520238/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2191369414386520238&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2191369414386520238'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2191369414386520238'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/02/batnn-dogusu.html' title='Batı&apos;nın Doğu&apos;su'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7906020981704275068</id><published>2009-02-19T23:17:00.001+02:00</published><updated>2009-02-19T23:20:47.163+02:00</updated><title type='text'>Senin için...</title><content type='html'>“Bir öfkenin, bir acının kızgın demiri kalbimize dokunmadıkça ses gelmiyor oradan. Halbuki bizden ebediyyete kalacak: bu çıklık. Sevinç çığlığı, azap çığlığı, merhamet çığlığı” (C. Meriç). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendisinden öte her kese rahimli. İnsanları tuhaflaştıran, kaderleri değil; kaybettikleridir. Kaybedince anlıyor insan, yitirdiklerinin hep kendinden parçalar olduğunu. İnsan da aslında duvar gibi, cam gibi. Tuğlaları düşüyor, cam kırıkları yerlere saçılıyor. Ufalanıyor, ufalanıyor. Aslında ufalandıkça insan çoğalır; ufalandıkça yayılır ve tanınır. Tarih için izi kaybolmuş kaleler daha değerlidir; daha özlenilirdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin cam kırıklarını toplayan arkeologum. Ha şimdi, ha bin sene sonra. İnsanlar senin keşfini bende okumalı. Senin Colombun olmak benim kaderim. Ama ben sana vardığımda bir kıta bulmalıyım, ütopya değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya zatten bin derecenin altında soğuk, onu ısıtan senin aşkın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7906020981704275068?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7906020981704275068/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7906020981704275068&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7906020981704275068'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7906020981704275068'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2009/02/senin-icin.html' title='Senin için...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-1349728292780335408</id><published>2008-07-05T03:55:00.004+03:00</published><updated>2008-07-05T04:08:05.686+03:00</updated><title type='text'>İyi Ki Doğdun Felsefe</title><content type='html'>Biliyor musunuz? Bugün Platon'un doğum günüydü. &lt;br /&gt;Doğum günlerini pek kutlamam. Ama bu başka.&lt;br /&gt;Her ne kadar, Muallim-i Evvel için bir mum yakıp, ardından bir dilek tutup, finalde de söndürmek gibi pagan bir inanca uymasam da, sırf onun için bugün Agora'ya indim. Ve ilk kez Platon adını nasıl duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Sanırım babam, küçükken bana Platon'la ilgili iki hikaye anlatmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİRİNCİ HİKAYE&lt;br /&gt;Küçük Platon civciv beslermiş. Her sabah onları çimenliye çıkarır, yem ve su verir, Güneşin ışınları azalmağa başladığında da toplayıp evine gidermiş. Bu sırada kendisi de bir taşın üzerine oturup, kafasını ellerinin arasına alıp dalıp gidermiş. Ama nedenini bilmediği bir biçimde civcivler her gün birer ikişer eksiliyormuş. Bir gün düşünme uğraşını bırakmış, bir sürü gibi civcivleri gütmeye başlamış. Bakmış, ötede dev ağaçların tepesinde kuluçkaya yatan bir karga her öğlen molasında civcivlerden birini kapıp gidiyor. Platon ses etmemiş. Tekrar civcivlerini toplamış ve evine dönmüş. Bu arada civcivlerin sayısı da 8'e inmiş. Karganın sonuncu civcivini aldığı güne kadar beklemiş ve ondan nasıl adilane bir intikam alması gerektiğini düşünmüş. Ve bulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün, karganın yuvaladığı ağacın altına gitmiş. Bir tasa su doldurmuş ve ateş yakmak için çevreden odun toplamış. Öte yandan da karganın mola vereceği zamanı kollamaktadır. Nihayet, karga beslenmek için yuvasından ayrıldığı sırada, hemen ağaca tırmanıp, kuşun yumurtalarını almış, suda ateşin üzerinde 10 dakka kadar haşladıktan sonra, tekrar yuvaya bırakmış. Karga beslendikten sonra bıraktığı sıcak yumurtalar üzerine gelip yerleşmiş. Zavallı kuş tüyleri dökülene kadar beklemiş yavrularının çıkmasını. Soğuklar düşünce de dayanamamış ölmüş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon, karganın ne denli kinli ve inatcı bir kuş olduğunu hesaba katarak hayatının ilk felsefi eylemini planlamış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İKİNCİ HİKAYE&lt;br /&gt;Platon'un filozof olarak bir özelliği var. Söylemesi gereken şeyi en başında söyler, ardından teverruata dalardı. Onun bu özelliğini kavrayan da öğrencisi Aristo. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerden bir gün Aristo şiddetli göz ağrıları geçiriyor. Ne illet etse de bir türlü dinmiyor. Bu arada acının önüne geçmek için elleriyle de gözlerini oyup-oyup okşamaktan vazgeçmemiş. Sonunda annesini sesler ve onu iyice öğütler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bak ana, şimdi Platon'a gideceksin ve durumumu ona aktaracaksın. Onun sana söğleyeceği ilk sözcük önemli. Söylediği ilk şeyi aklında tut ve bana olduğu gibi aktar, gerisini dinlemesen de olur".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi, koşar adım Platona gitmiş ve çocuğunun durumunu anlatmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon: "Bıktım, şu Aristo'nun elinden" demiş ve başlamış bir takım ilaçlar önermeğe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönen anne, Platon'un ilk başta kendisine çok sert tepki verdiğini söyleyerek "Bıktım, şu Aristonun elinden" dediğini söyler ve başlar önerdiği ilaçları sıralamağa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Aristo, annesinden ellerini arkadan bağlaması ister. Kadıncağız bir anlam veremediği  oğlunun söylediğine harfiyen uyar. Bir süre sonra göz ağrıları dinen Aristo annesine "göz ağrısının geçmemesinin nedeninin durmadan onları okşayarak iyice rahatsız eden elleri olduğunu" söyler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Babam bu hikayeleri bana anlatırken Platon için "Eflatun", Aristo için de "Erastun" adını kullanmıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-1349728292780335408?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/1349728292780335408/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=1349728292780335408&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1349728292780335408'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1349728292780335408'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/07/iyi-ki-dodun-felsefe.html' title='İyi Ki Doğdun Felsefe'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6210930228577570448</id><published>2008-05-21T02:41:00.000+03:00</published><updated>2008-05-21T02:43:16.898+03:00</updated><title type='text'>Akıl Aleti</title><content type='html'>Teknolojiye ilişkin çocukluğumdan beri duyduğum üç “ilginç” hikaye aklımdadır. Babaannemin refikası radyo sesini duyunca kalp krizi geçirerek ölmüş. Bu olay, ona “demirin konuşması” gibi bir kıyamet vaakası olarak gözükmüş. İkinci hikeyenin kahramanı “traktör”dü. Köyümüze ilk traktör geldiğinde insanlar haftalarca uyuyamamış ve bu garip şeyi meraklı bakışlarla irdelemişlerdir. Hatta, geceleri “traktörün uyanıp kendilerini öldürmemesi için” nöbet dahi tutmuşlardır. Üçüncü hikayeni ise Malatyalı bir dostum bana anlattı. Malatya’nın bir köyünde (dilimin ucunda ama hatırlayamadım) kıskanç koca “karısına göz koyan televizyonu vurmuş, ertesi sabahta jandarmaya teslim olmuş”. Evet, olay aynen böyle gerçekleşmiş – sevgili arkadaşımın anlattığına göre. Zira, haber sipikeri ajansı sunarken “devamlı adamın karısını kesiyormuş”. Karısı durumdan işkillenmiş ve olayı kocasına şikayet edince, adam silahını çektiği gibi televizyonu kurşuna dizmiş. Partlayan ekrandan ses çıkmayınca, suçluluk psikolojisi adamı dürtmüş olmalı ki sabahın erken saatlerinde jandarmaya başvurmuş. Ben kendi adıma, “katilin” jandarmadaki sorgusunu merak ediyorum (!). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonun hikeyesi, sinema kamerasının keşfiyle başlar. Thomas Edison kamerayı özel eğlencesi için icat etmiş. Adını da kulağına “akıl aleti” diye fısıldamış. Kendi anılarında bu garip icadın amacını şöyle tanımlar: “aydınlanmış bir demokrasi için tasarımlanan dünyayı olduğu gibi göstermeyi ve gerçekliğin ahlaki gücünü gözler önüne sermeyi” hedefliyordum. Tipik rasyonel bir uygulamaydı, yaptığı. Kendini ve gerçeği kendi dışına aktararak kendine gösterme. Ama hiç kimse onun bu icadını iplemedi. Ta ki, bu “cevher” Amerikalı göçmen Yahduilerin eline geçene kadar. Neden mi? Çünkü, tüm 17, 18, 19 ve 20 yüzyıllar boyunca gerçein görüntülenmesine en çok Yahudiler gereksinim duymuşlardır. Görüntü, daha adil bir kanıttır onlara görmüş olmalılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudiler “soykırım toplumudur”. Bu ne yalandır, ne de övgü. Tüm modern yöntemlerle ilk tanışmış toplum olduklarından basının ve baskının (matbaa) ne denli önemli bir güç olduğunu iyi biliyorlardı. Hemen hemen bulundukları her şehirde birden fazla mattabları vardı. Geç ortaçağ ve Yeniçağda en fazla kitabı onlar basmışlardır. Kısıtlmalara ve engellemelere rağmen en yüksek okur-yazarlık oranı bu toplumdaydı. Yakılmış ve imha edilmiş olmasına rağmen (Rusya, Fransa, Almanya ved. ülkelerde bu türden olaylar yaşanmıştır) eski basılı kitap arşivi Yahudi topluluklarına aittir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudiler bir millet değildir ve belki de asla olmayacaklardır. Siyonizme karşı en aşırı saldırıların kahramanları da  başkalarından çok kendilerinden çıkmıştır. Rasyonelleşme sürecinde din, iki toplumda ulus ruhunu icra etmiştir: Yahudilerde ve Ermenilerde. Belki bundan dolayı çağdaşlaşmanın en darbesini de bu ulusların dinleri almıştır. Günümüzde Judaizm yamanmayacak kadar yıpranmış bir gömleyi andırmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II. Dünya Savaşı sırasında “Yahudi soykırı”mından dolayı sadece Hitler Almanyası’nı suçlamak bana hep komik gelmiştir. Evet, Hitler Almanyası’nın bu olaydan yakasını uzak tutması olanaksızdır, ama 1930 ve 1940’lı yıllarda Yahudileri suçlamayan tek bir Batı ülkesi bulmak zor. Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de, hatta Romanya’da bile  dönemin basınını şöyle bir taramak bunun için yeterlidir. 27 Kasım 1919 tarihli The Times dergisinin kapağı “Yahudiler ve Bolşevizm” başlığını taşıyordu. Yazının müellifi Verax, İngiltere’deki Yahudileri için şöyle der: “İncil’i her şeyden fazla seven bu ülkede Yahudi düşmanlığının olmadığını söylemek olanaksızdır”. Morning Post’un editörü İ. H. A. Gwynne ise dergi kapağına “Dünyadaki Huzursuzluğun Nedenleri” bağlığını çıkarmış ne huzursuzluğun kaynağını açıkca “Yahudiler” diye belirlemiştir. Times, ise bu konunu devamlı işlemekten vazgeçmemiş ve hatta 8 Mayıs 1920 sayısında “Yahudi Tehlikesi” başlığını kapağına taşımıştır. Dergi, Yahudileri “Pax Judaica” kurmakla itham ediyordu. Düşmanlık boyutlarının nereye vardığını söylemek için en ilginç örnek kuşkusuz ünlü Yahudi hayranı ve Yahudi devletinin mimarı Churchill’in durumu olsa gerek. Daha I. Dünya savaşı sırasında yazılarında ve mektuplarında “Yahduiler yeryüzünün en seçkin ırkıdır” diyen Churchill, 1921 yılında şunları söylemekten kendini alıkoyamamıştır: “Bu şaşırtıcı ırkın değişik bir ahlak sistemi vardır. Hıristiyanlığa karşı dolu gözükmelerine karşılık felsefeleri kin ve nefretle yoğurulmuştur”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir “Yahudi ülkesi” ABD’deki durumu hiç göz ardı etmeyelim. ABD basınındaki haberlere göre, Rusya’da meydana gelen Kızıl Korku’nun (Komunizmin) gerçek mimarlarını uzakta ramak saçmalıktır. Komunizmin kurucuları ABD’deki “60.000 Yahudi’dir”. Ve bunlar “içimizdeki düşmanlardır”. Bazı gazeteler komunistlerin para babasının Amerikalı Yahudi milyoner Jacob Schiff olduğunu açık biçimde beyan etmiştir. ABD’de yürürlüğe giren 1917 Casusluk Yasası, 1918 Kışkırtma Yasası, 1919 Kota Yasası ve 1924 Johnson Reed Yasası’nın  hedefindekiler de Yahudiler’di. Amaç, Amerika’ya daha fazla Yahudinin göçünü engellemek ve onları denetim altına almaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa’da durum Yahudiler açısından tam bir kaostu. Her an yok edilmesi gerekilen kesim olarak gürülüyorlardı. “Siyon Büyüklerinin Protokolleri”nin Fransa’da “uydurulduğu”nu (bu belgeler toplusunun uydurma olduğu III. Napolyon’un “dünyaya hakim olma” nutkunun üslup ve içeriğini taşımasından belli oluyor, ama aralarında gerçekleri de olabilir) hatırlayalım. Benzer uydurma 1890’lardaki Dreyfus davasıydı. Yani, Hitler Almanya’sının “Yahudi soykırım” mantığı böyle bir ortamda bekişmiştir. Ama II. Dünya Savaşından sonra tüm Batılı ülkeler kendi “Yahudi suçlarını da Hitlerinkine ekleyip” arındılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar bir toplumun “akıl aleti”ne neden gereksinim duyduğu psikolojisinin mantıksal nedelerini ortaya çıkartmaktadır. Görüntü, her şeyden önce kendilerine gerekliydi. İlginçtir, sinemanın ve televizyonun kurucuları kadar izleyicileri de ne zenginler, ne de orta sınıflardır. Hele aydınlar hiç değildir. Sineme ve televizyon fakirlerin (fakir Yahudilerin) icadıdır. Tüm Amerikan sinema ve televizyon şirketlerinin kurucularının tamamı (tabii ki Yahudi olanları) Doğu’dan (Batı Avrupa ve Rusya’dan) kaçmış fakir ve sıkıntılı ailelerin çocuklarıydı. Küçük bir liste bu durumu rahatlıkla ortaya çıkartmaktadır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carl Laemmle (1867-1939) Universal’ın kurucusu. 13 çocuklu fakir bir Yahudi ailesinin 10. çocuğu. Amerika’ya gelince önce katiplik işlerinde, ardından bir muhasebe dairesinde, sonra da bir giyim mağazasında çalıştı. Emeğine karşılık günlük birkaç on dolardan fazla alamıyordu. Daha sonra beş sente film seyredilen bir sinema açtı. Sonra bunu zincir haline getirdi. 1912 yılında artık bir filim stüdyosunun şefiydi. Hemen peşinden de Universal’ı kurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcus Leow (1872-1927) – Metro-Goldwyn-Mayer’in kurucusu. Garson bir Yahudi çocuğu. Çaresizlikten 12 yaşında eğitimine son vermiş ve bir matbaada çalışmağa başlamıştır. Daha okuldayken 6 yaşından beri gazete satıyordu. Matbaadan sonra da deri sektöründe işçi olarak çalıştı. 30 yaşına geldiğinde artık iki defa iflas etmiş bir tüccardı. Tiyatrolar zinciri kurdu, ardından medya patronluğuna soyundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;William Fox (1879-1952) – Twentieth Century sahibi. Açlık sınırının da altında bir yaşamın içinde gelmiştir. Macaristan doğumludur ve 12çocuklu bir ailenin evladıdır. New-York’a geldiğinde çocuktu. Yıllarca Castle Garden Göçmen bürosunda kaldı. 11 yaşında sanayide çalışmağa başladı. Sonra bir sineme zincirinin başında görüyoruz onu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Louis Mayer Yahudi bir bilginin oğlu; Sam Goldwyn bir demirçi yardımcısı; Harry Cohn troleybüs şöförü; Jess Lasky kornetçi; Sam Katz kuryelik; Dore Schary garson; Adolph Zukor kürk satıcısı; Darryl Zanuck aynı; ünlüWarner Brothers’in sahipleri Warner kardeşleri ise Polonyalo fakir ayakkabı tamircisinin dokuz çocuğu payesini taşıyorlardı. Yani, sinema ve televizyonun kurucuları fakir ve dilenci Yahudi çocukları. İzleyicileri de farklı kimseler değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğlence 1890 yılına kadar Batı’da zenginler içindi. Fakirlerin eğlenmeye ya hakkı yoktu, ya da imkanı. Sinema ve televizyon fakirlerin eğlence alanı olarak doğdu. 1890 yılında New York’ta bir tek eğlence merkezi yokken, 1900 yılında 1000-‘i bulunuyordu. Neredeyse tamamı sinema kulübü, amatör tyatro sahneleri ved. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok daha ilginci ise sesli ve renkli sinemaya daha önceden de geçilebileceği gerçeğinin olmsıydı. Ama herkes uzun bir süre sessizlik ve reksizlik içinde kalmayı tercih etmiştir. Gerekçe mi, ses ve renki görüntü toplumu “kızşkırtabilirdi”. Duymak ve gösterileni tüm ayrıntılarıyla izlemek tehlikeliydi. Bu cesareti gösterenler Warner kardeşleri olmuşlardır. Çünkü kardeşler güzel sesi ve fiziği olan kız kardeşleri Raso’nun “sessiz ve karanlıkta” kalamsına daha fazla dayanamamışlardır. Hollywood, böylece sesli sinemaya geçmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1930’lu yıllarda sinema sanayisinin Yahudi devleri televizyona el attılar. Perakendecilik Yahudi aklıydı ve bunu rasyonelleştirenler de bizzat kendileri olmuşlardır. Dolayısıyla, müşteri onlar için her şeyden önce idi. Çünkü, gerçek güç tüketiciydi. Ve bunu Yahudiler daha 18. Yüzyılda tüm çıplaklığıyla kavramışlardır. Çağdaş Yahudi sermayesi, daha da gerçeği kapitalist sermayesi böyle doğmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, çağdaş akıl aletimizin mimarı Yahudiler. Macaristan’ın, Polonya’nın, Ukrayna’nın, Almanya’nın kırsallarından çıkmış, bıkmanın ve usanmanın ne olduğunu bilmeyen bir avuç insan. Medya çağının ve medya imparatorluğunun devleri. Çağın nasıl oluşturduğunu onlardan öğrenme gereksinimi duymasakta, bilmemiz “ahlaki” bir sorumluluk gerektirmektedir. Nede olsa, dünyanın en fazla televizyon izleyen ikinci milleti olma payesini haketmemiz gerekir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü Yahudi sosyoloğu Arthur Ruppin’in dediği gibi: “Hıristiyanlar elleriyle suç işliyorlar, Yahudiler ise akıllarıyla”. "Adam yerine koyup" adımızı anmadığı için Ruppi’ye teşekkür mü etmeliyiz, karar vermek güç.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6210930228577570448?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6210930228577570448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6210930228577570448&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6210930228577570448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6210930228577570448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/05/akl-aleti.html' title='Akıl Aleti'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-1982969149670311296</id><published>2008-04-29T14:09:00.000+03:00</published><updated>2008-04-29T14:18:40.964+03:00</updated><title type='text'>Tarihte Ti – Oğuz Bağlantısı</title><content type='html'>Çin kaynaklarındaki ismiyle Ti veya Di olarak belirtilen bu kavimlerin tarihi m.ö. III. Bin yıla kadar uzanmaktadır. Örneğin Çin’de efsanevi Hsia hanedanına ait bilgiler arasında, m.ö. III. Bin yılda Çin’in kuzey kısmı boyunca yerleşim alanları edinmiş “barbar” (göçebe) kavimlerden söz edilmektedir. Çin kaynakları bu kavimleri toptan Ti (Di) ve Junğlar olarak tanımlıyorlardı (1). Bu kavimlerin menşei hâlâ tartışma konusudur. Son dönemlerde tarihçiler bunlardan Junğları Moğolların ataları, Tileri ise Türklerin ataları olavağı yönünde görüşe varmışlardır. Zamanında Alman Türkolog W. Eberhard bu konudaki Çin kaynaklarını tarayarak şu kanıya varmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Di (Ti) işareti köpeği gösteren işaretle yazılır; bundan kurda intikal olunabilir, bunun da H’yunğ-nu (Hun) kavimlerinin totem hayvanı olduğu malumdur. Sonra, bundan başka yine köpek tabu ve Junğların efsanelerine yakınlaşmak, aynı zamanda kurt efsanesini bunlara bağlamak, böylece Junğları, Diler gibi H’yunğ-nu almak için denemelere girişilebilir”. Ama Eberhard’ın kendisi Dileri, Dunğ-hu’larla kıyaslamıştır (2). Bu Dunğ-hu kavmini İngiliz Türkolog S. G. Glasson “Oğuzlar”ın cedleri hesap edecekse de bu görüş tarihçilikte kabul görmemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor Manchen-Helfen’e göre, Tiler aslında Ting-Ling’lerdir. Bunların adı sonraki kaynaklarda Ti-Li biçiminde de geçmiştir. Ancak Tiler, diğer bir görüşe göre Gav-çığ’lardan da olabilir. Ting-Ling ve Gav-Çığlar Türktürler. Bir başka görüşe göre de Ti’ler Ku-di’lerin de atası olabilir. Ku-diler Tobaların bir kavmi olduğundan bunlar da Türktür (3). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılan, Tiler daha ziyade Türk kavimlerle bağlantılı bir topluluk olmuştur. M.ö. III-I. Binyıllar arasında Çin’in kuzey kısımlarından başlayıp, Aral Gölü’ne kadar geniş sahada Ti, Junğ, H’yenyun ve Hün-yu kavimleri oturmaktaydı. Bunlara daha sonraki Türk-Moğol kavimlerinin ataları olmuşlardır. Bazı bilgileri göz önüne alarak bunlardan Junğların Moğolların, Ti, H’yenyun ve Hün-yuların ise Türklerin ilk cetleri olduğu görüşü ileri dürülebilir. Daha sonraki Türk kavimlerinin şeceresini göz önüne alırsak, Türk boyları genelde iki büyük boydan teşekkül etmişlerdir. Tilerden Ti-Li, daha sonra Ting-Ling, onlardan da Töles ve Oğur/Oğuzlar; H’yenyun ve Hün-yulardan ise Hunlar, Hunlardan ise Göktürkler türemişlerdir. Bunu kanıtlayacak bazı bilgiler mevcuttur. Örneğin, Çin yıllığı Ch’un-ch’iu’nda yer alan bir bilgini yorumlayan Bahaeddin Ögel’e göre, Ti adı, m.ö. 10. Yüzyılda (yani, m.ö. I. Bin yılda) “kuzeydeki bir kısım Türk kitlelerine toptan verilen bir isimdir. Chao döneminde bunlar sıkça Çin’e saldırı düzenlerdiler”. Yine aynı müellif, bir diğer Çin kaynağına dayanarak şöyle der: “Kao-ch’eler (yani Çince karşılığı Yüksek Arabalılar olan Tölesler gastedilmektedir – E.N.) eski Kırmızı Ti’lerin neslinden, geri kalan kısımlarındandırlar. Onların ilk adları Ti-li idi. Kuzey bölgelerinde iken adları Ch’ih-lo idi. Bütün Çinliler onları Kao-ch’e ve Ting-Ling sayarlar. Onlar, Hsiung-nu (Hunlar)’la aşağı yukarı aynıdırlar. Fakat zamanla küçük farklar meydana geldi. Onların atası Hsiung-nu’ların yeğeni idi” (4).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgi, Tilerin Hunlarla akraba boy olduğunu, yeni ikisinin de adını bilmediğimiz bir ana boydan türediğini, daha sonraki Oğur, Oğuz, Uygur, Ting-Ling ve Kao-ch’e (Töles) kavimlerinin Türklerin Ti kanadından indiğini ortaya koymaktadır (5). Burada dikkati çeken bir husus daha vardır. Aktarılan bilgiler, m.ö. I. Bin yılında Tilerin birkaç kola ayrıldığını göstermektedir. Türk hakimiyet ve boy anlayışına göre, boyların sağ-sol, renklere göre ise ak-kara, ak-kırmızı-yeşil ved. biçiminde bölünmesine ilk defa Tilerde rastlamaktayız. Zira Tiler de bu dönemde Kırmızı Ti ve Ak Ti olarak ayrılmışlardır (6).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, bu bilgiler, bize Tilerin Türk kökenli bir kavim olduğunu ve tarihte adı geçen ilk Türk kavmi (m.ö. III. Binyıldan itibaren) olduğunu söylemek olanağı vermektedir. Büyük Hun Devleti döneminde diğer Türk kavimleri gibi Tiler de bu devletin yönetimi altına girmiştir. Hunlar döneminde Çin kaynakalrı artık Tilerden söz etmezler. Onların adı bu defa kaynaklarda Ting-Ling biçiminde geçmektedir. Ahmet Taşağıl’ın verdiği bilgilere göre, “Mo-tun (Mete) tarafından Büyük Hun İmparatorluğu m.ö. 206 (206) yılından sonra Orhun nehri havzasında hızla geliştirlmeğe başlandığında, etrafındaki değişik kavim ve byları teker teker hakimiyeti altına aldı. Bu anda karşımıza konumuz itibariyle Baykal Gölü’nün batısından Güney Sibriya’ya Yenisey havzasına kadar uzanan sahada önemli en eski Türk boylarından Ting-Ling’ler çıkmaktadır. Ting-Linglerin yönetici olan grupları da bu sahada yaşıyordu. Onların batı grubu İrtış Irmağı, güney grubu ise Gobi Gölünden Çin’e doğru yayıldı. Kuzey grubunu ise Baykal-Yenisey civarında yaşayanlar oluşturuyordu. Batı grubu önce Güney Kazakistan’a sonra Avrupa’ya, güney grubu Sarı Irmağın doğduğu yere doğru yayıldı” (7). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan anlaşılan, Ti boyları Hunlar döneminde Ting-Ling adıyla tanınmakta olup, oldukça geniş bir alana yayılmışlardır. Onların yayıldıkları sahalar Göbi Gölü’nden başlayıp Aral Gölü ve Ural nehrine kadar uzanıyordu. Kaynaklar üzerine çalışma yapan araştırmacılar Ting-Ling adının ne anlama geldiğini de ortaya çıkartmışlardır. Bu isim Çin kaynaklarında T’ieh-le (okunuşu dek-lak0ti-lig, teg-reg), Ti-li (okunuşu: d’iek-liek, tiglig; Pulleyblank’a göre, dejk-lejk, drik-lek, dek-lek, t’ek-lek), Ch’ieh-le (okunuşu: t’iek-lek) ve T’e-le (bu ad daha sonra Tele/Dulu Türk kavimlerinin isiminde de rastlanılacaktır) (okunuşu: d’ek-lek) biçiminde geçmekte ve Türk –Moğol dillerinde kullanılan telegen, terge, tergen – araba; Tegreg – çember, kasnak, Tegrek&lt;tegre – bütün, çevre anlamına gelmektedir. Bunlarda aslında Ting-ling adının Türkçe “tekerlek” adının bozulmuş biçimi olduğunu ortaya koymaktadır (8). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, W. M. McGoven, Tuan Lien-ch’en ve A. Taşağıl’ın da ortak görüş olarak belirttikleri gibi, “Neticede Ting-Linglerin Baykal Bölü’nün batısından Yenisey nehrinin kaynakları, Güney Sibirya ve Batı Kazakistan bozkırlarına kadar uzanan bir sahaya yayılmış olmaları söz konusudur. Diğer taraftan arkeolojik araştırmaların sonucuna göre m.ö. XII-VII asırlara arasında varlığını sürdüren Karasuk kültürünün Ting-Linglerin atalarına ait olduğu ileri sürülmektedir” (9).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hunların çöküşünden sonra, Türk-Moğol karışımı Siyenbi kavimlerinin ortaya çıkışı, ardından da Ju-juan (Juan-juan) ve Uar (Avar, Uar-Hun, Ak-hun) boylarının eski Hun toprakalrında siyasi bir güç olarak belirmesi Ting-Linglerin yeniden isim değiştirmesine ve farklı adlar altında ortaya çıkmasına yol açmıştır. Miladan sonra V. Yüzyılda Ting-Linglerin iki kısma ayrıldıkları ve iki yeni isim altında ortaya çıktıkları görülmektedir. Birinciler doğuda, yani Gobi çevresi ile Orta Asya’nın doğu kesimlerinde yerleşen Çin kaynakalrında Kao-ch’e-Ting-ling biçiminde gösterilen Töleslerdir. A. Taşağıl’a göre, “Tabgaç (yani Toba, Çince adıyla Wei – E.N.) devrinde kuzeyde (Çin’in kuzeyinde, yani şimdiki Moğolistan’da – E.N.) yaşayan Türk kavimlerinin adları Kao-ch’e-Ting-ling şekliyle birleşik yazılmıştır. Bu da bize Ting-ling – Kao-ch’e – Töles devamlılığını ve bağlantısını göstermektedir” (10). İkinci gurup ise Güney Sibirya ve Kazakistan bozkırı boyunca batıya uzanarak Doğu Avrupa sahasını eline geçiren Ogurlardır. Ogur adı, Oğuz adının Türk dilinin “r&lt;z ve l&lt;ş” ses değişimine göre “r”li biçiminde söyleniş tarzıdır (11). Bu Töles ve Ogurların Orta Asya’da, yani Göktürk hakimiyeti altında kalanları daha sonra Sır-derya Oğuz Yabgu devleti ve Selçuklular zamanında Oğuz adıyla teşkilatlanıp yeniden ortaya çıkacaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ogur/Oğurlar Ting-lingler kanalıyla Ti’lerden geldikleri kesindir. Bu husutaki Çin kayıtlarını derleğen A. Taşağıl Ogurlar hakkında şöyle der: “Tarihi kaynakalrın ışığında Ting-ling’lerin batı grubundan çıktıkları anlaşılan Ogurlar, Doğu Avrupa’ya doğru göç etmeden önce üç ayrı kütle halinde yaşıyorlardı. Birinci kütle: Sır-Derya-Çu ırmakları arasında; ikinci kütle: Emba nehri havzası yani kuzey batı Kazakistan bozkırlarında; üçüncü kitle ise Yayık ırmağı civarında yaşıyordu. Büyük ihtimalle birinci kütle On-Ogurları, ikinci kütle Otuz Ogurları, üçüncü kütle ise Dokuz Ogurları meydana getirmiştir”.(12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıya, yani Doğu Avrupa, Karadeniz ve Hazar bölgesiyle ta Güney Kafkasya’ya, Doğu Anadolu’ya yayılan yayılan Ogurlar (bir nevi erken Oğuzlar diyebileceğimiz bu Ting-ling kavimleri) kendi bağımsız boy adlarıyla da karışımıza çıkmaktadırlar. Bunlar boy adlarının sonunda “ogur/gur” adını barındıran isimlerle anılmaktalar. Kaynaklarda bu Ogur boylarından Sarogur (Sarı/Ak/Ogur), Bittigur (Beş Ogur), Ultingur-Altziagir (Altı Ogur), Kutrihur-Kuturgur (Tukutgur-Dokuz Ogur), Ungur-Hunugur (On Ogur), Utigur/Uturgur (Otuz Ogur).(13) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ogurlar, 461-465 tarihlerinde Sabirler tarafından Ural dağlarının doğusundan batısına itilmişlerdir. Sabirlerin etkisiyle batıya çekilen Ogurlar burada yeni bir yapılanma içine girmiş ve uzun bir süre Bizans’ı, Sasanileri meşgul etmişlerdir. “Kafkasların kuzeyinde, Azak denizinin doğusunda On-Ogurlar, Don-Volga arasında yani daha kuzeyde Otuz Ogurlar, batıda Dnyeper’e doğru Doğuz Ogurlar”(14) oturmaktaydılar. Ogurların büyük bir kısmı Güney Kafkasya’ya inerek şimdiki Azerbaycan ve Ermenistan’da yerleşmişlerdir (15). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göktürk devletinin ortaya çıkması Moğolistan’da Ju-juan-Apar (Avar) devletinin çökmesine neden olmuştur. bunun üzerine Avarlar Sabirleri yerinden oynatmış, Sabirler de Ogurları daha batıya sıkıştırmışlardır. Ama Göktürk tehdidi artınca Avarlar daha batıya gelmişlerdir. Bu göç harekatı Ting-linglerin iki kolunu, yani Ogurlar ile Tölesleri biribirnden ayırmıştır. Ogurlar Batı Türklüğü içinde erimişlerdir. Bunlar sırasıyla Sabir, Avar, Hazar, Peçenek ve Kıpçaklar arasında yer almış, önemli bir ksımı da Bulgarlara, Ruslara, Bizansa karışarak izini kaybettirmiştir. Orta Asya’da kalan Ting-linglerin Töles boyları Göktürk hakimiyetini kabul etmiş ev daha sonra ortaya çıkacak Oğuz teşekkülünün temelini oluşturumuşlardır. Böylece, elimizdeki kaynaklar bize kesin ve net biçimde Oğuzların Ti’lerden geldiklerini söylemeğe olanak tanımaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça&lt;br /&gt;1. Gumilev L. N, Hunlar, çev: D. Ahsen Batur, Selenge Yay, İstanbul 2002, s. 28.&lt;br /&gt;2. Eberhard W, Çin’in Şimal komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, TTK Yay, Ankara 1942, s. 119.&lt;br /&gt;3. Bu görüşler için bkz. Eberhard, Çin’in şimal., s. 119.&lt;br /&gt;4. Çin yıllıkları Ch’un-ch’iu, Wei-shu ve Pei-shih’de geçen bu bilgiler için bkz. Ögel B, “İlk Töles Boyları: Ugur, Ting-Ling ve Kao-ch’e’ler”, Türk Tarih Kurumu Belleten Dergisi, cilt: XII, Sayı: 48, Ekim 1948, Ankara 1948, s. 811-812, dipnot. 76-79.&lt;br /&gt;5. Nitekim, B. Ögel, Ugur/Ogur boyların ilk Töles, yani Ti boylarının sonraki devamcıları olarak tanıtmaktadır. Aynı makale, s. 801-805.&lt;br /&gt;6. Bu hususta bkz. Eberhard, Çin’in şimal, s. 117; Ögel, İlk Töles boyları, s. 811, dipnot 76.&lt;br /&gt;7. Taşağıl A, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, TTK Yay, Ankara 2004, s. 7.&lt;br /&gt;8. Golden P. B, Türk Halkları Tarihine Giriş: Ortaçağ ve Erken Yeniçağ’da Avrasya ve Ortadoğu’da Etnik Yapı ve Devlet Oluşumu, çev. Osman Karatay, KaraM Yayınları, Ankara 2002, s. 75. &lt;br /&gt;9. Bu ve diger kaynaklar için bkz. Taşağıl, Çin kaynaklarına göre eski Türk boyları, s. 8.&lt;br /&gt;10. Aynı eser, s. 11, dipnot 17-18.&lt;br /&gt;11. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, s. 77-78’de “Oğur Türkçesi” kısmına. &lt;br /&gt;12. Taşağıl, Çin kaynakalrına göre Eski Türk boyları, s. 14.&lt;br /&gt;13. Aynı eser, s. 14-15; Bu kavimler hakkında geniş bilgi için bkz. Golden, Türk Halkları tarihine giriş, s. 78-84.&lt;br /&gt;14. Taşağıl, Çin kaynakalrına göre Eski Türk boyları, s. 15.&lt;br /&gt;15. Djafarov Yu, Gunni i Azerbaydjani, Elm neşriyatı, Baku 1993, s. 1-100.&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-1982969149670311296?