Salı, Mayıs 30, 2006

Türk Mevâlî Anlayışı ve Bir Türk Halk İslamı Olarak Kızılbaşlık/Aleviliğin Kökenleri


Bir Heterodoks[1] İslam Anlayışı Olarak Kızılbaşlık veya Aleviliğin Kökenleri
Safevîlik veya kaynaklarda sıkça geçen Türkçe adıyla Kızılbaşlık siyasal olduğu kadar dini ve etnik bir kimliktir. Bu kimliğin dinsel değerleri ve içeriği hâlâ tartışma konusu olup gerçek anlamda çözümlenmiş değildir. Ancak mevcut kaynak ve araştırmaları göz önüne aldığımızda konuya ilişkin en sağlıklı bakış açısının I. Melikoff ve A. Y. Ocak tarafından geliştirildiğini söylemek yerinde olacaktır. Özellikle de Türk dini, kültürel ve siyasi yaşamında Heterodoks İslam anlayışının yerini belirlemede A. Y. Ocağ’ın, artık neredeyse bir külliyat oluşturacak kadar çoğalan değerli çalışmalarının önemi hiçbir biçimde göz ardı edilmez. Çalışmalarının birinde Safevîlik anlayışına da ışık tutacak biçimde şu görüşün altını çizmektedir: “Karahanlılar’dan Osmanlılara kadar muhtelif Türk toplulukları ve devletleri arasında yaygınlaşan İslam, bir yandan yerleşik kültür merkezlerinde, Sünnilik veya Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen, medreselerde öğretilen kitabî esaslara uygun bir tarzda, iyi işlenmiş sistematik bir hukuk ve bir teolojinin kılavuzluğunda gelişirken, göçebe zümreler içindeki medresesiz popüler Müslümanlığın, güçlü bir mistik ruh ve yapıyla başlayıp gelişmesi bu sayede olmuştur. Türk halklarının kendi sosyo-ekonomik yapılarının ve toplumsal hayat tarzlarının biçimlendirdiği (adına “Türk Müslümanlığı” da diyebileceğimiz) Heterodoks karakterli bir popüler Müslümanlığın X. ve daha sonraki yüzyıllardaki başlangıç döneminde, XV. Yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu sahasındaki bir kısım konar-göçer Türk zümrelerini geniş ölçüde etkileyen Safevî propagandasının getirdiği Hz. Ali kültü, On iki İmam kültü, vb. Şii motiflerle henüz bir ilgisi yoktu. Ne var ki bu popüler İslam, İran sufiliğinin süzgecinden geçerek belli ölçüde bir esneklik kazanmış, eski inançlarla karıştığı için geniş ölçüde kitabî yapısından sıyrılıp mitolojik bir karakter kazanmak suretiyle Heterodoks bir mahiyet almıştır”[2]. Bu satırlardan anlaşılacağı gibi, Kızılbaşlık salt anlamda Safevî şeyhlerinin kişiliğinde kendi içinde evirilerek siyasal bir söyleme dönüşmüş olgu olmadığı gibi, kökleri oldukça gerilere gitmekte ve hiçte homojen bir yapı içermemektedir.

Kızılbaşlık Sorunu isimli değerli bir çalışmasında I. Melikoff, “Kızılbaşlık” olgusunun köken bakımından bir Türkmen olgusu olduğunu altını çizmektedir[3]. Burada yapılmak istenen bir diğer gönderme olan Türkmenlik, gerek Melikoff, gerekse de Ocak tarafından medrese eğitimi almış ve İslamlaşmış kentli Türk nüfusa karşılık göçebe değerlerini ve inanç anlayışını İslam’la özdeşleştirerek “Türk Müslümanlığı” biçiminde algılayan kalabalık Türk nüfusu tanımlamaktadır. Yani söz konusu Kızılbaşlık Türk çevresinin bünyesinde doğup büyürken, Köprülü de başta olmakla birçok araştırmacının belirttiği gibi salt bir Şia anlayışı değildir[4]. I. Melikoff bu hususu göz önünde bulundurarak şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Söz konusu olan Şii bir İslamlık değil, daha çok Safevî propagandasıyla Şiileştirilmiş ve sufileştirilmiş, Türkmen bir din anlayışıydı”[5]. Bu yüzden de müellif, konunun çıkış noktasına temas ederek şöyle der: “Safevîlerin ulaştıkları başarı; Tanrının insanda tecelli ettiği ve yeniden-bedenleşmeler esaslı inançları ile henüz başlangıç düzeyinde bir uç-Şii tasavvuf görüşünden esinlenen ve ondan hız alan, fakat hâlâ Şaman kültürüne bağlı bulunan, Türkmen boylarının savaşçı ve askeri güçlerinde aranmalıdır”[6]. Melikoff’un Kızılbaşlığın kökeninde “Şaman kültürüne bağlı Türkmen boylarının savaşçı ve askeri” kalıntılarını görmesi rast gele seçilmiş bir tanımlama olamayıp, konunun başlangıç noktasına yapılan bir atıftır. Bu çerçevede Kızılbaşlığın, Orta Asya Şaman kültürü içinden çıkıp İslamî bir tanım içinde yer edinerek önce Horasan, ardından İran, Kafkasya ve Anadolu sahasında yerel sufi değerlerle bütünleşen göçebe yaşamın izlerini baskın biçimde koruyan Türk veya Türkmen nüfusunun ağırlıklı olduğu bir dünya içinde oluşumu söz konusudur. Kızılbaşlık hem inanç bakımından, hem de siyasi bakımından bu yaşanmış, oturuşmuş, kemikleşmiş yapının sonuçları üzerinde yeşermiştir. Bu anlamda Babaîler Ayaklanmasını, Kızılbaşlığın erken ve basit anlamda siyasallaşan bir pratik söylemi olarak görebiliriz.
İster Anadolu, ister Güney Kafkasya ve isterse Kuzey-Batı İran Türklerinde görülen Heterodoks İslam özelliklerinin kaynayıp karıştığı alanın Orta Asya ile Fars eyaletinin buluşma noktası olan Horasan bölgesi olduğu kabul edilmektedir. Buraya Maveraünnehr’i de katabiliriz. Her iki bölge gerek din ve kültür, gerekse dil ve etnik bakımdan tam bir karmaşa içermektedir. Bu çeşitlilik Horasan merkezli bir dinsel yapılanmanın doğuşunu sağlamıştır. Emevîler döneminde buradaki mozaik genelde iki unsur tarafından beslenmekteydi: çeşitli inançsal farklılıklar gösteren (Şia-Sünni gibi) yerleşik Arap kavimleri ve eski inançlarını İslam öğretisi içine taşıyarak Müslüman kimlik alan Mevâlî olarak görülen ve farklı etniklerin kümelenmesini yansıtan İranî-Türk unsur[7]. Abbasi etkisinin kırılması ve Türklerin artan baskısı karşısında Araplar İranî kimlik içinde erirken Horasan ve Maveraünnehr’deki dengelerin değiştiği görülmektedir. Her zaman için iktidar desteğini yanında hisseden bu Araplar zamanla Arapçayı bırakıp bürokratik bir dil halini alan Farsçayı benimsemiş ve saray çevresinde hiyerarşik bir yapılanma oluşturarak bürokratik bir güce dönüşmüştür[8]. Samaniler dönemi bu kesimin oluşması bakımından oldukça önemlidir[9]. Buna rağmen kalabalık bir kesim Heterodoks inançlarını koruyarak Horasan ve Maveraünnehr’in yerleşik ama farklı sosyal ve dinsel cemaatini oluşturmuştur. Bunlar siyasi olanakların kendilerine tanıdıkları müsamaha gereği “tasavvufi” cereyanlar olarak şekilleneceklerdir. İçlerinde ılımlı gruplaşmalar olduğu kadar aşırı düşünceler taşıyan tarikatlarda çıkacaktır. Bizzat merkezden yansıyan adaletsizlik karşısında kurtuluş arayan geniş halk kitleleri bu söylemlere gönül vermekte gecikmeyeceklerdir. Öte yandan bu cereyanlar kendi varlıklarını pekiştirmek için halk inançlarına da büyük önem vererek onu benimsemişlerdir. Dönemin kaynakları bu cereyan ve akımları hep bir dille rafizi, ismaîli, Şii olarak suçlasalar da kendi içlerinde belli bir inancı ve sosyal olgunu taşıdıkları inkâr edilemez.