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/1982969149670311296/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=1982969149670311296&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1982969149670311296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1982969149670311296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/04/tarihte-ti-ouz-balants.html' title='Tarihte Ti – Oğuz Bağlantısı'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7707115183882556999</id><published>2008-04-06T12:28:00.000+03:00</published><updated>2008-04-06T12:39:19.020+03:00</updated><title type='text'>Epistemoloji</title><content type='html'>&lt;strong&gt;İdrak (Algı)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilginin Oluşum ve Gelişim Süreci Olarak Algı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İdrak (algı) felsefesi (gnosoloji veya epistemoloji) teorik felsefenin bir parçası olup; algının doğası, olanakları ve sınırları, bilginin gerçekle ilişkisi, algının öznel ve nesnel sorunlarını öğrenir; algı sürecinin genel ilkin koşulları, bilginin doğruluk koşulları, hakikatın ölçüsü, algının biçim ve düzeyleri ve bir dizi diğer sorunları öğrenmektedir. Bir diğer anlamda algı – bilginin edinilmesi ve geliştirlmesi; onun sürekli derinleştirilmesi, genişlendirilmesi ve olgunlaştırılması sürecidir.&lt;br /&gt;İnsanların edindikleri bilgi, aynı zamanda onların özel ve toplumsal sermayesidir. Gelişmiş çağdaş toplumun serveti çoğu zaman bilgi düzeyinde ortaya çıkır; bilgili, eğitimli insanlarca oluşturulur.&lt;br /&gt;Epistemoloji, Eski Grekçe episteme=bilgi ve logos=bilme sözcüklerinden türedilmiştir. Epistemoloji, algı sürecinin genel eğilimleri ve sonuçları olan bilgini öğrenir. Bilginin yorumlanması varlık hakkında öğrenim (ontoloji) ile birlikte geleneksel teorik felsefenin parçası hesap edilir. Avrupa klasik felsefesinde bu yorum genelde “insan aklı” hakkında genel öğrenim kapsamında araştırılırdı. Bizim algı hakkında şimdiki tasavvurumuzun temelini atmış Descartes, Locke, Leibnez, Yum, Kant sırf bu içerikte anlaşılmışlardır. XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren felsefenin bu alanı özel felsefi dal gibi düşünülmeğe başlanmıştır. Onu bu dönemde geenlde gneseoloji (Grekçe gnosis=algı) adlandırılmıştır. Son on yıld epistemoloji tanımı daha ziyade İngiliz dilli ülkelerde kullanılmaktadır. Bazı düşünürler, özellikle C. Popper, sadece bilimsel algını araştırılmasını epistemoloji olarak tanımlar.&lt;br /&gt;Bir takım bilim dalları da algı sorunuyla ilgilenemktedir. Örneğin R. Wolf’a göre, “...psikoloji de algını öğrenir, ancak epistemoloji algının iç mekanizmasıyla az ilgilenir, bizim nasıl düşünmemizi, ne bildiğimizi belirlemenin, kanıtlamanın veya öne sürmenin mümkünlüğü ile ilgilenir” (Volf R. P, O filosofii, Moskva 1996, s. 39).&lt;br /&gt;İnsanın yaranmasıyla birlikte onun algısı da yaranmıştı. Materialist düşünürlere göre, algı gerçekliğin yansımasının özel biçimidir; yansıtma materianın genel özelliğidir. Dialektik materalizme göre, genellikle şuur (bilinç) yansımanın en yüce biçimidir; böyle yansıma ise insanın çıkarına uygun olarak emek, üretim uğraşı esasında çevresel gerçekliği değişmek yoluyla sadece insan toplumunda gerçekleşir; anlaşılan, sadece insana özgüdür. Örneğin, Lenin’in Yansıma Teorisi. Ancak bu anlayış Rus düşünür V. A. Lektorskiy tarafından şöyle eleştirilmiştir: “duygunu nesnel alemin öznel sureti düşünmek basitçe sesualist bir yaklaşımdır ve her halde geçen yüzyılın ortalarında (XX. Yüzyılın ortaları – N.M.) kesin biçimde anakronizme dönüşmüştür” (Lektorskiy V. A, Epistemologiya: klassiçeskaya i neklassiçeskaya, Moskova 2001, s. 8).&lt;br /&gt;Mitolojide ve cosmogonide olduğu gibi algı çabası her şeyden önce dünyanın doğasını, onun yapısını ve insanın burada edindiği konumu anlamağa yöneliptir.&lt;br /&gt;Bir dizi çağdaş Avrupalı düşünürlerin kanısınca, son dönemlerde algı teorisiyle düşünürlerden daha ziyade doğabilimlerinin temsilcileri ilgilenmişlerdir. Örneğin, Alman düşünür ve mantık bilimci H. Reyhenbach (1881-1953) göre, “ilginç olsa da XIX-XX. Yüzyıllarda kesin algı teorisi düşünürler tarafından değil, doğabilimciler tarafından oluşturulmuştur” (Reyxenbax G, Filosofiya prostranstva i vremeni, Moskova 1985, s. 14).&lt;br /&gt;Algı teorisi, daha eski düşünürlerce öne sürülmüştür. Demokritus, algını yansıma olarak düşünürken; Platon, ruhun önceler arı düşünce ve güzellik saltanatında olduğu hakkında kendi tasavvurunu hatırlamasını algıyla aynılaştırırlar. Son dönemde materialistler, yansıma anlayışını pasif, seğirici süreç biçiminde açıklamaktalar. Tüm dönemlerin idealistleri yansımaya karşı çıkarak, algını öznenin keni bilincinin, ruhunun derinliğinden çıkardığı anlayışlar, kategoriler, idealar sistemini oluşturması süreci gibi, yani bilginin kendi-kendini oluşturması süreci olarak yorumlarlar. İdealizmin buradaki güçlü savı, algılayan öznenin, onun ruhunun, bilincinin yaradıcı etkinliğini daha da geliştirmesidir. &lt;br /&gt;Algı, bilincin içeriğinin şekillenemesi olarak karmaşık bir süreç olup; dünya hakkında bilginin elde edilmesi ve geliştirilmesi sürecidir. Algı kendinin düşünmek, çevreni, aynı zamanda kendini kavramak yeteneğini göstern bilincin yardımıyla uygulamaya konulur. Bilgi, tüm algı sürecinin sonucudur. Algı süreci etkinlikte olan bilinçtir. Bunun yanı sıra bilgi, bilincin mevcutluk üsulüdür. &lt;br /&gt;Algı tarihen gelişen ve bununla da salt insani süreç olarak bilginin korunması, toplanması, çokalmasıdır. Böylece, algı insan kimliğinin manevi gelişimidir. &lt;br /&gt;Algı aynı zamanda hakikatın düşünülmüş biçimde kavranılması ve pratikte uygulanmasıdır. Algı da pratik gibi bazı hallerde direkt, bazı hallerde dolayı yolla tüm insan etkinliğini karakterize etmektedir. &lt;br /&gt;Bizim düşüncemizin gerçek dünyanı kavramak yeteneği var mıdır? Bunu imkansız sayan düşünürlere agnostikler denilmektedir. Bunlardan biri olarak Kant’a göre, insan sadece kendi yarattığı şeyler hakkında bilir. Yeni Kantçılara göre, bu bilgi bizim hakkında hiç birşey bilmediğimiz ilk başlangıç tarafından yaradılır. Çünkü mutlak bilgiye sahip olmak olanaksızdır.  Buna rağmen agnostikler bilimsel bilginin gücünü inkar etmiyorlar. &lt;br /&gt;Algı teorisinin merkezi sorunlarından biri: kendini kavramaktır. Felsefi anlamda kendini kavramak – insanın kendi cismani doğasını bimesi ve hatta kendi ruhunun duyu, hiss ve emosya gibi taraflarını kavraması değil. Bu – insanın kendini kavrama yeteneğini, tefekkürünü, aklını kavramaıdır. Ama bu oldukça zor bir iştir, hatta bazı düşünürlere göre olanaksızdır. &lt;br /&gt;Tüm felsefe gibi algı felsefesi de çağdaş dönemde Descartes ve Kant’ın temsil ettiği ve rasyonallığın klasik çeşidini yansıtan geleneğe yeni yaklaşım sorunu karşısındadır. L. Witgenshtein, M. Haidegger, J. Derrida’ya göre, bu gelenek ya tümden bir tarafa fırlatılmalı, ya da önemli biçimde öğrenilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Algının Öznesi ve Nesnesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Özne ve nesnenin karşılıklı ilişkisi felsefenin sonsuz sorunudur. Felsefe için algının nesnesi tümden dünya, bu dünyaya ait olan bu veya şu sonuçların çıkarılması olanağıdır. Ancak nesne araştırma kamsamından daha geniştir. Aynı nesne çok sayıda araştırmaya konu olabilir. Nesne kavranılan, özne ise kavrayadır. Algı sürecinde özne-nesne karşılıklı etkisini iki yönde yorumlarlar: ilki, marksistlerin öne sürdüğü felsefenin başlıca sorunu kapsamında, yani materianın bilince ilişkisi kapsamında. Burada nesne birinci, önze ikincidir. İkincisi, özne ve nesnenin karşılıklı etkisi gerçekliğin kendinin karşılıklı etkisinde olan iki biçimidir. Bu gerçeklikte ise kavrama faaliyeti sonucunda manevi süreç gibi hareket edir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Duyusal Algı ve Onun Biçimleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Algı – öğrenilen şeylerin duyuların yardımıyla insan tarafıdan yansıtılmasıyla başlar. Farabî’ye göre, “Hissiyat sahası – yaradılan dünyadır. Yaradılandan ve hükümden yüksekte olan (İlk Varlık) ham hisiyattan, hem de akıldan gizlidir. Ancak onun gizliliği onun açılmasından farklı değil; zira, Güneş tutulduğundan o daha açık gözükür”( Al-Farabi, Estestvenno-nauçnıe traktatı, s. 269-270).&lt;br /&gt;Duyu. Duyu en basit hissi surettir. &lt;br /&gt;Kavrama. Eşyaların tam sureti insanların bilincinde algının yüksek biçimi olan kavrama düzeyinde belirir. Kavrama duyular sonucu belirir. Fakat, kavrama duyuların toplamı değildir. Bu eşyanın tam suretidir ki esas insanın hiss organlarının doğrudan kabul edebileceği dış özelliklerin, niteliklerin, tarafların toplamı kendinde birleştirir. Kavrama – duyulara göre hissi algının daha karmaşık biçimidir. &lt;br /&gt;Tasavvur. Eşyaların insanın hiss organlarına doğrudan etki etmediği zaman onu görmektir. Önceden bizim duyularımıza çarpmış, kavranılmış, sonradan ise bellenimize kaydedilmiş eşya ve olayların gerektiği zaman bilinçte yeniden canlanmasıdır.&lt;br /&gt;Tahayyül. Tahayyül, kavrama sürecini tekrarlar ve bizim psişik yarma olanaklarımızın daha bir örneğidir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Somut Düşünce ve Onun Biçimleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Somut düşünce süreci algının teorik düzeyinde gerçekleşir ve üç temel biçimde sürer: anlayış, muhakeme ve akli sonuç. &lt;br /&gt;Anlayış: anlayış eşyaların, olayların en genel, esas ve gerekli özellikleri, alametleri, niteliklerini yansıtır. Anlayış herhangi düşünce olayının esasını oluşturur, yani anlayışsız fikir yoktur. Anlayış, söz ve cümle ile tanımlanır. &lt;br /&gt;Anlayış, muhakemelerin tamamlanmış toplamıdır. Özne kendinin zihinsel faaliyetlerinde anlayışlarından yararlanarak muhakimeler öne sürür. Tüm mantıksal muhakemeler elementar tekiller gibi anlayışlardan oluşmaktadır. &lt;br /&gt;Muhakeme yürütmek için özel yeteneğe intellekt denilir. İlkin esas hesap edilen birkaç muhakemeden  sonuç hesap edilen yeni muhakeme çıkarılmasına akli sonuç denilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hakikat Hakkında Öğreti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Felsefenin amacı hakikata varmak değil, onu aramaktır. İbn Rüşt’e göre, “bir şeyin hakikilik koşulu onun herkez tarafından itiraf edilmesi değildir. zira, herkez tarafından itiraf edilme, her keze malum olmaktan öte birşey değildir. Bir şeyin herkezce itiraf edilmesinden kesinlikle bir sonuç çıkmır, ki bir şey ne ise kendi kendiliğinden hakikidir” (Averroes, Oproverjenie oproverjeniya, Kiev-SPb. 1999, s. 13).&lt;br /&gt;Hakikatın neliği hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hakikat nesneldir, aksi halde o hakikat olamaz. Hakikat ideal olaydır, çünkü o fikrin özelliğidir, tüm fikirler de idealdir. Hakikat – düşünce ve varlığın aynılığıdır. Hakikat sadece Allah’tır. &lt;br /&gt;Ontoloji, hakikatı kanıtlara uygunluk olarak öğrenir; epistemoloji ise hakikatı bizim düşüncemizin – bilgi ve inancın özelliği hesap ediyor. Max Blank’a (1858-1947) göre, “bilimsel idealerin önemi çoğu kez onun içeriğinin hakikiliğinde değil, değerinde bulunur” (Sbornik k stoletiyu so dnya rojdeniya Maksa Planka, Moskova 1958, s. 60). Gazzali’ye göre, “Hakikatın mantık yoluyla yüze çıkarılması algı demektir. Kendini bu duruma getirmek aynı anı doğrudan yaşamaktır. İyi niyetle diğerleriyle konuşmaktan ve onların deneğiminden elde edilmesi mümkün olan ise inançtır” (al-Gazali, İzbavlyaşiy ot zablujdeniya, Bkz. Averroes, Oproverjenie, s. 569).&lt;br /&gt;İki tür hakikattan söz edilir: mutlak hakikat ve göreceli hakikat. Bilim, mutlak hakikatı inkar etmiyor, aksine onu gittikçe geliştiriyor. Mutlak hakikat nesne hakkında tam ve her yönlü bilgini kendinde birleştiren hakikata denilmektedir. Göreceli hakikat, herhangi bir şey hakkında sınırlı bilgidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hakikatın Ölçüsü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir düşüncenin hakikatı veya yanlışlığının çözümlenmesine hakikatın kriteri denilmektedir. İnsan etkinliğinin tetkiki ile ilgilenen felsefi bilgiye praksioloji (yunanca praksioloji=etkinlik) denilir. Marksist felsefede buna praktika denilmektedir. Praktika, felsefi katgori gibi insanların her şeyden önce kendi maddi ve aynı zamanda manevi gereksinimlerini öğrenmeye doğru yöneldikleri maddi-değiştirici etkinliği demektir. Ancak, Maksist düşünürlerin çoğu bunu kabul etmiyorlar. Fransız düşünür T. V. Adorno (1903-1969) teori ve pratiğin ilişkisi hakkında şöyle der: “hiç tesaadüf değil ki marksist felsefede biçimlendirilen ve sonralar Lnein tarafından teorik yönden geliştirilen teori ile pratiğin birliği hakkındaki düşünce, genellikle, sonuçta herhangi teorik anlamda yoksun “diamat”ın kör dogmasına dönüşürdü. Burada praktizm biçiminde hem sonsuz irrasyonelizm, hem de baskıya ve insanı ezmeğe yönelik pratik ortaya çıkmaktadır” (Adorno T. V, Problemı filosofii morali, Moskova: Respublika 2000, s. 8-9).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Algı ve Yaratma&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Algı sürecinde insan bireğin sahip olduğu tüm bilgiden yararlanır, konunun koşullarına açık biçimde katılmayan içeriğini açır, onun malum olan bigiyle kıyaslar, öğrenir, sorun durumu yeniden değişir ve sorunun çözümü başlayır.&lt;br /&gt;Yaratma, özne ile nesnenin öyle bir karşılıklı etkisidir ki burada özne etkendir, dış dünyayı değiştiren, nesne ise öznenin kendi faaliyetine yöneltdiği şeydir.  Nesnenin özelliği aynı faaliyetin içeriğini belirleyir. Bununla birlikte yaratma aynı zamanda öznenin kendisinin değişmesi, onun manevi ve fiziki yeteneğinin gelişimi demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimsel İdrak ve Yöntemleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimsel Algı’da İdea, Sorun, Hipotez, Konsept, Teori&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İdea (Grekçe idea=gözüken şey, suret) anlam, önem, içerik anlayışlarını ifade eden felsefi kavramdır.&lt;br /&gt;Problem (Grekçe roblem=engel, zorluk, görev) algının gelişimi sürecinde ortaya çıkan ve çözümlenmesi önemli ameli veya teorik ilgi taşıyan sorun veya sorunlar yığınına denilir. Popper’e göre, “...bilim sorunlardan başlar ve sonra onlarla rakabette olan ve eleştirel değierlednirilen söylemelre doğru gelişir” (Popper K, Logika i post nauçnogo znaniya, Moskova: Progress 1983, s. 485). Gadamer’e göre, problem “soru ve yanıt mantığı aracılığıyla” anlamak olanaksızdır (Gadamer X, G, İstina i metod, Moskova: Progress 1988, s. 443).&lt;br /&gt;Hipotez (Grekçe hypothesis=esas, ihtimal, sanı), hakikiliği kanıt talep eden bilimsel sanıdır. Hipotezte yasalar ayrıca ortaya konulmur, çünkü içerik hiçbir zaman eşyanın yüzeyinde bulunmuyor. Hipotez belli kanıt ve olayları doğuran nedenler hakkında  temellendirilmiş, bilimsel yönden düzenlenmiş bilgilere karşı olamayan öneriye denilir. Hipotezin başlıca özelliği onun sanı özelliği taşımasıdır. &lt;br /&gt;Konsept (Latince conseptio=anlama, sistem) temel fikir, idea, herhangi olayı kavramak ve açıklamak yöntemi. Deleauz ve Guatarri’ye göre, “felsefe konsept bişimlendirmek, keşfetmek, oluşturmak sanatıdır. Filozof konseptin dostudur ve potensial olarak ona bağımlıdır... daha kesin söylersek, felsefe konsept yaradıcılığından ibaret bir öğretidir” (Delez J – Gvattari F, Çto takoe filosofiya, SPb: Aleteyya 1998, s. 10, 13-14, 25).&lt;br /&gt;Teori (Yunanca Theoria=gözlem, araştırma, nazariye) algının tüm diğer biçimlerini bir tüm halinde birleştirir ve mükemmel mantıksal sisteme dönüştürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Algının Amprik ve Teorik Düzeyi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel algının iki çeşidi bulunmaktadır: rasyonel ve amprik algı. Kant arı ve amprik algını birbirinden ayırmaktadır. Her algı deneyden başlar. Dış etkenler bizim duyularımıza sadece etki eder, insanın algı yetisini harekete geçirir. Bilimin amprik aşamasında başlıca görev kanıt (Factum=görülen iş, gerçekleşen iş) toplamaktır. Bilimde kanıt (factum) iki anlam taşır: gerçekte mevcut olan olay gibi; bu veya şu öneri konteksinde kanıtın tasvir edilmesi.&lt;br /&gt;Teori kategoriler sistemidir. Bilgilerin toplamı teori olarak belirir ve buna göre teori somut zihinsel etkinliğin sonucu hesap edilir.  T. Parsons’a göre, “doğal olarak hakiki teori kanıtlara dayanmalıdır. Ancak buradan şu sonuç çıkmaz, teoriden asılı olmadan ortaya çıkarılan kanıtlar teorinin nasıl olmasını belirleyen ve yahut teori hangi kanıtların açılacağını belirlemelidir  ve bilimsel arayışlar hangi yönde yürütülmelidir” (Parsons T, O strukture sotialnogo deystviya, Moskova: Akademçeskiy Proekt 2000, s. 47-48).&lt;br /&gt;Teorinin işlemleri şunlardır: a). Sintetik işlem – ayrı ayrı doğru bilgilerin tam, tüm biçimde birleştirilmesi; b). metodolojik işlem – teori doğrultusunda araştırma faaliyetinin çeşitli yöntemlerinin, araç ve üsullerinin biçimlendirilmesi; c). Önceden görme yeteneği işlemi; d). pratik işlem – teorinin pratiğe tatbiki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimsel Yöntem&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yöntem (Yunanca methodos=amaca ulaşmanın üsulü) en geniş anlamda herhangi sorunun teorik, algı, pratik yönden çözülmesi yoluna, üsulüne, kurallarına denilri. Metodoloji, bilimsel algının yöntemleri, onların teorik yönden yönlendirilmesi hakkında öğretidir. Yötemelr iki türdür: 1. Net ilmi veya özel metotlar; 2. Genel bilimsel yöntemler.&lt;br /&gt;Yöntemler bilimin içeriğini oluşturur, onun birliğini ve gücünü temin eder. Onlar hakikatın açılmasına ve temellendirilmesine yönelmiş işlerin teşkilini ifade edir. Çağdaş bilimde yöntem sorununun oluşturulmasının iki yönü bulunmaktadır: Birinci yön, intelektin etkinliğini açıklamakla ilişkilidir ve bilimsel düşüncenin psikolojisini araştırır. İkinci yön, onun yüksek uzmanlaşmasının esaslarının açılması ile ilişkilidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sinerji&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sinergetika (sinerji) karmaşık sistem, kaosda belli kuralın nasıl oluşması ve hem de bu kuralın er-geç dağılması hakkında bilimdir. Sinerji, kendi kendini oluşturan karmaşık sistemler hakkında bilimdir. German Haken (1927), “ben, sinerji sözcüünü önerirken aşağıdaki yorumu da ekledim: karşılıklı etki hakkında öğreti, ayrı ayrı parçalardan oluşan sistemlerde faaliyet gösteren genel yasaların araştırılması” (Jurnal Voprosı filosofii, No: 3, 2000, s. 54). O, sinerji’nin içeriğini şöyle açıklamaktadır:&lt;br /&gt;1. Sistemin araştırılması birbirne karşılıklı etki gösteren bir kaç veya daha ziyade aynı ve yahut çeşitli kısımlardan oluşmaktadır.&lt;br /&gt;2. Bu sistemler çizgisi değil.&lt;br /&gt;3. Fiziksel, kimyasal ve biyoloji sistemleri gözden geçirende sıcaklık karşı koymasından uzak olan açık sistemlerden söz getmektedir.&lt;br /&gt;4. Bu sistemler içsel ve dışsal kıpırdamalara maruz kalırlar&lt;br /&gt;5. Sistemelr düzensiz olabilir&lt;br /&gt;6. Nitelik değişimleri olabilir&lt;br /&gt;7. Yeni emercent (meydana gelen) nitelikleri ortaya çıkır&lt;br /&gt;8. Mekan, zaman, mekan-zaman ve yahut işlevsel yapılar ortaya çıkır&lt;br /&gt;9. Yapılar düzenlenmiş veya kaos durumunda olabilir&lt;br /&gt;10. Çoğu durumlarda matematikleşme olanaklıdır (Aynı dergi, s. 55).&lt;br /&gt;Sinerji’nin metodolojik temeli “düzen kaostan yaranır” önerisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Başlıca bilimsel ve mantıksal yöntemler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel ve mantıksal yöntemler şunlardır:&lt;br /&gt;Gözlem, araştırılan nesnelere ait parçaların amaca uygun, önceden düşünülmüş biçimde kabul edilmesi, kavranılmasıdır. İki türlü gözlem vardır: 1. Olayların dıştan gözlenilmesiyle ilgilenen sade veya basit gözlem; 2. Birlikte uygulamaya konulan ve olayı içten yorumlayan gözlem. &lt;br /&gt;Exsperiment (Latince experimentum = deney), nesnenin özellik ve ilişkileri hakkında bilgi elde edinmek amacıyla oluşturulmuş özel ortamda onun uygun biçimde değiştirilmesi veya yeniden oluşturulmasıdır. Deney, yapısal (struktur) ve işlevsel (Funksiyonel) özellik taşımaktadır. İlkinde olayların teknik akarına bilinçli müdahale; ikincisi ise bu veya şu ilişkilerin neden ve sonuçları hakkında olasılıkları kontrol etmektedir.  Haidegger’e göre, “Doğa bilimlerinde araştırma alanında ve açıklamanın amacından bağımlı olarak araştırma deney sayesinde yürütülür. Bu şu demektir, bilimsel deney sayesinde araştırma olur, aksine deney ilk defa orada ve sadece orada mümkün olur ki doğanın kavranılması artık araştırmaya dönüştürülür. Çağdaş fizik kendi temelinde sadece ona göre matematikleşir ki o deneysel olabilir” (Xeydegger M, Vremya i bıtie, Moskova: Respublika 1993, s. 44).&lt;br /&gt;Analiz, düşünce biçimi gibi araştırılan önceliğin esasen fikirde onu oluşturan kısımlara, taraflara, özelliklere, ilişkilere, gelişim aşamalrına ved. ayrılmasıdır.&lt;br /&gt;Sintez, parçalanmış kısımları tam sistemde birleştirmek.&lt;br /&gt;İnduksiya, genel sonuç özel fikirlerden oluşur. &lt;br /&gt;Deduksiya, genel öngörülerden özel sonuçlara yönelen ailgı yöntemi.&lt;br /&gt;Analoji, (Yunanca analogia=uygun düşme) aynı olmayan nesnelerin bazı tarafları, nitelikleri, ilişkileri arasında benzerlik.&lt;br /&gt;İdealleştirme, gerçekliği mevcut olamayan ve hayata geçirilmeyen, ancak gerçek yaşamda önreği olmayan nesneler hakkında anlayışlar oluşturmak üsulü. “Bilimde yeterli kadar sıkça olayların sadeleştirilmiş modeli kurulur. Bu türden sadeleştrimeni de sıkça idealleştirme adlandırırlar. İdealeştirmeni – bilimsel benzerini sadeleştirme gibi ve yahut ciddi bilimsel anlayışlar oluşturmak gibi anlamakla aynılaştırmak olmaz” (Kanke V. A, Osnovnıe filosofskie napravleniya i kontseptsii nauki, Moskova: Logos 2000, s. 206). &lt;br /&gt;Modelleme, yeni bilgi edinmek amacıyla nesneye, onun özelliklerini ve ilişkilerini değiştirmek yönünde amaca uygun etki göstermedir. &lt;br /&gt;İntuisionizm veya construktivizm (kurucusu Holandalı matematikçi L. Bauer) riyazi yapıların başlangıcını formalistler yaptığı gibi semboller ile değil, intelektin açık riyazi intusiyalarla (Latince intueri=dikkatle bakmak) ilişkilendirirdler. &lt;br /&gt;Soyutlaştırma (Latince abstracto=aralamak, uzaklaşmak) ve netleştirme’de, “burada biz raslantısal, önemsiz taraflardan uzaklaşır ve bilmi, nesnel algıya ulaşmak için genel, gerekli, önemli yönleri ayırırık.. Absrtac, anlayışların oluşması aracıdır” (Filosofskiy entsiklopediçeskiy slovar, Moskova: İNFRA 1999, s. 9). Netlik (Latince concretus=bitişme) çeşitliliğin birliğidir. &lt;br /&gt;Mantıksal ve Tarihi metotlar: tarihsel denince hareket eden ve gelişen; mantıksal denince nesnel dünyanı insan bilincinde ideal biçimler biçiminde yansıtan düşüncelerin biribiriyle belli ve gerkli ilişkisidir. &lt;br /&gt;Sistem metodu. Nesnenin kendi aralarında karşılıklı ilişkide olan elementlerinde olulşan tam sistemelr olarak öğrenir, araştırmayı karmaşık nesnenin çeşitli ilişkilerini ortaya çıkartmağa yönelir ve bu ilişkileri tek teoride birleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilim – insan tarafından toplanmış bilgi sistemidir, varlığı kavramaya yöneldilmiş insan etkinliğidir. Bilim sadece bilgi sistemi değil, aynı zamanda bilgi üretimi , hem de onların esasında yaşama dönüştürülen pratik etkinliktir. Kant’a göre, bilim doğayla diyaloga girmiyor, kendi dilini ona zorla kabul ettiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimsel Bilginin Gelişim Süreci&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Romantik dönem (XV-XVIII. Yüzyıllar) Bilim amatörce uğraşmalardan kurtularak bir sanat halini alıyor. &lt;br /&gt;Klasik dönem (XVIII-XX. Yüzyılın başları) köklü teorilerin ortaya çıktığı dönemeç.&lt;br /&gt;Post-klasik dönem (XX. Yüzyılın birinci yarısı), dünyanın çağdaş tanımlanmasının yapıldığı dönem.&lt;br /&gt;Post neo-klasik dönem (günümüzde) bilimin devletin başlıca amaç ve gerecine dönüştüğü dönem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimsel Rasyonelizm&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;XX. Yüzyılda bilimsel rasyonalizm hakkında iki görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre, bilim, rasyonel bir öğretidir. Buna göre, öyl bir teori oluşturulmalıdır ki onun kendine özgü muhakeme yürütme yasaları, mantığı, kanıt ve hakikat ölçüleri olmalıdır. İkinci görüşe göre, bilimsel araştırmaların belli ölçülerine ve kriterlerine yönelmelidir. &lt;br /&gt;Neopozitifistler, bilmsel rasyonellik için matematiksel fiziği esas almaktalar. Poppe’ye göre, rasyonellik sadece bilimsel algının gerekli koşulu değil, aynı zamanda “açık toplum”un temelini oluşturmaktadır. Büyük Bilim, “açık toplum” için  ideal örnek oluşturmaktadır. Ancak, “bireylerin kişisel karar verdiği” toplumlar açık toplum hesap edilmektedir (Popper K, Otkırıtoe obşestvo i ego vragi, Moskova 1992, t. I, s. 218).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimlerin Sınıflandırılması&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1. İki çeşitli bilim alanının karşılıklı eleştirisi sonucunda yeni bilim ortaya çıkmaktadır: fizi-kimya=kimyasal fizik, biyo-kimya, jeofizik;&lt;br /&gt;2. Bir somut bilim bir dizi diğer bilim alanlarına nüfuz eder: kibernetika.&lt;br /&gt;3. Çeşitli taraflardan aynı zamanda aynı konuyu öğrenen birkaç bilimin birleşmesi, hatta kaynaşması da mümkündür: molekülyar biyoloji. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim dışı bilimler de mevcuttur:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kvaz-bilim: hayali, gerçek olmayan bilim.&lt;br /&gt;Anormal bilim: çağdaş bilimsel toplum tarafından kabul edilmiş normların dışında kalan bilim.&lt;br /&gt;Anti-bilim: bilim düşmanlığı.&lt;br /&gt;Yabancı bilim: anti-bilimin bir diğer tanımlanması.&lt;br /&gt;Raymont Aron’a göre, “kavramak istediğimiz bizi çevreleyen gerçeklik karşımızda neyse sonsuz bir şey gibi iki anlam taşır: extensiv ve intensiv. Şeyler mekanda sonsuz olarak genişlenir, olaylar zaman kapsamında gelişir. Materianın her santimetri kendinde sonsuz düzeyde özellik gizlemektedir... Dünyanın sürekliliğini içeren, bizin duyusal yeteneklerimizle edinilen bu sonsuzluk düşünceyle anlaşılmır... Tüm bilimlerin genel özelliği vardır: onlar duyusal sonsuzluğu ortadan kaldırırlar. Onlar aynılığın zorunluluğunu temine den üsullerle ayırılırlar” (Aron R, İzbrannoe: Vvedenie v filosofiyu istorii, Moskova-SPb: Universitetskaya kniga 2000, s. 78).&lt;br /&gt;Gazali’ye göre, “zahiri ikim duyularla kavranılan ilimdir” (Gazzali, Kimya el-Saadet, İstanbul: Bayazit 1981, s. 24).&lt;br /&gt;Günümüzde Thomas Khun (1922-1996) ve R. Feyerabend’e (1924) göre, bilimsel yöntemin doğasını belirlemeyen en iyi üsulü filozofluk yapmak değil, geçmiş ve günümüz bilginlerinin yapıtlarını gözlemleyip kaytetmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim ve Felsefe&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;A. L. Nikoforov’a göre, “bilim felsefesi özel felsefi akım, doğa ve toplum bilimlerinin felsefi sorunlarını değil, bilimin algı etkinliği gibi öğrenilmesi demektir. Bazen bilimin felsefesini, bilimsel yöntemlere dikkat etmek için bilimsel algının metodolojisi adlandırırlar. Bilimin felsefesini bilimin şu veya bu yönünü araştıran dalların toplamı olan bilimselbilime ait edirler” (Nikoforov A. L, Filosofiya nauki, Moskva: Dom intellektualnoy knigi 1998, s. 9).&lt;br /&gt;T. Parsons’a göre, felsefeni bilimlerle birleştiren rasyonel algıdır (Parsons T, O strukture sotsialnogo deystviya, Moskva: Akademiçeskiy Proekt 2000, s. 66).&lt;br /&gt;İlk bilim filozofu Aristoteles hesap edilir. O, rasyonel bilmi düşüncenin aracı (orgonon) olan formel mantık’ı oluşturmuştur. Yeni orgonon’un (bilimsel mantığın) kurucusu N. Copernicus’tur. Onun çabasını Galileo, Frans Becon, Descartes ve Newton geliştirmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim ve Ahlak&lt;br /&gt;M. Weber’e göre, bilmi – mutluluğa, özellikle de Allah’a götüren yol hesap etmek doğru değil, çünkü o aşağıdaki sorulara yanı vermiyor: Biz ne yapmalıyız? Biz, nasıl yaşamalıyız? Bu dünyanın anlamı var mı ve burada yaşamağa değer mi?&lt;br /&gt;Barbur’a göre, “Genelde, bilimin etikaya bağımlı olduğu sanılıyor. Birçok bilgine göre, bilim nesnel ve tarafsızdır. Onlara göre, bilimsel teoriler değerlerden büsbütün serbestir, buna göre de kanıtları ve değerleri kesin olarak birbirinden ayırmak gerekir. Pozitifistlere inanacak olursak bilim rasyonel ve nesneldir; değer hakkında muhakemeler ise duygusal ve özneldir. Bağımsızlık düşüncesinin yanlıları bilim ve teknoloji arasında böyle kesin sınır çeker ve bilimadamları kendi keşiflerinin pratiğe geçirilmesi için sorumluluk taşımadıklarını kanıtlamağa çalışırlar. Onların kanısınca, bilim kesiflerin sonuçlarını önceden kesitrmek mümkün değil ve bilim adamlarının kendi yetkilerinden dışarıda kalan işler hakkında konuşmağa hakkı yoktur” (Barbur İ, Etika v vek texnologii, Moskva 2001, s. 34).&lt;br /&gt;XX. Yüzyıl fizikçilerinden Max Born’a göre, “İnsani ve ahlaki değerler büsbütün bilimsel düşünceğe dayanamaz” (Born M, Moya jizn i vzglyadı, Moskva 1973, s. 128). Bunu Enstein’de destekler. Ona göre, “ben, bilimin insanlara ahlak öğreteceğini sanmıyorum. Ben, ahlak felsefesini genellikle bilimsel temelde kurulmasına inanmıyorum” (Eynşteyn A, Sobranie nauçnıh trudov, V 4-x tt., Moskva 1967, t. IV, s. 165).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7707115183882556999?