Horasan daha başından beri İslam için büyük önem arz etmiştir. Burası İslam’ın bir kalesi olarak görülmüştür. Horasan’a yakıştırılan bu atıf dinsel terminolojide de kendine yer edinmiştir. Zamanının en önde gelen sufilerinden olan Süfyan es-Sevri (öl. 778) şöyle diyecektir: “Horasan’da ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve faziletlidir”[10]. Gerçekten de Horasan’ın İslam tarihinde özel bir yeri olmuştur. Burada “Horasan” ve “Horasanlılar” tabiri bir coğrafi kimliğe yapılan gönderme olmaktan öte kültürel, etnik, sosyal bir tanımı gündeme getirmektedir. Horasan Emevîler döneminde İslam sınırları içine katılmıştır. İslam fatihleri bu bölgeyi ve Maveraünnehr’i kendi sınırları içine aldıklarında bu geniş sahada oturanlara genel anlamda Horasanlılar diyeceklerdir. Bu tanım farklı etnik grupları içine alsa da, Câhiz’in bu adı en fazla Türkler için kullanması dikkat çekicidir. Gerçekten de Horasan’da oturan diğer küçük Yahudi cemaatleri[11], farklı İranî gruplar ve hatta Sogdlar zaman zaman kendi adlarıyla anıldıkları halde Horasanlı adının tam olarak kime verildiğinin sınırları çizilememektedir[12]. Fetih sonrasında buraya çok sayıda Arap kavimi de göç ettirilmiştir[13]. Yapılan bütün girişimlere rağmen bölgenin İslamlaşmasının güçten ziyade diğer etkenlerden beslendiği bilinmektedir. Örneğin, Taberî, Horasan valisi Nasr zamanında bile (öl. 749) bölgede vergi ödeyen Müslümanların sayısının gayrimüslimlerin yarısı bile olmadığını net biçimde söylemektedir. Emevîler döneminde bölgeye uygulanan siyasi baskı dışında adaletsizliğin hat safhaya çıkması, özellikle de vergi uygulamalarında görülen dengesizlik egemen güç karşısında bölge toplumları arasındaki bağları güçlendirmekle kalmadı, bunların sınırları dışındaki güçlerden destek almalarını da sağladı. Horasan ve Maveraünnehr toplumunun bu baskı karşısında başvuracakları yegâne güç Türklerdi. Zira Türklerin bölgedeki varlığı yanında İslam sınırları dışarında kalan güçlü etkileri de onlarca bilinmekteydi. Öte yandan Türklerde Arap fetihlerinin önüne geçilmesinde içteki yerel ve baskıya uğramış güçlerle ittifak yapmakta epeyce istekliydiler. Gerek göç, gerek savaş yoluyla Türklerin Horasan içlerine kadar ilerlemeleri Emevî öncesinde olduğu gibi sonrasında da devam etmiştir. Abbasiler döneminde hilafet ordunun Türklerden oluşturulması bu akını hızlandırmıştı. Samaniler döneminde Horasan, Afganistan, Maveraünnehr’de ciddi Türk nüfusunun varlığı su götürmez bir gerçektir[14]. Nitekim Mukaddesi, İbn Havkal, İbnü’l-Esir ve diğer kaynaklarda bölgedeki yerel ve bölgesel hanedanlıklar ve onların kimliklerine ilişkin verilen bilgiler arasında Türk nüfusun varlığı net biçimde görülmektedir[15]. Câhiz’in Horasanlılar ile Türkler arasında çizdiği ince sınır da dikkate alınmalıdır. Bunun dışında Rafi b. Leys, Peçeliler olarak bilinen Mukanna ve hatta Ebû Müslim Horasani ayaklanmalarında Türklerin gösterdikleri geniş katılım ve destek bölgesel etnik etkileşimlerin ne denli yoğun olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan bu yerele güç yanında yer alan ve onları inançlarıyla etkileyen Arap unsuru da bulunmaktaydı. Bunlar genelde merkezi yönetimden memnun olmayan Şii ve Harici olarak tanımlanan gruplardı ki sayıları da az değildi[16]. Bütün bunlar Horasan’daki yapının ne denli karma bir sürecin ürünü olduğunu göstermek bakımından önemlidir.

Bütün bunlar yanında Hilafetin bölgeyi İslamlaştırma adına başlattığı bir diğer uygulama da sonraki dönemlerde kendi etkisini gösterecektir. Bu da Horasan valisi Eşres b. Abdullah es-Sülemi zamanında (727–729) başlatılan ribat siyasetidir. Ribat, sadece askeri bir karargâh olmayıp, zamanla sufilerin dergâhı halini alacaktır. Nitekim Horasan ve Maveraünnehr’de İslamlaştırma politikalarında sufilerin büyük bir rolü olmuştur. İstehrî, sadece Türkistan’da 10.000’den fazla ribattan söz etmektedir[17]. Bu sufiler tasavvufi görüşlere sahip olup İslam inanç ve kaidelerini yerel halkın değerleriyle ters düşmeyecek biçimde yorumlamaktaydılar. Bunu Yesevîlik gibi Türk inanç sisteminde büyük bir yer edinen Heterodoks İslam anlayışının oluşumunda görmemiz bizi şaşırtmamalıdır. Görüldüğü gibi, Horasan ve Maveraünnehr’deki İslam anlayışı farklı bir sürecin ürünü olarak farklı bir yapı içinde şekillenmeye başlamıştır. Bu şekilleniş diğer salt İslami öğretinden farklı olarak kapsayıcı olmuş ve yerel öğeleri tereddüt etmeden kendi bünyesine almıştır. Zamanla, bu yerel öğeler bu anlayışın içeriği halini alırken, İslamlık sadece bir kılıf konumuna gelecektir. İran içinde şekillenen ve ortaya çıkan Ebû Müslim sonrası bütün bu Ortodoks İslam karşıtı akımlar genelde bu anlayışın ürünleri olmuşlardır. Dolayısıyla bunları tam olarak Şiilik ve onun kolları olarak da tanımlamak doğru değildir.