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7707115183882556999/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7707115183882556999&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7707115183882556999'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7707115183882556999'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/04/epistemoloji.html' title='Epistemoloji'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-1280858070827326452</id><published>2008-02-22T17:14:00.000+02:00</published><updated>2008-02-22T17:16:56.829+02:00</updated><title type='text'>KAFKASYA’DA TÜRKÇE’NİN KÜLTÜR KAYNAKLARI</title><content type='html'>Batılılaşma sürecinin yaşandışı Türk Kafkası’nın son iki asırlık dönemi, Türkler için siyasi kayıpların dışında bütün bir kültürel ve manevi hazinenin de yok olduğu anlamına gelemktedir. Gürcüstan’daki devlet arşivlerinin tozlu rafları arasında zaman harcadığımız onca zamanda söz konusu bu kayıp mirasa tanıklık etmek insanın dehşete kapılması için yeter ve artar bile. Burada, daha 50-60 yıl öncesi Kafkasya’daki yaşam koşulları, kültürel ortamdan, insanların dünyayı ve zamanı algıayışından sanki Firavunlar çağı Mısır’ından söz edermiş gibi konuşmak acınılası bir durumdur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafkasya, tarih sahnesine İskitlerle birlikte çıkmıştır. İskitlere kadar, bu coğrafyanın siyasi, etnik, kültürel durumunu sadece arkeolojik kaynaklar tespit etmektedir. İlk kez İskitlerle birlikte Kafkasya hakkında, buradaki yerleşmelerle ilgili yazılı kaynaklar bilgi vermeğe başlarlar. Kafkasya’yı kendine özgü büyülü anlatımıyla Homeros destanlarına müdahil edenler de bizzat İskitler olmuştur. Kaynaklar, Yedi Bilge’den birinin İskityalı Anaharsis olduğunu bize aktarmaktadır. Kısacası, Kafkasya’yı dünya siyasi sahnesinin bir parçası haline getirenler İskitler’dir. İskitler’in – Rus Skifologu Abayev’in tüm çabalarına karşılık İranî bir topluluk olmadığı artık net biçimde ortaya çıkmıştır. Egemen boyun Eski Türkler olduğun ve içinde çok sayıda Türk kimlikli toplulukların barındığı dünyanın bu ilk geniş sınırlı imparatoluğunu kuran halkların Kafkasya’da ortaya çıkışından sonra, bölge dünya tarihi açısından vazgeçilmez ve stratejik öneme haiz bir saha olmuştur. İskitya’dan ta XVIII. Yüzyıla kadar burası Türk Kafkası adını taşımıştır. Kafkasya’da egemen ve baskın Türk izinin silinmesi için verilen çabalar hiç aksatılımadan XX. Yüzyılın 30’lu yıllarına kadar sürmüş ve günümüzde de devam etmektedir. Daha 1950’li yıllarda Gürcüstan parlamentosunda konuşma gerçekleştiren Gürcü Milli Eğitim Bakanı, Tiflis’de Türk nüfusun oranını nihayet Gürcüler lehide değiştirdiklerini sevinçe haykırdığını göz önüne alırsak, Kafkasya’da Türk izinin kaybedilmesi için yoğun bir mücadelenin verildiği kendiliğinden anlaşılacaktır. Günümüzde, Kafkasya’da Türk izi Azerbaycan’la sınırlı kalmış; bölgedeki diğer Türk toplulukları üzerinde yoğun bir asimilasyon işlemi hâlâ sürdürlmektedir. Gürcüstan’daki zengi arşivler bu işlemin nelere mal olduğunu, nasıl yapıldığını, neden yapıldığını günü gününe bize belgelemektedir. Şimdi, biz Türkler, bu belgelerin bize intikal etmesiyle sevinme zavallılığına sahibiz. Ki, bunların da ömrü pek uzun sürecek gibi değildir. Örneğin, Ermenistan’ın Matenedaran Kütüphanesinde yer alan 2000 civarındaki Türkçe yazmaların kaderi artık soru işaretidir. Ki, bu yazmaların bazısı söz konusu kütüphanedeki Ermenice yazmalarıdan daha eskidir. Dünyadan merhamet dilenenlerin merhametsiz olmaları çok üzücü bir durumdru. Gürcüstan arşivlerindeki Türkçe yazmaların ve belgelerin bakımszılık içinde daha ne kadar zamana direnecekleri de meçhüldür. Bazen, Türk işadamlarına, paralı kimselere kızmamanın insafsızlık olduğunu bize kendileri düşüntürmekteler. Çok değil, İstanbul’da birkaç günlük sefahat için harcanan masraflarla bu arşivlerdeki kültürümüzü, aslında kişiliğimizi, insanlığımızı kanıtlayan kaynak ve belgelerin birer kopyasını çıkararak yaşatma iktidarına fazlasıyla sahibik. İnanın bana, burada gizli kalmış en küçük kağıt parçasının Ayasofya, Sultan Ahmet’ten daha değersiz olduğunu kimse iddia edmez. Bu kaynaklar salt etnik anlamda Türk kimliğinin değil, İslam Medeniyetinin, tarihinin de anıtlarıdır. Sadece Kafkasya’da tarihi boyu kurulan Müslüman-Arap kökenli devletlerin sayısı 10’dan fazladır. Neyse, ben kendi olanaksızlığımla görevimi yapıp hiç değilse bu kaynaklara dokunmağa, ciltlerini koklamağa, onları bize bırakan kuşağın devamcıları olmadığımızı haykırmağa çalıştım. Bu makalenin amacı sızlanmak değildir. Okur kusurakalmasın; araştırmacı öksüz çocuk gibidir; bir şey bulunca dayanamaz ağlayıverir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Çok değil, daha XX. Yüzyılın 30’lu yıllarına kadar, Sovyetlerin yoğun biçimde Kafkasya genelinde başlattıkları sözde eğitim, gerçekte Ruslaştırma politikalarına değin bu cöğrafiyada ırkından, dilinden, dininden, etnik mensubluğundan asılı olmadan tek diyalog unsuru Türkçe idi. İlginçtir, Kafkasya’da Türkçe’nin kültrel anlamda kaynaklarının en yoğun olduğu dönem de XVIII-XX. Yüzyıllar olmuştur. Bu döneme ait, içerik bakımından zengi bir literatür arşivlerde araştırmacılarını beklemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafkasya’nın Rus işgali altına girdiği XVIII. Yüzyılın başlarından sonra dahi Gürcü, Ermen, Lezgi, Abaza, Dağlı köylerinde ozanlar Türkçe destanlar söyler; Türkçe konuşulmayan yerlerde ise önce Türkçe anlatır, ardından onu kendi dillerine tercüme ve tefsir ederlerdi. Günümüz Ermeni dilinin kuramcısı hesap edilen Haçatur Abovyan, dahi “güzelliğine, tatlılığına, seslenşine, akıcı oluşuna, gramer özelliklerine göre Türkçe’nin yerini alacak ikinci bir dil” düşünmediini belirtmiş ve bu dilin Kafkasya için hayati önemine değinmiştir. Bir çok düşünürler, Kafkasya toplumları arasındaki patlak veren etnik çatışmaların nedenleri arasında bu halklar arasında en yakın diyalog unsuru olan Türkçe’nin unutulmasını ve aydınların yerellikten koparak kendilerini yabancı dilli kaynaklardan tanımasına da yer vermişlerdir. Çünkü, Kafkasya’da oturan her 10 kişiden 7’si Türkçeye sahip olduğu daha XVIII-XIX. Yüzyıllarda rahat anlaşma ve sorunlarını karşılıklı giderme olanağına da sahiplerdir. Rus işgalinden sonra, etnik dillere resmi dil statüsü verilmiş, hatta Dağıstan gibi adeta her köyün bir dil konuştuğu coğrafiyada dahi köy dilleri resmilik kazanmış, Türkçenin önüne geçilerek, idari anlamda Rusça benimsetilmişir. Bu durumda, insanlar kendi dilleri dışında bir dil bilmez olmuş, zorunlu hallerde aydın kesimler Rus dilini etkileşim aracı olarak öğrenmişlerdir. Bu yoğun baskı, takip sonucunda, ancak 1930-1950’li yıllarda Kafkasya’da Rusça, Türkçenin bıraktığı boşluğu doldurur hale gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcü bilgin, G. Beltadze, Ruslaştırmaya kadar Kafkasya için tek uluslararası dilin Türkçe olduğunu belirtir (Bkz. Veliev G. A, Azerbaydjan v gruzinskix literaturnıx istoçnikax (konets 19-go – naçalo 20-go veka), Avtoreferat na soiskanie uçenoy stepeni kanditata filogi nauk, Baku 1980, s. 14). Kafkasya’da sürgün hayatı yaşayan ünlü Rus şairi M. Y. Lermantov, S. A. Rayevskiye mektuplarında XIX. Yüzyılın ortalarında Kafkasya’da tek kültürel, uluslararası dilin Türkçe olduğunu vurgulamaktadır. Lermantov 1837 tarihli bir mektubunda şöyle der: “Tatarca (Türkçe o dönemde Ruslar tarafından Tatarca adlanırdı – n.m.) öğrenmeğe başladım. Bu dil burada, genellikle Asya’da, Fransızca Avropa’da (XVIII-XIX. Yüzyıllarda Fransızca Avropa’da İngilizce gibiydi – n.m.) neyse odur” (Bkz. Lermantov M. Yu, Polnoe sobran, soçineniya, Moskva-Leningrad 1937, c. II, s. 393). Benzer açıklamalara Rus yazınının klasikleri hesap edilen Bestujev-Marlinski ve Y. Polonski’de de rastlamak mümkündür. Doğal olarak, Kafkasya’nı dışardan gözlemleyen söz konusu yabancı şair ve yazarların tespitleri ile Türkçenin Kafkasya’daki konumu kanıtlanmış olmuyor. Onların bu yorum ve açıklaması olmasa da bu döneme ait Türkçenin zengin kültürel mirasına bakarak da bunları söyleyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafkasya’da Türkçe, bin yıllar boyu Türklerin egemen olduğu bir siyasi ortamın zorunluluğundan kaynaklanmıyordu; Türkçenin etkileyici kaynaklara sahip olmasının burada büyük rolü vardır. XIX. Yüzyılda, hatta XX. Yüzyılın başında dahi bir toplumun kendine has en önemli değeri hesap edilen ve kendini açığa vurduğu düyün kültüründe (evlilik, yani ahlak kültürü) müzik, söz, şarkı, destan olarak Türkçe egemendi. Türk kökenli olmayan Gürcü, Dağlı köylerinde bile düyünlerde Türkçe şarkılar, türküler, destanlar söylenmekteydi. Şayet, o köyde Türkçe şarkı-türkü söyleyen ozan yoksa, düyün sahibi onu diğer bölgelerde davet eder ve tüm masraflarını karşılardı. Daha XX. Yüzyılın başlarına kadar, Kafkasya’da süre giden tüm siyasi-etnik çatışmalara rağmen, herhangi bir Türkçe sazla destan söyleyen bir ozan Kafkasya genelinde hangi kapını çalsa orada “adeta Allah’ın elçisi” olarak karşılanırdı. Ozan veya aşık kimliğine, bu saygınlık diline, dinine ve milletine bakılmaksızın Kafkasya’nın geneli için geçerlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917 yılında şimdiki Gürcüstan’ın Meshet-Cavahet’i bölgesinde oturan Gürcü ve Ermeni yerleşimlerini gezen Gürcü akademisyen E. Tağaişvili (1863-1953) bu köylerde tanık olduğu bir durumu açıklar: “Biz, orada Ermenice ve Gürcüceni iyi bilen kimseye rastlamadık. Tatar (Türk) dili çok kullanılır. Tatarcayı büyük de bilir, küçük de. Kendi ailelerinde dahi bu dilde konuşuyorlar. Bu bir kültürel mirastır, büyük bir geleneğin ürünüdür. Benim yol arkadaşım Morkoz (aslen Gürcü) dahi yol boyunca Tatarca şarkılar söyleyip durdu. Ona sorduğumda, bana “Gürcüce şarkı bilmiyorum” dedi. Balata’da 40 civarında ev bulunur. Burada oturanların tamamı da Gürcüdür; ancak tamamı, büyükler ve küçükler Tatarca konuşurlar”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu bilgin bölgenin tamamını köy köy dolaşarak tespitlerini kendi günlüğüne not etmiştir. Bu notlardan şunları okuyoruz: “Çixarula’da (Çikharula – n.m) Gürcüler Ermeni dilini, Ermeniler de Gürcü dilini biliyor, ancak Tatarca konuşuyorlar. Kotelya’da 90 ev bulunur. Bunun 3’ü Ermeni, diğerleri Gürcü ailelerine aittir. Köyde bir tek Türk yaşamaz. Ancak her kez Tatarca konuşur. Buranın halkı şöyle diyor: “Tatarca konuştuğumuz gibi Gürcüce konuşamıyoruz”. Bunu olağan bir halmiş gibi görürler”. Bilginin başını çekitği komisyon diğer köylerde de benzeri durumla karşılaşmışlardır: “Varevani köyünde daha ziyade Tatarca konuşulmaktadır. Gürcüler Gürcü dilini çok az biliyorlar. Hep Tatarcayı kullanıyorlar. Soaydları Balaxadze, Melikidze, Maysuradze ved.”. Bavra, Xulqumo (Hulkumo – n.m) ve diğer köyleri de kolaçan eden gezginler Türk dilini burada oturan Gürcü ve Ermeniler için ana dili olduğu hükmüne varmışlardır: “Çocuklar daha küçük iken Tatarcayı öğrenirler. “Bizim dilimiz Tatarca”dır derler. Gürcüce ya az biliyor, ya da hiç bilmiyorlar”. Gezgin notlarına şöyle devam ediyor: “Kartikami dağlık bir beldedir. Burada toplam 156 evin olduğu aile yaşar. Tamamı Freng (Yunan), Ermeni, Gürcüdür. Ancak Tatarca konuşurlar. Kendi ailelerinde dahi dilleri Tatarcadır. Köyün tamamı Tatarca konuşur”. Kısacası Tağaişvili’nin günlüğünde bu türden bilgiler boldur (Bkz. K. Kekelidze Yazmalar Enstitüsü, E. Tağaişvili Arşivi, No: 2034, vr. 1-37). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, başını Gürcü bilgin Tağaişvili’nin çektiği bu komisyonun amacı, Türk dilini unutturup, onun karşılığında Gürcü, Ermeni dillerini adı geçen köylere kendi ana dilleri olarak benimsetmenin yerlerdeki tespit ve araştırmasını yapmak olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir husus daha vardır. Maalesef günümüze kadar araştırmacıların göz ardı ettikleri bu husus, artık XIX. Yüzyılda Kafkasya’da milliyetçilik anlayışı ortaya çıktığı dönemde kendini Gürcü, Ermeni, Rum (kendilerine Türkçe Urum/Ayrum derlerdi) diyen ve dedirten bu toplulukları etnik açıdan Türk kimliği taşımış olduklaı gerçeğidir. Kafkasya’da söylenenlerin aksine etnik kimliği köken ve kan bağı değil, din belirlemiştir. Elimizdeki Ermeni ve Gürcü dilli kaynaklar bu iddiamızı doğrulamak şöyle dursun, düpedüz savunmaktadır. Maalesef, Kafkasya’da “dinlerin tarihi”, “misyonerlik”, “dinler ve mezhepler arası savaşlar” ne Rusya, ne de Sovyetler döneminde öğrenilmediğinden dinin rolü her zaman küçümsenmiştir. Örneğin, milliyetçiliğin ortaya çıktığı Anadolu bölgesinde otruan Ermeni ailelerin büyük bir kısmının “Hıristiyan Türkleri” olduğunu XVIII. Yüzyılda Osmanlı’ya gezi yapan Alman Helmunt von Moltke’nin tuttuğu notlardaki bilgiler de kanıtlamaktadır (Bkz. Helmut von Moltke, Moltke’nin Türkiye Mektupları, çev. Örs H, İstanbul 1969, s. 35). Ancak, ne Osmanlı, ne de İran ve Kafkasya’daki Türk devletleri, Hıristiyan oldukları için söz konusu bu Türkleri “gavur” kabul ettiklerinden, bunlar özellikle Avrupa’dan gelen misyonerlerin tesirine çok çapuk kapılmış, milliyetçilik rüzgarıyla da eriyip gitmişlerdir. Dolayısıyla, bugün kendine Gürcü, Ermeni, Rum (artık Kafkasya’daki Rumlar kendilerini Yunanlı sayıyorlar) dedirtenlerin önemli bir kısmı Türk kanı taşımaktadır. En basitinden bunu söz konusu Gürcü ve Ermeni dilinde, çok daha önemlisi ise folklorunda görmek mümkündür. Folklor, her toplumun kan belleğini oluşturmaktadır. Folkloru siyasi, dini, sosyal baskılarla yaratmak mümkün değildir. Yazısız olarak kuşaktan kuşağa akatarılan kültürün bu en baskın ve köklü alanı olan folklor, direkt olarak o toplumun yerini, kimliğini belirler. Bu açıdan, XX. Yüzyılın 30’lu yıllarında kadar Kafkasya genelinde büyük veya küçük fark etmez Türk olmayan toplulukların folklorunda apaçık biçimde kendini ele veren Türk izi yukarıda sözünü ettiğimiz açıklamaları bir kez daha kanıtlamaktadır. XX. Yüzyılın başlarına kadar Sovyetlerin Kafkasya halklarının folklor külrünü dahi yerelleştirip, parçalayana kadarki döneme deyin Ermeni, Gürcü, Lezgi, Avar, Abhaz, Osetin, Çeçen, İnguş ved. Türk olmayan etniklerin tespit edilmiş ve derlenmiş folklor ürünleri adeta Türk destanlarının, ata sözlerinin, oyunlarının, türkülerinin benzeri olması şöyle dursun, tıpkı birer kopyasıdır. Neredeyse bu folklor ürünlerine söz konusu etniklerin milli kültür ürünü gözüyle bakmak olanaksızdır. Çünkü, folklor eserlerinin dili dahi iki dilldir. Çok daha ilginci, bu yapıtların orjinali Türkçe, yorum, yani tercümesi bu etniklerin dilindedir. Hatta, rastladığımız bazı şiir örneklerinde her dörtlük arasında bir misra özellikle Türkçe verilmiştir. Türkçenin bu denli baskın olduğu, adeta burada yaşayan toplumun kanına ve kalbine kök saldığı ikinci bir coğrafya bulmak çok zordur. Maalesef, böyle bir coğrafyada Rus ve Batı siyaseti etnik kargaşa, şiddet yaratmağı başarmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kendini Türk ozanlarına benzetmek için “Sefil” mahlasını alan Lado isimli bir Gürcü ozanı (gerçek adı Valdimi Beruaşvili’dir) şiirlerinin neredeyse tamamını Türkçe yazmış, Gürcüce yazdığı aşık türü şiirlerinde de ve destanlarında da Türkçe’ni kullanmıştır. Onun Qenasvale (Genasvale) redifli ozan edebiyatında geraylı/giraylı olarak bilinen şiiri bu bakımdan dikkate değerdir. Aşağıda verdiğimiz bu parçanın ilk satırı Ermenice, ikinci mısrası Türkçe, üçüncü mısrası Gürcüce, sonuncu, yani kafiye biçiminde her dörtlüğün sonunda tekrarlanan kısmı ise her üç dilde yazılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mila, sirakan can, mila (Ermenice)&lt;br /&gt;Yanagların benzer güle (Türkçe)&lt;br /&gt;Zarxulis brcğinvale dila (Gürcüce)&lt;br /&gt;Şidak sensen, qenasvale (Ermeni-Türk-Gürcü bir arada)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açkas minas tışıt xalin,&lt;br /&gt;Ağlım uşdu, oldum deli, &lt;br /&gt;Lamazebis dedopali&lt;br /&gt;Şidak sensen, qenasvale&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çem dimana, yes es savin,&lt;br /&gt;Qaşlar (Kaşlar) kara, gözler mavi,&lt;br /&gt;Sefil Lados salosvari,&lt;br /&gt;Şidak sensen qnasvale&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Gürcistan Ahalkale Bölge Müzesi – Vladimir Beruaşvili Dosyası)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginç olan, şiirde kullanılan Ermeni ve Gürcüce’de Türkçe kelimelerdir. Ermeni ve Gürcüce kısımda geçen “dil, can, hal, çem, duman, sefil” gibi sözcükler Farsça-Türkçe kelimeler olsa da bunlar söz konusu dile Türkçeden geçmiştir. Çok daha ilginci, Ermeni ve Gürcü ozanlarının tek bir misrada dahi Türkçeye baş vurmadan kendi dillerinde kafiyeni kuracak kelime bulamamış olmalarıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenilerin  kendi folklorlarının en büyük temsilcisi olarak gösterdikleri Sayat Nova eserlerinin yarısı Türkçedir. Türkçe sadece Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni ozanları tarafından değil, bölgeye XVIII. Yüzyılda Ruslarca göç ettirilmiş Süryani ve Yunan ozanları tarafından da kullanılmıştır. Bu da, bölgede Türkçenin kültürel baskısının siyasi güce değil, gerçek anlamda kültürel zenginlğe dayandığını göstermektedir. Söz konusu Yunan ve Süryani (Aysor) ozanlarından da iki Türkçe aşık yazını örneği sunalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan Aşık Sokrat Datov Coğabi (XIX. Yüzyılın ikinci yarısı)’nin aşık edebiyatının divani türüne dahil Allah Kerimdir redifli şiiri Doğu Anadolu ile Azerbaycan yöresine özgü Türkçe’de yazılmıştır. İlginç olan onun şiirinde Şah İsmail Hataî’nin kullandığı mısraların olmasıdır. Örneğin, “geçmem namerd köprüsünden, koy aparsın sel beni” Coğabi tarafından da kullanılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keçmem namerd köprüsünden, qoy sel aparsın meni&lt;br /&gt;Yatmam tülkü daldasında, qoy aslan yesin meni,&lt;br /&gt;Namerd meni teklif etse yemenem çöreyini,&lt;br /&gt;Abu – zemzem suyu olsa, içmem, Allah kerimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiir örneğinin çok ilginç tarafı, Yunanlı ozanın Türkçe yazması şöyle dursun, adeta Müslüman inançlarını paylaşan bir Türk gibi düşünmüş olmasıdır. Kendisi Hıristiyan olduğu halde, İslami öğeleri kullanması Müslüman-Türk kültürünü bir yaşam biçimi olarak benimsediğini göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1882 yılında doğmuş Süryani ozan Qabrail Demirçov’un şiirleri de aynı özelliği taşımaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Könül bir q(k)anadsız q(k)uştur,&lt;br /&gt;Bu gün burda, sabah orda,&lt;br /&gt;Havalanıb coşa-coşdur,&lt;br /&gt;Bu gün burda, sabah orda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetik olmaz çox(k)a-aza,&lt;br /&gt;Her kim qulluq (hizmet) eder saza&lt;br /&gt;Könül bağlı q(k)ışa-yaza&lt;br /&gt;Bu gün burda, sabah orda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, çoğu Gürcüstan Edebiyat Müzesi Yazmalar Fonunda muhafaza edilen 20 civarında Gürcü, Yunan, Ermeni, Süryani ozanın şiirlerini, destanlarını derlemek olanağına sahip olduğumuz bu sıkıntılı çalışma sürecinde Türk dilinin ve kültürünün daha birkaç asır öncesinde ulaştığı etki ve etkileşim gücünün ne denli güçlü, canlı olduğuna tanıklık etmek çok heyecanlıdır. Topladığım bu malzemeni, “Türkçe Ermeni, Gürcü, Yunan, Süryani Aşık Edebiyatı” adı altında özel bir araştırma konusu yapmak hayalindeyiz. Bu yazmalar arasında bugüne değin Türk destanları arasında ismi dahi bilinmeyen “Celal – Seyad Selvinaz Destanı” ile “Celal Bey Destanı” da yer almaktadır. Bu destanları kendisi özel birer çalışmanın konusunu oluşturacak kadar geniş içeriğe sahiptir. Yine, maalesef benim görmeme müsaade edilmeyen Anadolu-Kafkasy-İran Türklerinin ortak mirası ve aşık edebbiyatının şah eseri kabul edilecek Köroğlu Destanı’nın en eski yazmasının da Tiflis arşivinde olduğunu belirtelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Araştırma konusu edindiğimiz çok sayıda folklor ürünü arasında dikkatimizi çeken önemli bir husus daha bulunmaktadır. Neredeyse tamamı Rusya ve Avrupa’da eğitim almış, parasal destek edinmiş Anadolu ve Kafkasya’da yoğun biçimde XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren  Ermeni, Süryani ve Gürcü milliyetçiliği propagandası yürüten aydın ve din mensuplarının aksine olarak halkın belleğini oluşturan folklor yapıtları arasında en ufak bir “Türk düşmanlığına” ve “karşıtlığına” rastlayamadıkr. Hatta 100 yıllık Rus propagandasına rağmen folklor eserlerinde bizzat Rusların kendisi düşman olarak yansıtılmıştır. Örneğin, Aşık şiirlerinde Osmanlı-Rus savaşı söz konusu edildiğinde “Osmanoğlu haykırdı: bre gavur Urus”; bugün neredeyse Türk veya gayri-Türk Kafkasya’daki her insanın kafasına sokulmuş Kaçar hükümdarı Ağa Muhammed Şah’ın “düşman portresinin” aksine onun Kafkasya seferi için dönemin bizzat Ermeni ve Gürcü ozanları “Geldi Türkün zafer sesi, Orus kork” gibi Ruslara yönelik her türlü saldırı Ermeni, Gürcü, Süryani folklor eserlerinde kurtarıcı girişimler olarak değerlendirilmiştir. Bu açıdan Aşık Kemali mahlasıyla Türkçe şiirler yazan Gürcü Niko Davlaşedze’nin aşağıdaki dörtlükleri dikkati çekmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Urus çoq qabaqdır getirsek yola,&lt;br /&gt; İngiliz, Fransız dayanmaz zora,&lt;br /&gt;Arzumanım vardır tek Pertebola&lt;br /&gt;Misafir-qonaqdan millet tökülsün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamı:&lt;br /&gt;Rus çok azıtmış, izaya çokmak gerekir,&lt;br /&gt;İngiliz ile Fransız zora dayanamaz,&lt;br /&gt;Arzumanım (Türklere atıftır) Petersburga kadar gitmelidir.&lt;br /&gt;Misafir-konak, yani yabancıdan millet olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer dörtlük:&lt;br /&gt;Tükenmiştir veten, tarixi oxu,&lt;br /&gt;Avstriya, o yandan koç kimi roxun&lt;br /&gt;Urus ordusunu ataşda yaxın,&lt;br /&gt;Gövde yansın oda, küller tökülsün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamı:&lt;br /&gt;Ülke bitmek üzeredir, tarhleri oku,&lt;br /&gt;Avusturya diğer taraftan koç gibi saldırmış&lt;br /&gt;Rus ordusunu ateşte yakmak gerek,&lt;br /&gt;Gövde ateşte yansın, külleri savrulsun.&lt;br /&gt;(Bkz. Gürcüstan Edebiyat Müzesi Yazmalar Fonu, No: 22298-22301)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece çarlık dönemi değil, Sovyet dönemi başlarında dahi Bolşeviklere karşı Gürcü, Ermeni toplumunun kini bu aşık şiirlerine yansımıştır. Sadro Gavrelişvili adlı Sovyet döneminde de yaşamış Gürcü ozan Türkçe şiirnde şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yığıldılar soruşdular suçumu,&lt;br /&gt;Elimnen yoldurdular saçımı,&lt;br /&gt;Bir eşşeye yüklediler köçümü,&lt;br /&gt;Komsomollar axırımdan geldiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamı:&lt;br /&gt;Bir araya gelip suçumu sordular,&lt;br /&gt;Kendi elimle kendi saçımı yoldurdular,&lt;br /&gt;Neyim varsa bir eşeğe yüklediler&lt;br /&gt;Bu da yetmedi, komünist gençler peşime takıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılacağı gibi, Kafkasya’nın mevcut yapısı, gerçekleri sanal, dışarıdan kurulanan seneryo üzerinde oturtulmağa çalışılmaktadır. Buna en ciddi biçimde karşı gelen buradaki toplumun kan belleği, gerçek geleneksel kültürüdür. Ki bu kültür Türk kimliği ve diliyle beslenmiş ve inşa edilmiştir. &lt;br /&gt;../../07&lt;br /&gt;Tiflis/Gü&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-1280858070827326452?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/1280858070827326452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=1280858070827326452&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1280858070827326452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/1280858070827326452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/02/kafkasyada-trkenin-kltr-kaynaklari.html' title='KAFKASYA’DA TÜRKÇE’NİN KÜLTÜR KAYNAKLARI'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7092462834382598190</id><published>2008-02-22T17:11:00.000+02:00</published><updated>2008-02-22T17:13:38.449+02:00</updated><title type='text'>DURUTLAR (DÖRTLER)</title><content type='html'>Sevgili dostum Davut Yücel (Durut) için...&lt;br /&gt;n_marmar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durutlar, Kuman-Kıpçak-Kanglı boylar konfederasyonuna dahil önemli boylardan biri olmuştur. Rus vekayinameleri ile Memlüklü dönemi Mısır kaynaklarında bunlardan Durut, Dört ve Dörüt olarak söz edilmektedir (Polnoe Sobranie Russkix Letopisey, II, s. 342; Raşideddin, Cami et-Tevarih, A. Ali-zade nşr., II/1, s. 347, 657-658). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durut adı, Türkçe-Moğolca metinlerde dört/dörüt adının bozulmuş biçimi olarak gözükmektedir. Türk coğrafyasında dört adını taşıyan boy, etnonim ve toponimlerin varlığı bilinmektedir. Günümüzde de dört, dörtler adıyla pek çok Türk yerleşimleri, köyleri mevcuttur. Bunların, Durutlar’la bağlantısı kesin değildir. Durut adının Davud/Davut bir biçimi olarak görmenin ne derecede doğru olduğu bilinmemektedir. Bu mümkün ve gayri-mümkün gözükebilir. Davud adının Kıpçaklara İslam ve İbrani kaynaklardan özel isim gibi intikal etmesi gerekmektedir ki Kıpçaklar arasında şahıs adından meydana gelmiş boylar (Burçoğlu/Borçalı, Konguroğlu/Kongur, Ulaşoğlu/Ulaş) mevcuttur. Bu durumda, söz konusu Durutların daha sonraki dönemde ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Ancak, bu pek ihtimale şayan değildir. Doğrusu, Durut adının dört’ten türemiş olmasıdır. Bu boyun dört adını alması da sorunludur. Bugün Azerbaycan’ın Neftçala ilçesine bağlı Dört/Dörtler adını taşıyan bir köyün sakinleri, bu adın köyü kuran dört kardeşin adıyla ilişkili olduğunu belirtirler. Benzer açıklama Durutlar/Dörtler boyu için de geçerli olabilir. Öte yandan, Eski Türk geleneğinde dört kutsal bir sayıdır. Her şeyden önce, dört, yön belirleğen bir sayıdır, ki Türkler dünyayı kara – kuzey, ak – batı, mavi (gök) – doğu ve kırmızı – güney olmak üzere dört cihete ayırıyor ve doğunu kutsal kabul ediyorlardı (Pritsak O, “Orientierung und Farbsymbolik”, Saeculum, V, 1954, s. 277). Ancak, bu ad Dörüt anlamında törüt/türemek’ten de gelebilir. Bu açıklama kabul edilirse, töre sözcüğünün menşei de burada yatmaktadır. Ancak, zamanında H. Hatemî bir yazısında, Türklerdeki töre kavramının Tevrat’tan türediğini belirmiştir. Bu açıklama pek mantıklı bulunmamaktadır. Çünkü, Tevrat’ın kanun/yasa anlamında Türklerdeki töre karşılığını kazanmasının tarihsel kanıtları sağlam değildir. Kısaca, Durutlar/Dörtler boy adının töremek filinden veya yasa koruyucu boy anlamında töre’den türemiş olabileceği ihtimali de göz ardı edilmeemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, Kıpçakların kökeni, ortaya çıkışları ve kapsadıkları boylar tarihçilikte hâlâ çözülmemiş bir dizi soruna tabidir. Genel Kıpçak kimliği içinde tüm boyların, özellikle de Durutlar’ın konumunu belirlemek çok zor gözükmektedir. XI. Yüzyılın ortalarında Kıpçaklar Orta Asya bozkırlarından İdil-Yayık boyları ile Karadeniz kuzeyi ile Kafkasya’nın tamamına yayılmış kalabalık bir Türk boyunu oluşturmaktaydı (Kıpçakların yayıldıkları coğrafya için bkz. Kudryasov K. V, “Poloveskaya step”, Zapiski Vsesoyuznogo Geografiçeskogo Obşestva, II, 1948). Bu geniş coğrafya doğal olarak Kıpçak kimliği altında bu bölgelerde oturan diğer eski Türk boylarını da içine almaktaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıpçak adı Batı kaynaklarında Comani/Kuman, Türk, Arap, Çin kaynaklarında Kıpçak (Arap ve Farsçada Xıfjaq/QıfjaqIQibjaq; Grabarcada Xbsax, Gürcücede Qıvc’aq-i, Moğolcada Kibçag/Kibca’ut, Çincede Ç’in-ç’a/Kimça(q), Türkçede Qıpçaq/Kıpçak) olarak geçmektedir. Türk destanlarında (Oğuz Kağan Destanı) Kıpçak adının “kapçak”, yani “ağaç kavuğu”ndan türediği belirtilmektedir. Buna göre, Oğuz Han’ın beylerinden birinin eşi, ağaç kavuğu arasına girmiş ve burada doğurmuştur. Buna göre, Oğuz Han, ona Kıpçak adını vermiştir. Dilbilimsel olarak kıpçak adının kapçak/qapçaq’dan türemiş olması kuvvetle ihtimal olunmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıpçaklar en erken bütün Güney Sibirya sahasını içine alan Kimak boy birliği içinde gözükmektedir. Kıpçaklar, yedi büyük Kimak boyundan birini oluşturuyordu. Ancak Çin’de Kitan/Kitay/Kara Kitay kavimlerinin ortaya çıkması Moğolistan’daki Türk Kun ve Kay boylarının yurtlarını terk edip batıya göç etmesine neden olmuştur. Bunun üzerine Kun ve Kay boyları Kıpçakları yerlerinden oynatmışlardır. Kıpçaklarda Peçeneklerin yurdunu ellerine geçirip, bütün Karadeniz bozkırına hakim olmuşlardır. Kıpçaklar burada Rus knyazlıklarını hakimiyyetlerine altına almış, Kafkasya’ya inerek Gürcistan’ı ellerine geçirmiş ve Gürcistan’daki küçük Kartli-Abhazya krallığıyla oluşturdukları akrabalık sonucunda bu krallığın güçlenmesine ve Selçuklular karşısına dikilmesine neden olmuşlardır. Gürcistan’a gelen Kıpçaklar burada Hıristiyanlığı kabul edip zamanla Gürcüleşmişlerdir (Golden P. B, “Cumanica I: the Qıpçaqs in Georgia”, AEMAe, IV, 1984, s. 5-87; Kırzıoğlu F, Yukarı Çoruh ve Kür Boylarında Kıpçaklar, Ankara 1989). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar, Orta Asya’da Kazakistan bozkırlarından Karadeniz’in kuzeyi ile Kafkasya’ya değin yayılan Kıpçakların şu boylardan oluştuğunu belirtmekteler: Ay-oba, Badaç, Barat/Barak, Bayavut, Burçaoğlı/Borçalı, Bzangi/Bozog, Çağrak/Çağrat, Çitey, Çırtan/Çprtan, Durut/Dörüt/Dört, Ençoğlu/İlancıklı, İt-oba, Kıtan-opa, Knn/Kunan, Küçeba/Küç-oba, Küçet/Kucat, Kor/Qor, Kara Börklü, Kol-oba/Kul-oba, Qmngu/Kumanlu, Konguroğlı/Kongurlu, Merküti/Merkit, Mingüzoğlı, Orungqut, Ölperlig, Ören/Uran, Peçene/Peçenek, Şan-mie Ku-ma-li/Çomak Kubalı, Tarğıl, Terter/Teriter-oba, Toks-oba/Tokşı-oba, Tğ Ysqut/Tağ Başkurt, Ulaşoğlı, Urus-oba, Yimek, Yuğur/Uygur (Polnoe Sobranie Russkix Letopisey, I, s. 248, 249, 250, 278-279, 361, 396; II, s. 253, 255, 259, 285, 342, 435, 455, 632, 641, 644, 668, 672, 675; Raşideddin, Cami et-Tevarih, A. Ali-zade nşr, II/1, s. 129, 347, 657-658). Adı geçen bu boyların neredeyse tamamı diğer Türk kimliğinin bir parçası olarak daha önce karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan Borçalılar daha önce İskitlerle birlikte Gürcistana gelip yerleşmiş ve şimdi de bu adla varlıklarını korumaktalar. Peçenekler daha önce bağımsız bir boy oluşturmaktaydı. Kol veya Kul-oba da Peçeneklerden bir boydur. Tokşı-oba ise Karahanlı-Karlukları arasında bir boydur. Bunlar arasında Durut/Dörüt ve Teriter/Törüter adları aynı gözükmektedir. Bu boylardan Teriter ve Çomak Kubalı adı günümüzde de Azerbaycan’da Terter ve Kuba ilçe adlarında korunmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durutlar/Dörtler Kıpçakların Şarukan liderliğinde örgütlenen toplulukları arasında yer alıyorlardı. Rus kaynakları Kıpçakları Yabani ve Yabani olmayan Kıpçaklar olarak iki kısma ayırmaktalar (Pritsak O, “Nou-wild Polovtsians”, To Honour Roman Jakobson, The Hague-Paris, 1967, II, s. 1615-1623). Bu İdrisî’nin Ak Kumaniya ve Kara Kumanya olarak ayırdığı, Türk boy ve devlet teşkilatına göre ikili (sağ-sol) sistem uygun bir ayrılmadır. Durutlar/Dörtler, bunlardan Ak Kumanlar boyuna dahildiler. Bu boyların yönetimi Şariler boyundan Şarukan’ı elindeydi. Şarukan, Gürcü kralıyla akrabalık tesis etiğinde 40 bin kişilik guvvetle Kafkasya’ya inmiştir. Muhtemelen Durutlar da onunla hareket ederek Güney Kafkasya’ya inmiş ve Azerbaycan’da üstler kurmuşlardır. Teriter ve Kuba adlı yerleşimler bu Kıpçak göüyle bağlantılı olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef, Durutlar/Dörtler boyu hakkında elimizde bulunan tüm veriler bundan müteşekkildir. Ancak, Durutların bazı kısımlarının Orta Asya’da kaldığı bilinmektedir. Kazak Juzları arasında Dörüt adlı boy bulunmaktaydı. Bu, durutların Kazak-Kırgız birliği içinde kalan kısmı olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;n_marmara&lt;br /&gt;Durutlar/Dörtler köyü&lt;br /&gt;01.02.08.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7092462834382598190?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7092462834382598190/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7092462834382598190&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7092462834382598190'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7092462834382598190'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/02/durutlar-drtler.html' title='DURUTLAR (DÖRTLER)'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-7486227548041339346</id><published>2008-01-28T11:23:00.000+02:00</published><updated>2008-01-28T11:37:46.613+02:00</updated><title type='text'>Hz. Peygambere İltica Etmesi Önerilen Türk-Eftalit Ülkesi Neresidir?</title><content type='html'>Arap edebiyatında Türkler’le ilgili kullanılan yakıştırmalar, ifadeler çok daha eski dönemlere uzanmaktadır. Yani, Türk adı ve özelliği cahiliye dönemi şiirlerinde de konu edilmiştir. Örneğin, 542 yılında vefat etmiş cahiliye döneminin ünlü şairlerinden Şemmah b. Zirare, “Türk hakanı” tanımını şiirlerinde “umut ve yardım isteği” anlamında kullanmaktadır:&lt;br /&gt;Benden Hakan’a (haber) ulaştıracak bir kimse yok mu?&lt;br /&gt;(Ona söyleye) Sen, kış tüm şiddetiyle cereyan ettiği zaman bir bizi düşün.&lt;br /&gt;Çocukları, zamanın darbesini yemiş ihtiyarları kendi kanatların altına al,&lt;br /&gt;(Nice ki) kuluçyaka yatmış tavuğun yavruları da kargaşa çıktığında &lt;br /&gt;Horozun peşine takılıp onun himayesine sığınırlar. (1)&lt;br /&gt;Cahiliye dönemi, yani İslamiyet öncesi Türk-Arap ilişkilerinin olmadığını savunan tarihçilkteki yaygın tez söz konusu bu türden kıyıda köşede kalmış ufak çaplı bilgilerle tezat teşkil etmektedir. Bu türden bilgiler bir araya getirildiğinde Arap-Türk temaslarının İslamiyetten öncede uzun bir tarihi olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin, cahiliye dönemi şairlerinden Nabiga ez-Zubtanî (öl. 604) bir şiirinde Gassanîler’le Türkler’in ve Eftalitler’in ilişkisine dokunmaktadır. O, şiirinde şöyle demektedir:&lt;br /&gt;Gassanîler’de iki acemi kavim (yabancı boy) olan Türk ve Eftalitler de,&lt;br /&gt;Oturup onun (İbn Haris’in öteki dünyadan) dönmesini  bekliyorlar. (2)&lt;br /&gt;Bu şiirde Gassanîler arasında Türk ve Eftalitlerden iki boyun yaşadığına vurgu yapılmakta ve onlar Arap olmayan acemi topluluklar gibi değerlendirilmektedir. Gassanîler’in Arabistan coğrafyasında yer aldıkları düşünülürse VI. Yüzyılda bu bölgede Türk ve Eftalit boylarının yerleşmesi ilginçtir. Bu ve benzeri bilgiler, Türklerin Ön Asya ile temasının oldukça eski döneme dayandığını göstermektedir. Bu bilgiler kuşkuyla karşılanabilir veya bir benzetme olarak tanımlanabilirdi, ancak bir diğer cahiliye şairi Tamim kabilesinden Beni-Numir’e bağlı Avsiyye şiir okulunun kurucusu Avs b. Hacer’in (öl. 620) Arap coğrafyasında “ellerinde av kuşları olan Türklere” rastlamasını betimleyen şiiri bu kuşkuları gidermektedir:&lt;br /&gt;Ellerinde av katralları olan sarışın bıyıklı Türk yiğitlerini görünce,&lt;br /&gt;Suyu onlar için terk ettim ve deveme atlayıp aradan çıktım (3)&lt;br /&gt;Çok daha ilginç bir bilgiye ise el-E’şâ Hamdan’ın (öl. 621) kendi keyf meclisini anlattığı hikayesinde rastlamaktayız. O şunları aktarmaktadır: “Ben (o gecelerde) şerap içerken Türkler ve Eftalitler çevremde kaçışıyorlardı”. (4) &lt;br /&gt;Adı geçen şairlerin Türk ülkelerinde olmadıkları göz önüne alınırsa, sözünü ettikleri Türk ve Eftlitlere kendi ülkelerinin sınırları içinde rastladıkları bir gerçektir. Bu da İslamiyet’in ortaya çıkışından epey önce Suriye bölgesine ve daha güneylere kadar Türk göçlerinin yapıldığını ortaya koymaktadır. &lt;br /&gt;Türk-Eftalit (Ak-Hun, Uar-Hun, Hyon) adının Araplar için belirsiz olmadığını kanıtlayan elimizde bir bilgi daha bulunmaktadır. Söz konusu bu bilgi İbn Hişam’ın es-Suret adlı eserinde yer almaktadır. Bu bilgiye göre, düşmanları Hz. Muhammed’i sıkıştırınca, onun hamisi olan amcası Ebu Talib’e bir öneride bulunmuşlardır. Bu öneriye Hz. Muhammed’in Türkler’in ve Eftalitler’in ülkesine sığınmasından ibaretti. Ancak önerini geri çeviren Ebu Talib ölene kadar yeğenini koruyacağına söz vermiş ve din düşmanlarına 94 beyitten oluşan bir kaside yazmıştır. Hişam bu kasideni eserine almıştır. Kasidenin bir yerinde Hz. Muhammed’e önerilen Türk-Eftalit ülkesine sığınmasına da yer verilmektedir:&lt;br /&gt;Düşmanlar bizim gücümüze boyun eğip zelil olurlar,&lt;br /&gt;Her ne kadar onlar bizim Türk ve Eftalitlerin kapılarına soğınmamızı istiyorlar.&lt;br /&gt;Allah’ın evine (Ka’be) yemin ederiz ki sizler yalan söylüyorsunuz,&lt;br /&gt;İşlerinizi karıştırmayınca Mekke’ni terk eden değiliz.&lt;br /&gt;Bütün bunlar İslamiyetten önce ve İslam’ı ortaya çıktığı sırada Araplar arasında “Türk-Eftalitler” hakkında ve onların ülkesiyle ilgili geniş tasavvurun yer aldığını göstermektedir. Ayrıca, peygambere yapılan öneri “Türk-Eftalit ülkesinin” Arap coğrafyasından pek uzakta, çağdaş Batılı kaynakların vurguladıkları gibi Orta Asya’da olmadığını da göstermektedir. Bu durumda ortaya şöyle bir soru çıkmaktadır: Arapların gayet iyi tanıdıkları, temasta bulundukları ve hatta peygamberin buraya sığınmasını önerecek kadar rahat ve sorunsuz buldukları Türk-Eftalit ülkesi neresiydi? Söz konusu bu ülke Ermeniyye olmuştur.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İslamiyetin ortaya çıktığı sıralarda sonradan Müslüman-Arap kaynaklarında tanımlanan Ermeniyye (eski Armini/Armeni) ve Arran (eski Albanya/Aran) bölgesinde, yani şimdiki Azerbaycan, Ermenistan ve Doğu Anadolu bölgelerinde kalabalık bir Türk topluluğu oturmaktaydı. M.Ö. IV. Yüzyıla kadar bu coğrafyada kalabalık İskit/İşguz nüfusu yer almaktaydı. M.Ö. IV. Yüzyılda bunlar kendi içlerinde çeşitli boylara ayrılmış ve yeni siyasi oluşumlar ortaya çıkartmışlardır. M.Ö. IV. Yüzyıldan itibaren bunlara Hun ve Ogur boyları da katılmağa başlamıştır. Miladi V. Yüzyıla gelindiğinde bu geniş coğrafyanın tamamı Saklar, Sisaklar, Gugar/Gogar, Pasianlar, Alban/Yüeban, Aran, Şirak/Sirak, Gargar gibi İşguz boyları dışında, Çinli/Cinli, Kenger, Peçenek, Bulgar, Hun, Sul/Çul, Hazar, Oğuz, Sabir, Katak/Gödek, Sadak/Sudak, Goroz/Gorus (Hurs/Horoz), Ogur gibi Türk boylarınca paylaşılmıştır. Bu Türk grupları arasında IV. Yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık hızla yayılması sonucunda Türkler yerleşik bir unsur konumuna gelerek diğer göçebe Türk grupları karşısında dinsel-yerleşik bir sosyal kimliğe dönüşmekteydiler. Bunlar zamanla coğrafi tanım olan Armini/Armeni/Ermeni adı altında anılmağa başlamışlardır. &lt;br /&gt;Armini/Armeni/Ermeni adı ilk kez Biaini veya Urartu kaynaklarında geçmektedir. Armini adındaki Armi/Arme (bu Urme gibi de okunmaya müsaaittir) Şupria eyaletinin eski adıydı. Biaini (Asurîler onlara Urartu adını vermişlerdir) dilince “ini” – “yer, mekan bildiren” ektir. Urartuların kendi ülkeleri için kullandıkları Bia-ini, Kür nehri bölgesi için kullandıkları Kuriani coğrafi isimleri gibi. Bu durumda en eski kaynaklarda Armini/Armeni adı “Armi’de oturan, Arminili” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan adı geçen eyalette oturmuş Hurri, Luviya, Haldeyler, İskitler, Türkler, şimdiki Ermeniler eyaletin adıyla anılmışlardır (5). Öte yandan Frigler’den küçük bir grup olarak bölgeye gelmiş şimdiki Ermenilerin cedleri önce Hayasa eyaletinde oturduklarından Hay, ardından Armini bölgesine yerleştirklerinden de Armeni/Ermeni adını almışlardır (6). Urartu Devleti ortadan kalktıktan sonra Armini adı tüm Urartu sahasına verilmiştir. Örneğin, Bisütun yazıtlarında artık Urartu değil, bölge için genel bir Armini adı geçmektedir. Persler Urartu karşılığı Armini adını Maday, Elam ve Babiller’den almışlardır. Coğrafi anlamda XI-XII. Yüzyıllara kadar bu adın kullanıldığı bu tarihten sonra ise unutulduğu görülmektedir. İlginçtir, Kitab-i Dede Korkut destanlarında bölge için Oğuz Éli adı kullanılmaktadır. Şimdiki Ermenilerin cetlerinin bölgeye nasıl geldiğine gelince bazı Ermeni tarihçilerinin de savundukları temel görüş şudur: Asur ve Urartu kaynaklarında adları Gamirri olarak geçen Kimmerler, M.Ö. 652 yılında Anadolu’ya sokulmuş ve Frigiya Devleti’ne son vermişlerdir. Kimmerler geri dönüşleri sırasında bir grup Frigi esir olarak kendileriyle birlikte Hayasa eyaletine göç ettirmişlerdir (7). Böylece şimdiki Ermenilerin cetleri bu şekilde tarih sahnesine çıkmış, ancak Rusya’nın XVIII. Yüzyılda bölgeye müdahelesinden sonra toplu halde derlenmeğe başlanmışlardır. Bu süre boyunca onların ayakta kalmasının en önemli gerekçe Grigoryenlik olmuştur. Bu dönem sürecinde Ermeniler ciddi etkileşim geçirmiş, XIV. Yüzyıldan itibaren Batı ekseninde kendi tarihlerini bölge tarihiyle bağlaştırarak Armini eyalet tarihini etniksel Ermeni adıyla bütünleştirmişlerdir. Nitekim Grabarca yazılı kaynaklarda bu durum en ince ayrıntısına kadar anlaşılmaktadır. Movsey Horenli gibi Ermeni müellifi dahi coğrafi anlamda Armini bölgesinin tarihini İskitlere bağlarken, küçük “Hay” topluluğu için şöyle bir açıklamada bulunmaktadır: “biz, küçük, sayısı az, zayıf ve genelde başkalarının egemenliğinde yaşayan halkız”. Öte yandan müelli, Armini bölgesinin tarihini ise “Sakordi” hükümdarlarıyla başladığını belirtmektedir (8). Nitekim, Armini bölgesinde ortaya çıkacak siyasi oluşumlar İskit/İşguz kökenlidir. “Büyük Armini” denilen bölgenin hakimleri de İskit/İşguz hükümdarları olmuşlardır. Onların hakimiyetine son veren Part kökenli Arşakların kurdukları Arşaguniler de İskit kökenliydi. Onları takiben bu coğrafyada ortaya çıkan Mamikonyanlar Türk “Çinli/Cinli” boyu olmuş Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Abbasiler döneminde bu bölgede kurulan Bagratuniler hanedanlığı ise Aşkenazi (İbraniliği kabul eden Türk) kökenliydi. Anlaşılan Batı, Sovyet ve çağdaş Ermenistan tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Armini bölgesinde şimdiki Ermenilerin atalarına özgü siyasi bir oluşumun varlığı tarihe belli değildir. Bu iddianın destek görmesinin gerekçesi coğrafi anlamda Armini adıyla etnik anlamda Ermeni adının özleştirilmesidir. &lt;br /&gt;Kimmer, İskit/İşguz, Sak boylarından sonra Armini ve Albanya bölgelerinde Türk oldukları kesin olan topluluklar yerleşmeğe başlamışlardır. M.Ö. IV. Yüzyılda Ksenefont Pasian adlı bir boyun Armini bölgesine yerleştiğini söylemektedir. Antik Yunan müellifinin, Pasianlar’ın hemen yanı başında Skiflerin yerleştiğinden söz etmesi, onların bir İşguz topluluğu olduğunu ve İskitlerle birlikte bölgeye geldiklerini ortaya koymaktadır (9). Eski Grekçe’de “ç” sesi olmadığından Paçian adı “Pasian” biçiminde geçmiştir. Bu ad Peçenek adının Grek ve Grabar kaynaklarında geçen biçimidir. Daha sonra Armini bölgesinde karşımıza çıkan Pasinuk ve Basian eyaletleri de Peçeneklerin adıyla başlıdır. Tarihçilerin Erken Ortaçağ’da bir Ermeni hanedanı olarak tanıttıkları Pasinuklar da Hıristiyanlaşmış-Gregoryenleşmiş Peçeneklerden öte başkaları olmamışlardır. Miladi başlarından itibaren Peçeneklere ait Baisan (şimdiki Kars) bölgesinde Bulgarları görmekteyiz. Peçenekler bölgede birden fazla boya ayrılmışlardır. Armini bölgesindeki Kol eyaleti de Peçenek boyu Kol/Gul boy adıyla bağlıdır (10). &lt;br /&gt;Peçenekler eski kaynaklarda çeşitli isimlerle anılmışlardır. Antik çağ müelliflerinin eserinde Pasian adı dışında Panksan (Pamkçan), Bastarna (Baçtarna) adı, Eski Gürcü kayıtlarında Paçinik, VII. Yüzyıl Armini Coğrafyası eserinde ise Pokinak, Albanya kaynaklarında Pazkank, Arap kaynaklarında ise Bacunays isimlerine de rastlanmaktadır. Armini bölgesinde oturan Peçenekler kendileri de Kopon/Kapan, Kulpey/Kuloba, Kuyarçi/Gugarçi gibi boylara ayrılıyorlardı. Bu boylarla ilgili Ermeni kaynaklarında epeyce yer adları karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ilk kez 1074 yılında kaydedilen Kapan adı Kopanlar’la, Kolb, Kolt, Kolman, Goğtan (Grabarca’da “l” sesi “ğ” sesine dönüşmektedir: Goltan-Goğtan) eyalet ve bölge adları bu boyların adıyla bağlantılıdır (11). &lt;br /&gt;Miladi başlarında Karadeniz’in kuzeyi istikametinde yayılan çeşitli Ogur gruplarına (On-ogur, Bitigur, Hun-ogur, Sarı-ogur, Bulgar, Kutigur ved.) mensup bazı Türk boylarının Kafkasya’ya sarktıkları ve kalabalıklar halinde Azerbaycan ile Ermeniyye bölgesine geliğ yerleştirkleri bilinmektedir. Bunlar arasında dikkati çeken en kalabalık Türk topluluğu Bulgarlardır. Artık II. Yüzyılda Araz nehrinin kuzey başlangıcında yer alan topraklar (Kars) Peçeneklerin adıyla Pasiana/Basiana adını taşımaktaydı. Burası otlak bakımından oldukça verimli bölgelerdi. Güney Kafkasya’ya inen kalabalık Bulgar göçlerinin Basiana yurduna gelip yerleşitkleri bilinmektedir. Bir kısmı ise yine Peçeneklerden Kul/Kol boylarına ait Kol eyaleti elleribe geçirmişlerdir. Söz konusu Bulgarlar arasında yer alan en kalabalık Türk boyu Vanand veya Benend olarak gösterilmektedir. Bunlar Armini bölgesinin Tayk Dağlarında (şimdiki Ermenistan ile Gürcistan sınırındaki dağlık alan) ve Ağrı bölgesinde uzun bir süre kendi adlarını taşıyacak Vanand yurtunu kuracaklardır. Vanand, Grabarca kaynaklarda Vğnd biçiminde de geçer ki bunların Vgundur/Bayandur adlı bir Ogur Türk grubu olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, Oğuzlarla birlikte Anadolu’ya gelecek Bayandur boyları daha sonra bunların mirasını paylaşacaklardır (12). &lt;br /&gt;Bölgeye gelen Bulgalar eski Peçenek yurtlarının önemli bir kısmını da ellerine geçirerek bir sonraki dönemlerde Kazan, Çakar (13), Kol/Kul, Kuvyar ve Basil/Barsil boylar kümesini oluşturuyorlardı. Bunlardan Barsiller’in kalabalık bir kitle halinde İdil boylarından gelip bölgeye yerleştikleri (14), bazı kollarının da Aran’da yurt tuttukları bilinmektedir. Grabarca yazılı kaynaklarda bunlardan “kudretli Basiller” diye söz edilmesi onların güçlü ve kalabalık olduklarına işarettir (15). Ortçağlarda bu boylar geride isimlerini bırararak diğer Türk boyları arasında veya Hıristiyanlaşarak erimişlerdir. Eski Sürmeli ve İrevan bölgelerinde 8 civarında Kazancı, 4 civarında Çakar (16) ve 10 civarında Kol yerleşim alanları bulunuyordu. &lt;br /&gt;Armini bölgesinde, aynı zamanda Aran ve Azerbaycan’da yerleşmiş en kalabalık Türk grubu Kengerler’dir. Nunların varlığı daha 482 yılı olayları sırasında Sâsânî ve Grabarca kaynaklarda belirtilmektedir. Bilindiği gibi Orta Asya’da da Kang, Kanglı adlı bir boydan ve Kangyu/Kangkü ismini taşıyan bir yurttan söz edilmektedir. Eski kaynaklarda bunların adı Kangares, Kangar, Kenger olarak geçmektedir. Bunlar varlıklarını uzun bir süre devam ettirmişlerdir. XVIII. Yüzyılda Nahçıvan bölgesinde Kengerlere, şimdiki Gürcistan coğrafyasındaki Boyahmedli, Cinli ve Sefikürd adlı Kenger boylarına rastlanmaktadır (17). &lt;br /&gt;Kengerlerin Armini bölgesinde geniş yerleşim alanları edindikleri bilinmektedir. VII. Yüzyıl Armini Coğrafyası adlı kaynakta Kenger/Kangar eyaletinden söz edilmektedir. Çağdaş Ermeni tarihçisi N. G. Adons söz konusu eyaletin şimdiki Ermenistan’ın İberiya (Gürcistan) ile sınır şeridinde bulunduğunu belirtmektedir. Bunun dışında şimdiki Ermenistan’ın çeşitli bölgelerinde Ortaçağlarda Kenger adlı epey yerleşim alanı bulunuyordu. (18) &lt;br /&gt;Şimdiki Ermenistan’ın XX. Yüzyılın başlarına kadar bir Türk yurdu olan Zengibasar bölgesinde Katak/Kotayk adlı bir Türk boyundan söz edilmetedir. Bunların varlığına ilk kez VII. Yüzyıl Grabarca kaynaklarında rastlanmaktadır. Kotak adının Ortaçağ kaynaklarında geçen Gödek olduğu ve bunların bir Türk topluluğu olduğu bilinmektedir (19). Katak/Gödeklerle birlikte şimdiki Ermenistan’ın Syuni (eski Gökçe) bölgesinede yerleşmiş diğer bir Türk boyu da Sadak adını taşıyordu. Sadak, Türkçe’de “ok kılıfı” anlamına gelmektedir. Grabarca kaynaklarda bunların oturdukları bölgeler Sodk olarak geçmektedir. Albaya kaynaklarında ise Sode ve Dovdey adlarına rastlanmaktadır. II. Yüzyıl Romalı tarihçi Ptolemeus Sodukene (Soduk-ene) yerleşim alanından söz etmektedir. daha 1727 yılında Karabağ bölgesinde Türklerin oturdukları Sadak-Tor denilen bir dağlık alan buluuyordu. Bu adı Soğdak/Soğd’la da eşleştirenler vardı. Ancak XVI. Yüzyıl Türkmenistan bölgesinde Sadak adlı Türk boyundan söz edilmektedir (20). Bu ad sonraki dönemlerde karşımıza Sadahlı olarak çıkmaktadır. Öte yandan bu isme sadece şimdiki Ermenistan bölgesinde değil, Aran ve Azerbaycan coğrafyasında da rastlanılmaktadır. Anlaşılan, Sadaklar geniş bir alana yayılmışlardır. &lt;br /&gt;Erken Ortaçağ Armini bölgesinde önemli bir yer işgal eden en önemli Türk topluluğu Çinli veya Cinli denilen ve Hıristiyanlığı kabul etmelerine karşılık uzun bir süre Türklüklerini muhafaza eden ve üç yüzyıl boyunca bölgenin askeri idaresini ellerinde bulunduran Mamikonyanlar olmuşlardır. Çağdaş Ermenistan tarihçiliğinde Mamikonyanlara büyük atıflar yapılsa da nedense onların etnik kimliği üzerinde hiç durulmamış, benzer tavrı Batı ve Sovyet tarihçileri de sergilemişlerdir. Arap fetihleri öncesinde Ermeniyye’nin bir Türk yurdu olarak Müslüman-Arapların kafasında canlandıranlar da bu hanedan olmuştur. &lt;br /&gt;Eski kaynakların verdiği bilgiye göre, sonuncu Armini’de hüküm süren Arşaklı hükümdarı Hüsrev döneminde (217-238) veya Sâsânî hükümdarı I. Şapur döneminde (241-272) Çenestan bölgesinden Mamigun ve Konak adlı iki Türk kalabalık bir kafileyle İran’a geldiler. İran hükümdarı onları ülke içinde barındırmayarak kuzey-batı yönünde yerleşmelerine müsaade etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Mamigun ve Konak da kendi çadırlarını toplayarak Armini bölgesine buradaki İskit-Part kökenli Arşaklı hanedanına bağlı topraklara yerleştiler. Bunlara Çin’den geldiklerinden dolayı genel anlamda Çinli, daha sonraları halk dilinde Cinli denilmekteydi. Mamigun ve Konak başkanlığındaki Armini bölgesine gelen bu yeni Türk kafilesi askeri bakımdan önemli bir güç teşkil ettiklerinden Arşaklı hükümdarlar tarafından askeri idarenin başına getirileceklerdir. Daha V. Yüzyılda bile bunların Türklüklerini sıkı biçimde muhafaza ettikleri Grabarca yazan eski dönem müelliflerden Favstos Buzand’da yer alan bir bilgiden de anlaşılamktadır. Buna göre, Manvel Mamikonyan kardeşi Muşel’i öldüren Armini hükümdarı Varazdat’a şunları söylemiştir: “Biz sizin köleleriniz değiliz, sizinle yoldaşız ve hatta sizden daha yüksekteyiz. Zira, bizim atalarımız Cinlilerin ülkesinin hükümdarları olmuşlar ve kardeşler arasında patlak veren çekişme sonucunda bundan dolayı kardeş kanı akmasın diye orasını terketmişiz. Amacımız sükunete ulaşıp gelip buralarda yerleşmek olmuştur” (21).&lt;br /&gt;Buradan onların Çin’de egemenlik etmiş Hunlardan bir boy oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim başbuğlarının taşıdıkları Mamigun ve Konak adlarına da Türkler arasında sıkca rastlamaktayız (22). Arşaklı hükümdar Hüsrev ilbeyi (naharar) unvanı vererek Taron (şimdiki Muş-Bitlis) bölgesini de tümden onlara tahsis etmiştir. IV. Yüzyıldan VIII. Yüzyılın sonlarına kadar Armini bölgesnin ordu komutanları (sparapet) Mamigun soyundan çıkmıştır. Bunların adı Ermeni kaynaklarında Mamikonian veya Mamikonyan’a (-an -yan Pehlevice –lar, -ler ekidir) dönüştürülerek sonradan Ermenileştirilmek istenmiştir. &lt;br /&gt;Cahiliye dönemi arap kaynaklarında yer alan Türk-Eftalit işte Ermeniyye’de yerleşen bu kalabalık Mamigun ve Konak’ın emrindeki Türkleri ifade ediyordu. Tarihçilikte bunların Çin’den Ermeniyye’ye kadar yolculukları hakkında hiçbir şey denilmemektedir. Ancak bazı ufak çaplı bilgiler bu durumu aydınlatmak için yeterlidir. Her şeyden önce Ermeniyye/Armini bölgesine gelip yerleşen ve buradaki Arşaklı hanedanlığının askeri idaresini ellerine geçiren Mamikonyanlar’ın kökeni araştırılmalıdır. Yukarıda Favstos Buzand’dan altıladığımız bilgi, onların Çin tarafında ortaya çıkan bir iç kargaşa yüzünden yurtlarını terk edip geldiklerini ortaya koymaktadır. Zira, Mamigun ve Konak’ın Ermeniyye’de yerleşmesi Arşaklı Hüsrev (217-238) veya Sâsânî I. Şapur (241-272) dönemlerine denk geliyorsa, o zaman bunların Çin’den çıkması için uzun bir süre gerekmektedir. Bu sorunu çözmek için ilgimizi Orta Asya’daki gelişmelere çevirmemiz gerekmektedir. &lt;br /&gt;Romalı tarihçi Ammianus Marsellinus’a göre, Sâsânî Devleti’nin kuzey-doğu hudutlarında Chionitae (Kionit/Hyonit) adı verilen kavimler oturmaktaydı (23). Batılı kaynaklar bunlardan Karmir Hyon, Kermichion, Hermichion olarak da söz etmekteler. Burada Karmir, Kermir, Hermi sözcükleri “kırmız” anlamında olup Kırmızı Hunlar kastedilmektedir (24). Bu durum Kırmızı Hun, Ak Hun ve Eftalitler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar sorununu gündeme taşımaktadır. Bunlar her üçünün de Türk olduklarına kuşku duyulmasa da Türklerin hangi zümresine bağlı oldukları ve hangi tarihte ortaya çıktıkları tartışmalıdır. Prokopios’un bir kaydına göre, yaklaşık 550 yılında Hirkania (Hazar Denizi) çevresinde Ak Hunlar oturmaktaydılar. Daha da önemlisi müellife göre, bunlar göçebe olmayıp eskiden beri bu topraklarda oturmaktaydılar. Fiziksel yapıları da diğer Hunlardan farklı olup beyaz tenliydiler (25).  Bu durum Kırmızı Hunlar ile Ak Hunlar arasında fiziksel olarak da bazı ufak farkların olduğunu düşündürtmektedir (26). Hyon (Hun) adı Avesta’da ve Viştasp hikayelerinde de geçmektedir. Hyonların  Horasan sınırlarında gözükmeleri m.ö. I. Yüzyıla rastlamaktadır (27). Bu bilgiler Horasan civarına birbirinin peşi sıra üç farklı dönemde Türk göçünün gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;I. Kırmızı Hyonların göçleri – M.Ö. I. Yüzyıl;&lt;br /&gt;II. Ak Hunların göçleri – miladi 350 yılda;&lt;br /&gt;III. Eftalit (Ak Ti veya Uar Hun) göçleri – miladi V. Yüzyılın başları;&lt;br /&gt;Ermeniyye bölgesine gelen Mamigunlar bunlardan dönem itibariyle ilk Türk göçüne, yani m.ö. I. Yüzyılda yapılan Hyon/Hun göçüne rastlamaktadır. Muhtemelen Mamigunlar’ın göçü duraksamalar halinde Ermeniyye’ye kadar uzanmıştır. Öte yandan Favstos Buzand’ın sözünü ettiği Manvel Mamikonyan’ın (Mamigun) “Çin’de bir iç kargaşa yüzünden göçüp buralara geldik” ifadesi m.ö. I. Yüzyılda Büyük Hun İmparatorluğunun içine düştüğü karmaşayı ve siyasi krizi tanımlamaktadır. W. Samolin bir çalışmasında, 89-91 yılında Hunlar’ın aldıkları ağır yenilgiler yüzünden bazı kesimlerinin batıya kaydığını belirtmektedir. Ona göre, yurtlarını terk eden kavimler arasında Hyon/Kion boyları da bulunuyordu. bir Hun başbuğunun önderliğinde hızla batıya yol alan Hyonlar önce Soğdiyana (Soğdak), ardından da Partlar’ın ülkesine sokuldular (28). &lt;br /&gt;Partlar İskit kökenli Turanit bir topluluk olduklarından sürekli dışarıdan gelen Türk göçlerini kabul etmişlerdir. Nitekim aldıkları bu destekle de uzun yıllar Roma’ya karşı koymuşlardır. Partlar’ın çözülmeğe doğru itildikleri bir dönemde Horasan’dan içeriğe dalan Hyon/Hun göçü Partlar için ülkenin güneyinde huzursuzluk çıkaran Sâsânîlere karşı hayati bir anlam taşımıştır. Partlar gelen Türk göçebelerine yerleşim alanları tahsis etmekte, onlarda buna karşılık Part askeri savaşlarında gönüllü olarak hizmet etmekteydiler. Mamigunlar Part devletinin sonları ile Sâsânîlerin hakimiyete gelişi sırasında ortaya çıktıklarından onların Hunlardan bir grup olduklarına kuşku duyulmamaktadır. Nitekim, onların hemen peşinden Ak-Hunlar 350 yılında gelip Horasan’a kadar olan bölgelerde yerleşmiş ve kendi devletlerini kurmuşlardır (29). Ancak Ak-Hunların ortaya çıktığı dönemde artık Part Devlet’i tarihe karışmış, Sâsânîler İran’ın merkezi bölgelerinde hakimiyeti ellerine almışlardır. Buna rağmen Sâsânîler de Horasan ve Güney Kafkasya’dan devleti sıkıştıran Türkler’le iyi geçinmeğe çalışmış ve onları Roma’ya karşı yürüttükleri savaşa ortak etmişlerdir. Örneğin, 350 yılında Roma’ya karşı bir Sâsânî – Hyon – Kuşan ittifakından söz edilmektedir. Romalı müellif Marcellinus’a göre, 358 yılında Amida kuşatması sırasında Roma karşısına dikilen Sâsânî ordularının sol cinahını tümden Hunlar oluşturmakta ve onların başında hükümdarları Grumbates (Kurumbat) durmaktaydı(30).&lt;br /&gt;Ermeniyye’de yerleşen Mamigınlar da bu savaşta Sâsânîler safında yer almış ve kendi konumlarını tescillemişlerdir. Muhtemelen bu tarihten itibaren de Mamigunlar ailesi Ermeniyye’deki askeri yönetimi kendi ellerine geçirmişlerdir. Favstos Buzand, Ermeniyye’de ordu komutanlığı yapmış Mamigunlar ailesinden çıkmış komutanları listesini vermiştir: Vaçe, Vasik, Artavazd, Samuel, Muşel, Artaşes, Manvel, Vardan, Amayak, Vagan, Vard, Amazasp, Grigor, Behram ved. bunlardan Vaçe, Vasik, Amayak, Vasak, Vargan ve Manvel isimleri Eski Türkçe isimlere uygun düşmektedir. Diğerleri ise artık Hıristiyanlık izleri taşırlar (31). &lt;br /&gt;Hazar’ın doğu ve batısını ellerinde bulunduran ve İran’ın içlerine doğru geniş bir toprak parçasını ellerinde bulunduran bu Türk toplulukları komşuları tarafından hep “Türk-Eftalit” olarak anılmışlardır. Nitekim, cahiliye dönemi Arap edebiyatına ve Erken İslam kaynaklarına da bunlar aynı isimle girmişlerdir(32). Her halde Eftalifler en son sahneye çıktıklarından Arap kaynaklarında da bu isimle kalmışlardır. Eftalitler, köken olarak Töleslerin cetleri Türklerin Ti gruplarındandı. Yaygın bir görüşe göre, Eftalit adı Ak-Ti adının bozulmuş biçimidir. Arap kaynaklarında bunlar Eptalit, Eftalit, Heptalit olarak geçmektedir. &lt;br /&gt;Eftalitlerin tarih sahnesine çıkışları 400’lü yıllara tastlamaktadır. 450 yılında Sâsânî ve Arap kaynaklarında Eftalit adının Türk adının karşılığı olarak pekişmesi bunun eyani kanıtıdır (33). Bu dönemde Hunlar artık Sâsânî Devleti’nin varlığını tehdit edecek boyuta gelmişlerdir. Öte yandan tarihsel bilgilerin örtüşmesi bu tarihte Hazarın güney-doğusu ile güney-batısında yer alan kalabalık Türklerin ortak hareket ettiği gözükmektedir. Bunu kanıtlayacak en önemli olay 450-480 yılında Sâsânîler’in doğu ve batıda Eftalitlerle Mamigun ve Albanlarla 20 yıldan fazla kıyasıya bir savaş yapmaları ve bunun sonucunda Eftalitler’in siyasi iradesine boyu eğerek yıllık vergi ödemek zorunda kalmalarıdır (34). &lt;br /&gt;Bunun üzerine Sâsânîler bölgedeki küçük toplulukları derleyerek Hun gücüne karşı koymaktaydılar. Örneğin, 364-368 yılında Hay kökenli Bizans’a ait toprakalrda yaşayan bir nahar Sâsânîlerle ittifak ederek Mamigunların vatanına saldırmıştır. Bunun nedeni, Türklerin daha bu dönemde Bizans’ın ortalarına kadar yarıp geçen akınlar yapmasıydı. Tıpkı Selçuklular döneminde olduğu gibi, kalabalık Hun grupları Horasan’dan İran’ın kuzeyi boyunca rahat hareket ederek Bizans’ın ortalarına ve Kuzey Suriye’ye kadar feth hareketleri düzenliyorlardı. Aynı saldırılar Avrupa cephesinde de yaşanmaktaydı. 430 yılında Basik isimli bir Hun komutanı Güney-Doğu Avrupa’nın tamamını eline geçirmişti. Tüm bunlar o dönemde Araplar dahil diğer çevre ülkelerinde Türk-Hunlar hakkında hiçbir tasavvur uyandırmadığını savunmak için yeterli değildir. 450-480 Turan-İran savaşlarında Hun-Eftalitler Horasan ve Azerbaycan yönünde Sâsânîleri peşpeşe büyük yenilgiye uğratmışlardır. Sâsânî orduları doğuda Nişabur’un, batıda ise Maku’nun ötesine geçemiyorlardı. 455 yılında Hunlar Horasan’ın tamamını ellerine geçirirken, 450 yılında Mamigunlardan Vasak Mamigun Halhal civarında Sâsânî birliklerini feci bir yenilgiye uğratmıştır. Bu savaşta İskit kökenli Alban kabimleri de onun yanında yer almışlardır. 451 yılında cereyan eden savaşlarda Vardan Mamigun başkanlığındaki Ermeniyye Türkleri Maku civarındaki Zengimar nehri kıyısında Avarar denilen ovada Sâsânîleri bir kez daha yenilgiye uğratmıştır. 482 yılında Vasak Mamigun Artaz bölgesinde bir kez daha Sâsânîlere yenilgini tattırmıştır. Tam bu sırada Hazarlar’ın Albanya üzerinden Aras nehrine kadar ilerledikleri ve Şirvan bölgesini elelrine geçirdikleri kaydedilmektedir(35). &lt;br /&gt;Tüm bu bilgiler m.ö. VI. Yüzyılda bir İskit ülkesi haline gelen Armini bölgesinin miladi başlarında yapılan yoğun Türk yerlşemeleriyle Erken Ortaçağda artık bir Türk yurdu konumuna geldiğini göstermektedir. Nitekim, cahiliye dönemi Arapları ve İslam’ın ortaya çıkışı sırasında Hz. Muhammed’e önerilen “Türk ülkesine sığınması” önerisi Ermeniyye’ye denk gelmektedir. Ancak, Hıristiyanlığın hızla Ermeniyye’de yayılmasıyla buradaki yerleşik Türk unsuru erimeğe başlamış yerel kimlikle (bu kimlik sanıldığının aksine Hay/Ermeni kimliği olmayıp eski Hurri ve Urartuların kalıntıları olan Haldey kimliğiydi) bütünleşerek dilsel ve kültürel anlamda Türklüklerini kaybetmeğe başlamışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar: &lt;br /&gt;1.Bu mısralar Cahiz’in Kitabü’l-hayvan adlı eserinde geçmektedir. Bkz. Gamberli, Türk, s. 81-82.&lt;br /&gt;2.Aynı eser, s. 92.&lt;br /&gt;3.Aynı yer; Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk, s. 50. Her iki kaynak bu şiiri Cahiz’in Selese Resail (Leyden 1903, s. 50) eserine istinat etmekteler.&lt;br /&gt;4.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk, s. 52.&lt;br /&gt;5.Bu konuda geniş bilgi için bkz. Dyakonov İ. M, Predistoriya armyanskogo naroda, Moskva 1967, s. 220, 226, 234, 236 n. 116; Çağdaş Ermeni tarihçisi G. Kapansyan bu adı “Or(o)m” biçiminde okuyarak bu adı Balkan Frigleriyle bağlamak istemişse de kanıtlayamamıştır.&lt;br /&gt;6.Şimdiki Ermeniler hâlâ kendi aralarında Hay adını kullanırken, Gürcüler Somheti (bu ad Gürcüce Yukarı Ülke anlamına gelmektedir), Batı ve Rus kaynakları Armeni, Türkler ise Ermeni demektedirler. Dyakonov, Predistoriya, s. 226-232.&lt;br /&gt;7.Kapanyan G. A, İstoriko-lingvistiçeskie rabotı. K naçalnoy istorii armyan. Drevnyaya Malaya Aziya, Erevan 1956, s. 155.&lt;br /&gt;8.Dyakonov, Predistoriya, s. 174; Horenli’de geçen ve Grabarca Sakordi olarak gösterilen bu isim genelde hep “Sak oğlu” olarak tercüme edilmiş ve açıklanmıştır. Ancak Grabarca’da “ordi” sözünün karşılığı yoktur. Ayrıca bunun neden “oğlu” gibi tercüme edildiği de naşirlerce belirtilmemektedir. “Ordi”, Ermeni kaynaklarına geçen Türkçe “yurt” sözcüğünün bozulmuş biçimidir. Bundan dolayı Horenli’deki “Sakordi” – “Sak yurtlu” olarak tercüme edilmelidir. Buradan da Armeni’deki ilk devlet kuran hanedanın “Sak yurtlu” hükümdarlar olduğu anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;9.Ksenefont, Anabasis, IV:18.&lt;br /&gt;10.İstoriya Armenii Moiseya Horenskogo, Moskva 1893, II:56 (bundan sonra Horenli).&lt;br /&gt;11.Kol/Kul boylarının bir Türk-Peçenek boyu olduğunu aynı isim altında Kıpçak Bozkırlarında oturan Türkler arasında da bu kavime rastlamamız kanıtlamaktadır. Gerek Peçenekler, gerekse de Kıpçaklar arasında Kul adlı bir Türk boyu bulunmaktadır. Geybullayev G, Gedim Türkler ve Ermenistan, Bakı 1992, s. 110.&lt;br /&gt;12.Vanandlar hakkında bkz. Horenli, III:44.&lt;br /&gt;13.Çakarlar daha sonra Erdebil bölgesinde karşımıza çıkacak Çakurlu boylarının cetleridirler. &lt;br /&gt;14.Armyanskaya geografiya VII veka, SPb. 1877, s. 35.&lt;br /&gt;15.Horenli, II:58.&lt;br /&gt;16.Bu ad 1590 tarihli İrevan eyalet defterlerinde “Çakarşin” olarak geçmektedir. Bkz. İrevan Eyaleti Mufassal Defteri, İstanbul Başbakanlık Arşini, No: 633, s. 59.&lt;br /&gt;17.Kengerlerle ilgili geniş bilgi için bkz. Klyaştornıy S. G, Drevnetyurkskie runiçeskie pamyatniki kak istoçnik po istorii Sredney Azii, Moskva 1964, s. 159; Geybullayev, Gedim Türkler, s. 111.&lt;br /&gt;18.Adonts N. G, Armeniya v epohu Yustininana, SPb. 1908, s. 222.&lt;br /&gt;19.Armyanskaya geografiya VII veka, s. 53.&lt;br /&gt;20.Sadak hakkında bkz. Armyanskaya geografiya VII veka, s. 48; Eremyan S. T, “Rannefeodalnıe gosudarstva Zakavkazya v III – VII vv.”, Oçerki istorii SSSR, Moskva 1968, s. 303; Geybullayev, Gedim Türkler, s. 117.&lt;br /&gt;21.İstoriya Armeniya Favsta Buzanda, Erevan 1953, V:34 (bundan sonra Buzand). &lt;br /&gt;22.Çingiz Han’ın bir komutanı Çurmagun, onun oğlu ise Abugun adını taşımıştır. İlhanlılarda Argun adlı hükümdara rastlanmaktadır. Türk kökenli Basillerin hükümdarı Katargun adını taşımıştır. Yine Attila’nın Edegun adlı bir oğlu olduğu belirtilmektedir. Konak adına gelince özellikle Bulgarlar arasında Kunak isimli hükümdarlar bulunmaktadır. Bkz. Bakühanov A, Gülistan-i İrem, Bakü 1951, s. 43; Feofilakt Simokatta, İstoriya, Moskva 1957, s. 161. &lt;br /&gt;23.Mcartney C. A, “On the Greek Sources for the History of Turks”, BSOAS, XI, 1943-1946, s. 266-275; Necef E. N – Annaberdiyev A, Hazar Ötesi Türkmenleri, İstanbul 2003, s. 91.&lt;br /&gt;24.Czeglédy K, Bozkır Kavimlerinin Doğudan Batıya Göçleri, çev. E. Çoban, İstanbul 1998, s. 57.&lt;br /&gt;25.Aynı eser, s. 59; Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 92.&lt;br /&gt;26.Eski Türklerin anlayışında yönlere, mistik anlamlara ve fiziksel yapılarına (hatta taktıkları başlıklarına) göre Türk topluluklarının Ak Ti, Kırmızı Ti, Yeşil Ti; Ak Hun, Kırmızı Hun, Ak Koyunlu, Kara Koyunlu, Kızılbaş, Akbaş (Osmanlı), Yeşilbaş (Şibanlı) tanımlandıkları bilinmektedir. &lt;br /&gt;27.Czeklédy, Bozkır Kavimleri, s. 60-61.&lt;br /&gt;28.Samolin W, “Hun, Gun, Turk”, CAJ, 1957-1958, III, s. 143-150.&lt;br /&gt;29.Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 94.