Bu Heterodoks İslam anlayışının siyasal güce dönüşümünü sağlayan ilk girişim Ebû Müslim Horasani tarafından başlatılmıştır. Asıl adı Abdürrahman b. Müslim olan bu zat nereli olduğu kesin değildir. Abbasileri hâkimiyete getiren bu şahıs Şiilikten daha farklı bir anlayışı temele almıştır. İslamiyet ile yerel halkın inançları arasında bir uzlaşma sağlayarak dihkanlar, köylüleri ve yarı-yerleşik unsurları kendi safına çekmiştir. Onun benimsediği İslam anlayışında dikkati çeken en önemli şey “ruhların tenasühü” olup kendisiyle birlikte Heterodoks İslam anlayışının temellerinden biri halini alacaktır. Oldukça kapsayıcı bir düşünceni dile getirmesi kendisine gösterilen rağbetin büyük olmasını sağladı[18]. Nitekim gerek Ebû Müslim’i Horasan’da, Abbasileri de Bağdat’ta iktidara getiren bu güç olmuştur. Bu Heterodoks İslam anlayışının ilk kez ciddi biçimde siyasi arenada görünmesi ve ne denli etkin bir güç olduğunu kanıtlamasıdır. Abbasi halifesi tarafından saraya davet edilerek 755 yılında öldürülmesi dahi onun Horasan coğrafyasında kutsallaşmasını sağlamıştır. Kendisinden sonra gelen bütün Heterodoks İslam akımların önderleri hep bir yolunu bularak Ebû Müslim’in ruhu ile bedenleştiklerini vazedeceklerdir. Bu anlayış İslam’la en katı düşman olarak görülen Hurremilikte bile kendine yer edinmiştir[19]. Türk Heterodoks İslam anlayışında yer edinen Horasan anlayışı da Ebû Müslim’e bağlanmaktadır. Nitekim Gazneliler döneminde Türkçeye aktarıldığı rivayet edilen Ebû Müslim Öyküsü’nün önemi de buradan ileri gelmektedir[20].

Bu anlayış içinde Türklerin de bulunduğu sosyal bir olgu olarak Selçuklulara kadar varlığını sürdürdü. Ancak Orta Asya Türkleri burada daha çok katılımcı olmuş, baskın gücü Horasanlılar oluşturmuşlardır. Türklerin Heterodoks İslam anlayışını benimsemeleriyle ve İran’da temel güç haline gelmeleriyle bu anlayışın bizzat yürütecek etnik güç haline geleceklerdir.
Kızılbaşlığı besleyen bir Horasanlılık öğesinin olduğu inkâr edilemez. Bunu daha sonra göreceğimiz gibi Şah İsmail’in şiirlerinde Horasan’a yapılan atıflarda doğrulamaktadır. Ancak burada Horasan yukarıda da belirtildiği gibi bir coğrafi terim olmaktan ziyade gayr-i Arap unsurların gelişip şekillendiği bir kültürel terim olarak görülmelidir. Kızılbaşlık öğretisine tam bir açıklama getirmek için Horasan merkezli gelişen bu dinsel ve kültürel katmanı açmak gerekecektir.

Horasan ve Maveraünnehr’de gelişen dinsel yapılanmalar çeşitli kaynaklardan beslenmektedir. Bunların etnik içeriğini tanımlamak oldukça güçtür. Ancak etnik kaygılardan da bunda etkili olduğu gizletilemez[21]. Nitekim Mevâlî denilen bu unsur Arap olmayan kesimleri kapsarken etnik bir olguyu da gündeme getirmektedir.

Geç Emevîler döneminde kökleri Horasan’da olmasa da etkileri bu çevrede de yoğun biçimde hissedilen mezhep ve tarikatların şekillenmeye başladığı görülmektedir. Özellikle Abbasiler döneminde bu çeşit dini yapılanmaların hız kazandığı bir gerçektir. Bunlardan ilki Mürcîler olup Hz. Osman’ın öldürülmesiyle siyasal çekişmelerin dışında kalmayı yeğleyen bir mezhep akımı olup Kufe üzerinden Horasan’a etki etmiştir. Bu fikrin Abdullah b. Eş’as ve Yezid b. Muhelleb tarafından Horasan’a taşındığı bilinmektedir. Horasan’da Mürcîlerin biri dini, diğeri sosyal olmak üzere iki temel etkinlik nedeninin olduğu görülmektedir. Dini anlamda sahabeye karşı gelen Haricilik görüşlerine karşı çıkmaktaydılar. Sosyal anlam da ise Mevâlî’ye karşı uygulanan çeşitli sosyal adaletsizlikleri protesto ediyorlardı. İlk başlarda Arap kimliği taşıyan bu akımın sonradan İranlı bir yapı kazandığı görülmektedir. Mürcîler Ebû Müslim olayına yakından yer almalarıyla bu kimliklerini iyice pekiştirmişlerdi[22].

Horasan ve Maveraünnehr’de oluşumunu tamamlayan bir diğer mezhep Hanefiliktir. Ortodoks İslam anlayışının en önemli savunucularından olan bu mezhep Bağdat’ta doğmuş ve şekillenmişse de, özellikle kişisel alandaki bazı temel görüş ve yeniliklerinden dolayı gayri Arap çevrelerinde büyük ilgi görmüştür. Ebû Hanife’nin öğrencileri arasında Horasan ve Maveraünnehrli öğrencilerin varlığı bu anlamda dikkat çekicidir. Selçuklularla temel bir devlet mezhebi konumuna gelen Hanefilik, özellikle Ebû Hanife’nin talebesi Şeybanî’nin büyük çalışmaları sonucunda Horasan’da sağlam biçimde yerleşmiştir. Hanefilik daha sonra Horasan ve genel anlamda İran’da İslam’ın en büyük savunucusu durumuna gelmiştir. Şii, İsmâîlî ve Bâtınî gibi mezheplere karşı sert bir tutum sergileyen Hanefilik siyasal güçlerinde büyük desteğini aldığından, kimi zamanlarda siyasi iktidarın yanlısı olarak suçlanmıştır[23].

Ama Hanefiliğe katılan Mevâlî unsur bu mezhep içinde kendi öğretilerini de geliştirmekten geri kalmamış ve hatta ondan ayrılarak farklı ekoller ortaya çıkarmıştır. Bunlardan biri de aslen Horasanlı olan Cehm b. Safvan olup, Cehmiye’nin kurucusudur. Cehm, diğer fikri akılmalara yakınlık göstermesi dolayısıyla da geniş bir kesime seslenmeyi bilmiştir. Kaynaklarda onu bu yaklaşımından dolayı Zendeka, Cebriye ve Mürcîlikle suçlayıcı ifadeler yer almaktadır. Yine de bu ekolün Hanefiliğe yakın olduğu görülmektedir. Zaman zaman kimi taraftarlarının Hanefiliye geçtiği de bilinmektedir[24].

Horasan’la, özellikle de Hazarın güney ve güney-doğu bölgesi topluluklarıyla iyi bir kaynaşma geçiren kökleri Arabistan’dan beslenen bir diğer mezhep ise Zeydîye olmuştur. Zeydîye, Ali soyundan İmam Zeydî’in görüşlerini savunmaktaydılar. Şia içinde bir ekol olan Zeydîye, Zeyd taraftarlarının Emevîlerce uygulanan baskıdan sonra Horasan’a kaçarak yerleştikleri bilinmektedir. Zeydîye burada yeni bir çehreyle tanışmakla kalmamış ve yeni bir oluşum geçirmiştir. Kısa zamanda Serahs, Nişabur, Tus ve hatta Rey ve Hemedan çevresinde belli sayılarda Zeydî gruplar oluşmaya başladılar.

Bölgeye nüfus eden bir diğer mezhebi akım ise Şia idi. Şiilerin daha ziyade Rey, Deylem bölgesi ile Azerbaycan çevresine hitap ettikleri anlaşılmaktadır. Yine kaynaklar Horasan ve Maveraünnehr’de Şii grupların varlığından haber vermektedir.