&lt;br /&gt;30.Shiratori K, “On the Territory of Hun Prince Hsiu t’u Wang”, MRDTB, 1930, s. 1-77.&lt;br /&gt;31.Buzand, III:18.&lt;br /&gt;32.Taberi ve Mes’udî onları “Türk” ve “Eftalit” olarak vurgulamaktadır. Bkz. Taberi, II, s. 867, 1879-1965.&lt;br /&gt;33.Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 99.&lt;br /&gt;34.Aynı yer.&lt;br /&gt;35.Balazurî, Futuh el-Buldan, Leyden 1876, s. 194; İbnü’l-Esir, el-Kamil, I, s. 319; Dunlop D. M, The History of the Jewich Khazars, Princeton 1954, s. 20.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-7486227548041339346?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/7486227548041339346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=7486227548041339346&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7486227548041339346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/7486227548041339346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/01/hz-peygambere-iltica-etmesi-nerilen-trk.html' title='Hz. Peygambere İltica Etmesi Önerilen Türk-Eftalit Ülkesi Neresidir?'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-3105433278276492460</id><published>2008-01-28T11:19:00.000+02:00</published><updated>2008-01-28T11:23:53.419+02:00</updated><title type='text'>Sâsânî Ordusundaki Türkler</title><content type='html'>Muteber kaynaklarımız arasında yer alan Taberî ve İstahrî’de Arap-İslam ordularının Sâsânîleri Medain civarındaki savaşta tam yenilgiye uğratınca Orta Asya’ya kadar önlerinde hiçbir engel kalmadığını söylemektedir (1).  &lt;br /&gt;Sâsânîler’in hezimeti gerek Arap, gerekse de Bizans için beklenmeyen bir olaydı. Kadisiyye savaşı, adeta İskender kadrşısında perişan olan III. Darius’un aldığı m.ö. 331 Kavgamel hezimetine benzemektedir. Ancak, duruma Sâsânîler cephesinden bakıldığında Araplar karşısında kaybedilen her üç savaşın sonucu doğal gözükmektedir. Nitekim, Sâsânîler bir devlet olarak bütün fonksiyonlarını kaybetmiş bir konumdaydı. Hükümdar III. Yezdegert kendi emirlerine söz dinletemiyordu. Nitekim, o dönemde çeşitli yarıbağımsız eyaletlerden oluşan Sâsânî İmparatorluğu birleşik bir güç değildir. eyalet hakimleri oldukça güçlü ve geniş yetki sahibi olup hükümdarı dinlemiyorlardı. Hatta III. Yezdegert savaş için onlardan asker talep ettiğinde birçok eyalet hakimi bunu kulak ardı etmiştir. Sâsânî-Arap savaşlarında dikkat çekilmeğen bir durum daha vardır. Araplar her üç savaşta da Sâsânîler adı altında genelde Türklerden oluşan askeri birliklerle karşılaşmışlardır. Zira, her üç savaşta da Sâsânî ordularının komutanı Adurbadagan (Azerbaycan) hakimi Rüstem olmuştur. Rüstem’in emrindeki ordu önemli ölçüde Azerbaycan’da yerleşmiş İskit/Sak ve diğer Türk gruplarından oluşmaktaydı. Ona katılan Aran hakimi Cavanşir’in ordusu da Alban/Aran İskit kavimlerinden müteşekkildi. Çok daha önemlisi ise son savaşta (Medain’de) Sâsânîler safında Ermeniyye Türklerinin yer almış olmalarıdır. Burada Ermeniyye’deki Hun komutanı Muşek Mamigun’un yanı sıra İskit kökenli Sünük hakimi Grigor’da görev almıştır (2). &lt;br /&gt;Buradan anlaşılan şu ki Sâsânî hükümdarı III. Yezdegert hakimiyetinin korumasını Eski İskit ve Türk güçlerine teslim etmiştir. Bunlardan Azerbaycan’daki İskit kökenlileri Zerdüştî, Aran, Sünük ve Ermeniyye’deki Türkler ise Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Arap kaynakları bunların hepsini “İranlı”lar olarak tanımlamışlardır. Bizans ve yerel Kafkasya kaynakları ise dini kimliği öne çekerek onları Türkler’den ayırmışlardır. Anlaşılan şu ki Araplar’la Türkler daha Kadisiyye savaşında yüzleşmişlerdir. &lt;br /&gt;Bazı Bizans ve Suryani kaynakları Sâsânî-Arap savaşlarında Türklerin ihanetinden ve Müslümanlar safına geçmesinden söz etmekteler. Ancak duruma daha vakıf olan Arap, Sâsânî ve yerel Kafkasya kaynaklarında bu durum hakkında net ve açık bir fikir yoktur. Ancak Sâsânîlerle Ermeniyye, Aran ve Azerbaycan’ın ilişkilerine göz attığımızda bu söylentinin bazı ipuçlarına rastlamaktayız. Bunu her şeyden önce Ermeniyye Türklerinin komutanı Mamigunlar’la, Aran hakimi Cavanşir’in Araplar’la gerçekleştirdikleri barış anlaşmasından anlamaktayız()3.  Nitekim, Sebeos, 654 yılında Ermeniyye’ni Müslüman-Araplara teslim eden Sak kökenli Hıristiyan Erştuni hanedanı temsilcisi Teodor Rştuni dışında “Albanları ve Sünükleri” Arapların müttefikleri olarak tanıtmaktadır(4). &lt;br /&gt;Arap-Sâsânî savaşı boyunca III. Yezdegert’in hep Azerbaycan, Aran ve Ermeniyye’nin askeri güçlerine sırtını dayaması, Sâsânî askeri birlikleri içinde Türklerin önemli bir yer tuttuklarını göstermektedir. &lt;br /&gt;Sovyet tarihçiliği, Sâsânîler dönemi İran tarihni tümden “Pers kimliği” altında inceledğinden sözünü ettiğimiz dönemin olaylarını da “İranlılaştırmışlardır”. Bu mevcut kaynakların Rus ve diğer yerel dillerdeki baskısına da yansıtılmış ve bir dizi tahriflere yol açmıştır. Sâsânîler’in çöküşünden sonra bu devletin askeri gücünü oluşturan kalabalık Türk askeri birlikleri Müslüman-Araplar’ın önünde bölgenin tamamına dağılmışlardır. Kaynaklarda adı Geçmazgi (5)  olarak geçen Sâsânî ordusunda üst sıralara kadar yükselmiş muhtemelen bir Türk komutanın emrindeki askeri birliklerle kuzey eyaletlerine Azerbaycan ve Aran (Albanya) topraklarına saldırdı. Kalankaytuklu’ya göre, “düşmanın öncü birlikleri apar topar onun (Cavanşir’in) eyaletinin son hudutlarına vardığında, o alelacele silahlanıp ordunun komutanı ünlü Geçmazgi’ni bizzat kendisi öldürdü. Kendisi, onun ordusunu elinde kılıç olanları korkunç biçimde öldürdü. Onlar düşmandan çok sayıda esir, at, katır ve ganimet ele geçirdiler. Dağlarda onlar birkez daha çatıştılar ve bu gün zafer ona nasip oldu”(6). &lt;br /&gt;Buradan anlaşılan Türk komutan Geçmazgi emrindeki Sâsânî ordusunun kalıntılarıyla Azerbaycan ve Aran ülkesini yağmalayarak Araplar’ın önünden kuzeye Türk ülkelerine kaçmaktaydı. Nitekim, Aran hakimi Cavanşir de onu “dağlarda” (Kafkasya dağlarında) yakalamış ve mağlup etmiştir. Bu, Geçmazgi’nin emrindeki birliklerin de Türkler olacağını göstermektedir. &lt;br /&gt;Gürcü kroniklerinde verilen bilgi bu olayı daha da aydınlatmağa olanak tanımaktadır. Buna göre, Geçmazgi’nin emrindeki birlikler İberiya’ya (şimdiki Gürcistan’a) yapılan Hazar saldırısı sırasında Uti ve Sakasen’a (Saksin/Şeki) girmişlerdir. Bu Hazar komutanı Cebu ile Geçmazgi’nin ortak hareket ettiklerine de bir gönderme olabilir. Anlaşılan Cavanşir’le savaşta Türk komutan Geçmazgi mldürülmüştür. Ancak onun ordusu hâlâ mevcudiyetini sürdürmekteydi. Nitekim, Sünük hakiminin arabuluculuğuyla Geçmazgi birlikleriyle Cavanşir arasında anlaşma sağlanmışsa da, Geçmazgi birlikleri bu defa saldırıya geçerek onun babasını rehin almışlar. Bunun üzerine cereyan eden şiddetli savaşta Geçmazgi birliklerinin arta kalanı da yenilmiş ve ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Kalankaytuklu şöyle der: “Yezdegert’in hükümdarlığının 20. yılında İran imparatorluğu büsbütün çöktü. Bu, Haceroğullarının (Arapların) dünyada ünlü savaşlarının 31. yılı ve Cavanşir’in 15. yılında oldu”(7). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar:&lt;br /&gt; 1. Müslüman-Arap birlikleriyle Sâsânîler arasında temel üç büyük savaş cereyan etmiştir. İlki tarihi hâlâ tartışma konusu olan Karşan (Kadisiyye) savaşıdır. Kaynaklar bu savaşın 635 ila 638 yılları arasında cereyan ettiğini söylemektedir. İbnü’l-Esir’e göre (el-Kamil, II, s. 235) Kadisiyye savaşı hicri 15 yılın sonlarında (Ocak 638) yılında olmuştur. Taberî de aynı tarihi vermektedir (Taberî, I, s. 2349). Abdü’l-Mu’nim Macid’e göre bu savaşın tarihi hicri 15 uılı, miladi 636 yılıdır (Abdü’l-Mu’nim Macid, et-Tarih es-Siyasiy li-d-davla el-Arabiyye, Kahire 1960, c. VIII, s. 201). Anlaşılan savaşın gerçekleştiği hicri 15 yılı tarihi doğru olup, ancak bu tarihin miladi hangi tarihe rastladığı tartışmalıdır. Hicri 15 yılı miladi tariyile Şubat 637-Ocak 638 yıllarına denk düşmektedir. Bu durumda Kadisiyye savaşının 637-638 yıllarında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Taberî’ye göre, Kadisiyye’de Arapların 35.000, Sâsânîler’in ise 80.000 askeri bulunuyordu (Taberî, I, 2351). Savaşta Sâsânî safında yer alan Alban/Aranlıların tarihçisi Musa Kalankaytuklu ise durumu şöyle anlatmaktadır: “Birkaç gün sonra Mehergan ayında (Hz. İsa’nın doğum günü, 6 Ocak – çev.) İsa’nın doğum gününde onlara (Araplara – çev.) karşı 30.000 atlı ve 20.000 yaya saldırıya geçti. Katşan’dan (Kadisiyye) gelen Haceroğulları (İsmail’in soyu Araplar – çev.) çok sayıda atlı ve 20.000 yaya kalkan takmış öne atılarak İran ordusuyla savaşmağa başladılar. Aran sparapeti (Aran hakimi Cavanşir) kendi yiğit askerleriyle onların (Arapların) saflarından içeriğe saldırdı, kendi düşmanlarından ikisini yere indirdi ve kendisi üç yerden ağır yara aldı. Düşman onu kuduz kinle nehre kadar takip etti, o ise saldırıları defedip nehri yüzerek geçti” (İstoriya Agvan Moisey Kagankatvatsi, Perev. s drevnearm. K. Patkanova, SPb 1861, s. 111). &lt;br /&gt;İkinci  savaş 642 yılında Nihavend yakınlarında cereyan etmiş ve Araplar birkez daha zafer kazanmışlardır. Üçüncü ve belirleğici savaş ise bizzat Sâsânî başkenti Ktesfon (Medain) yakınlarında olmuştur. Bu savaşta Sâsânî başkenti Arapların eline geçmiştir (İstoriya Agvan, s. 138; Taberî, I, 2322). Taberî, bu savaşta Sâsânî birliklerinin sayısını 120.000 olarak göstermiştir. Buna göre, Sâsânî ordularının merkezinde Adurbadagan (Azerbaycan) hakimi Rüstem durmakta ve onun emrinde 60.000 asker yer almaktaydı. Onun önünde 40.000’lik orduyla Calnus (muhtemelen Aran hakimi Cavanşir veya Çuvanşir), arkada ise Birzan/Borzan komutasında 20.000 birlik vardı (Taberî, I, 2249, 2258).&lt;br /&gt;  2. İstoriya Agvan, s. 138; İstoriya episkopa Sebeosa, Perev s drevnearm. St. Malhasyana, Erevan 1939, s. 119 (bundan sonra Sebeos).&lt;br /&gt;  3. Sebeos, (s. 159) Araplar’la ittifak içinde olan Doğu Ermeniyye hakiminden söz edilmektedir. Ancak Sebeos bu anlaşmanın Halife I. Muaviye döneminde olduğunu söylemektedir. Buna karşılık Musa Kalankaytuklu’da daha ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Ona göre, “654 yılında Halife Osman, (Bizans hükümdarı) II. Konstant’a karşı olan Teodoros Rştuni’ye (Doğu Ermeniyye’nin Sak kökenli Eriştunî hanedanının Hıristiyan hakimi – çev.) Ermeniyye, İberiya (Gürcistan), Sünük (Zengezur) ve Agvaniya (Alban/Aran) üzerinde Kafkas Dağları ve Çoga (Çul/Sul) kapısına dek hakimiyeti verdi (İstoriya Agvan, s. 153-154).&lt;br /&gt; 4. Sebeos, s. 151-155; Musa Kalankaytuklu, Cavanşir’in babası Varaz-Tridat’ın oğluna muhalefet ederek Araplar’la yaklaşmaktan yana olduğunu yazmaktadır. Kaynağın verdiği bilgiye göre, o “kendi isteğiyle düşmana boyun eğidi” (İstoriya Agvan, s. 115).&lt;br /&gt;  5. Sovyet ve Batılı tarihçiler bilinçli biçimde bu adı Gelanî olarak onarmak istemişlerdir. Ancak bu adı İranî dillerde hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Geçmezgi, Türkçe bir ad olup, büyük bir olasılıkla Sâsânî ordusunda hizmet eden Türk komutanı temsil ediyordu. Ortaçağ Grabarcasında bu ad Geçmazgi veya Kaçmazği olarak okunmaktadır. İstoriya Agvan, s. 113.&lt;br /&gt;  6. Aynı yer.&lt;br /&gt;  7. Buradan anlaşılan bu olaylar miladi 651-652 yıllarında gerçekleşmiştir. Bkz. İstoriya Agvan, s. 115.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-3105433278276492460?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/3105433278276492460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=3105433278276492460&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3105433278276492460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/3105433278276492460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/01/ssn-ordusundaki-trkler.html' title='Sâsânî Ordusundaki Türkler'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-5602781397756674464</id><published>2008-01-28T11:15:00.000+02:00</published><updated>2008-01-28T11:16:50.018+02:00</updated><title type='text'>Erken Müslüman-Arap Edebiyatında Türk Kimliği</title><content type='html'>M. Gamberli değerli çalışmasında Erken dönem Müslüman-Arap yazınında “Türk kimliği”ne ilişkin bilgileri bir araya getirmiştir. Müellif, daha önce üzerinde pek durulmamış ilginç bilgilere dikkat çekmektedir. Buradan anlaşılan, Erken Müslüman-Arap edebiyatında “Türk kimliği” çeşitli içeriklerde sunulmaktadır. Söz konusu derlenen hikayeler arasında geleneksel “asker, yönetmen Türk kimliği”nin yanı sıra “bilgili, düşünceli, gururlu, kendi soyuna bağlı Türk” kimliği dikkat çekicidir. Bu hikayelerden birini XII. Yüzyıl müelliflerinden İbn Sem’anî zikr etmektedir. İbn Sem’anî rivayetin edebi nitelikli bir mecliste gerçekleştiğini belirterek şunları anlatmaktadır: oturumu düzenleyen el-Gutabî yüzünü gençlere tutarak, her biri bir millete mensup olan genclerden kendi milletlerinin faziletlerini ortaya koyan iki beyitlik şiir söylemelerini istedi. Oturumdaki Türk, Fars, Arap ve Rum gençleri bulunuyordu. Önerini beğenen gençler kendi yeteneklerini sergilemeğe başladılar. İlk önce Fars söze başladı ve o şu beyti söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hükümdarlarız ve şah evlatlarıyzı,&lt;br /&gt;Bizim siyaset ilmimiz, tedbirimiz ve kitaplarımız vardır.&lt;br /&gt;Biz kurbanlık İshak soyundanız ,&lt;br /&gt;Peygamberlerin ünlerindeki ün perdesi, asıl ve necabetiyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak Arap genci söz aldı ve soyunun İbrahim oğlu İsmail’e dayandığını vurgulayan ve ün bakımından kendi milletini öven bir şiir okudu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde tedbirin, zarifliğin ve edebin doğallığının yanı sıra,&lt;br /&gt;Cesaret ve cömerlik de doğaldır.&lt;br /&gt;Biz hepimiz İsmail soyuyuz,&lt;br /&gt;Ona bağlılığımı sunduğumda insanlar beni inkar etmezler. &lt;br /&gt;Ardından Rumlu genç söze başladı ve şöyle bir beyt okudu: &lt;br /&gt;Rumlar öyle bir topluluk ki onda,&lt;br /&gt;Akıl, tecrübe, ahlak güzelliği ve aydınlık, ilginç ilim vardır.&lt;br /&gt;Onlar Eys ve Emlak’ın evlatlarıdır ,&lt;br /&gt;Onların giyimlerinin ipek ve altın olması yalan değildir.&lt;br /&gt;Sonuncu olarak sıra Türk gence geldi ve o şöyle bir beyt söyledi:&lt;br /&gt;Türkler kendi yurtlarında (başkalarınca) yönetilmediler,&lt;br /&gt;Farslar, Rumlar ve Araplar ise yönetildiler.&lt;br /&gt;Bu senin yaşamın için bir fazilettir,&lt;br /&gt;Bunu ancak ahlaksız, kıskanç ve çekemeğenler inkar edebilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk gencinin okuduğu beyt çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Ali b. Züreyk bu beyte ilişkin kendi düşüncesini şöyle ifade etmektedir: “Türkün sözlerinde kendisine yönelik gurura şaşırdım”. Ali b. Züreyk’in Türkçe karşı bu sarfettiği sözleri duyan ev sahibi şöyle demiştir: Eğer Arap,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde tedbirin, zarifliğin ve edebin doğallığı yanı sıra,&lt;br /&gt;Cesaret ve cömerlik de doğaldır.&lt;br /&gt;Yol gösterici Pygamber Ahmedü’l-Mustafa.&lt;br /&gt;Budur Arapların efendilik araçları olan övünçleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veya,&lt;br /&gt;Farslar, Rumlar, Türkler değil,&lt;br /&gt;Biziz Adnan evlatları, bizdedir akıl, bizdedir cömertlik, bizdedir adep!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, bize, Mustafa (Hz. Muhammed) nesebindendir, onunla Arap her birliğe önderlik ediyor diyorsa, o zaman Arap diğerlerinin susması gerektiğini ifade etmektedir ve daha fazla övgüye layık olduğunu belirtmektedir”. Anlaşılan, Züreyk’in “Türkteki gurura” şaşırmasına anlam vermeyen ev sahibi, aslında “Arapların gururlu ve kendilerini beğenmiş” olduklarına şaşırması gerektiğini ifade etmiştir. &lt;br /&gt;Diğer bir rivayet ise Taberî tarafından aktarılmaktadır. Burada Taberî, Hz. Ömer ile Hz. Ali arasındaki bir diyaloga dikkat çekmektedir. Buna göre, Ahnef b. Gays, Horasan ve İran’ın nahiyelerini fethettikten sonra Ceyhun (Amu-derya) nehrini geçip Türk topraklarını ele geçirmek için halife Ömer’e (634-644) bir mektup göndererek müsaadesini istedi. Hz. Ömer, Hz. Ali’i ile konuştuktan sonra ona şöyle bir mektup gönderdi: “Dur! Ceyhun nehrinin ötesine sakın saldırmayın. Nehrin bu yakasında durun. Horasan’a hangi koşullarla girdiğimizi iyi bilirsiniz, aynı koşullarla orada kalmağa devam edin. Zaferiniz bu olmalıdır. İleriye gidip nehri geçmek düşüncesinden vazgeçin. Aksi taktirde mahv olursunuz”. Ardından Hz. Ömer yüzünü Hz. Ali’ye çevirerek “Kaç o yerlere kadar ordu sevk etmeseydik. O nehrle bizim aramızda ateşten bir deniz olmasını isterdim”. Hz. Ali bunun nedenini sorduğunda Hz. Ömer, peygamberin Türklerle ilgili hadislerini hatırlattı ve verdiği tavsiyelerinden söz etti: “Çinkü oranın halkı (Türkler) yurtlarından çıkacak ve dünyayı üç kez fehtedeceklerdir. Üçüncüsü onların son istilası olacaktır. Bu (istilanın) Müslümanların üzerine değil, Horasan halkının başına gelmesini isterdim”. &lt;br /&gt;Siyasi ve edebi konuların dışında Türk adı Arap değimlerinde de sıkça kullanılmıştır. Cahiz’e göre, “Araplar düşmanlık ve sertlik hakkında örnek vermek isterken şöyle derler: Onlar Türk ve Deylem’den başka kimseler değillerdir”.  Benzer biçimde Arap deyimlerinde Türk “ibret” unsuru olarak kullanılmaktadır. Cahiz Beyan ve’t-Tabin adlı eserinde şöyle bir olay aktarmaktadır: “Hz. Osman karşıtlarının kuşatmasında iken Abdullah b. Abbas (öl. 687/88) Mekke’de geleyana gelmiş ve ayaklanmış kalabalığa karşı çıkarak şunları söylemiştir: şayet Türkler ve Deylemler bizi gözlemleseydiler Müslüman olurdular”.  Görüldüğü gibi Arap deyimlerinde Türkler ile Deylemliler bir arada zikredilmekteler. Bunun gerekçesi onların “sert ve haşin” topluluklar olmalarına yapılan vurdudur. Sonuncu deyimde de, Müslümanların düştükleri acınılası duruma gönderme yapılarak daha sert görünümlü Türkler ile Deylemlilerin bu durum karşısında Müslüman bile olacaklarına vurgu yapılmakta ve Arapların konumu eleştirilmekteydi. Söz edilen “sertlik ve haşinliği” Makdisî şöyle açıkalamaktadır: “Çığlıkları yıldırım gürültüsünü bastıran Türkler öyle bir millet ki konuştukları zaman melekler gibi güzel, savaştıklarında devler gibi acımasız olurlar”. &lt;br /&gt;Sertlik, haşinlik ve acımasızlık anlamında Türkler için söylenen hadislerin de içeriğinin bazen değiştiği görülmektedir. Örneğin, peygamberin bu konuda söylediği “Türkler size dokunmadıkça, siz de onlara dokunmayın, Türklerle barış içinde yaşayın” hadisi “Türkler size dokunmadıkça, siz de Türklere dokunmayın, çünkü onlar çok sert bir güce sahiptiler” biçminde de kullanılmıştır. Doğal olarak bu anlam değişikliklerinin nedeni Türklere karşı temasın boyutlarını ifade etmektedir. Benzer  içerikte Hz. Ömer’in bir sözüne de atıfta bulunulmaktadır: “Türkler öyle bir acımasız düşman ki verecekleri ganimet az, alacakları ise fazladır”.  &lt;br /&gt;Türklere ilişkin Müslüman Araplar arasında kullanılan değimlerden biri de ulaşılması güç bir şeyi vurgularken kullanılan değimdir. Örneğin, Araplar herhangi birisinin yaptığını fazla abarttığını görünce ona şöyle derlermiş: “sen sanki hakanın kellesini eline geçirmiş öyle anlatıyorsun” veya “o sanki hakanın kafasını getirmiş”. Burada, Türk hakanının kafası kesmek Arap siyasi iktidarının asla ulaşamayacağı bir şey olarak vurgulanmaktadır.  &lt;br /&gt;Türklerle ilgili anlatılan ilginç bir olay ise Kerbela olayında Hz. Hüseyin’in safında yedi Türkün de savaşması olayıdır. Bu olay tarihçilikte uzun bir süre kuşkuyla karşılaşmıştır. Ancak Muhammed Fuzulî’den başka, Mirza Resul İsmail-zade tarafından ortaya çıkarılan Şeyh abbas Kumî’nin Müntehaü’l-Amal eserinde de geçmesi ve Taberî’nin de bu olaya vurguda bulunması söz konusu kuşkaları ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, kaynaklar Hz. Hüseyin’in Türk gulamından da söz etmekteler. Şair Fuzulî, bu gulamın ismini “Müslim Azerbaycanî” olarak vermektedir. Burada kullanılan Azerbaycanî adı, Türklerle bu ülke arasındaki klasik Arap kaynaklarında da geçen sıkı bağlantıdan ileri gelmektedir. Nitekim, yedi Türk savaşçının Azerbaycan’dan geldiği ve onların Hz. Hüseyin’i Azerbaycan’a davet ettiklerini, bu davete karşılık Hz. Hüseyin’in “hasta oğlu Zeynelabidin’i götürmelerini istemesi” ve bunun üzerine Türklerin “Zeynelabidin’i Azerbaycan’a götürmeleri, orada onun iyileşerek geri dönemesi”, Azerbaycanî adının bu ülkede yaşayan bir Türk’e işaret olduğuna kuşku düşürmemektedir.  &lt;br /&gt;Peygamberin Handek savaşı sırasında “Türk çadırı”nda oturması dışında onun Türklere özgü Soğdiyye adlı bir zırh kullandığı da rivayet edilmektedir. Burada “Soğd” etnik bir kimlikten ziyade Türklerin denetimindeki bir coğrafi bölgeye işarettir. Bunu, Taberî ve İbnü’l-Esir’in “peygamberin, Türklere özgü Soğdiyye sırhlı giysisinin” olduğunu belirtmesi de doğrulamaktadır. Öte yandan Taberî, Türk Hakanı’nın Hz. Ömer’e bir zırh ve kılıç armağan olarak gönderdiğine ilişkin bilgisi bu söylediklerimizi pekiştirmektedir. &lt;br /&gt;Emevî dönemi halifelerinde Türklerle aktaba olmak veya onlardan kız almak bir övüç ve gurur kaynağı olmuştur. Örneğin Velid b. Abdülmelik’in (705-715) oğlu Yezid b. Velid’in Türk kanı taşımasıyla övünüyordu. Bir kasidesinde halife Yezid şöyle söylemiştir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Kisra’nın oğluyum, babam ise Mervan’dır,&lt;br /&gt;Kayser de babamdır, diğer babam ise Hakan’dır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abbasîler döneminde Türkler’in Hilafet içinde bütün siyasi dengeleri ellerine geçirmesi Arap siyasi çevrelerinde büyük huzursuzluklara neden olmuştur. Türklerin, hilafette başlıca unsur olmaları daha hanedanın ilk döneminde gerçekleşmiştir. Örneğin, halife Ebu Cafer el-Mansur döneminde (754-775) Türklerin ülkedeki nüfusundan yakınan Arap bürokratlara halife şu yanıtı vermiştir: “Artık Türkler her şeye sahip ve malikler. Bütün diğer insanların onların sözlerini duymak ve onlara itaat etmekten öte başka çareleri yoktur”.  Türklerin, hilafet içinde egemen konuma gelmesi Araplarla birlikte İranî bürokratların da rahatsız olmasına neden olmuştur. Bu durum karşısında İranîler Araplarla Türklere karşı ittifak dahi önermişlerdir. Kirvanî eserinde bu konuda şunları söylemektedir: “Ey amca oğulları, biz ve siz (İranlılar ve Araplar) tıpkı bir elin parmakları gibiyiz. Ey amca oğulları, Türkleri yönetimi ellerine almalarında desteklediniz. Bizse bu devletin temelinde ve oluşumunda onlardan daha önceydik. Allah’a yemin olsun ki (bundan böyle) arı (su) içmem, içsem dahi bu yaşamam içindir ta ki devletin  direği Türkler yok olana kadar”. &lt;br /&gt;İslam dönemi ortaya çıkan Deri edebiyatında İranî bürokratik çevrede görülen Arap düşmanlığının kaynağında da Türklerin birinci unsur olması yatmaktaydı. Örneğin, İranlı şair İbrahim b. Mümşaz, Abbasî halifesi el-Mutemid Billah’a (889-902) yazdığı şiirinde bu durumdan şöyle yakınmaktadır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz sizi oklarımızla, öldürücü kılıç darbelerimizle hakimiyete ulaştırdık,&lt;br /&gt;Sizi bu hakimiyete bizim atalarımız ve babalarımız layik bildiler,&lt;br /&gt;Siz ise bu nimete şükr edip vefa kılmadınız.&lt;br /&gt;Şimdi def olun Hicaz’daki topraklarınıza,&lt;br /&gt;Orada kertenkele yemeğe ve koyun gütmeğe. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu isyan Firdevsî’de zirvesine çıkmaktadır. Sâmânîlerin isteğiyle yazılan  Şah-name adlı ünlü eserinde Araplar’a açık bir dille hakaret etmektedir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deve sütü içip, çekirge yiyen&lt;br /&gt;Bu Araplara bakın, görün ne hadde varıplar.&lt;br /&gt;Keyan tahtını istiyorlar,&lt;br /&gt;Lanet sana ey çerh-i devran, lanet. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un (Konstantiniye) fethi İslam tarihinde özel bir öneme sahiptir. Bu yönde peygambere istinaden hadisler de bulunmaktadır. Müslüman-Araplar İstanbul’u ele geçirmek için birçok kez feth girişimlerinde bulunmuşlarsa da X. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Bizans karşısında bir dizi yenilgiler almışlardır. Arapları tedirgin eden ve korkudan gelişmeler ise 963 yılında Conistantin’in oğlu Armonos Tarsus’tan Şam’a kadar Müslümanların elindeki toprakları işgal etmiştir. Bu durumda Müslüman-Arap dünyasında Bizans’ın ilerlemelerine Türklerin son vereceği inancı yayılmıştır. Hatta o dönemde  Muhammed b. Hazm ez-Zehirî bu içerikte bir şiir yazmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Konstantiniye şehrini ve onun insanlarını muhakkak ele geçireceğiz,&lt;br /&gt;Sizlerin cesetlerini kargalara ve kuzgunlara yem edeceğiz.&lt;br /&gt;Sizin ülkenizin en kıyıdaki köşelerine bile sahip olacağız.&lt;br /&gt;Sizleri karanlık ve acizlik içinde yaşamağa zorlayacağız.&lt;br /&gt;Biz Türk ve Hazar ülkelerinden toplanan muzaffer orduyla,&lt;br /&gt;Çin’i ve Hint ülkelerini dahi boğun eğdireceğiz.&lt;br /&gt;Bu konuda Yüce Allah bize zemanet vermiştir.&lt;br /&gt;Bunu sizin gibi hasta beyinler anlayamaz.&lt;br /&gt;Ta ki keskin ılıçlarıyla yiğit Türk orduları sayesinde&lt;br /&gt;İslam’ın hükümleri bütün ülkelere yayılana kadar mücadeleğe devam edeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaydettiğimiz Türklerle ilgili genel bu bilgilerin yanı sıra Erken İslam kaynaklarında şahıs anlamında Türk komutanları, bilgileri, hükümdarları ve yöneticileri hakkında da özel bilgiler bulunmaktadır. Örneğin, Türk hakanının vasıfları hakkında Cahiz’in aktardığı geniş bilgi, Abbasî veziri Feth b. Hakan’la ilgili şair Behterî’nin şiirleri buna birer örnektir. Türkler hakkında Erken Arap kaynaklarında yer alan olumlu bilgilerin yanı sıra olumsuz görüşlerde bulunmuyor değil. Türkler hakkında en sert ve saldırgan ifadeler özellikle Kuteybe b. Müslim ve Yezid b. el-Muhalleb’in Horasan valiliği dönemine aittir. Örneğin Taberî, Yezid b. el-Muhalleb’in Dehistan ve Taberistan bölgesinde Türklere karşı seferini anlatırken, Arap komutanın şu yeminde bulunduğunu aktarmaktadır: “O, şayet kendisine zafer nasip olursa Türklerden akacak kanla yoğrulmuş undan hazırlanmış ekmek yemeğince oradan ayrılmayacağı ve Türklerin boyunlarından kılıcını çekmeyeceğine dair Allah’a yemin etmiştir”.  Nitekim, Taberî, Yezid’in Cürcan bölgesinde 40.000 Türkü katlettiğini belirtmektedir. Kuteybe’nin yaptıkalrına gelince, Taberî, onun “Türkleri büyük küçük gözetmeden katlettiğini” yazmaktadır. &lt;br /&gt;Doğal olarak Türkler de Araplara karşı sert önemlere el atmış, Kafkasya’da Hazarlar, Orta Asya’da ise Türkişler yüz yıl boyunca Araplar karşısında sedd gibi durmuşlardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-5602781397756674464?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/5602781397756674464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=5602781397756674464&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5602781397756674464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/5602781397756674464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2008/01/erken-mslman-arap-edebiyatnda-trk.html' title='Erken Müslüman-Arap Edebiyatında Türk Kimliği'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-2852216997431251276</id><published>2007-07-22T15:09:00.000+03:00</published><updated>2007-07-22T15:16:04.948+03:00</updated><title type='text'>Buz Çağından Mektuplar...</title><content type='html'>Tarih .... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah Sevgili...&lt;br /&gt;Dışarıda kar ve fırtına. Rüzgar aç köpek gibi saldırıyor. Bir ortaçağdayım. Zamansız ve hep karanlık bir çağ. Burada insanlar bin yıl yaşıyor, belki de daha çok. Ölüm korkusu hiç yok. En son burada birini 150 yıl önce gömmüşler. Köyün genci, modern çağın ihtiyarı yaşında. Evet, bitanem; bir yoklar diyarındayım. Olmayanları not ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih: 24 Şubat 2007. Hazar’a 5-6 km uzaklıkta bir köy. Sırtından koca bir nehrin geçtiği, en fazla ormanda kaybolmuş bir kulübe büyüklüğünde bir köy. Elektirik yok. En azı geldiğimden beri elektirikli bir nesne görmedim. Şimdi kar başladı. Bu tam bir yok oluş demek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberleri kargalar getirir köye; her sabah posta kutusunda bulursun onları. Köyün posta kutusu kargaların rahat çığırabileceği kocaman çinarlar. Sabah burada çok sert. Bir sabahları sert, birde insanların bakışları. Donmak için birinin bakış alanında olman yeterli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isınmak için hergün odun yarmak zorundayım. Ellerimin derisi çürük bez parçası gibi yırtılmış. Geceler çakalların ağıtıyla uyumak. Bu sesleri hiç bir müzikte dinlememişsindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık... karanlık... &lt;br /&gt;Senin olan bir şey var burada: insan kendisini bir şeyin sınırında hissediyor. Ama bu sınır ölüm değil. Garip, farklı bir şey; ama en çokta ölüme benziyor gibi. Veya bana öyle geliyor. Ama ölüm değil. Çünkü burada 500’den erken ölen genç sayılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha, insanlar neden bu kadar uzun yaşıyor diye soracak olursan, açıklayayım. Burada  insanlar köyün ilk kurulduğu yıldan beri bütün bir tarihini yaşıyorlar. Anlattıklarına göre, Adem ve Havva da bu köyde dünyaya ayak basmış. Evrenin merkezi burasıdır, onlara göre. Doğrusunu söylemek gerekirse, bana göre de. Ancak, ilk insanlar bu köyde yaşamayı hak ediyorlar. İlk ve tek insan gibi yaşamayı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, lanet olası bir batılı gibi sanki Afrika’da yamyamlar arasında düşmüş gibi anlatıyorum, bütün bunları sana. Aslında öyle değil. Yalan olan benim. Benim dışımda burada herşey gerçek. İnsan dışı olan da benim. Ve hiç yaşamamış olan da yine benim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ölümlerin az olmasının nedeni de sanırım açık. Bir elin parmakları köyün nüfusundan daha kalabalık gözüküyor. Daha dün, üç insanı bir arada gören bir amaca, neredeyse köy nüfuzunun çok arttığından şikayetlenecekti. Acaba, beş insanı bir arada görse ne diyecekti? Hiçbir şey! Sadece köyün yabancılarca işgal edildiğini düşünecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı amcanın (burada insanlara genelde lakablarıyla hitap edilir) koyununu dün kurt parçalamış, börtlen bitkisi köy arkının önünü tıkamış, en önemlisi ise komşunun ineği ayağını kırmış köyün haber ajansları gün boyu bu haberleri geçiyor. Bacalardan çıkan duman gibi ulaşıyor haberler bir evden ötekisine. Dünya burada hem çok küçük, hem de kocam gözüküyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben misafirim... &lt;br /&gt;Bu, sanırsam iyi bir şeye benziyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05.05.07.&lt;br /&gt;insan yaşlandıkça daha çok korkuyor. &lt;br /&gt;Sanırım daha önce yaşlılık hakkında hiç bu kadar düşünmemiştim. Ve sanırım, hayatımda bu kadar çok yarım yazılar bırakmamıştım.&lt;br /&gt;Üzülme diyen insanlardan korkuyorum. Her üzülme dediklerinde biraz daha üzüntüyü hatırlıyorum. &lt;br /&gt;Gecelerden korkuyorum, gökyüzü bir daha açılmayacak gibi geliyor bana. &lt;br /&gt;Sevgiden korkuyorum, ama bu korku için bir neden bulamıyorum.&lt;br /&gt;Petrol lampasında yazı yazmaktan korkuyorum.&lt;br /&gt;Çok korkak biri oldum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-2852216997431251276?