Horasan’da kendine yer edinmiş bir diğer akım ise Hârîcîliktir. Bunlar özellikle Sistan, Mukran, Kirman, Kuhistan ve diğer bölgelerde etkin oldukları biliniyor. Söz konusu adları geçen bu mezheplerin Horasan dışında oluştukları bölgeye sonradan nüfus ettikleri dikkati çekmektedir. Ancak bunların bölgede etkin bir nüfusa sahip oldukları da gizletilemez. Bütün bunlar Horasan ve Maveraünnehr çevresindeki dini yapıyı tanımlarken dinsel mozaikliğin göz ardı edilemeyeceğini ortaya koymaktadır[25]. Bunun yanında doğrudan veya belli ölçüde Horasan’da şekillenen dinsel yapılanmalarda bulunmaktaydı. Melamîlik, Bâtınîlik, Sufilik bu gibi oluşumlardır.

Tasavvufun oluşumu hâlâ bir takım tartışmalara açıktır. Koyu bir zühd ve takva anlayışı etrafında gelişen İslami tasavvufun ilk merkezinin Irak olduğuna ilişkin kanaat yaygındır[26]. “Ama zamanla, Müslüman coğrafyasının bir yanından Kuzey Afrika yönünde, diğer yandan da İran üzerinden Asya istikametinde genişlemesi söz konusu IX. Yüzyıldan itibaren bu geniş alanda meydana gelen siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel çalkantılar bu Ortodoks tasavvuf içinde yeni bir muhalefet kanadının oluşmasına yol açtı”[27]. Bunlar büyük ölçüde İran, Hint ve hatta Şaman unsurlardan beslenerek tasavvufa yeni bir çehre kazandıracak olan Heterodoks tasavvufi kesimlerdir. Ocak’ın da belirttiği gibi bu tepkiler IX. Yüzyılda kendisini göstermeye başlamıştır. Bunların başında Melamî veya Melametilik cereyanı gelmekteydi. Bu cereyan Mevâlî[28] tabakasına mensup esnaf kesiminin mistik hareketleri doğrultusunda şekillenmiştir. A. Y. Ocak’a göre, “Bu hareketin, Saman-oğulları (819–1005) ile başta Gazneliler olmak üzere, muhtelif Türk zümrelerinin birbirleri üstünde hâkimiyet kurma mücadelesi verdikleri bu yüzden de sürekli savaştıkları IX. Yüzyılda bu mücadele sahasının içinde yer alan Maveraünnehr ve Horasan mıntıkalarında kök salması bir rastlantı değildir. Bugün İran ve Afganistan sınırları içinde kalmış olup eski Hint-İran kültürünün zengin ve etkin kalıntılarını saklayan bu bölgeler içinde bulunan Nişapur, Herat, Belh ve Kabil gibi önemli kültür merkezleri, bu sebeple Melâmetliğin ana üsleri oldular”[29]. Yani, Melamîliğin gerçek çıkış merkezi olarak Horasan ve Maveraünnehr olarak gösterilmektedir. Heterodoks bir İslam anlayışı olarak ortaya çıkan Melamîlik, bölgenin çok kültürlü yapısından ve inanç sisteminden yoğun biçimde beslenmektedir. Burada Hint mistisizmi ile Kamlık inancından beslenen öğeler, yerel inanç değerleri ile sıkı biçimde yüzyılları kapsayan kaynaşma sürecinde artık eriyip gitmişlerdir. Melamîlikle bunlar bu kez kendilerini İslam anlayışı içinde ifade etmeye başladılar. Melamîlerin sundukları din anlayışı Ortodoks İslam’ın sınır ve kurallarına göre daha kapsayıcı olması bakımından onların sundukları Müslümanlık, özellikle göçebe ve yarı-yerleşik unsurlarca daha çabuk kabul edilmekte ve anlaşılmaktaydı. Daha sonra ortaya çıkacak Heterodoks İslam tarikat zincirinin ilk halkasının da Melamîlik olması bu bakımdan şaşırtıcı değildir.

Melamîlik olgusunu besleyen en büyük sosyal gerekçe İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren kendisini gösteren Mevâlî sorunudur. İslam tarihinde, Arap olmayıp Müslüman olanlara Mevâlî denilmekteydi. Bilinen ilk Mevâlî olarak da Selmân-i Farisî’nin adı geçmektedir. Bu yüzden Heterodoks İslam anlayışında bu zata büyük atıflarda bulunulmuştur[30]. Emevîlerin hilafeti ellerine geçirmeleri, hâkimiyetin babadan oğla intikal etmesi şeklinde verasete dönüştürülmesi ve Ebû Sufyan-oğullarının aşırı Arap kavmiyetçiliği Mevâlî kesimin Müslüman topluluk içinde ikinci dereceden bir unsur olarak algılanmasına ve aşağılanmasına yol açmıştır. Bu durum toplumsal olduğu kadar siyasi ve inanç olarak Mevâlî denilen kesimi bir arayışa sürüklemiştir. Emevî hanedanlığının yıkılışına neden olan ve Abbasileri iktidara taşıyan bir dizi olayların gerisinde hep Mevâlî sorunu yatmaktadır.

Mevâlî denilince bu zümre içinde en büyük kesimin Horasan’da oturan ve çeşitli etnik kimliklerden beslenen karma toplum olduğu gerçeği kuşku doğurmamaktadır. İslam tarihçiliğinde Mevâlî ile Horasanlı kimliğinin kimi zaman eşit anlamlarda kullanıldığı da bir gerçektir[31]. Yüz yıllık Emevî iktidarı ve baskısı Mevâlî kimliğini pekiştirmişti. Bu unsur İslam dışı anlayışların farklı çehrelerden İslam’a girmesine ve bütünleşmesine ön ayak olmuştur. Genel anlamda Irak-i Acem sınırları dışında kalan Cibâl, Azerbaycan, Horasan ve Maveraünnehr bölgeleri Emevîler döneminde İslam içinde kendilerine özgü bir Müslümanlık anlayışı geliştirmişlerdi. Onların şekillendirdiği bu Heterodoks İslam anlayışı Türk, İranî, Hint unsurlarından yoğun biçimde etkilenerek bir anlamda İslam’ı bu coğrafyalara özgü biçimde yerelleştirmişti. Ebû Müslim ayaklanması bu yerelleşmiş Müslümanlığın katılaşmış Arap İslam siyasi iktidarına karşı bir zaferi olarak görülmektedir.

Ebû Müslim’in kimliği ve başlattığı isyanda askeri desteği üzerine alan gücün varlığı hep tartışma konusudur. Bu konuya en ciddi biçimde dikkat çeken E. Pamukçu olmuştur. Pamukçu, İslam tarihinde varlığı bir bilmece olarak kalan 751 tarihli Talas savaşına dikkat çekerek Ebû Müslim olayındaki bazı sır perdelerinin aydınlatılmasına ışık tutmuştur. Araştırmacı, doğal olarak 751 Talas savaşında Çin’le İslam birliklerinin karşılaşmasında savaşı kaderini tayin eden Karluk Türklerinin desteğinin hangi gerekçelerden kaynaklandığını sorgulayarak İslam ordularıyla Karluklar arasındaki bağlantının Ebû Müslim birliklerinde yer alan Türkler tarafından kurulabilecek bir ilişkiden kaynaklandığını ifade etmektedir. Bu Talas savaşında üçüncü taraf olarak Karlukların savaşın içine çekilmesinin en doğal yolu olarak görülmektedir. Aksi durumda hiçbir kaynak ve araştırmacı Karlukların Abbasi birliklerine hayati derecede verdiği desteğin ne anlama geldiğinin yanıtını ortaya koymamaktadır. Buradan yola çıkarak Ebû Müslim ayaklanmasında en büyük askeri desteğin Türklerden geldiği gerçeği de kendisini göstermektedir. Araştırmacılar, Ebû Müslim ayaklanmasının yerel bir isyan olduğuna ve bu isyanı besleyen gücün İranî (Fars veya Tacik) gruplar olduğuna dikkat çekmekteler. Bu pek inandırıcı gözükmemektedir. Bir kere tam donanımlı Emevî ordusu karşısında böyle bir yerel asi gücün dayanmasının imkânı yoktur. İkincisi, bunlar yerleşik olduklarından askeri beceriden yoksun olmalılar. Üçüncüsü ise Horasan’da ve Horasan sınırlarında İslam devletinin içişlerine karışan ciddi bir Türk nüfusunun varlığı artık kanıtlanmış durumdadır. İlginç olan Ebû Müslim’in askeri gücünü besleyenlerin Horasan’ın doğu uçlarındaki kitlelerin olmasıdır. Yine bunun gibi Ebû Müslim olayında Arap ve İranî unsurun ne derecede ve nasıl etkin olduğu bilinirken ayaklanmayı sürdüren gücün kimliği bunlardan ayrı telakki edilmektedir[32]. Başta İrene Melikoff olmakla bir takım Batılı araştırmacı Ebû Müslim’in Türk kökenli olduğu üzerinde durmaktalar[33]. Bize göre, Ebû Müslim ayaklanmasında en büyük desteği Türkler ve Sogdlar vermişlerdir. Sogdluların buradaki varlığı inkâr edilmezdir ve bu topluluk Emevîler döneminde en fazla baskıya uğrayan İranî toplulukların başında gelmekteler. Nitekim isyana katılan Merv halkından Tarhun b. Ez-Zaî’nin (Dai[34]) bir sıra araştırmacılara göre Türk değil Sogd olması gerekmektedir[35]. Ayaklanmaya dışarıdan, Orta Asya’da çok sayıda Türkün katılmış olması muhtemeldir. Böyle bir destek olmadan bu isyanın askeri bakımdan sürdürülebilmesi imkânsızdır[36].

Ebû Müslim, Emevîlerin hâkimiyetine son verip Abbasileri tahta çıkartmakla kalmamış, hilafetin idari yapısının da değişmesinde öncü olmuştur. Emevîler bir Arap devleti olarak tanınmasına karşılık Abbasiler Mevâlînin yönetimde bulunduğu bir devlet olarak görülmüştür. Bu Abbasilerin askeri bakımdan Türkleşmesinde birinci adım olmuştur. Ebû Müslim ayaklanması Ortadoğu’da Türk askeri varlığının gücünün kanıtlanması bakımından da önemlidir. Her ne kadar Bizans ve zamanında Sâsânîler bunu fark ederek ordularını Türk askeri kıtaları ile takviye etmekteyseler de, Ebû Müslim ayaklanmasıyla Türk askeri gücü ciddi anlamda İslam çehresiyle tanışmıştır. Ebû Müslim 752 yılında öldürülünce V. V. Barthold’un da belirttiği gibi ideolojisi kuşaktan kuşağa geçerek farklı boyutlar kazandı. En başta çevresi, Horasan toplumu ve Mevâlî unsur ona mürşit gözüyle bakıyordu. Onun daha kendi sağlığında kutsanmış bir varlık halini alması taşıdığı İslam dışı mistik görüşlerden ileri gelmekteydi. Ebû Müslim, Türk Şaman inancında da yaygın bir yeri olan “don değiştirme” (don-ba-don olmak), “tenasüh” (reenkarnasyon) gibi inançları paylaşmaktaydı. Bu anlayış kendisinden sonra tasavvufi çevrelerde silinmez biçimde yer edinecekti. Bu bakımdan Ebû Müslim’i en fazla benimseyen çevrenin Türkler olması da dikkat çekecek bir durumdur[37]. Bu onun, Türkler arasında adına menkıbelerin ve destanların oluşturulmasıyla da kendisini kanıtlamaktadır. En çarpıcı olanı ise, kendisinde sonra Heterodoks İslam çevresinde çıkan bütün ayaklanmalar ideolojik olarak ondan beslenmişlerdir. Hurremî ayaklanmaları bu bakımdan üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Tarihte Hurremî veya Hürremdiniyye adıyla ilk ayaklanmayı Ebû Müslim ayaklanmasında yer almış ve onun görüşlerinin en sıkı takipçisi olan İshak et-Türkî adıyla tanınan Maveraünnehrli bir Türk olmuştur[38]. İshak et-Türkî’nin ayaklanması Ebû Müslim kişiliğinin siyasî ve dini-ideoloji bir görünüme bürünmesinde çok etkili olmuştur. İshak’ın bir Türk olması nesebiyle taşıdığı görüşler Horasan ve Maveraünnehr’deki Türk toplulukların dini ve ideolojik anlayışının açıklanması bakımından da çok önemlidir. İshak, Ebû Müslim’in Zerdüşt tarafından gönderildiğini, ölmediğini ve Rey dağlarında yaşadığını, peygamber olduğunu, kendisinin adaletin eşit dağıtılması için ortaya çıktığını söylemekteydi[39]. Bu görüşler, Horasan ile Maveraünnehr’deki Türk kesim arasından ortak dinsel ve ideolojik bağların çok kuvvetli olduğunu göstermektedir. 755 yılında ortaya çıkan bu ayaklanma bastırılmışsa da İshak’ın yaydığı fikirler Babek ayaklanmasının temelini teşkil etmiştir[40]. Gerek isim olarak (Hurremilik) gerekse de dini-ideolojik olarak (Müslimiyye) Babek ayaklanması İshak et-Türkî’nin başlattığı ayaklanmanın çok da geniş sınırlar içinde yayılmış ve daha uzun süre ayakta kalmayı başaran bir kopyasını içermektedir. Bilindiği gibi, Babekiler veya Babekiyye adı verilen kesim Ebû Müslim ile direk bir bağlantı kurmuşlardır. Onlar, bu bağlılığı Ebû Müslim’ın kızı Fatıma aracılığıyla sağlamışlardır. Babek isyanına katılanlar arasında Fatımiye denilen bir grubun varlığı da bunu kanıtlamaktadır[41]. Yine Babek ayaklanmasını destekleyen bölgeler (Rey, Azerbaycan, Ermeniyye (ki bu dönemde burada ciddi bir Türk kitlesinin varlığı bilinmektedir), Deylem, Erdebil, Mazandaran, Cibal, İsfahan, Cürcan, Aran[42]) ve ona katılan topluluklar (Deylemliler, Cürcan bölgesi toplulukları, Aran ve özellikle Beylegan bölgesinde oturan Türkler, İsmet el-Kürdî dolayısıyla bazı Kürt grupları, Tarhan isminden yola çıkarsak Türkler veya Sogdlar) Heterodoks İslam anlayışını besleyen unsurlar olmuşlardır. Babek’in taşıdığı ideolojinin Horasan kaynaklı olduğunu kanıtlayan görüşlerden bir diğeri ise Arap kaynaklarının onu “Horasan İblisi” olarak suçlamaları ve idam edildikten sonra kesik başının isyan ettiği bölgelerde değil Horasan’a götürülüp Hurremilerin moralinin çökeltilmesi için teşhir edilmesi çok ilginçtir[43]. Babek isyanının başarısızlığı hakkında en ilginç konulardan birine ise L. Gumilev dikkat çekmiştir. Ona göre, Hazar Devletinde üst düzey yönetimi ellerine geçiren Yahudiler, Bağdat’la sürdürdükleri yüksek gelirli ticari anlaşmalar dolayısıyla Babek isyanını besleyen Hazar Türklerinin yardımının kesilmesine neden olmuş ve “ve vaktiyle aynı görüşü paylaştıkları sabık silah arkadaşlarına” desteği vermemişlerdi[44]. Babek Ayaklanmasında Türklerin rolünü ve bu isyanın kaderinin belirlenmesinde bu husus göz önünde bulundurulması gereken bir noktadır. Nitekim İbnü’l-Esir, Babek kendisini ele veren Sehl b. Sumbat’a tutuklandığı sırada küfür ederek “Beni Yahudilere” sattın ifadelerini kullandığına yer vermektedir[45].