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/2852216997431251276/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=2852216997431251276&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2852216997431251276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/2852216997431251276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/07/buz-andan-mektuplar.html' title='Buz Çağından Mektuplar...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-626779447046991398</id><published>2007-07-21T14:29:00.000+03:00</published><updated>2007-07-21T14:32:26.284+03:00</updated><title type='text'>Bulunmaz bilirim</title><content type='html'>&lt;strong&gt;NE ARARSAN BULUNUR DERDE DEVADAN GAYRI&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-626779447046991398?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/626779447046991398/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=626779447046991398&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/626779447046991398'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/626779447046991398'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/07/bulunmaz-bilirim.html' title='Bulunmaz bilirim'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-6356637911442844111</id><published>2007-03-24T01:13:00.000+02:00</published><updated>2007-03-24T01:17:23.823+02:00</updated><title type='text'>Yıldızı Çok Şehir'den...</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Tatildeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre daha dönmeyeceğim ve bu arada yazı eklemeyeceğim.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nadir Marmara&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-6356637911442844111?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/6356637911442844111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=6356637911442844111&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6356637911442844111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/6356637911442844111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/03/yldz-ok-ehirden.html' title='Yıldızı Çok Şehir&apos;den...'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116972983029854079</id><published>2007-01-25T14:56:00.000+02:00</published><updated>2007-01-25T14:59:55.750+02:00</updated><title type='text'>“Hepiniz Hrandsınız, Hepiniz Ermenisiniz”</title><content type='html'>Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler  olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor.  Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu  kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir inançsızlık göstererek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son Not:  Toplumların eb büyük günahı UNUTMAKDIR.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116972983029854079?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116972983029854079/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116972983029854079&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116972983029854079'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116972983029854079'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/01/hepiniz-hrandsnz-hepiniz-ermenisiniz.html' title='“Hepiniz Hrandsınız, Hepiniz Ermenisiniz”'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116942400304718547</id><published>2007-01-22T01:54:00.000+02:00</published><updated>2007-01-22T02:00:03.446+02:00</updated><title type='text'>AZİZ AUGUSTİNUS:Filozof görünümlü bir marifet üstadı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;       Vahyi kabul edenler için ilginç gelebilecek şekilde övgüyle (hamd) başlamış itiraflarına Aziz Augustinus daha da ilginci birçok noktada tipik bir skolastiğin yapacağı şekilde Onu Onun istediği şekilde övmenin yollarını arıyor olması.İnsan Yaratıcının "yaratan" olması için önemli koşullardan biri; kutsal kaynaklar bu anlamda modern bilimin aksine kronolojik bir saplantıya sığınmak yerine aşamalı bir olgunlaşmadan yana tavrını koyuyor ve "prometeyen insan"  yerine  "halife insanı" imliyor; hatta basbayağı gür bir şekilde haykırıyor.Her türlü eksikliğine,faniliğine günahkarlığına rağmen insan tam da belki bu yönlerinden dolayı Yaratıcının muhatap aldığı kutsal bir  odak haline gelir  ve insanın ağzıyla kendi Rabliğini tescil ettirir.İnsandan yana da durum çok farklı değil; o da kendisinden koptuğu, günah işleyerek düştüğü çoklu yanılsamadan tek hakikate geri dönme,ona tekrar eklemlenme yolunda onu her daim övmeye ve bir anlamda manevi gıdasını alarak beden hapishanesindeki direncini korumaya mecburdur. İnsan Yaratıcının kendisine yönelik yarattığı tek canlıdır zaten bu yönüyledir ki Yaratıcının temsilcisidir. Sınırlar içerisinde sınırsızlığa ancak bu kadar yakın olabilecek bir nitelikle donanmıştır. Ancak övgü için tanımanın-bilmenin gerekli olduğunu; bilmeden, tanımadan onun yerine bir başkasının çağrılabileceğini,onun tanınması yolunda da keyfi bir yol değil de "bildirilen" şekilde vahyin nüfuz ettiği doğrultuda bir yol tutturulması gerektiğini  söylüyor muhterem Augustinus. Sen bize bildirildin paragrafın en sihirli cümlesi bu cümle ardından gelen oğul vurgusuyla birlikte Yaratıcının bilinmesi yolunda "oğul" u adeta vazgeçilmez bir "mutlak durak" haline getirmiş. Protestanlığın, metnin kendisini (incil) merkeze almasına kadar "oğul" vahyin ta kendisi ;bu anlamda "oğul" aracı bir put olarak düşünülmemelidir o yolun kendisini ışıklandıran kılavuzdur ve o kılavuz (gene başa dönerek) net bir şekilde vurgulandığı üzre insandır. Hristiyanlığın teslis şemasında oğula biçilen rol fazlasıyla merkezidir;hatta kimi durumda babayı ikinci plana düşürmektedir baba en üst makam olarak durumunu korusa da adeta statikleştirilmiştir. İnsan olan oğul diğer insanlarla üç aşağı beş yukarı anlaşmanın yolunu bulmuştur. İnsanı Yaratıcıya çağıran Yaratıcının belirlediği başka bir insandır. Bu anlamda metnin bağlamının da dışına sarkacak olursak denebilir ki hümanistlerin iddiasının tam da tersine olaraktan insanın en ciddi merkezileşme biçimi Yaratıcıya inanma  şeklinde olmaktadır birisi özgürleştirme vurgusuyla başıboş bir sıkışma alanı inşa ederken öteki bağlanmanın ilerki düzeylerde nasıl bir sonsuz bir harekete dönüşeceğini bazen doğrudan bazen de batınî (ezoterik) bir biçimde dile getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Çağırmanın kesin olarak gerektiğini dilimizin döndüğünce anlatmamızın hemen sonrasında başka bir sorun bizi beklemektedir eğer O bir yere gelecekse "nereye" gelecektir? Gene vahiyde defalarca dile getirildiği üzre O yeri ve göğü (hatta gökleri) yaratandır buradaki yer ve gökler yaratılan herşeye mekan olan alanı imler yani başkaca bir alan yoktur yaratıklar için Onun içinse böyle bir alanın olması söz konusu olamaz o halde O nereyi mekan olarak tutabilir? Augustinus için "ironi" veya dengi birşey var mı bilemem ama günümüzde böyle bir konuda düşünen insanın aklına bir mekâna sığmaya çalışan büyükçe birşey gelebilir. Yaratıcıdan bahsettiğimizde neyi kesin olarak bilebilirsek bunu da ancak o kesinlikte bilebiliriz aslında onun sığacağı (tabii ki bu sığma biçiminin nasıl olacağı üstünde sittin sene dursak fayda etmez) tek bir yer tarif edilmiştir: Ona inanan birinin temiz kalbi.Bu sığma biçiminde son derece ince olan nokta şudur ki onun sığacağı alanın genişliği değildir sorun,ancak temizliğidir. Ondan başka bir "şey" bulunamaz o kalpte yani temizliğin hemen sonrasında "tek" lik. Burada aklıma gelen herşeyi sistemli olarak sıralamaya kalksam zamanın bana fazlaca merhamet edeceğini sanmam dolayısıyla üstaddan biraz daha kopya çekeyim. Bu bölümde mekanın ruhuna ilişkin çok zekice çeşitlemeler mevcut. İnsanın neredeyse Yaratıcı kadar karmaşık olan "alanı" Yaratıcıdan yana olan belirsizliğin dengesini tekrar kuruyor. Hadi O yarattığına sığamadı diyelim (büyük ölçüde doğrudur) insanın derdi nedir peki? O yerin ve göklerin içindedir ama Yaratıcıyla temas ettiği andan itibaren onun için de mekan kalkar: Hem onun içinde hem onun için de! Yani tipik bir nesnellik ikisi için de aşılmıştır bu noktada iki öznedir karşımızda duran (belki de durmayan).&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;            Şimdi dile getireceğimden o kadar da emin değilim ancak sanki Augustinus  Sokratik bir metoda sahip: İfade ettiği şeylerin doğasında bir ayrıksılık var.Farklı zihinlerden bir aranjman yapıp onları ard arda sıralıyor ve sonunda kendi söylemek istediğine en yakın yerde sözü bitiriyor gibi. Ama onunki monolog; kendine başkalarının aklıyla ve ağzıyla sorup kendinde yeşertmeye çalıştığı Mutlak Akıl ile cevap veriyor. Yoksa sen bütün olarak her yerde varsın da hiçbir nesne seni  bütün olarak sarmıyor mu? Soru kılığına girmiş bir cevaptır aslında Augustinus'un cevabıdır bu. Buraya varana kadar gene Tanrının nasıl yer tuttuğuna dair bir yığın ihtimali değerlendiriyor. Onunla dolmuş olan tüm yaratıklar onu içerirken onu sınırlamış mı olur yoksa zaten yaratıkların ona dair içerdikleri şey bizzat var olmaları mıdır? O hayat verense Onun dışındakiler de hayat alan dolayısıyla onun verdiğini alan, yani ondan birşey alıp  ancak onunla  "her ne ise o olan" dır. Ondan aşağıya doğru gelen bizi yukarıya götürür. Onun tenezzülü (alçalması) en iyi vahiyle açığa çıkar ki çok zaman vahyi de bizzat O "Kendisinden inen" olarak ifade etmiştir. Bizim Onunla kuracağımız irtibatın en sağlıklı parametreleridir aslında üstümüze dökülen ve bu yüzden bizi ayağa kaldırır yükseltir ilk maddi canlanma içinde ikinci bir manevi canlanma sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            İşte bu en sevdiğim paragraf:Burada mükemmel olan; Augustinus'un, adeta vahyi taklit etmesi.Normal şartlarda yan yana gelmesi mümkün olmayan vasıf öbeklerinin Onda pek âlâ yan yana gelebileceğini gösteriyor. Onun doğaya dair her türlü tasarrufunun doğanın dışında ve mükemmel olan kaynağını, fiziksel olanın kavranmasında fizik ötesinin zorunlu olan gerekliliğini vurguluyor. İlişki kurmanın doğasında kuvvetle yer alan her iki tarafın da değişmek zorunda oluşu ilkesi Ondan yana işlemez oluyor. Daha önce mekana paralel olarak sorguladığı Tanrıyı burada zamana ilişkin sorguluyor aslında özellikle harekete ilişkin; ancak hareket eden için zaman vardır. Oluş bu anlamda harekettir ve Onun için oluş dolayısıyla hareket ve dahi zaman söz konusu değildir. Herkesin Kendisine bağlı olduğu, borçlu olduğu, muhtaç olduğu, herkesin her türlü duyguyu Kendisinden aldığı ama verdiği duyguların doğasında bulunan zaaflardan münezzeh olan, herkesi bir mekana sığdıran Kendisi maddi hiçbir mekana sığmayan, Kendisini denetleyecek hiçbir güç olmamasına karşın sanki denetleniyormuşçasına işini mükemmel yapan ve adeta hesap veren (vahyin doğasında insana mutlak buyurma değil aksine onunla anlaşma ona nelerin olup bittiğini iyice anlatma gayreti vardır) en güçlü şekilde seven (yaratışın temel motivasyonu sevgidir) ancak güçlü sevgilerdeki savruluş ve haddi aşan taşkınlığın  aksine derli toplu ve dingin kalan hepsinden öte Kendisinden bütün bu çoklu biçimselliğin çıktığı tek ve mutlak Cevher hakkında ne söylenirse söylensin adeta birşey söylenmemişçesine merak uyandırmaya ve tüm bu çabaları (arama araştırma) kışkırtmaya devam edecektir. Hakkında söylenenler Onu anlama yolundaki beceriksizliğimizi ortadan kaldırmayacak olsa da üzerine konuşmaya değer tek Hakikat O'dur. Onun hakkında susup da başka her konuda konuşanlar aslında hiçbir ses çıkaramayan gevezelerdir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;            İslâm geleneğinde kabir meleklerinin ölen kişiye "Rabbin Kim?" diye sorduğu kabul edilir. Tasavvuf üstadlarından Bâyezid-î Bistami' nin "Kimin kuluyum" diye cevap verdiği hikâye edilir. Augustinus'un buradaki tavrı belki de bin yıllardır süregelen irfan geleneğine son derece uygun düşmektedir. Sahip olmak, sahip çıkmaktan önce sahip olunmak, sahip çıkılmak burada çok naif bir paslaşma söz konusudur Tanrı insanı muhatap alarak Kendi makamını insanın ağzıyla onaylamak ister olgunlaşmış irfan sahibi insan ise Onun tenezzülüne aynı tenezzülü tekrarlayarak karşılık verir. İnsan Tanrının yaratıcılığına sahip çıkar ancak bu sahip çıkışının değer kazanması için Tanrının da kendisine "insan" olarak sahip çıkmasını ister.(Modern dünyanın değerleri arasında birey olmak sanki kul olmaktan daha üst seviyede bir "kendine sahip çıkma" olarak algılansa da son kertede bunun belirsiz bir menfez hediye etmekten öte anlam taşımadığı açıktır.) Her nedense Tanrı ile kurulan ilişkinin itaat ve teslimiyet biçiminde olması modern zihinlerde katı bir tutsaklık  şeklinde belirse de aslında bu durum kişinin kendi olmayan parçasından sıyrılarak "Kendisiyle" buluşmasından başka birşey değildir.Asıl ölüm doğarak bu dünyaya gelmekse (her türlü eksiklik içinde sınırlı bir varoluş) asıl doğum ölerek sınırlardan kurtularak Ona kavuşmaktır yani üstad Augustinus'un lâtifane buyurduğu gibi "ölmemek amacıyla yüzünü görebilmek için ölmek istiyorum"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Onun tarafından sahip çıkılmak istense de kusurlar çoktur  ve ona layık olmamanın korkusu sevginin yoğunluğuna paralel artacaktır. En üst makamdaki misafiri ağırlamak için yoğun bir hazırlık gereklidir,aslında bu gereklilik gelecek olandan talep edilmemektedir ama ağırlayacak olan Onu kendinden bile sakındığı kıskandığı için deli divane olmaktadır takva diye terimleşmiş bulunan bu hâl korkudan ziyade sevgiye yakındır bu yoğunlukta bir sevgiyi barındıran kişi "nasıl olsa biz onu ağırlayamayız aman boş ver" diye düşünemez bu durum tipik bir "varamasam da yolunda ölürüm" algılayışını içerir. Mekâna dönecek olursak Onun geldiği yerde Ondan gayrısının barınamayacağının bilinciyle ciddi bir temizliğe girişilir. Bu temizlik bitmez: Kişi için, ne olursa olsun yarım bir temizlik olarak kalmaya mahkumdur. İşin fevkalade sevimli paradoksu şudur; temizliğin yarım kalacağı kesindir bu kişi tarafından bilinir ancak bu onun inanılmaz bir motivasyonla temizliğe kalkışmasını engellemez yeterince olgun olmayan insanlarda bu bilgi son derece zararlı bir hâl alır ve densizlikle atbaşı bir gevşekliğe neden olur Onun sahip çıkmasına mazhar olmak için manevi mekândaki temizlik çabası sarsılmaz ve sürekli olmalıdır. Onun sahip çıkışı sahip çıkılma arzusuyla denklik taşır. Onun huzurunda olmayan herhangi birşeyden bahsedilemeyeceği için temizlik yetersiz olsa da hatalar hadsiz bir çoklukta insanın her yanını sarsa da ondan yüz çevirmek başka bir merciye başvurmak imkânı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Ona başvurmak tek yol olduğundan ve kusurlardan tamamıyla kurtulmak mümkün olmadığından bol bol af dilemek olgun bir insanın yapacağı en iyi şeydir. İnsanın tuhaf ve abuk sabuk her türlü eylem biçimine tanıklık ettiği halde onu aşağılamayan ve ona her durumda kucak açan sadece Tanrıdır. Dünyaya gelmesinde insana aracılık yapan anne ve babasının bile Onun sağladığı imkânlara başvurmaksızın kendi katkılarını kaliteli ve sağlıklı bir şekilde sürdürmeleri mümkün gözükmemektedir.Öyle ki bebeğin ilk birbuçuk iki yıl en temel besini olan sütün miktarına bile annenin müdahalesi yoktur. Tanrının hediyesi olan bebeğe gene Tanrının hediyesi olan süt Tanrının insana yüklediği en yoğun duygusallık biçimi olan annelikle ve ona en uygun enstrüman olan memelerle en ölçülü şekilde ulaştırılıyordu. Buradaki iyilikler dizisi ve onun kesin kaynağı olan Tanrının iyiden iyiye vurgulanmasıyla Onun insan üstündeki etkisi ve verdiklerinin, Ona sığınmak için yeterli bir gerekçe sağladığı dahası zaten Ondan başka veren olmadığı için tek yetkilinin de zaten O olduğu hatırlatılıyor. Üstad Augustinus, Efendisinin karşısındaki sorumluluğunun,muhataplığının izini sürmeye koyuluyor ve ilkin taleplerini dile getirmede kullandığı ağlamasını ilkel bir dile benzetiyor. Bebeğin belirsiz dilinin günümüzde bile yeni yeni çözülmeye başlandığını düşünürsek o dilin gerçekleri yansıtmadığını söylerken pek de haksız sayılmaz. Bebeğin ölçüsüzlüğüne duygularının ve davranışlarının hamlığına ve davranışlarındaki içgüdüselliğin yoğunluğuna da değiniyor ve gene onun yetişkinler karşısında elindeki sınırlı malzemeyle bile olsa nasıl parlak bir zafer kazandığını belirtiyor. İnsanın hayatındaki pek kısa bir dönem  olarak bebekliğin de geçip gittiğini hatta öldüğünü bu durumda insanın kademe kademe azaldığını oysa Tanrının tüm zamanı yöneten olmasıyla bu azalmanın eskimenin ölmenin nasıl da dışında durduğunu görüyoruz. Bebekliğin bitimiyle çocukluk ve onun bitimiyle de yetişkinlik başladığına göre yani her biri ötekinin hem sonu hem başı olduğuna göre bebeklik neyin sonu ölüm neyin başlangıcı? Öncesiz ve sonrasızlık yalnızca Tanrının özelliği onun dışındaki herşeyin bir başlangıcı ve sonu var öyle ise hamilelik ile bir maddeye dönüşen somut hale gelen insan için bundan önce farklı bir kademe var mı? Yoksa bunları düşünmek fazlasıyla yersiz mi, bize düşen sınırlı oluşumuzu kabul edip sonsuz ve sınırsız olanı övmek mi? Tanrı bilme çabasını yadsımaz ama kimsenin bu çaba içinde sıkıntı batağına gömülmesini de istemez herkes kendi gücü doğrultusunda bu çabayı sürdürmelidir. En sıradan insanlar bile etraftaki verilerden hareketle çıkarsama yaparak bazı şeyleri kendileri için daha anlaşılır kılabilmekteler. o halde biz de nasıl ortaya çıktığımızı işaretler aracılığıyla bulabilir miyiz? Belki de bulamayız aslında tipik bir simetri metoduyla ölüme dair olan belirsizliği doğuma da taşıyabiliriz. Batının batısıyla doğunun doğusunun aynı olması gibi ölümün ölmesiyle doğumun doğması mümkün mü? Tanrı katında yaşadığımız ve yaşayacağımız herşey aynı an içinde ise bebekliğin öncesine dair merakımız yersiz O değil mi ki binlerce farklı topluluğu sahneye çıkardı ve sonra onları kaldırıp yerine bizi koydu ve yarın bizi de bir başkasıyla değiştirecek. (Augustinus bunları yaklaşık 1600 yıl önce yazmış bu bile yeterince ilginç değil mi?) İrfan arayışı zorlu bir yolculuktur ve bazen insan bunca farkındalığı bir kenara bırakıp eski cahil günlerine dönmeyi isteyebilir bu durumda Tanrıya koşulsuz inanıyor olmak bunca soru ve sorunla boğuşmaktan iyidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Bu bölümde bebekliği, bir bilinmeyen,karanlık dönem olarak kurcalamaya devam ediyor. Hristiyanlıkta yer alan günahkâr doğma dogması belki onun bu durumu fazlasıyla kurcalaması için yeterli bir faktör oysa tuhaf olan günahı kesin olarak kabul etmesine rağmen onu Tanrı ile irtibatlandırmaması. Bebeğin memeye saldırmasıyla yetişkin bir insanın yemeğe saldırması arasında ciddi bir benzerlik bulması fazlasıyla zorlama gibi birinde salt içgüdüsellikten bahsetmek mümkünken ötekinde devreye zihin girdiğinden kişi zihinsel bir süreç ile beraber eyleme kalkar ve duruma göre eylem ölçülü ya da ölçüsüz olabilir. Belki de burada denemeye çalıştığı şey Tanrısal zamansızlığı insana uydurmaya çalışmak bebeklikten ölüme tüm devrelerdeki davranış modellerini eş bir prensibe monte etmek. Bebeğin buyurganlığını yetişkin insanın buyurganlığındaki iktidar fetişiyle eşitlemek ne olursa olsun nafile ve anlamsız bir çaba gibi geldi bana bu yönüyle bölümler arasındaki en zayıf halkanın burası olduğunu söyleyebiliriz.Kedilerin  meme mücadelesi ile bebeğin süt kardeşiyle yaptığı mücadele arasında en ufak farklılık yok bana göre. İnsan  her ne kadar Tanrının muhatap aldığı en üst kademedeki varlık ise de bu onun gözünü açtığı andan itibaren davranışlarının kesin sorumlusu olduğunu göstermez. İnsanın olgunluk serüveni doğumuyla başlar herşey ona verili olsun ya da sonradan verilsin fark etmez ister bunları azar azar hatırlayarak istersen dışarıdan depolayarak kendisini inşa eder ilerde belli içgüdüsel hareketlerden vazgeçecek olması onun yapıldığı zaman diliminde kötü olduğunu göstermez ayrıca bu Tanrısal merhamete de terstir. Eylemlerine dair hesap vermesi için iradesinin eylemlerinin derininde yatan ahlâki seçeneğe elverişli hale gelmesi gerekir. Hayatın ilk dönemine dair saplantılı sorgusu devam ediyor Aziz Augustinus'un ancak ciddi sıkıntılar çekerek Tanrıya son bir hamle daha yapıyor onun bebeğe verdiği tüm vasıfları sağladığı tüm yetenekleri bir bir sayıp döküyor ama dışardan gözlem yaparak yaptığı kıyaslarda çok başarılı sayılmaz Augustinus karanlıktan çıkaramıyor kendisini hesaplaşması bir yönüyle yarım ve zayıf kalıyor ille de masum olmadığını haykırıyor ille de bebekliği karanlık alanda konumlandırıyor ve sonunda pes ediyor sanki bu biraz Wittgenstein'ın bilinmeyene dair tercih ettiği sükûta benziyor. İyi ki de öyle oluyor.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ord. Prof. APAŞ PAŞA&lt;br /&gt;Emekli eskataloji uzmanı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116942400304718547?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116942400304718547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116942400304718547&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116942400304718547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116942400304718547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/01/aziz-augustinusfilozof-grnml-bir.html' title='AZİZ AUGUSTİNUS:Filozof görünümlü bir marifet üstadı'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116941972222377162</id><published>2007-01-22T00:45:00.000+02:00</published><updated>2007-01-22T00:48:43.296+02:00</updated><title type='text'>Kavramlar Tarihine Giriş</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Kavram ne iş görer?”; veya “kavram neye yarar?” tarzında bir soru, düşünce tarihçilerine cahil cesaretini gösteren bir davranış gibi görünmektedir. Bu, onun için “konuşmak ne işe yarar” mealinde bir soruya benzer. Ancak düşünmeyen toplumlar listesinde yer aldığımıza göre, cahilliğimizi tek silahımız olarak kullanmakta bir sakınca görülmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce, kavram ancak düşünen ve bilgi üreten toplumların ihtiyacını karşılamaktadır. Kavram, bilimsel erkin elinden bırakmadığı “Musa asası” ve dönüştürücü gücüdür. O, büyülü bir çubuktur. Yaratmak ve yok etmek gücüne sahiptir. Tanrı’ya özgü, ve de tanrısal bir direniştir. Kavram, her şeyden önce bir başlangıçtır. Mevcut olmayan, ama mevcudiyeti içinde taşıyan bir şeye başlangıç. Kavram, varlıklar alanına doğrudan çıkıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe’de “kavram” sözcüğü içine almak, kapsamak anlamında “kav” kökünden üretilmiştir. “Kav”, Eski Türkçe’de “bir şeyi bütün halinde örten dış ve koruyan üst kısım” depektir. Vücudun üst kısmını saran deri, ağacı çevreleyen kabuk gibi. Kavçak/Kapçak sözcükleri ve bir boy adı olan Kıpçak adı buradan doğmuştur. Tanım olarak “kavam” sözcüğün tarihi, 1930’lardan öteye gitmez ve genelde Fransızca’da “nosyon”, Klasik İslam bilimlerinde “mefhum” ve bir anlamda “meal” ve “mezmun”, bazen de dar anlamda Batı literatüründe sıkça geçen “terim”e karşılık gelmektedir. Kavram, birbiriyle ilişkide olan, aynı olmasa bile benzer türden söylemlerin tekilleşen adıdır. Bu, adıl olma özelliği onun söylemsel bütünleştirme yetkisini kendinde taşıdığını göstermektedir. Kavram konuşmaz; düşünceyi döven dalgalar ritmi oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavram, her şeyden önce kelimedir. Bir kelime oluşu, onun dile gelir bir şey olduğunu ve dilsel bir şey olduğunu gösterir. Dile gelir ve dilsel olması, onun varlık türünden bir şey olduğu anlamını vermektedir. O halde, kavram derken bir varlığın dilsel bir tanımını kastetmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Ali Kılıçbay’ın ünlü Annales Okulu’nun kurucusu Lucien Febvre’den yaptığı “Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler” adlı makaleler toplusunun Önsöz’ünü okumak yüz kızartıcıdır. Çevirmen, özetle yüzünü kendi toplumuna (aslında okuruna) dönerek “Biz bu işte hiç yokuz” der. O, kavramları, her dil içinde birer aile olarak görmektedir. Ancak bizim dilimizin böyle soyağaçları yok. “Çünkü” – diyor – “biz bu kavramların doğacağı, ihtiyaç haline geleceği ortamları yaratmadık. ... Çünkü biz kavramların içerik ve anlamlarının değişebileceğine hiçbir zaman inanmadık”. Aslına bakacak olursak biz asla kendi dilimize inanmadık. Bu, bizim kendi dilimizi bilmediğimiz gibi, kendi dilimizde anlaşamadığımız anlamına da gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan türünden bir varlık olmak için, her şeyden önce onun bir dilinin olması gerekmektedir. Ve her insan, konuştuğu dilin mensubudur. Dil, bize, hatta kendimize ait olan en yakın şeydir. “Dil, varlığın evidir” (Heidegger).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kavram içerdiği şey değildir; örttüğü şeydir. Kavram, dilin örtülü noktalarıdır. Dilsel mahremiyet alanlarıdır. Dil, açımlananbilir bir yığın içerik alanları oluşturan kapalı kutucuklara bölünmektedir. Bu kutular aynı türden açımlamalı özellikleri bir arada tutan kavmaları noktalamaktadır. Aksi takdirde bir dilin konuşulabilir olması olanaksızlaşırdı. Kavram, dilin güç odaklarıdır. Bir dilin gücünü kavramak için, onun kavramlar yığınını görek geremektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylem olarak “kavram”, yani günümüzde kullanılabilir anlamıyla en fazla XV. Yüzyılda ortaya çıkmıştır. Ancak ondan önceki dönemlerde de kavramlar vardı. Ancak bu kavramlar “tartışılır” ve “metinsel topluluklar” değildir, daha çok iştisel ve inançsaldır. Aslında dinsel metin (vahiy) tümüyle kavrama dayalı tek yanlı bir diyalogdur. Tanrı’ya inanmak için işitsel mefhumlar bütünüdür. Bütün kitabi dinler kavrama dayalı “inançsal topluluklar” oluşturmaktadırlar. Ancak “inançsal toplulukların dili” (kavramları) tartışılır değil, açıklamalıdır. Ve bu kavramlar tartışılabilir olanı değil, taşınabilir (ödev ve yükümlülük olarak) olanın içeriklerini oluşturmaktadır. Bu, dinde kavramıların söylemlerden önce yaratılmasından ileri gelmektedir. Ancak, çağdaş düşünce de önce söylem yaratılmaktadır. Tıpkı, “kapitalizm” kavramının ancak XX. Yüzyılda bir kavrama dönüşmesi gibi. Bütün bir, XVIII, XIX yüzyıllar gibi en kapitalist dönemler “kapitalizm” kavramı olmadan kapitalist çağlar olarak yaşanmıştır. Yani kavram olarak kapitalizm, kapitalizm tarihinin ancak kabuklaştığı sırada doğmuştu. Oysa, İslam, din olarak doğmadan önce de vardı. Bu bize, kavramların doğaüstü ve doğal iki alanını; daha çağdaş bir ifadeyle işitsel (inançsal) ve tartışmacı (olgucu) iki temelinin olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın varlık biçiminde sözün bir içgüdü olup olmadığı tartışılmaktadır. Tarih, konuşmayan bir topluluğa hiç tanıklık etmemiştir. Karşımıza çıkan bütün konuşmama türleri ancak susma türünden eylemler olmuştur. Susma eylemi ise, bir konuşmama tür olmayıp, konuşmaya gereksinim duymama biçimidir. Aslında bu konuşmayı aşma veya en ideal konuşma örneğidir. Seslenme veya sese bağlı olarak yapılan her eylem konuşmanın sınırları içine girmektedir. Bu durumda konuşmayan bir şey yoktur denilebilir. Konuşmak için bir şeyi bütün bir şekilde insanlarda olduğu gibi seslendirmek gerekmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramlar aynı zamanda yanıltıcıdırlar. Biz çoğu zaman günlük yaşamımızda kavramın ve kelimenin işitsel yönüyle irtibat kurarız. Yani sözcüğe kendi inançsal niyetimize dayalı bir anlam kükleriz. Oysa kavram bizim onu konuştuğumuzdan daha farklı bir şeydir. Bir kavramın ne olduğunu kavramak için bir kavram seçmek ve onun üzerinden hareket etmek daha doğru olacaktır. Bunun için hiç karmaşık olmayacak bir kavram, örneğin “ÇALIŞMA” üzerinde duralım. Dilimizin sözük dağarcığında “çalışma”, “çalışmak” filinin kökeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine bunun gibi Türkçemizde “çalışıp uğraşmak”, “çalışıp elleşmek” gibi deyimler bulunmaktadır. Bugün günlük konuşma dilimizde “çalışma” kavramına olumlu anlamlar eklemekte ve bu kelimeyi hayırlı bir uğraşın karşılığı olarak tanımlarız. Kötü amaçlı bir “çalışma”da dahi “başarının” veya bir sonucun yattığını söyleyerek yine onu olumluya bağlarız. Oysa dilimizde “çalışma”, “çal”ın işlemsellik kazanmış bir oluşumudur. Bunun karşılığı “zahmet”tir. Ancak bizde çalışma kelimesinin tarihsel seyri birden fazla kırılma geçirmiştir. Bu sözcük uğraş gerektirir bir eylem olarak XIX, hatta XX. Yüzyılda dilimize girmiştir. Aslında çalışma sözcüğü, askeri ve hatta politik bir kavramdır. Dilimizde bile çalışma olarak “çal” askeri bir uğraşın ifadesidir. Bir şeyi icra anlamında “çal” (saz çalmak) bile bir zorlamayı (hırsızlık anlamında “çalmak” da bir zorlamadır) açımlar. Latince’de kelimenin karşılığı “tripaliare”dir. Tripaşiare, sözcüğü “palium”dan türetilmiştir. Palium, Hint-Avrupa dillerinden dilimize giren “pala” sözcüğü olarak da karşımıza çıkmaktadır. Palium veya pala “üççatallı” demektir. Buradan çalışma olarak tripalium sözcüğü üretilmiştir. Anlamı “üççatallı ile işkence yapmak” demektir. Üççatallı pala, genelde toprak işlerinde kullanılmaktadır. Ayrıca askeri amaçla kullanılan bir silahdır da. “Çalışma”, bu şekilde “zahmet”in karşılığına dönüşmüştür. Biz burada sözcüğün etimolojisinden değil, söylemsel tarihinden söz etmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Latince’deki “tripalium” sözcüğü Fransızca’da iki sözcüğün ortaya çıkışına neden olmuştur: “Labourer” anlamında “toprağı işlemek” ve “ouvrer” anlamında “iş yapmak”. Bu ikincisi daha sonra “kadınların yaptığı işler” için kullanılacaktır. Ancak bütün bir ortaçağ boyunca Avrupa’da “çalışma” sözcüğü “sıkıntı, bitkinlik, acı ve aşağılanma” anlamlarında kullanılmıştır. Örneğin, Bossuet, “kilise, ölenler karşısında duyduğu mümin çalışmayla” derken “üzüntü ve kaygı”dan söz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma kavramının, Avrupa’da kutsal bir tanıma dönüşmesi kilisenin tarihiyle yakından ilgilidir. Manastırların geniş toprakları ele geçirmesinden sonra insanların “nefislerini” öldürmek için bazı çile yöntemleri aramaya başladı. Köylü bir topluluk için en iyi çile, manastır toprağında karşılıksız çalışmaktı. Böylece, çalışma, “kendi kendini yenmenin” bir yöntemi olmuştur. “Üççatallı ile işkence” aslında “kendi kendini yenmenin” çabasıydı. Çünkü burada, kendi adına hiçbir kazanım bulunmuyordu. Sadece nefsi yenmek için Tanrı adına kilise için karşılıksız çalışma gerekirdi. Örneğin, Ortaçağ Avrupa’sında bazı üreticilere “kunduracılar” denildiğinde onlar bu kelime ile kendilerin aşağlanmış hissederlerdi. Bu aslında, Doğu’da da böyle idi. Çalışma, Doğu toplumlarında da avamın uğraştığı bir iş olarak görülmekteydi. Bundan dolayı, Selçuklulardan Osmanlıların son dönemine kadar zaanatçı hep avam sınıf arasında görülmüştür. Bu “çalışmanın” basit insanlara özgü olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma’nın olumlu bir anlam kazanmasına XVIII. Yüzyıl Avrupasındarastlanılmaktadır. Bunda Emek, Sermaye ve Yetenek kavramlarının gündeme girmesi etkendi. Çünkü “çalışma”nın, kapitalist söylem içinde “ne denli zahmetli olsa da insana özgürlük verdiği” düşünülmeye başlanmıştır. Zira, burjuvazinin başarısı çalışmayla özgürlüğünü sağlamaya dayalıydı. Ancak, genel anlamda “çalışma”ya çok daha geniş ve olumlu bir anlam yükleyen sosyalist söylemler olmuştur. Hatta sosyalist söylem onu bir sınıf olarak (çalışanlar, emekçiler) telakki etmiştir. Sosyalist söylemin “çalışanlar” dediği kesim bütün uğraşlarına rağmen sefalet çeken sınıftı. Bu yüzden sosyalizm “çalışmanın örgütlenmesini” istiyordu. Bayer 1848 yılında kendi kitabına “İşçilerin Durumu ve Çalışmanın Örgütlenmesi Yoluyla İyileştirilmesi” adını vermiştir. Aslında bu, emekçinin, burjuvazinin kendi çalışmasına biçtiği değerin onun çalışmasına da gösterilmesini istemesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmayı en ideal biçimde yücelten dönem kuşkusuz Rönesans olmuştur. Rönesans “el emeğini yüceltmeye”, ona “alın teri” anlamını kazandırmaya çalışmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göçebe Türk toplum anlayışında da “çalışma” olarak “toprağı işleme” aşağılık bir insan kimliğinin uğraşıydı. Çingiz Han yasasında “dört eliyle çalışan insan insan olamazdır” biçiminde bunun tam bir tanımına rastlamaktayız. İslam dininde çalışma yüceltilse de, İslam tarihinde çalışan insan yönetilen insan, hatta yönetilmesi gereken insan grubu içine girmiştir. Bugün dahi, bizim devlet anlayışımızda “çalışan kesimle”, yardıma muhtaç, durumu sürekli devletin dikkatinde olması gereken kesim kast edilmektedir. Buna karşılık Batı, çalışmanın verdiği aşağılanma artık insanın üzerinden kaldırılmıştır. Çalışmayı artık insanlar makinelere yüklemişlerdir. Bazı Batılı aşırı hayalci yazarlarda görülen makinenin bir zaman gelip insandan intikam alacağına ilişkin düşünce, çalışmayla insanın makinelere biçtiği aşağılanmışlığa dikkat çekmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, dilimize, sanki kendi anlamına kayıtsızmış gibi dolanan “çalışma” kavramının küçük bir araştırma ile ne denli geniş bir tarihsel tanım içerdiği görülmektedir. Kavram tarihinden söz ederken, işte bunu kastetmekteyiz. Kavram onu anlamadığımız sürece bizim konuşmak için ona sahipmişiz hükmüyle yaşamımıza olan inancımızı yansıtacaktır;  ancak onun anlamını öğrendiğimiz zaman işte o zaman, bizim yaşamımızın kavramların hükmüne ne denli bağlı olduğu anlaşılacaktır. Belkide kıyamet sonrası için yapılan bir yorumda “insan susacak dili konuşacaktır” ibaresinde susacak olan bizim bilinçsizce varlığımızın bir gereği olarak sarfettiğimiz kelimeler, konuşacak olan o kelimelerin gerçek anlamlarıdır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116941972222377162?