Babek adı Türk Heterodoks İslam anlayışında derin izler bırakmıştır. Konuyla ilgili I. Melikoff şunları yazacaktır: “Babek, Hurrem-din adı verilen öğretiyi yaymakla görevlendirilmiş bir haberci olarak görülüyordu; Ebû Müslim soyundan geldiği ve doğa-üstü güçlerinin bulunduğu söyleniyordu. Adı, Türk destan edebiyatına da geçmiş, yakalanışı ve işkencelerle ölümü – Türk Afşin’in yerini Seyyid Battal’ın almış olduğu – Battal-name’de uzun uzadıya anlatılmıştır”[46]. Babek adı ve etkisi Kızılbaşlıkta da kendisini açığa vurmaktadır. Fazlullah b. Ruzbihan Hunci, Erdebil’de Kızılbaşlık inancını yayan Şeyh Haydar’dan söz ederken onun “sapık Babek soyundan” geldiğini ve “Hurremilik” inancını yaydığını söylemesi, Babek olayının Heterodoks Türk İslam inancı üzerindeki izlerinin kaybolmadığının bir göstergesidir[47]. Hunci, ayrıca bu inancın Rum, Erdebil ve Karadağ’da geniş desteklendiğini söyler ki bu da müellifin Kızılbaş anlayışının kökeninde yer alan düşüncelere yabancı olmadığını göstermektedir.

Söz konusu bu sosyal ve siyasal gelişmeler Türk Heterodoks İslam anlayışı üzerinde derin etkiler bırakmışsa da yaşanan bu olaylar içinde Türk kimliğinin ve anlayışının silik kaldığı da bir gerçektir. Bu olaylar Türklerin İslam anlayışı ve coğrafyası içine daha yeni sızmaya başladığı dönemlerde patlak vermiştir. Askeri kimlik altında Türklerin İslam coğrafyası içinde etkinleşmeye başladıkları dönem Abbasilerin başa gelmesiyle başlar ve yoğun biçimde artarak devam eder. Câhiz, “Türkleri devlet hizmetinde istihdam eden ilk halife, el-Mansur” olmuştur tarzında bir açıklamada bulunmaktadır. Câhiz, bu dönemde askeri yetkilerle donatılan Türk komutanların adını vermektedir. Ancak anlaşılan şu ki bu dönemden başlayarak halifelerin maiyetinde başta askeriye olmak üzere geniş bir Türk kitlesi bulunmaya başlamıştır. Türkler bu dönemden başlayarak artan bir nüfusla Abbasiler devleti içinde ağırlıklarını hissettirmeye başlamışlardır. Ancak Abbasiler döneminde Türklerin İslam coğrafyasındaki varlığının gulam ve devşirme yoluyla dışarıdan yapılan ithallerle etkinleştiğini görmekteyiz[48]. Türklerle Araplar arasındaki bu karşılıklı etkileşim alanının Horasan[49] ve Maveraünnehr olduğu kesindir.

Türk Heterodoks İslam anlayışının şekillenmesinde ve oluşumunda Ahmet Yesevî’nin şahsi kişiliğinin ve Yesevîliğin önemli bir yeri bulunmaktadır. Yesevîlik, o zamana değin çeşitli süreçlerden geçmiş Türklerdeki İslam anlayışının bir sentezi olarak görülmelidir[50]. Yesevîliği daha bir ilgi ve cazibe merkezi yapan olgu, bu anlayışın bizzat Müslümanlığı seçmiş Türk nüfusun yaşadığı coğrafyada biçimlenmiş olmasıdır.

Araştırmacılar Türk Heterodoks İslam anlayışını göçebe Türklerin yoğun biçimde İslam dinini benimsemesi ve İslam coğrafyası içinde varlık göstermesi üzerine temellendirmektedirler. Bu, kaynaklarda Türk adının daha çok göçebe Türkleri için geçerli olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu tanımlama miladi başlarından itibaren Horasan, Maveraünnehr (özellikle de Amu-derya’nın her iki yakası) ve Kafkasya bölgelerine nüfus eden ve zamanla yerleşik unsurla kaynaşarak izlerini kaybeden ciddi yerleşik Türk kesimini göz ardı eden bir görüştür. Mevcut bilgilerimize dayanarak Türklerin İslamiyet’le karşılaşmasının ve tanışmasının iki yoldan gerçekleştiğini söyleyebiliriz. İlk etkileşimlerin Horasan, Maveraünnehr ve Kafkasya çevrelerinde yerleşik Türk nüfusla yapıldığı artık neredeyse kesin gibidir. Bu bölgelerde oturan yerleşik Türklerin kaynaklarda “Türk” adıyla anılmamaları doğaldır. Yerleşik Türklerin göçebelere göre İslamiyet’le tanışmaları ve bu dini benimsemeleri daha erken dönemlerde gerçekleşmiştir. Göçebe Türkler ise İslamî bir yapıyı çok daha sonra, Abbasilerin hızla siyaset sahnesinden çekilmeleri sırasında kabullenmeye başlamışlardır.

Bilindiği gibi gerek Göktürkler, gerekse de onların uzantıları olan Türgişler döneminde göçebe Türk boyları Orta Asya’da Araplar önünde geçilmez bir duvar olmuşlardır. Bunlar arasında çıkan çatışmanın büyük ölçüde siyasal nedenlerden kaynaklandığı görülmektedir. Buna karşılık Türkler bulundukları coğrafya içinde diğer dine mensup kesimler gibi Müslüman olmuş topluluklara karşı da aynı mesafeyi gözetmişlerdir. Türkler arasına sızan Müslümanlar ve bu dinin Türkler tarafından benimseyen gruplar için özellikle Horasan ve çevresinde Müslümanlığı kabul etmiş yerleşik Türklerin İslam anlayışı bir köprü olmuştur. Yerleşik Türklerin Mevâlî ve Horasanlı kimliği altında Heterodoks Türk İslam anlayışı içinde oluşturdukları yerel inançsal değerler bir yere kadar geçerliydiyse, göçebe Türklerin İslam dinini benimsemesi bu anlayışın yapılanışını tamamlamıştır. Göçebe Türkler yerleşiklerden daha baskın biçimde şaman/kam inançlarını, Gök Tengri tasavvurunu, ruhlar ve atalar kültünü benimsedikleri İslam dini değerleri ve inançları içerisine taşımışlardır[51].

Araştırmalar İslamî kimlik içine katılan ilk göçebe Türk topluluklarının daha çok iki Türk unsurundan beslendiğini göstermektedir: Karluklular ve Oğuzlar. Özellikle, Selçuklulara kadar Karlukluların ve onlara bağlı diğer Türk grupların (Argu, Yağma, Çigil, On-ok ved.) Müslümanlıkla ve Müslüman çevreyle daha fazla irtibatta olan göçebe Türkler olduğu görülmektedir. Bu dönemde Türkmen adı da sık biçimde İslam kaynaklarında görülmeye başlar. Türkmen adı farklı tarifi süreçler geçirerek farklı anlamlarda yorumlanmıştır. Türkmen adı Müslüman olan Oğuz ve Karluklardan tam farklı olarak Türklerde bir grubun adı olarak karşımıza çıkmaktadır[52]. Ama zamanla Müslüman olan yarı yerleşik Türkler için kullanılan genel bir tanım halini almıştır[53]. Türklerin yoğun biçimde İran ve Anadolu geneline yerleşmeleri ile Türkmen adı buradaki yerleşik gruplar tarafından “aşağılayıcı” bir anlama dönüşmüştür[54].

Konargöçer hayat tarzına sahip olan Oğuz ve Karluk boyları Abbasilerin çözülmeye başladığı sıralarda Orta Asya üzerinden özellikle Maveraünnehr, Afganistan ve Horasan bölgelerine nüfus etmeye başladılar. Nitekim Oğuzlar eskiden beri şimdiki Afganistan topraklarında meskûnlardı. Onların bölgeyle temasları VII. Yüzyılın sonlarına değin uzanmaktadır. Bu tarihten itibaren bir kısmı Karluk ve Halaçların bazı gruplarıyla birlikte Oğuzlar Argandaba vadisinde ve Gilmend nehri boyunca yerleşim alanları kurmuşlardı[55]. Halaçlarla karışık olarak oturan Oğuzlar, X-XI. Yüzyıllarda Gazneliler idaresindeki Kuzey Afganistan göçebeleri arasında zikredilmekteler. Halaçlar ve Türkmenler[56] hayvanları için vergi ödemleri yanında çoğu zaman vergi tahsildarlarının usulsüz taleplerine de karşı çıkmışlardı[57]. Maveraünnehr’de Samanîler Devletinin ortaya çıkması ile bu süreç daha da hızlanmıştır. Samanîlerin egemen olduğu coğrafyada yoğun bir Türk nüfusunun varlığı öteden beri bilinmektedir. Bu durum devletin siyasi yapısından da anlaşılmaktadır. Samaniler arasında varlık gösteren Türk askeri idarecilerin fazlalığı bu bakımdan anlaşılır bir durumdur. Samaniler döneminde Türklerin çeşitli yollardan Afganistan ve Horasan’a intikal ettiğini, Samanilerin zayıfladığı ve ortadan kalktığı sırada Horasan’da Simcurîlerin, Afganistan’da ise Gaznelilerin ortaya çıkışıyla görmekteyiz. Bu Türklerin daha çok Karluklu Türkleri olduğu bir gerçektir[58]. Horasan ve Afganistan coğrafyasında Türk dilinin ve edebiyatının ilk örneklerini veren toplulukta bu Karluk Türkleri olmalılar. Karluk Türkleri dil olarak daha sonra Orta Asya’da parlak bir dönem geçiren Hakanlı Türkçesini kullanmışlardır. Gaznelilerin de köken, Türk nüfus ve askeri güç olarak Karluklardan beslenmeleri Samaniler sonrasında Türk dilinin bu bölgelerde geniş konuşulduğunu göstermektedir. Bu kanıtlayacak nitelikte elimizde bazı ipuçları bulunmaktadır. Bu bakımdan Kur’an’ın ilk Türkçe tercümesi olan ve Aysu Ata tarafından Türkiye’de yayınlanan Rylands nüshası dikkat çekmektedir. Her ne kadar Aysu Ata, bu nüshanın yazılış tarihi hakkında kesin bir şey söylemese de, bize göre sultan Mahmut Gazneli’nin annesi için özel tercüme ettirdiği Kur’an bu olmalıdır. Aysu Ata’nın da bazı açıklamaları bizim bu görüşümüzü teyit etmektedir. Ona göre, “Türkler İslamiyeti VIII. Yüzyıldan itibaren kitleler halinde kabul etmeye başlamış ve X. Yüzyılda devlet dini yapmışlardır. Bu dönemlerden önce Türkler arasında yaygın olan Budizm, Manihaizm ve Hıristiyanlık dinlerinin anlaşılması amacıyla Eski Uygur Türkçesi dönemine ait telif ve tercüme pek çok eser vardır. Bunun gibi yeni kabul gören İslamiyet’le birlikte yine bu dini dolaylı ya da doğrudan anlatan eserler dil tarihimizde yerini almıştır. İslamî Türk edebiyatının yazılış tarihi bilinen ilk eseri 1069 yılına ait Kutadgu Bilig’dir. Ancak gerek dinî terminolojinin Türk diline uyarlanışı gerekse konuların işleniş tarzındaki yetkinliği bakımından bu eseri ilk olarak kabul etmek gerçekten zordur. İlk Türkçe Kur’an tercümesinin ne zamana ait olduğu konusunda elimizde kesin bilgiler yoksa da bu tercümenin Türklerin İslamiyeti devlet dini olarak kabul etmelerinden sonra yani X. Yüzyılda ve devamında yazmış olduklarını tahmin edebiliriz”[59].