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116941972222377162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116941972222377162&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116941972222377162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116941972222377162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/01/kavramlar-tarihine-giri.html' title='Kavramlar Tarihine Giriş'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116941537837335016</id><published>2007-01-21T23:32:00.000+02:00</published><updated>2007-01-21T23:36:19.250+02:00</updated><title type='text'>B. Garipoğlu Hikayeleri 12</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;kısa devre depresyon&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu değildi gelmek istediği yer; midesini tıka basa doldurup ona ait büyük ve gösterişli masanın gerisindeki heybetli koltuğunda kendinden, çevresindeki yapaylıktan,yaşam biçiminin sıradanlığından -çürütücü ve şaşaalı sıradanlığından-her gün üst üste yığılan, sonunda bütün anlamını para kazanmak, yine ve daha fazla kazanmak,bu parayı harcayacak yeni çılgınlıklar icat etmek,kimsenin gitmediği egzotik yerleri görmek,denemediği,bedeninin sınırlarındaki zevkleri tatmak,bunları dost,arkadaş ortamlarında ağzında yayvan ve tiksinti uyandıracak bulantı dolu bir sırıtışla,hasetten kıyılan bakışların altında zehirli,öldürücü bir hazla anlatmak,her doğan günü bir ölüm kalım savaşı gibi yaşamak;işte bunlar değildi bir zamanlar hayalini kurduğu şeyler,sahi nasıl gelmişti ki buralara,ara sıra bunu düşünür,sonra düşünmenin de anlamını unutur ya içkinin,ya diğer uçurum gibi zevklerin karanlık ve yapışkan kuyusuna kendini sessizce bırakırdı... Kırkını aşmıştı çoktan. Şakakları bembeyaz olmuştu, kadınlar onun bu halini daha çok beğeniyorlardı kuşkusuz ama artık onlardan da bir beklentisi kalmamıştı,sonunda her şey kendi çıkmazını yanında getiriyordu,hiçbir haz sonsuzca sürmüyor,yıkıcı bir tekrar,bunaltıcı bir bıkkınlık insanı bomboş bir anlamsızlık duygusuyla baş başa bırakıyordu,vücudu da yüzü de eskiyordu işte,göz altları torbalanmaya başlamış,göbeği de günden güne irileşmişti.Bir arkadaşı küçük bir cerrahi müdahaleyle yüzündeki problemlerin giderilebileceğini,iyi bir doktor tanıdığını söylemişti,göbek işi kolaydı;tanınmış,ünlü bir diyet uzmanı sorunu bir kaç haftada çözebilirdi... Bazen, bu zevkli döşenmiş,büyük bürosunda, öğleyin lezzetli ve çeşit çeşit yemekleri mideye indirdikten sonra müthiş bir ağırlık,sersem edici bir uyku çökerdi üstüne.Bu sırf fiziksel bir durgunluk değildi,hayır,sadece oburca tıkınmakla açıklanamazdı,,ruhunda-eğer varsa böyle bir şey-işte onunla ilgili bir tıkanma,bir vazgeçme,bir bırakmaydı söz konusu olan...Ağır ağır kalkıp pencereye yöneldi.Yağmur saklı bulutlar,kentin üzerinden telaşlı telaşlı yürüyordu.Burası büyük bir plazanın üst katlarında bulunan ,çok az insanın girebildiği,ancak çok önemli ve kilit noktalardaki insanların ziyaret edebildiği bir büroydu.O da nice acılardan,aşağılanmalardan,el etek öpmelerden,kayırmalardan,gerekli yerlerde bulunup,önemli adamların ağız kokusunu çekmekten,uğranılan görünür görünmez hakaretlerden,yediği küçültücü fırçalardan sonra gelebilmişti buralara.Kolay değildi yukarılara çıkmak bu kaygan merdivenlerden.Ülkenin büyük üniversitelerinden birini çok iyi dereceyle bitirmişti.Bir kaç dil biliyordu.Ama bunlar da sıradan şeylerdi artık.Uygun yerlerde belli pozisyonlar almak,risklere girmek,itiraf etmesi zor olsa da karakterinden-artık ondan bende ne kaldıysa diye acı acı gülerdi bazen-kişiliğinden,hatta bazen onurundan bile ödün vermek gerekiyordu.Bu kaçınılmazdı.Kabul ediyordu.Yüksekler büyük fırtınaların yurduydu,büyük ihtirasların,büyük düşüşlerin,parlayan yıldızların.... Acımasız bir hukuk işlerdi burada. Kendine özgü orman kanunları yürürlükteydi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Zayıflık, beceriksizlik, eksiklik ve asi davranışlar affedilmezdi. Güç ve para ilişkileriydi esas olan. Uzun ve çileli eğitim hayatını düşündü. Beş parasız günlerini,uykusuz gecelerini. Babası bu kente sırtında bir eski ceketle gelmişti. Kendisi gecekondu mahallesinde açmıştı gözlerini dünyaya. Zeki ve hırslı bir çocuktu. Tiksinmişti çevresindeki pespaye yoksulluktan.Hala rüyalarında o berbat evlerde görürdü kendini, ve kan ter içinde uyanırdı yatağında.Sefaletin izlerini silmek her zaman zor olmuştu onun için.-Kimin için kolay olmuştur ki zaten.-Şimdilik bir sorun yoktu.O da bir kurt olmayı başarmıştı bu karanlık ormanda.Kural basitti;ya av olurdun ya avcı,başka bir seçeneği mi vardı sanki insanın? Kolay mıydı milyarlarla oynayan adamların güvenini kazanmak. Patron onu çok seviyor, kişisel dostluk bile gösteriyordu. Ama bu dünyadaki dostluk da her an renk değiştirebilir, bir düşmanlığın hazırlayıcısı da olabilirdi pekala... Yerini daha da sağlamlaştırması gerekiyordu. Bunun için de çılgınca ve acımasız bir tempoyla mücadele etmesi kaçınılmazdı. Yoksa bu kadar çok köpekbalığının yüzdüğü tehlikeli, derin sularda her an saldırıya uğrayabilirdi... Ne garip, yumruğunu sıkmıştı yine... Bütün bedeni onca pahalı içkilerden, adını bilmediği manken kızlarla geceledikten sonra bile gevşemiyordu. Peki, sonu nereye varacaktı bu deliliğin, niçin bunca acılara, onursuzluklara katlanmıştı sanki... Bu yıkıcı soruyu içinden atamamıştı bir türlü.  Arsız ve çirkin bir kuzgun gibi gagalıyordu kalbini zaman zaman. Aslında bu “aptalca” soruları diğer günlerde aklına bile getiremezdi. Bu gün tatildi. Yine de uğrayıp gelecek haftanın işlerini gözden geçirmek istemişti yalnızca. Odasındaki harika bara gidip bir viski aldı kendine. Yine de rahatlayamıyordu. Son zamanlarda uykuları da iyi değildi. Bir kaç hafta önce ilginç bir rüya görmüştü. Düşündükçe gülümsüyordu kendi kendine; iki tarafı  meşe veya çam ağaçlarıyla sıralanmış tozlu bir yolda yürüyordu. Hiçbir işi yoktu, şaşırmıştı buna, randevusuz, yemeksiz, sessiz bir gün, ne kadar uzak kalmıştı öyle zamanlar... Sadece yürüyordu... Bir kuş kadar hafifti. Şarkı bile söylüyordu... Çok eski yıllardan kalma bir çocuk şarkısıydı bu... Sonra uyandı. Aylardır ilk defa bu kadar iyi hissetmişti kendini. Böyle durumlarda her insanın yaptığını o da denedi; tekrar uyumayı... o sessiz, tozlu yolda sonsuza dek yürüyebilirdi... Yine gülümsedi. Viski mükemmeldi. İşte dünya ona böyle karşılıklar verebiliyordu mesela, kaç kişi şu kadehi yudumlayabilirdi yeryüzünde. Evet. Her şeyden ödün veriliyordu kuşkusuz, hem zaten kural buydu, işler böyle yürüyordu. “Boğulacaksan büyük denizde boğul” dememiş miydi o eski ve akıllı adamlar... Bu iyi içki gibi küçük tesellileri olmalıydı ödediği bedelin. Bu durumlarda her zaman yaptığı gibi müzik dinlemek istedi. Küçük kumandayla açtı müzik setini. Elinde yudumladığından daha sıkıydı işte şu çalan. Chopin'in bir noktürnü odayı doldurmuştu bir anda. Muhteşemdi... “Biraz iyi müzik insanları kurtarabilir, onları tanrıya bile ulaştırabilir” derdi dostlarına. Hüzünlüydü havaya yayılan müziğin dokusu, insana bir çıkış yolu göstermekten ziyade kendi varlığının incelikli bir iç sızısını tarif ediyordu adeta. Pencereye doğru yürüdü yine, göğe baktı, yağmur damlaları incecik düşüyordu şehrin üzerine, kederliydi bu manzara, bütün bir yaşam gibi iç burkan bir görüntüydü ya da şimdi ona öyle geliyordu. Uzak boğazda ağır ve soğuk gemilerin dev umursamazlıkları içinde geçişlerini gördü. “Şunlar gibi ben de çekip gitsem buralardan” dedi. Yeni ve temiz bir sayfa açsam hayatımda, sıradan, basit bir denizci olarak yaşayıp unutulsam yeryüzünde... “Mümkün müydü bu? Vazgeçebilir miydi kazanmak için onlarca yılını heba ettiği, bir sülük gibi ona yapışan şeylerden? Paradan, güçten, güzel kadınlardan, iyi marka arabalardan, partilerden, sert iş yaşamından. Niçin olmasındı... İçindeki sese kendi de inanamıyordu. Piyanodan dökülen ezgilerdi belki de, ona bu çılgın şeyleri düşündüren. Gözleri ıslandı. Ağlayabiliyordu demek. Şaştı... Yıllar var ki unutmuştu bunu. Başka türlü bir hazdı şimdi duyduğu, insanı hep deliliğin kapılarına götüren hazlara benzemiyordu bu. Demek hala insan bir parçayı koruyabilmişti derin bir yerlerinde. Telefonu çaldı. Masanın üstünde renkli, fosforlu ışıklarıyla yapay bir müzik yayıyordu çevresine. Noktürnü bir anda paramparça ezmişti. Birden daldığı uykudan uyandı. “Asıl hayatına” döndü. Patrondu arayan. Kalp vuruşlarının hızlandığını duydu. Kumandayla kesti müziği. Konuştu. Yüzünde mesai saatlerinde takındığı, kontrollü yapay gülümsemesi vardı şimdi. Demek Pekin'e bir iş yolculuğu yapacaklardı, patronun özel uçağıyla gidilecekti hem de. “Harika” dedi, telefonu kapayınca. Yüzüne o ateşin ifade yine oturmuştu, bir işi bitirince, çok zor görüşmeleri zaferle sonuçlandırdığında hep olurdu bu. ''Bir köpekbalığı kadar vahşi görünüyorsun...” demişti ona bir arkadaşı, bir ihaleyi kıl payı aldıkları bir gün. Silkinip kalktı. Pahalı arabasının anahtarlarını kaptı, İngiliz kumaşından özel dikilmiş ceketini aceleyle geçirdi sırtına... Çıktı... Şehirde yağmur devam ediyordu... Arabasına binince radyoyu açtı... Sert bir erkek sesi yırtınırcasına haykırıyordu... Acımasız bir mücadeleden, kalpsiz ve kıyıcı yarışlardan bahsediyordu yabancı  bir şarkı... Gülümsedi... Gazı kökledi... Ne yağmurun sesini duymak istiyordu...Ne hala ruhunun ıssız bir yerlerinde çalıp duran o hüzünlü noktürnü...                                                          &lt;/div&gt; -BITTI-&lt;br /&gt; garibowski&lt;br /&gt;ankara-2006&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116941537837335016?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116941537837335016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116941537837335016&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116941537837335016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116941537837335016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/01/b-garipolu-hikayeleri-12.html' title='B. Garipoğlu Hikayeleri 12'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116865148268415949</id><published>2007-01-13T03:23:00.000+02:00</published><updated>2007-01-13T03:24:43.066+02:00</updated><title type='text'>Aforizma</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/4465/2267/1600/781590/manset.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/4465/2267/200/940979/manset.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Bilinen herhangi bir şey, onu bilene, her zaman sistemli, kanıtlanmış, uygulanabilir ve doğruluğu besbelli gibi görünmüştür. Her yabancı bilgi sistemi de, aynı biçimde çelişkili, kanıtlanmamış, uygulanamaz nitelikte, hayali ya da gizemli görünmüştür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ludwik Fleck (Polonyalı)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116865148268415949?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116865148268415949/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116865148268415949&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116865148268415949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116865148268415949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/01/aforizma.html' title='Aforizma'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116773573313733264</id><published>2007-01-02T12:54:00.000+02:00</published><updated>2007-01-02T13:02:14.673+02:00</updated><title type='text'>Tanpınar Sayısı</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/4465/2267/1600/245475/Tanp??nar.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/4465/2267/320/278388/Tanp%3F%3Fnar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;"coğrafya kaderdir."&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Hamdi Tanpınar Özel Sayısı&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#6633ff;"&gt;&lt;strong&gt;Toplumbilim, Sayı: 20, Ağustos 2006.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116773573313733264?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116773573313733264/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116773573313733264&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116773573313733264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116773573313733264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2007/01/tanpnar-says.html' title='Tanpınar Sayısı'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116650549148240556</id><published>2006-12-19T07:12:00.000+02:00</published><updated>2006-12-19T07:18:19.353+02:00</updated><title type='text'>Yedi Bilge</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;Yeteneksizlere...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarihsel bir dönem olarak Rönesans kendi içinde itibarsız bir çağdır. ‘Geçit’ dönemi olarak hemen hemen bütün araştırmacılar tarafından tanımlanmaktadır. Fransızca bir sözcük olan ‘renaissance’ — ‘yeniden doğuş’ demektir. Bu anlam her bakımdan ürkütücüdür. Yeni bir doğuş değil bu, yeniden bir doğuştur. Yeniden doğan bir doğuş. Rönesans, çağların doğum noktası. Bu kör düğümü çözmek, açmak gerekir. Ve İskender öleli asırlar oldu. Ama, kılıcı ve zekası Batıya miras olarak bırakılmıştı. Kör düğümü çözen İskender’in bahtı anında açılmıştı. Büyük Asya, onu fatih olarak kollarına almıştı. Helenizm karma ve katma değerler tablosu idi. Barbarlarla uygarların kol kola, iç içe yaşadıkları bir dünya. Süsler, ihtişamlar sefaletin boyalı çehresi. Büyük İskender bir ressam gibi çalışmıştı. Sürrealist bir dünya kurmuştu. Rönesans, İskender’in keskin ‘fırçasını’ (kılıcını) ele geçirerek doğumunu müjdeledi. Kör düğümü sanatçı ve düşünür çözdü. Fetih edilecek dünya geride değil, ötedeki Latin-Germen dünyasıydı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rönesans, ana rengi din olan bir alan üzerinde yeşer[til]mişti. Sanat kendini bütünün tamamiyeti içinde sükunetin serinliğine bırakmış, gecenin masum sessizliğine eşlik etmekteydi. Kıpırdamayı başlatan uykuları delip geçen kabuslar oldu. Uykunun derinliğinden kopup gelen  kabuslar. Ansızın, durulmamış, insanın gözlerini uyku ile uyanıklık arasında kapatıp açan, sersem dolmuşu gibi yol alan, boğazını ıslatacak tükürüğü kalmayan gecenin boğuk karanlığında çöken kabuslar insanı yatağa bir daha zor bağlarlar. Didinik tavırlarla, bedenin çıplak bırakılışının farkına varmayarak, boğazına sarılan karanlık türlerin elinden kurtulmanın gerektirdiği dağınıklık ve korku, büyük rüyalar dizisine son vermenin zamanını getirdi. Pek hoşlanılacak bir kapanış gibi gelmiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kabusları bilirsiniz, insana kafayı yedirirler. Allak bullak, yüz üstü, tedirgin, az solunur bir nefes içinde bırakırlar. İnsanın sırtı üzerinde yatışını engelleyen, büyülü bir hançer gibi alnımızın ta çatısını delip geçen ve çalkantıyı başlatan kabuslar. Rönesans bir kabustu. Azılı bir kabus. Gözleri alevden yanan, diliyle sokan, dişleriyle yaralayan, elleri idamlık ipler gibi sarkan, ayakları bedenin orantısına karşı ters bir kabus. Bir kere dadandı mı, peşinizi hiç bırakmaz. Öğütlerini kurnazca salgılamakta, bizi ‘kendilik’ bağımlısı yapmakta. Rönesans, Kendiliğin yeniden doğuşudur. Araştırmacılar, Rönesans’ın din karşısındaki tavrını şöyle özetlerler: her türlü bağımlılıktan koparak kendini kendine dayatmaksızın, kendini arayıp bulmak işte insanın tek gerçeği. Kendine doğru giden yol akıldır. Denetim ve deneyim aklın ne kadar becerikli bir silah olduğunu gösterecektir. İnsan sonsuz ödevine başlamalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Titizlikle seçilmiş cümleler bunlar. Oltanın ucundaki yem gibi. İnsanın sonsuz ödevi de, ne demek?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kendisiyle uğraşmak. ‘Kendini Bilme Öğretisi’ çok eski bir yöntemdir. Batı düşünce dünyasında bu yöntemin kurucuları ‘Yedi Bilge’ olarak anılırlar. Efsanevi bir güdüyle dolu olan bu öğretiyi pratiğe indirgeyen Sokrates olmuştur. Sokrates, uyur gezer insanın gözde örneğidir. Platon,  Sokrates’in düşünceye olduğu kadar, Batı siyaset bilimine kazandırdığı ‘Kendilik Öğretisi’ni ünlü eseri ‘Pratagoros’ 343 a-b kısmında şöyle açıklar: “Eskiden olduğu gibi bugün de Lakedaimon eğitiminin idman zevkinden çok felsefe zevkine dayandığı görülür; çünkü bu tarzdan sözler ancak iyi yetişmiş bir adamın dilinden çıkabilir. Örneğin, Miletli Thales, Mytileneli Pittakos, Prinelı Bias, bizim yasa koyucu Solon, Lindoslu Kleobulos, Kheneli Myson ve yedinci Bilge olarak da Lakedaimonlu Khilon. Bunların hepsi Lakedaimon  eğitiminin hayranı, savunucusu ve aşığıydılar.  Her birinin kısa ve anlamaya değer söylemleri bilgeliklerinin Lakedaimonlularınkine benzediğini açıkça gösteriri. Bunlar (Yedi Bilge) bir araya gelip bilgeliklerinin ilk ürünlerini Apollon’a sunmak için toplanmışlar ve Delphos tapınağına dillere destan olacak şu özdeyişi kazıtmışlar: ‘Kendini bil’ (Gnothi seauton)”. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İlk başta dilin büyülü dizgisi kelimenin kutsiyetine kapatır bizi. Dile gelen şey kulağa hoş, cazip, etkileyici sedayla çarpmaktadır. Kulak perdelerimizi titreten ilahinin kendisi değil de, üzerine örtük duran mistik dingilliğidir. Dil sanki öte dünyanın sonsuzluğundan seslenmekte, ama kendisini beride duran en saf ve en korkunç varlığın göğsüne yamamakta, bizi ele geçirecek bu tılsımlı sözün işitişi içinde inşa etmektedir. Bir merkezden yayılan elektrik akımı gibi kendi duyumunun etkisi altına aldığı bedeni çarpılmış gibi dizleri üzerinde yere bırakmaktadır. Onu örten büyü zaten bu çökertme eylemi, itaat olanağını açığa çıkartmadır. Kendini Bil’in yüksek gürültüsü altında  sağlanılan sükunet. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir kere yöneliş olarak çarpıktır. Hepimiz vahyin ne anlama geldiğini biliriz. Vahiy, Doğu öğretisine özgü bir esaret gibi gösterilse de, pekala Eski Grek ve Latin öğretisi içinde ‘Logos’ bir esaret olarak büyülü dünyalardan kükreyip gelen esintidir. Evrenin yasası olarak mutlak akıl, yani logos düşüncesini Batı zihnine kökleyen Herakleitos olmuştur. Aslında bu ifade Eski Grek bilgeleri olarak anılan Orpeuscular ve Herakleitos öncesi filozofların düşleminde belirgindi, ama bir kavramın içine alınarak dilin kullanımına sunulmamıştı. Logosun gizemini, vahyi nasıl anlarsak o derece anlamlandıra biliriz. Ama ‘Kendini bil’ logostik bir söylem değildir. Evrenin egemen ‘aklına’ (Logos) karşı insan aklıdır (Gnothi seauton). &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sokrates yetkin ve derin bir ciddiyet içinde bunun böyle olmayacağı kuşkusuna götürmez bizi. Aksine bilgeliğin ilk ürünü olarak Apollon’a  sunulduğunu haber vermektedir. Söylemin odağı daha ürkütücüdür. Ürün, yani kurban Apollon’a sunulmuştur. Apollon’un Tanrılarla insanlar arasında arabulucu olmak gibi bir misyonu vardı. İnsanlara, Tanrılarla geçinmenin yollarını öğretmişti. Apollon  ‘Orakl’ divanının yöneticisidir. Orakl, Grekçe’de ‘insanlar tarafından sorulan şeylere Tanrıların verdiği cevaplar’ demektir. Sonraları kelime ‘kehanet’ anlamı kazanmıştır. Bazı varoluşçu Grek hayranları ‘Orakl’ı — ‘yakarış, dua’ anlamı içine indirgemeye çalışırlar. Orakl’ın tam karşılığı ‘soruya tutulmak’tır. Soru acizliktir, aynı zamanda  cesarettir de. İnsan, Tanrılara soru sormakla acizliğini gösterirken, aynı zamanda Tanrıya çıkışmaktadır da. Orakl’ın yeri Delphos tapınağıdır. Burada insanlar Pythia veya Sybill aracılığıyla Tanrılarla diyaloga girmekteydi. Pythia veya Sybill denilen mistik çehreli ‘şaman’,  ‘kadın rahip veya kahin’ demektir. Neden, özellikle de kadın? O dönemde bütün uygar toplumlarda olduğu gibi Grek dünyasında da kadın anlamsız bir değere sahipti. Yani, kadının doğurmaktan öte bir misyonu yoktu. Yunanlılar büyük bir zeka örneği sergilemişlerdir, Orakl kürsüsünün başına kadını geçirmekle. Çünkü, Orakl gücün odak noktasıydı.  Ancak bir dişi bu odak noktasının göbeğine oturtulabilirdi. Çünkü, hiçbir statüsü bulunmayan kadının bu güce sırtını dayayarak Yunanlarda iddialı konuma gelmesi imkansızdı. Bir kere, varlık olarak değersizdi, ayrıca Yunanlılar ciddi biçimde cinsiyet ayarlaması yapmışlardı. Kadının, Yunan toplumu içinde ne kadar atılmış, itilmiş, gözden ve değerden düşürülmüş, hatta cinsellikte ve aşkta bile kadına duyulan istek ve sevginin sıradan, bayağı tavır, tutku ve psikoloji içine sokulduğunu Platon ‘Şölen’in de açık bir dille beyan etmektedir. 191d: Aristophanes “Zeus’un bundan amacı şuydu: çiftleşmede, eğer bir erkek bir kadınla birleşirse, çiftin bir çocukları olacak ve tür üreyecekti (sadece bu kadar – E. N.); yok eğer bir erkek bir erkekle birleşiyorsa, ilişkilerinden hiç değilse bir doyuma ulaşacaklar ve rahatlayarak aksiyona yönelecekler ve hayatlarının başka ihtiyaçlarını sağlamağa çalışacaklardı”. Ve 191e – 192a: “Bir erkeğin kesilmiş parçası olan erkeklere gelince, bunlar erkeklere yönelirler; ve daha çocukluklarında, yani ilkel erkekten kesilmiş küçük bir parça iken bile, erkekleri severler, onlarla yatmaktan, onların kolları arasında olmaktan hoşlanırlar. İşte, en iyi çocuklar ve delikanlılar bunlardır, çünkü en çok erkeklik onlarda vardır”. Dahası da var: “atılganlık, yiğitlik, erkeklik damarlarıdır ki, onları böyle kendi benzerlerinden hoşlanmaya sevk eder.  ...Yalnız bu tür delikanlılardır ki, tam yetişkin hale geldiklerinde, polis (şehir devleti – E. N.) işleriyle uğraşmaya başlayarak gerçek birer erkek olduklarını gösterirler”. Phaidros, erkek aşık ve sevgililerden oluşan bir sitenin gerçek mükemmelliğin, birliğin ve dayanışmanın öreğini teşkil edeceğini belirtir (Şölen, 178e – 179a). Ve bunun gibi birçok Yunanlı düşünür gerçek aşkın erkek aşkı olacağını savunmaktadır. Yani kadının hiçbir alanı yoktur. Rahmine düşen yumurtaları üretmekle mesuldür. Kadının toplum içinde bu denli kimliksiz ve yurtsuz konumudur ki, onu Orakl kürsüsünün başına dikmişlerdir. İstese dahi hiçbir halt yiyemez. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Neden, özellikle kadın? Bu sorunun ‘özellikle’ kısmı henüz açıklanmadı. ‘Özellikle’yi nedenle kadın arasına oturtan düşünüş kadının özelliğinden ileri gelmektedir. Kadının özelliği doğurganlığıdır. Evrenin aklı Logosla, insanın aklı Gnothi seauton’un birleşmesi doğurgan bir gücün bedeninde gerçekleştirilebilir ancak. Rahim, akılların çiftleşme yeridir. ‘Dünya bir rahimdir’ — derdi Rimbao. Bu çiftleşme Apollon’un gözcülüğünde gerçekleşirdi. Sokrates'i, Batı düşünce dünyasının ufkunda parlayan bu inancı, siyasal bir öğretiye  dönüştürdü. Yedi Bilge büyük bir titizlikle seçilmiş iktidar heyetidir.  Her birinin toplumda belirgin yeri ve konumu bulunmaktadır. Solon yönetici ve yasa koyucuydu, Thales filozof veya düşünürdü, diğerleri hukukçu, kanun adamı ve saire gibisinden toplumu idare edici, yönetici yetki ve bilgilerle donanmışlardı. Yedi Bilge, kısacası toplumu üretmekle (yönetmek, idare etmek, devamlılığını korumak, yani her türlü iktidarsal işle) uğraşmaktadır. Ürettikleri varlığın ilk ürünleri olarak ‘Kendini Bil’i gözcü Apollon’a kurban olarak sunmuşlardır. Peki kurban edilen neydi? Kader! Et ve kemik arasında yapılan pazarlık. Kaba bir kandırmaca ve büyük bir yalan. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kendini bil, insanın dışa doğru uzayıp giden düşüncesinin ufkundan, Tanrılarla insanların oraklının zemininde duran Delphoi mabedinin kutsallığından koparıp, bizzat insan varlığının içine oturtmuştur Sokrates. Kendini kendinde tutuklamanın, alıkoymanın, gözetlemenin, gözlemlemenin, hapsetmenin, ölçüsü olarak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kamu hukuku, insanın ön plana çıkarılmasında ve insanı toplumsal bir kimlik içinde tertipleyen idari ahlakın Sokrates tarafından onarıldığını belirtmektedir. Sokrates’e göre, insanın hedefi kendisidir. Bu önerme politik bir yorum  taşımaktadır. Sokrates içtenlikçi iktidar tutumunu, düşünümün özüne taşımış, aşırı tutucu bulunan Yunan toplumunun kaygı imini bireyin benlik tamlığı alanında devinime koymuştur. Sokrates dönemi, Yunan polislerinin küçülme dönemidir. Toplum aşırılık ve karmaşa içinde ciddi bir bunalım geçirmektedir.  Bunalımın kaynağını Sokrates, düşünümün insanın dışına konulmuşluğunda bulmaktadır. Yunan dil kuramında düşüncenin tabanı topraktır. Bu taban düşünceyi dışa doğru dikkatli yapmıştır. Oraklın yönelimi bu bakımdan içkin değil, dışarılıktır. Sokrates’e kadar Yunan toplumu kendi dışarılık dünyasında konumlandırmıştır. Sokrates aşırı Solon hayranıdır. Solon, Atina Polis Devleti’nin mimarlarından biri olmuştur. Solon’un reformları, Yunan toplumunun idari varlığını oluşturmakta ideal bir koşullandırmaydı. Solon’un yasaları konuluş bakımından diretmeci olmasına karşın bütüncüldür. Solon’un açımlanmasını öngördüğü yasaların bütüncül dili toplumun karma yaşamını tekile indirgemekti. Yazılı hukukun kurucusu olan Solon, borçtan kaynaklanan köleliği kaldırmış, çiftçilerin özgürlüğünü sağlamıştır. Doğumdan kaynaklanan siyasal ayrıcalıkları kaldırmakla, siyasal hakların servetin çokluğu yoluyla belirlenmesini şart koşmuş, yani para aristokrasisini benimsetmişti. Eğitim devletin denetimi altına girmekte ve gözetlenmekteydi. Kabaca, Solon Yasaları bundan ibaretti. Siyasallık  bakımından dışsal, dayatmacı, güce dayalı, eritmeci kanunlardı bunlar. Devinim gücü dışa yönelik bulunmaktaydı. Toplumun üzerinde utkulu duran bu yasalar gökyüzüne çekilmiş karanlık şemsiyenin siyah yoğunluğunda korkunç bir vehim gibi durmaktaydı. Solon yasaları Eski Mısır’a özgü süse, ihtişama ve güce dayalı, merkezinde firavunların oturduğu Öklid’in çemberini hatırlatıyordu. Solon’un düşlemesi toprağa dayalı bir logos türüdür, insanın ötesindedir. Sokrates, Solon’un taktiğini doğrular, ama tabansız bulur. Çünkü, ona göre, söz konusu toplumun yönetimi ise iktidar içe dönük çalışmalıdır. Kendini bil, kaderin kanunu hükmünde bizzat insanın zihnini, kalbini, bütün davranışlarını dolduran soluksu devinimi burada devriye girmektedir. Bu anlamda Sokrates’in ne yapmak istediğini açıklayan en yetkili kaynak Platon’un ‘Şölen’inde yer alan Alkibiades’in konuşmasıdır. Alkibiades konuşmasına Sokrates’i tiye alarak başlar, ama büyük bir içtenlikle bunu vurgulayarak: “Sokrates’in az önce söylediklerinin bir tek kelimesine bile inanmıyor musun sen? Aslında gerçeğin onun söylediklerinin tam tersi olduğunu biliyor musun?”  Alkibiades bu sorularıyla Sokrates’in inatçı ve doyumsuz düşlerini doğrular. Sokrates’in bizzat kişiliğini tanımlayarak  ikilemler kutbuna yayıla kalmış karanlık ve çirkin yüzünü açığa çıkartmaya çalışır. Şölen 215b: “Ben, Sokrates’i — der Alkibiades — her şeyden önce tıpkı heykel atölyelerinde teşhir edilen Silenoslar’a benzetiyorum; hani şu sanatçıların, ellerinde bir kaval yada flavta tutar halde tasvir ettikleri ve ortadan ikiye ayırdıkları zaman içlerinden Tanrı heykelleri çıkan Silenoslar’a.  Sonra  onda Satyros Marsyas’a özgü bir taraf olduğunu söylüyorum.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Eski Grek’te Silanos, ‘basık burunlu, küskün ve dargın bakışlarıyla bilinen, koca karınlı çirkin bir varlıktı; zamanının çoğunu sarhoş olarak geçirse de bilge bir kişiydi’. Ya Mersyas kimdi? Lira tanrısı Apollon’la  yarışıp, flavtasıyla onu alt etmeye kalkışmıştı. Bu davranışı karşılığında Tanrı kendisini cezalandırmıştı. Alkibiades, Sokrates’in gerçeğini bir kahin gibi yüze vurmaktadır. Gerçekten de, Sokrates içindeki Daimonion güdülenmesiyle (tıpkı Silenos gibi) Tanrı Apollon’un yetkilerini ‘kendini bil’ öğretisiyle onun elinden alarak insana sunmuştur. Daimonion’dan türetilmiş olan ‘endaimonia’ (mutluluk) insanı kendi sınırları içine kapatmakta, kendi merkezliğinin bilgisi içinde mutlu yapmaktadır. Sokrates felsefesinin ve ahlak anlayışının temel özelliği ‘mutluluk bilgisi’ — ‘endaimonizm’dir. ‘İnsan insanın kurdudur’ Hobbesçi öğreti, en ilkin Sokrates’te ‘insan kendi kendisinin kurdudur’ şeklinde anlam kazanmıştır. İçkinlik ilkesi insanı kendisiyle uğraşa sokmakta, insanı kendi içinden parçalamaktadır. Yoğun bilgi katmanları, bölünür kendilikler üzerine derin ve bunaltıcı  baskılar yaparak insanı uysallaştırmaktadır. Toplumun uysallığı, gücün ihtişamını yüceltmektedir. Solon uysal toplumun lideri olmadığı için Yunan devleti ufalanarak savrulup gitmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kendini bilmek ne demektir? Bildiğim kendim miyim? Kendimi kendime bildiren kim? Hangisi ben? Bütün bu sorular insanı gebe bırakan bilmecenin sonsuz şifre oyunları gibi bitmez tükenmez doğum çilesi  ve sancıları içinde kavurmaktadır. Sokrates kendi görevinin ‘ebelik’ olduğunu vurgular. Yani, toplumun kendilik doğumunun bekçisi. Bunu Alkibiades’in ağzından dinleyelim. Şölen 216d: “Sokrates’in güzel delikanlılara aşık olmak gibi bir iptilası vardır;  onların çevresinde dolanır durur, onları gördü mü aklı başından gider. Öte yandan, o, her şeyin cahilidir, hiçbir şey bilmez”. Ve 216e’de: “O, bütün ömrünü safdillik taslayarak, insanlarla alay ederek geçirir”. Alkibiades açık ve net biçimde Sokrates’in kişiliğinde iktidar tiplemesi yapmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, Sokrates’i ne kendi toplumu, ne de Rönesans’a kadar sürüp gelen Batı toplumları anlayamadı. Ve her şeyden önce Batı siyaset aklı onu keşfetmekte çok cahil kaldı. Dahası, Sokrates, gençliğin ahlakını bozmak gibi suçlardan yargılanarak idam edildi. Öğretisi, mistisizm kervanına yama edilerek  yetersiz ve tabansız biçimde kullanıldı ve ezberletildi. Asla anlamı anlaşılamadı, bugün bile. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Rönesans’la Latin-Germen düşünürleri bu defa şaşmadan ve eksiksiz olarak Sokrates’in öğretisini uygulamak eylemiyle ayaklanmışlardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rönesans’ın Batı düşüncesine kazandırdığı bütüncüllük metodu ‘sistemler çokluğu’  olmuştu. Sistemler çokluğu içinde, Evren ve Dünyada oluşan ve oluşmakta olan ne varsa her şey bir bütünlük içinde yerini almaktadır. Çok renkli bir tablo, bu.  Rönesans, idrakin sularını bulandırdı. Bulanıklık bunaklığı doğuracaktır. Hayatın türlü yolları ve yordamları açılacaktır. Aşındırma tekniğinin kurulu güçlerini tarihin derinliklerinden bulup ortaya çıkartan Rönesans, onların üzerinde katmanlarca yığılı duran pas kilitlerini söküp atarak keşifler haritasını oluşturmaktaydı. Adsız  yapıtların sonu gelmişti, düşünürün simgeleme işlemi kendi isminin altında sonsuza kadar kovalamaca biçiminde uzayıp gitmektedir. Derin, sisli uykular dizisini paramparça eden Rönesans, sabahın ışınmamış alaca karanlığında insanı titreten yüze serpilen su gibi üşütücüydü. Kişilik, benlik sevdasını ayaklandıran bu titreksi yıkanma insanı acıktırmakta ve doyumsuz yapmaktaydı. Rönesans’la birlikte doyumsuz insan türleri üremeye, artmaya ve hatta dünyanın her köşe bucağına kök salmaya başladı. Rönesans, dili resimle bağlantıya sokarak sonsuz ilişkiler oyunu yaratmaktaydı. Türlerin en açgözlüsü olan bu doyumsuz insan resimle dilin sonsuz derinliği içinde gölgeleri yok ederek dünyanın göğsünde büyük kraterlerin açılmasına meydan vermenin bilgisini, kurnazlığını, tekniğini ve sarsıcı güdüsünü değerlerin kategorik titizliği ve ayarı olarak onarmaktaydı. Rönesans, Eski Grek düşüncesinin çıkışını belirleyen ‘şaşırmak’ ilkesini ‘şaşırtmak’ olarak onarmıştı. Bu düpedüz Sokratesçi düşüncenin ciddi, pürüzsüz ve yetkin gücünü haykırmaktaydı. Şaşırmak, insanı belirsiz bir varlık olarak algılamamıza neden olmuştu; oysa, şaşkınlık insanın varlık yapısını merkeze taşımakta, onu dünyasal tasarımın göbeğine oturtmaktaydı. Benzeşiler öğretisi tiksinç bir biçim almakta, büyük bir organizmanın küçük dünyası olarak algılanan insan sabırlı dogmalar diyarını terk etmekte, kendisine her şeyin merkezi haline gelecek bir yurt aramaktaydı. Birbiri üzerine eğrilip duran bilgi fanatizminin doğası büyük bir içtenlikle taraflı bir varlığın elinin altına koyulmakta; insan, yığılı duran bu  bilgi kayalıklarından sarkık bir vaziyette her an düşme korkusuyla tırmalayıp, çırpınmaktaydı. Onarma amaçsal olarak ticari öngörü, psikolojik tedirginlik, kazanıma dayalı zenginlik, bireyler hiyerarşisi ve sonu uzayıp giden bilgi hattı gibi uçurumlu dünyanın üzerine kalın bir duman gibi çökmekteydi. Rönesans’ın onarma metodolojisi çok yönlü, ama birbirine sıkı bağlılıklar arz eden temele dayalıydı: insanı sorun eden yeni bir sorgulama türü olan hümanizm ahlakı; yeniye varmak özlemini açıklayan Platonist hayranlık; kategorik zeminin oluşması için başvurulan Aristotelizm; çekirdeğin veya varlığın temeli olarak Atomcu görüşün tetkiki; ve insanı doğuran yeni gözlem türü olan Şüphecilik. İşte, Rönesans resminin benzersiz renkli düşüncesi bütün ihtişamıyla önümüzde dikilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116650549148240556?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116650549148240556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116650549148240556&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116650549148240556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116650549148240556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2006/12/yedi-bilge.html' title='Yedi Bilge'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116630717790255853</id><published>2006-12-17T00:05:00.000+02:00</published><updated>2006-12-17T00:12:58.266+02:00</updated><title type='text'>Yenidünya Düzeni: Kavramın İnançsal ve Dünyasal Boyutu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İnsan beyni zeka küpü değildir. Düz orantılı algılara karşı ters orantıda izlenimleri de takip edip kendisine uygun anlamlar yığınını dünyasal tasarımlar diye yutturabilir. Bazen koca bir çağı kötülüklerin koynunda görürüz, bazen de dünyaya iyiliğin kanat gerdiğini. Ama dünya, zekâmızdaki masalımsı yerini hep korudu. Gizemli olan, mantık bilgisinden gözleri fal taşı gibi açılmış birisini de kendi büyüsüne çekebilir. Bazen de tam tersi. İnançların kaderine hükmettiğini düşünen bir bedenin ruhunu Şeytana kaptırdığını görürüz.Yer değiştirmeler doğaya ve kâinata özgü değildir, insan da bağlı bulunduğu mekân içinde bir gezgin olabilir. Sadece mekân içinde mi, sanmam; insan kendi beyninde akıl yolculukları yaparak en dayanaklı ipuçlarını orada arar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;KAVRAMIN İNANÇSAL BOYUTU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;İnsan için düzen hep vardır. Yeni veya eski olsun, bir şeyin varlığı hep bir düzen içinde algılanır. Düzen tutkusu sadece insanda değil, her şeyde bulunur. Tanrı, çöp böceklerini bile bir düzen içinde yaratmıştır der, Arabi. Yine bunun gibi ölüm diye bir şey vardır. Yaranmış olan mutlaka ölümlüdür ilkesi ölümlülerin en ölümsüz ilkeleri arasındadır. İnsan da ölümlüdür, düzen de, meleklerde. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Düzen ve özellikle “yenidünya düzeni” kavramı çok çok eski bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Kavramın temel olarak üç içerik kapsamında tanımlandığını görmekteyiz: astroloji ve dini, siyasi. Ama bu kavramla ilgili ilk büyük yaygaranın M.Ö. 50 ile M.S. 150 arasında koparıldığını görüyoruz. Daha milat öncesi II. Yüzyılda Mısır’da yaşayan Hipparkhos bu anlayışın izleri görülmektedir. Bu türden bir söylence daha M.Ö. 21. Yüzyılda Mısır, Eski Mezopotamya’da belirgindi. Bunun temelinde dinsel olgularla büyük bir benzerlik içeren astroloji bilgisi bulunmaktadır. Kafasını gökyüzüne çeviren her insanoğlu yukarıdaki mucizenin şaşkınlığına gömülmektedir. Sofisler ve Statocular, bilginin bir şaşırmadan doğduğunu söylerler. Eski Mısır kayıtlarında dünyanın gidişine son verecek ve yeni bir düzenin gerçekleşeceğine ilişkin yaygın bir kehanetten söz etmektedirler. Bu bugünkü astronomide kanıtlanmış tipik bir “eksen ayması” olayıdır. Bu, Güneş sisteminin dönüşünde görülen salınımın bir sonucudur. Bu durumda sistem içindeki belirli noktaların konumunun arka plandaki yıldızlara göre değişmesine neden olmaktadır. En yaygın belirtisi, burçlar kuşağındaki konaklar çerçevesi içinde değerlendirilince Bahar gündönümü giderek “daha erken” meydana gelmektedir. Bunun nedeni gündönümünün burçlar kuşağında bir konaktan diğerine geçişidir. Bu geçiş süreci 2100 yılda meydana gelmekte olup, tam geçiş dönemi 25 ile 200 yıl arasında zaman almaktadır. Astronomi bunu tam olarak kanıtlamış gibidir. Ne var ki onlardan binyıllar önce Mısır ve Sümer bilginleri de bunu biliyorlardı. Hatta bunu inançlaştıran onlar olmuşlardır. Bu inanca göre, dünya her 2000 yıldan bir burç atlar. Bu atlama ciddi bir doğa değişmesine, korkunç afetlere ve yeryüzünün şekil değiştirmesine yol açmaktadır. Mısırlılara göre, M.Ö. 21. Yüzyılda yaşanan bu olay sırasında Dünya Yay burcundan Oğlak veya Koç burcuna geçiş yapmıştır. Bu tanrısal bir olaydır ve neredeyse 2000 yıl boyunca koç ve keçi sembolleri dinsel motiflerin başında gelmiştir. Eski Mısır dininde Amon boynuzlu bir koçtur. Doğu anlayışında İskender’in boynuzlarının olduğu söylenilir ki altında bu dinsel tema yatmaktadır. Bilindiği gibi, İskender Mısır rahipleri tarafından Tanrı Amon’un oğlu ilan edilmiş ve kafasına boynuzlu taç konulmuştur. İşte bu “yenidünya düzeni” anlayışının en doğal ve doğal olduğu kadar da dinsel bir tanımıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İkinci bir eksek kayması ve yenidünya düzeninin ortaya çıkış anlayışı miladi öncesi ve başlarında yaşanmıştır. Mısırlılardan, Yahudilerden, Greklerden ve Latinlerden günümüze kalma zengin bir literatür bunu gözler önüne sermektedir. Hz. İsa’ya yapılan olağanüstü atıflarda bu söylem içinde yerini almıştır. Öyle ki sadece Hıristiyanlar değil her toplum ve güç bu olayda kendi yerini almıştır. Eksek kaymasına girildiği dönemde M.Ö. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus genç aşığı Antinoss ile birlikte Bilgelik ve Ölçü Tanrısı Thot’a rahipleriyle birlikte geceli gündüzlü bir tartışmaya girmiş felaketi defetmenin yollarını aramışlardır. Sonrasında genç aşık Antinoss’un Nil nehrine kurban verilmesinde anlaşılmıştır. Kurban töreninin hemen ardından Antinoss’un Roma İmparatorluğunun tanrısı ilan edilmesi bundandır. Yahudilerin yenidünya düzeninden beklentisi ise tamamen farklıydı. Onlar müjdelenmiş peygamber Mesih’i bekliyorlardı. Gelecek olan Mesih, tıpkı Kuruş gibi Yahudileri dünyanın efendisi yapacaktı. Ne var ki Mesih gelmedi. Onun yerine Hz. İsa, Yahudilerin sevmediği bir öğretiyle ortaya çıktı. İktidardan ve rahiplerin zenginliğinden şikayetçi kalabalık orta ve aşağı sınıf topluluklar onun, daha ziyade havarilerinin yaydıkları bu fakirlik yanlısı inancı çabuk benimsediler. Gerçekten de oğlak veya koç burcundan balık burcuna intikal eden “yenidünya düzeni” Hıristiyanlığın çağı olacaktır. İlginçtir, yenidünya’nın kaydığı balık burcu simgesel olarak sadece Hıristiyanlıkta kendisine yer edinmiştir. Oysa ne Yahudilikte, ne de Eski Mısır inancında tanrısal balık motifine rastlanmaz. Hıristiyanlıkta ise Hz. İsa son yemeğinde havarilerine balık yedirmişti. Hıristiyanlığın en parlak düşünürlerinden Tertullian bile 200 yılında şunları yazıyordu: “biz küçük balıklar (Hıristiyanlar), İhtisi’miz suretinde sularda doğarız”. Ortaçağ Avrupa’sında ve hatta günümüzde yapılan çizgi filmlerinde yer alan kurtarıcı balık, dünyanın balinanın üzerinde olması gibi inançlar buradan ileri gelmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 1950 yılından beri dünyanın birçok Yahudi ve Hıristiyan gizli tarikatları 2000 ile 2100 yılı arasında kaymasını tamamlayacak dünyanın yeni düzenine hazırlanmaktadırlar. Evangeliz tarikatının en sadık savunucusu olan Amerikan başkanı C. W. Bush’un sıkça “yenidünya düzeni” kavramını kullanırken pozitivist bir dünyada ne kadar inancın baskısı altında kaldığını göstermektedir. Ama bu basit bir inanç ifadesi değildir. Talmut, Kabalist, Gnostik ve Hıristiyanlığa göre eksen kayması döneminde gerçekleşecek olaylara hazırlanmak gerekmektedir. Bu defa dünya, balık burcundan Kova burcuna kayacaktır. Çok sihirsel bir ifade kullanılmaktadır eski Hıristiyan öğretisinde: “Balık, kovaya girdiğinde”. Bu inanış, kayma sırasında dünyanın en fazla sularla boğuşacağını dile getirmektedir. Nitekim, global ısınma, buzulların hızla erimesi bir yerde bu inancı doğrular gözükmektedir. Öte yandan eksen kayması olayı da zaten astrolojik bilgiler doğrultusunda doğru kabul edildiğinden, Amerika’nın bir zamanlar Roma İmparatorluğu gibi işi bir azizeyi nehirde boğmaktan daha fazla ciddiye aldığını göstermektedir. Bazı İncil yorumcuları, dünyayı tehdit edecek suların yeryüzünün yapısını da etkileyeceğini düşünmektedirler. Dünyanın doğuya doğru yörüngesi sırasında bir anda artacak olan suların yeryüzünü batısı yönünde büyük bir baskı oluşturacağını bilginler söyler ve onlara göre bu durumda Amerika kıtasının önemli bir parçası ile Kıta ve Ada Avrupa’sı ile Batı Afrika’nın sular altında kalacağını belirtirler. Zaten coğrafi anlamda dünyanın kayma hızı batı yönünde olduğundan, normalde her yüz seneden bir Batı Avrupa kıyısında 1 metre çökme yaşanırken, Hindistan taraflarında ise 1 metre yükselme yaşanmaktadır. Bunun için aşırı Evangeliz çevreler, böyle bir durumda doğal dengesi değişeceğine inandıkları dünyanın verimli bölgelerine taşınması gerektiğini öne sürmekteler. Hatta bazıları Amerika’nın Ortadoğu işgalini buna bağlamaktalar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları neden anlatıyoruz? Şundan, “yenidünya düzeni” kavramının izini sürmek için. İşte bu kavramın simgeleşmiş öğeler içeren inançsal boyutunu ortaya koymaktadır. İnanıp inanılmaması için de yazılmadı, sadece bir kavramın insanlık zihnindeki geçirdiği anlamı ortaya koyması için yazıya alındı. Ancak ben anlayış olarak bir şeyin her yönüyle aydınlatılmasından yanayım. İşte, yenidünya düzeninin kimine göre saçma, kimine göre inançsal olgularla pekişmiş yarı bilimsel anlamına karşılık birde siyasal bir yönü vardır. Kendi adıma söyleyeyim ben kavramın açıklamaya çalışacağım ikinci yönüyle daha çok kafa yormaktayım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;KAVRAMIN DÜNYASAL BOYUTU&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Öyle sanıyorum, XVI-XVII. Yüzyıllarda Avrupa siyasal aklında bir olgular değişimi ve hatta devrimi gerçekleşmiştir. Çünkü bu tarihlerde romanlarda ve dersliklerde bile önceden kullanılan kavram ve tanımların aniden anlam ve şekil değiştikleri görülmektedir. Avrupa’da devletlerindeki genel gelişim hızı da bu yöndedir. Kanımca bunu birkaç şey bir anda tetiklemiştir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, Dünyanın Avrupa tarafından yeniden keşfi, Avrupa’ya kendisini dünyaya göre yeniden tanımlama hakkını vermiştir. “Biz ve Öteki” anlayışının bu dönemde şekillendiği görülmektedir. O dönemden başlayarak Avrupa aklında zengin bir tanımlamalar olgusu gelişmeye başlar. Bizzat “insan” tanımı değişir. Dünyasal bakış açısının yerini “ilerleme” olgusu alır. Buna göre, her çağ bir öncesinden ileridedir. Bu durumda Avrupa dünyanın ilerici en son çağında yaşamaktadır. İlerleme olgusu Avrupa merkezli bir yapıya dönüştürüldüğünden, insan tanımı da gerici ve ilerici olarak değişecektir. İlerici insan Avrupalıdır, gerici ise dünyanın diğer yarısı. Bu algılama biçimi o denli değişim göstermektedir ki diller bile soylu ve soysuz diye iki kutupta tanımlanmaktadır. Avrupa’yı besleyen üstün ırk Arilerin dili soylu dildir, geri kalan milletler ise soysuz dillerde konuşmaktalar. Tanımların bu denli kalabalıklaşması düşüncelerin tasnifine yol açtı. Artık, düşünce simgesel değil, olgusal ve kavramsaldır. Belki de bundan dolayıdır ki Vigo’nun derin bir zeka ürünü olan felsefi anlayışı, Descartes’in netlik göstermeyen “kendilik” tanımı karşısında dikkate bile alınmamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, dinsel çatışmalar Avrupa’da yeni yaşamsal doğruların pekişmesine neden oldu. Heretc gruplarla, kilise arasındaki geniş savaş her şeyden önce düşünceye dayanıyordu. Bu düşünce savaşı her katmandan bilgi sahibi insanlara gereksinim duymaktaydı. Artık bilge veya okumuş insan düzen karşısında bir tehdit olmaktan çıkmakta, bizzat düzen tarafından beslenerek bir sınıfsal aydın yapısını kazanmaktaydı. Siyasal aklın dinsel yapıyla girdiği çatışma sürecinde her iki taraf doğal olarak genişleme güdüsü taşımaktaydı. Bu yüzden siyasal akıl matbaayı ve eğitimleşmeyi çabuk benimserken, dinsel akıl mezhepsel sorunlar alanına kaymaktaydı. Ancak düşünür bu dönemde rahat değildir. O dönemde kilise öğretisi dışındaki temel düşünce klasik düşünceydi ki burada da bir çatışma söz konusuydu. Düşünürlerin bazısı Mısır, diğerleri ise Grek ekolünü temel alıyorlardı. Her ne kadar Mısır anlayışı XVII-XVIII. Yüzyıllarda egemenliğini korusa da, XIX. Yüzyılda Grek aklının kesin zaferine yenik düşüp kapanacaktı. Aslında Grek düşüncesi Mısır’ın en iyi anlamda bir kopyasıdır. Bunu ciltler dolusu eski Yunan kaynakları da söyler. Ama, merkezleşen Avrupa düşüncesinde Mısır’a yer yoktu. Çünkü aydın ve ilerlemeci beyaz ırkın ataları “siyah derili insanlar” ve onların zekası olamazdı. Öte yandan Protestanlığın Almanlar arasında kazandığı zafer Germenlik olgusunu da zirveye çıkarmış ve soylu Kafkas ırk teorisinden beslenen Ariliğin benimsenmesine yol açmıştır. Ama bu düşüncel savaşta Yahudiler etkin yer aldıklarından daha sonra Avrupa’nın bir uzantısı olarak görülerek gerici toplumlar arasından sıyrılıp ilericiler arasına katılmışlardır. Bunda Yahudilerin teşkilat ve ekonomik durumu belirleyici olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, coğrafi gelişmeler hızlanmakla kalmayıp, gelişimin yapısını da belirledi. İlerlemenin bir düzen algılanması içinde yapılması gerektiği, disiplin ve ayarlamanın olması gereksinimi ve işbölümlerinin yapılması ihtiyacını ortaya koydu. Bir nevi kadrolaşma süreci başladı. Bu sürecin en başlıca prensibi eğitimdi. Eğitim gerekli olduğu için verilmiyordu, bir amaca hizmet doğrultusunda yapılmaktaydı. Eğitim kurumları bu genel amacın üretim fabrikaları olacaktı. Yeni dönemin en büyük üretim hacmini insan üretimi kapsıyordu. İnsan üretimi ham mal anlamında insanı kaynak almaktaydı. Kendisinden emin kibirli ve eğitimli Avrupa insanı yanında birde atık olarak görülen insanlar vardı. Bunlar Avrupa’nın dünyadaki gücünü tanımlamaya yarayan insancıklardı. Zenci köle ticaretinin temelindeki başlıca gerekçe bu insan olgusuydu. Zenciliye karşı yapılan topyekûn bir köleleştirme girişiminin temelinde ise inançsal gerekçelerde bulunmaktaydı. Avrupa içinde daha başından beri belirleyici güç olan Yahudilik olgusu bu inançsal değeri belirlemekteydi. Tevrat’ın beş kitabından biri olan Tekvinde “zencilerin köleliğine ilişkin kutsal bir ifade” yer almaktadır ki o dönemde herkesin dilindeydi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü etken ise bizzat heratc çevrelerden geldi. Buna göre, teknolojik bir gelişim söz konusu olup, bunun da başında gemicilik gelmekteydi. Bunun en tipik örneğini Hügnolarda görmekteyiz. Hügnoların ana meşgalesi gemicilikti. Gemicilik Osmanlılar karşısında köşeye sıkışmış Avrupa’nın o zaman için tek kurtuluşuydu. Yeni Asya yolunun açılması, ardından Amerika’nın Avrupa tarafından keşfi gemini çağın adeta uzay araçları düzeyine çıkardı. Tersanecilik deyip geçmemek gerekir. Rusya’yı dünya siyasetine kazandıran Deli Petro eğitimini Batı’da tersane işçiliği yaparak tamamlamıştır. Tersane, o dönemde - ki uzun bir süre – ülkelerin dünyaya açılan anahtarıydı. Liman şehirlerinin gerçek anlamda önem kazanması bu dönemde olmuştur. Limanlar klasik görünümünden çıkarak bir üst haline gelmeye başladılar. Ülkeler arası ulaşım ağının kontrolü limanların elindeydi. Limanlar arası ticari dengeler siyasi dengeleri de etkiliyordu. Yani gemicilik yeniçağın atan nabzıydı. Öte yandan limanlar yeni işçi akımının da merkeziydi. Bu dönemde liman çevrelerinin hızla genişlediği ve bir şehir görünümü aldığı dikkati çeken bir husustur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da sermaye gücünü elinde bulunduran heratic cemaatlere Papalık rejimi karşıtı güçlerde katılmışlardır. Böyle bir cemaatlerden biri Hügnolardır. Hügnolar, Yahudi, İsmaili söylemlerle yakın ilişkiler kuran Protestan bir topluluk olup Fransa’nın Lé Rochelle bölgesinde ortaya çıkmışlardır. Bunların XIV. Yüzyıldan itibaren kalabalıklaştıkları ve cemaatleştikleri görülmektedir. “Yenidünya Düzeni” kavram ve anlayışını ortaya çıkaracak olanlar bunlardı. Bu kavram ve anlayış tek bir sihirsel terim üzerine kurulmuştur: “savaşım”. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dilimizde “düzen”, “yeni düzen”, Osmanlıcada “nizam-i cedit” anlamına gelen Fransızcadaki “régiment” (rejim) sözcüğü köken olarak Latincedir. Rejim, aslında “alay” demektir, yani askeri birlik. Bu alaylar, Protestan “commune”lerinden devşirilmiş “colloque”ların birleşmesinden oluşmaktaydı. Protestanlık, Avrupa’daki Yahudi, Unitarist ve Maniheist çevrelerde sıkça görülen “dinsel kardeşlik” ilkesini esas alarak communeler oluşturmaktaydılar. Bu yeni dinsel toplumun korunması için bir savunma biçimiydi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hügoların kendi alaylarını kurmaya başladılar. Yeni ordu düzeni Osmanlı devşirme askeri sistemine benziyordu. Ama atlı veya süvari birlikler olmayıp, yaya ve düzenli askeri kıtalar biçiminde şekillenmekteydiler. En önemli özellikler ateşli silahlar taşımları ve disiplinli olmalarıydı. Bunun dışında yurttaşlarına askeri mükellefiyetler de getirmekteydiler. Askerlik, paralı ve soylulara özgü olmaktan çıkarak modern bir yapı kazanmaktaydı. “Yenidünya düzeni” denilen bu tarz yapılanmaların temelinde yatan olgu savaş olgusudur. Artık klasik savaş anlayışı rafa kaldırılmaktaydı. Savaş bir hedef veya amaç değil, araçtı. 1685 yılında Fransa’da Nantes Fermanının kaldırılmasıyla, Hügonatlar Fransa dışına yayılmaya başladılar. Özellikle İngiltere, Almanya ve Hollanda’da geniş imtiyazlar elde ettiler. Oluşturdukları çatı, maddi olanakları bu ülkelerin onlardan yararlanmasına olanak tanımaktaydı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu türden yapılanma Avrupa’daki bütün heratc çevrelerde hızla gitmekteydi. Bu grupların bir diğer örgütlenme alnı ise eğitimdi. Matbaa ve yayıncılığın bunlar tarafından başlatılması şaşılacak bir durum değildir. Bir bilgi akışı söz konusuydu ve bu bilgi akışını kontrolde tutmak gerekmekteydi. Düşünce her zaman bir çıkış sergiler. Bu çıkışlar bir düzen yapısı içinde kontrol edilebilinirse toplumun zihinsel işlevi amaç olmaktan çıkarılıp bir araca dönüştürülebilecektir. Yenidünya demek, aslında her anlamıyla bir dünya düzeni demektir. Araçların çoğaltılması, toplumsal kesişim noktalarının artırılması, düşünce alanının genişletilmesi, insan kimliğine yapılan atıfların özne-nesne ilişkisi ağında kurgulanması bu düzenin belli başlı katmanlarındandı.&lt;br /&gt;Devasa bir oluşumu içeren bu yenidünya düzeni anlaşışının en sihirli sözcüğü “savaştı”. Savaş, Habil ve Kabil’den beri insanoğlunun kaderinin hazin bir cilvesiydi. Savaşsız dünya olamazdı ve imkânsıdır. Ama XVII. Yüzyılda oluşan yeni savaş anlayışı oldukça farklı bir tanım ve anlam içermekteydi. Bu kavramın yeniden değerlendirmesini ve adeta savaşın yenidünya anlayışında ne ifade ettiğini iki kaynaktan takip edeceğiz: Raimondo Montecuccoli ve Clausewitz’in Avrupa düşüncesinde adeta bir el kitabı halini alan eserlerinden. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki savaş kuramının daha basit bir sunumunu ortaya koymasına karşılık yazıldığı gündem beri Avrupa’da askerlik alanında başlıca kaynak olmuştur. Raimondo 1609-1680 yılları arasında yaşamış Avusturya ordusunda başkomutanlığa kadar yükselmiştir. Eserinin adı “Commentarii bellici” olup “Mémorie del Generale Principe di Montecuccoli” başlığı altında 1704’de Köln’de basılmış İtalyanca yazılarının üçüncü kitabı olan “Afforismi applicati alla querra possibile col turco in Ungheria” adlı kısmının Latince çevrisidir. Eser daha sonra Avrupa’nın belli başlı bütün dillerine kazandırılmıştır. Eserin kendisi olmasa bile görüşleri İbrahim Müteferrika tarafından da Osmanlı dünyasına da kazandırılmıştır. Raimondo, 1664 yılında Osmanlı ordusuna karşı St. Gothard zaferini kazanmış ve bundan dolayı “Hıristiyanlığın Kurtarıcısı” unvanını almış biriydi. Daha albay iken 1639 yılında esir düşen Raimondo, İsveç’te esir bulunduğu sıralarda tarih, hukuk ve felsefeyle yakından ilgilenerek yeni savaş kuramını hazırlamıştır. O, bu kuramını pratik anlamda 1640-1670 yılları arasında Osmanlı savaşları sırasında denemek ve geliştirmek olanağı bulmuştur. Eserinin başlığında olduğu gibi içeriğinde de Türk ordusunun durumu hakkında geniş açıklamalara yer veren Raimondo, özellikle Osmanlı savaş örgütlenmesini taktir etmektedir. bilindiği gibi Osmanlı savaş taktiklerini daha önce özümseyenler Hügolar olmuşlardı. Dolayısıyla Raimondo’nun savunduğu görüşün Avrupa’da artık yaygınlaştığı ortaya çıkmaktadır. Ancak “savaş” kuramını tam anlamda geliştiren Clausewitz olmuştur. Clausewitz, XVIII. Yüzyıl sonları ile XIX. Yüzyıl başlarında yaşamış bir Prusyalı askerdir. Yeni savaş kuramının ne anlama geldiğini kapsadığı içeriği Clausewitz’in “Savaşın Özü” adlı kitabından izleyeceğiz. Bu bizim yenidünya düzeninin hangi temellere dayandığını açık ve net biçimde anlatacaktır(*).&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;(*) Clausewitz'in "savaş" kavramı için Yenidünya Düzeni: Srekli Savaş makalesine bakınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22297538-116630717790255853?l=n-marmara.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://n-marmara.blogspot.com/feeds/116630717790255853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22297538&amp;postID=116630717790255853&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116630717790255853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22297538/posts/default/116630717790255853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://n-marmara.blogspot.com/2006/12/yenidnya-dzeni-kavramn-inansal-ve.html' title='Yenidünya Düzeni: Kavramın İnançsal ve Dünyasal Boyutu'/><author><name>n_marmara</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01084064382362397841</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://1.bp.blogspot.com/_AR453JwsMCY/S0hbo7i_V5I/AAAAAAAAACs/FoM86FVc_Ac/S220/102_0207.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22297538.post-116627859959476300</id><published>2006-12-16T16:12:00.000+02:00</published><updated>2006-12-18T18:52:49.800+02:00</updated><title type='text'>Çatışmalar II: Tarih ve Karşı-Tarih - Moğollar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bazen Müslümanlarda hata yapabilir; abartabilir; niyetlerini fena biçimde bozabilir ve gerçeği yalanlarla boyayabilirler. İnsan psikolojisi söz konusu olduğunda dinler ve kimlikler arasındaki sınır kolayca aradan kalkmaktadır. İslam tarihi bu türden sahneleri bolca canlandırmaktadır. Tarihçinin hükmüne güvenmek saflığa eşdeğer olduğundan, fütursuzca sarf edilmiş bir ifadenin bazen yılara yayılan araştırılması yapılmaktadır. Bu yazı böyle bir arayışın yolcusudur. Zaman sahipsizler adına konuşma yetkisini çoğu zaman kısmıştır. Resmedilen tarih Batı dünyası ve ona az buçuk adapte olmuş Avrupa çevresindeki ülkelerin tarihidir. Biz, İslam Tarihinin kaynaklarının tamamını Batı metodolojisi üzerinden yeni baştan kritik edilmiş baskılarından öğrenmekteyiz. Bu yüzden bu kaynakların ne denli İslamî söylemleri taşıdıklarını da sorgulamanın sırası gelmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir “karşı-tarih” okuması olarak Moğolların seçilmesinin birden fazla gerekçesi bulunmaktadır. Moğollar, tarihi rüyalarımızın vahşet saçan barbar yüzleri olarak hafızalarımıza kazınmışlardır. Gerek Müslüman vakanüvisleri, gerekse Hıristiyan kronik yazarları Moğollar hakkında akla hayale gelmeyecek her türlü olumsuzlukları kendi tarihlerinin beyaz sayfalarına tıpkı yaramaz çocuğu uslandırmak için bir dev masalını resmedercesine karaladıklarından Çingiz (“Cengiz” değil “Çingiz”) ve ahfadı hakkında işkembe-yi kübradan olabildiğince büyük laflar salgılamışlardır. Ortaçağ Hıristiyan ve İslam tarihçiliğinde Moğollar hakkında kötü şeyler yazmak ve anlatmak o denli büyük ilgi görmekteydi ki tarihçiler bazen bu konuda yarışmaktaydılar. Örneğin başta Rubrik olmakla XIII-XIV. Yüzyıllarda kilisenin kroniklerini tutan tarih yazma hastalığına yakalanmış bazı müellifler ve gezginler XIX. Yüzyıla kadar Moğollardan “Yarı insan, yarı hayvan yaratıklar” olarak söz etmişlerdir. Sırf bu merakını gidermek için Marco Polo bulunduğu her Doğu şehrinde ve kasabasında bu türden canlıları nerede bulabileceğini sorup soruşturmuştur. Marco Polo Ortaçağlarda Doğu’nun yarısını gezmişse bu akıl almaz hayalin izini sürdüğündendir. İslam tarihçilerinin de onlardan geri kalan yanları olmamıştır. Dönemin Mısırlı bir tarihçisi Moğolları anlatırken şöyle der: “Onlardan (Moğollardan – N.M.) bir asker ağzını nehre dayadı, içmeye başlayınca nehir kurudu” (bu satırlar Şemsü’d-din Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmet b. Osman ed-Dimaşkî’nin (öl. Hicri 748/ miladi1348) ifadesidir). Bir diğer müellif ise şöyle der: “Gökteki yıldızların sayısı var, ama onların sayı hesabı yoktur” (bu açıklamayı en ünlü İslam tarihçisi İbnü’l-Esir sarfetmiştir). Çağdaş tarihçilerde insine ve cinsine bakmadan bütün bunları kendi kitaplarına doldurarak hem tarih yazmanın mutluluğunu, hem de Moğollar hakkında bu şekilde korkunç ifadeleri bir araya getirerek ilgi çekmenin gururunu yaşamışlardır. Oysa, bu tarihçilerin yaptığı Ortaçağ tarihçilerinin yaptıklarından daha fazla yüz kızartıcıdır. Bir kere Ortaçağ İslam veya Hıristiyan müellifi en azından kendince bir şeyin savunmasını yapmaktaydı. İkincisi, onların yaptıkları abartı hemen fark edilmekte ve kendiliğinden sırıtmaktaydı. Üçüncüsü ise bu abartılarının neden ve nasıl gerçekleştiğini belirlemek hiçte zor değildir. Peki ya bizim modern tarihçilerin kuruntusu ne? Beri baştan söyleyelim, çağdaş Batılı tarihçiler daha zekice davranıp tarihi çarptırma konusunda metot, yöntem ve kritiğin gücünü kullanırken; Doğulu tarihçiler daha komik bir yol izleyerek tarihi ideolojilerin, mezheplerin ve çeşitli insani takıntıların boş çenesi altına düşürerek dedi-kodu malzemesine dönüştürmüşlerdir. Örnek mi arıyorsunuz? Bakınız “Bilinmeyen Osmanlı”, “Türkler Nasıl Müslüman Oldu?” gibi ve benzeri kitaplar. Bu yüzden elinize aldığınız bir tarih kitabı kimi zaman din, kimi zaman ideoloji görünümü vermektedir. Tarih, bu beyaz yalanların bir araya gelip gerdek masallarında birbirlerinin göğsünü ısıttığındandır ki her sabah bir yalanın doğumuyla insan hafızasını sarsmaya devam etmektedir. Bütün bular kuşkusuz tarihçilerin suçudur; onların kitapların talip okura söyleyecek lafımız yok. Ama bazen okur da okuduğu bir tarih kitabının etkisinde bütün Osmanlı padişahlarını “evliya” yapacak kadar dalkavukluk sergilemiyor mu, işte gel de çileden çıkma? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İçinde yaşadığımız modern çağda bir Allah’ın kulu Moğol düşünür, tarihçi, yazar ve siyaset bilimcinin olmayışı Moğollar hakkında ileri geri atıp tutmamızı gerektirmez. Tabii, Stalin’in yaptıkları hakkında tek kelime etmeyip olanca gücü ile Hitler’e söven sol görüşlü bir tarihçide ahlak ne kadarsa; Kızılderililerin katliamını “yabani otların temizlenmesi” olarak görüp Timür’ü (Türkçemizde yanlışlıkla “Timur” diye okunmaktadır) “insanlığın gördüğü en cani hükümdar” olarak algılayan bir burjuva tarihçisinde de o kadardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tarihçi olmak için karısını, çoluk çocuğunu unutarak ömrünü kitaplar arasında geçirmek şart değildir. Veya bizim üniversitemizin koridorlarını dolduran görüntüleriyle insanlığın ayak bağı oldukları imasını uyandıran araştırmacı takımı gibi bilgileri kâğıtlara fişleyip unvan için tez üretmek koşulu da aranmamaktadır. Tarihçilik için sabır, titizlik ve dikkat gerekmektedir.&lt;br /&gt;Moğollar tarihiyle de ilgisi bakımından, çok basitmiş gibi görünen birbirini tamamlayan iki hususa dikkat çekelim: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1. Çingiz Hanın adı. Herkes bilir ki bu adı dünya tarihine kazıyan şahıs Çingiz olmuştur. Ama gel gör ki biz hâlâ Cengiz demekte ısrar ederiz. Acaba Moğollar Farsça bildiklerinden dolayı mı kendi hükümdarlarına “Cengiz” adını vermişler de haberimiz mi yok? Çingiz adı, Moğolca “güçlü, sağlam” demektir ve Farsça “savaşçı” anlamına gelen “Cenk”ten farklıdır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2. İkinci husus ünlü Fransız tarihçi Réna Grousset 