Ancak yoğun Türk kesiminin İslam anlayışı tasavvufi görüşlere ve temellere dayanmaktaydı. Bunun da ana merkezi yerleşik Türklerin de içinde bulunduğu Horasan olmuştur. F. Köprülü bu görüşün yetkin bir tanımlamasını yapmıştır: “Eski İran ananelerini göğsünde saklayan Horasan, İslamiyet’ten sonra tasavvuf cereyanının başlıca merkezlerinden biri ve belki birincisi mahiyetinde idi. Bu yüzden Maveraünnehr İslamlaştıktan sonra, bu cereyanın, İslamiyet’in evvelce takip ettiği yollardan Türkistan’a gireceği pek tabii bir hadisedir. Hakikaten öyle oldu. Herat, Nişabur, Merv, III. asırda (miladi IX. Yüzyılda) mutasavvıflarla nasıl dolmaya başladıysa, IV. asırda (miladi X. Yüzyılda) Buhara’da, Fergana’da şeyhlere tesadüf edilmeye başlandı; hatta Fergana’da Türkler kendi şeyhlerine baba namını veriyorlardı. Horasan’a herhangi bir münasebetlerle gidip gelen Türkler arasında bu mutasavvıflar yetişiyordu: meşhur sufi Ebu Sa’id Abü’l-Hayr’ın pek ziyade hürmet ettiği Muhammed Ma’şuk Tusî ile Emir ‘Alî ‘Abû Halis Türk idiler. İşte bu gibi muhtelif amiller tesiriyle, Türkler arasında tasavvufi cereyanı yavaş yavaş kuvvetleniyor, Buhara, Semerkand gibi büyük İslam merkezlerinden içerilere yayılıyor, dini aşkı ile mücehhez birçok dervişler tarafından göçebe Türkler arasına yeni akideler götürülüyordu”[60]. İşte kalabalık Oğuz Türkleri bu tarz İslam anlayışı ile Ortadoğu’da ortaya çıkmışlardır. Ancak Selçuklu döneminde Türklerdeki İslam anlayışı bazı değişimler yaşadı. Selçuklulara değin Türkler arasında kitabî İslam’ın pek yaygın olmadığı, buna karşılık Türk eski inanç ve yaşam değerleriyle örtüşen İslam anlayışının egemen olduğu bir gerçektir. Kitabî İslam anlayışı Samanîler bünyesinde yer alan yerleşik Türklerde, Karahanlıların yerleşik kesimlerinde ve Gaznelilerde etkin olduğu görülmektedir. Selçuklular kitabî İslam anlayışı çok daha sonralar benimsemişlerdir. Bu anlayışın Selçuklularda kökleşmesi Alp Arslan döneminde (1063–1072) olmalıdır. Selçuklular göçebe boy örgütlenmesinden devlet düzeyine geçişte geleneksel yapılarında birçok değişim geçirmişlerdir. Bu Selçuklular aşısından, özellikle de Oğuz boyları tarafından büyük direnmelerle karşılanmıştır. Selçuklularda yaşanan İbrahim Yınal ayaklanması bunun tipik bir örneğidir. Selçuklular, göçebe bir gelenek içinden çıktıklarından kendilerine örnek olarak temelde Karahanlı ve Samani devlet sistemlerini ölçek almışlardır. Bir Türk devleti olmasına rağmen Gazneli devlet anlayışının bunlar yanında silik kaldığını en son olarak S. G. Agacanov bir çalışmasında ortaya koymuştur[61]. Samaniler kitabî İslam’ı esas almakla birlikte idari, hukuki, yerel düzeni bunun üzerine oluşturmuşlardır[62]. Selçuklular genişleme ve fetih süreçlerini tamamlayıp yerel bir güce dönüştüklerinde idari anlamda bulundukları bölge toplumlarınca da kolay kabul edilebilir bir sisteme gereksinim duyduklarında hiç zorlanmadan Samani devlet geleneğini benimsediler. Bunda Samani devlet geleneği içinde yer almış, daha sonra Gazneli bürokrasisinde çalışmış çok sayıda bürokrat ve din adamının Selçuklu yönetim çevresine katılmasının da etkisi büyüktür. Selçuklular bu şekilde devlet ve idari anlamda kitabî İslam’ı resmileştirdiler. Ancak Ortodoks İslam anlayışı Selçuklunu kuran ve besleyen Türklerce tutulmadı. Buna karşılık onlar Heterodoks İslam anlayışı çizgisinde kalarak bu inançlarını resmi düzene karşı bir tepkiye dönüştürdüler. Böylece Selçuklu ve Karahanlılar döneminde yerleşik yaşamı benimseyen Türkler ağırlıklı olarak kitabî İslam inanç ve öğretileri ekseninde Ortodoks Müslümanlık yapısını kazanarak, daha ziyada Sünnilikten yana dini kimlik edinmekle, yarı-göçebe yaşam tazını koruyan ve küçümsenmeyecek bir çevre ise geleneksel İslam anlayışı çizgisinden taviz vermediler. Aksine bunlar kuruculuğunu yaptıkları Selçuklu hanedanlığının İran’daki yerel idari değerleri benimsemeleri ve düzenin korunması açısından onlara geniş haklar tanıması açısından kendilerinin saf dışı edilmeleri olarak algıladıklarından Ortodoks İslam anlayışını da bunun bir kılıfı olarak tanımlıyorlardı. Bu konumları dolayısıyla Heterodoks İslam anlayışına sahip Türklerin Hanefi, Şafii ve genel anlamda Sünni ulemanın Selçuklular nezdinde edindikleri ayrıcalıklar karşısında muhalif çizgide kalan Sünnilik dışı mezheplerle etkileşimleri de gerçekleşmekteydi. Şii, İsmaîli gibi gruplarla ilk etkileşimler bu dönemde başlamış olmalıdır. Bu açıdan Türk Heterodoks İslam anlayışının siyasallaşmasında ve resmi din anlayışının karşısında yer almasında 1153 Oğuz Ayaklamasını bir milat olarak kabul etmek gerekmektedir.

1153 Oğuz ayaklanmasının siyasi içeriği ve tarih içindeki seyri geniş olarak aydınlatıldığından biz bu olayın üzerinde hiç durulmamış inançsal konumuna dikkati çekmek niyetindeyiz. Nitekim bu ayaklanma kendisinden sonra ortaya çıkacak Babailik ve Kızılbaşlık olaylarına zemin hazırlamıştır. Ayaklanmada dikkati çeken en önemli husus söz konusu isyan eden Oğuzların Selçuklu Türklerini oluşturan Oğuz grupları içinde yer almamalarıdır. Bunların bölgeye göçü, Selçuklu Oğuz gruplarının İran bölgesine göçünden yüz sene sonraya denk gelmektedir. Yapılan bu göçlerin yeri Türk inanç, siyasi ve dil tarihi açısından bugüne değin belirlenememiştir.

Orta Asya’da üç Oğuz gruplaşmasından söz edilebilir. Birinci grup Yengikent denilen Sır-derya ile Aral gölü çevresinde Oğuz Yabgu devletini oluşturan Oğuzlar olmuşlardır. Bunlar XII. Yüzyıl ortasında gerçekleşen Kun baskısıyla Uz veya Torklar adı altında Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine; şimdiki Türkmenlerin cetlerinin ana yurdu olan Mangışlak’a, bazı küçük grupları da Horezm ve İran’a göçe zorladı. Geride kalanlar ise Moğolların önünden Küçük Asya’ya kadar bir yol izleyeceklerdir. İkinci grubu ise Selçuklu Oğuzları oluşturmaktadır. Bunla Dandanakan savaşı sonrası güneye inen kalabalık Türk grupları olup, günümüzde Türkiye, İran, Azerbaycan ve Gagauz Türklerinin atalarıdırlar. Üçüncü Oğuz grubu ise XII. Yüzyılda Belh üzerinden Afganistan ve Horasan’a inen ve 1153 Oğuz Ayaklanmasının müsebbipleri olan bu Oğuzlar olmalılar. Söz konusu bu üçüncü Oğuz kitlesinin Belh, Toharistan, Bust ve Guzgalan bölgesine gelişleri Kara-hitay baskısı üzerine gerçekleşmiş olup burada yerleşmiş eski Türk gruplarıyla kaynaşmış olmalılar. Bunlar Eski Guzeli denilen Güney Kazakistan’da oturan Oğuzlardan başkaları değillerdir. Bunlar önce Horezm, Buhara ve Zerefşan çevrelerine inmiş, daha sonra Afganistan bölgesine gelmişlerdir. Narşahî, bu Oğuzların 1144 yılında Buhara’daki yağmalarından söz etmektedir. Tarihçilere göre, bu Oğuzlar, Katavan savaşı sonrasında Maveraünnehr’i bırakarak şimdiki Özbekistan’ın doğu bölgelerine, güney Tacikistan ve Kuzey Afganistan topraklarına göç etmişlerdir. Belh Oğuzları için İslam müellifleri zaman zaman “kâfirler” tanımlaması yaparlar ki bu onların bazı gruplarının Müslüman olmadığını veya Selçuklu resmi dini yapısının dışında Heterodoks İslam anlayışını sürdürdüklerini göstermektedir. Bunların kalabalık bir nüfusa sahip olduklarını[63] Ergin Ayan bir tez çalışmasında şu olaydan güzel bir biçimde sezinlemiştir. Ona göre, Oğuzların, “Sancar mutfağına yılda 24.000 koyun vermesinden bu Oğuz kümesinde 24 boya mensup teşekküllerin bulunduğu ve her boya 1.000 koyun vergi düştüğü ihtimali akla geliyor”[64]. Merkezi Belh olmak üzere Kuzey Afganistan bölgesine gelip yerleşen bu kalabalık Oğuz grupları VII. Yüzyıldan beri burada oturmakta olan Oğuz ve diğer Türk yerlileriyle karışarak bugün Horasanlı Türklerinin teşekkülünde büyük rol oynayacaklardır.

Selçuklu dönemi Türk siyasi tarihinde bir zirve olarak kabul edilmesinin yanı sıra Türkler açısından bir takım sosyal, dinsel, siyasal ve bürokratik sıkıntıların ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu sıkıntılar oldukça erken bir dönmede Tuğrul Bey’in tahta geçtiği sırada kendisini gösterdi[65]. Tuğrul Bey kendisine tahtı kazandıran Oğuz ve Türkmenlere karşı mesafeli davranarak sırtını büyük ölçüde yerel bürokrasiye dayadı. Devletin varlığı açısından bu önemliydi, ama yeterli değildi. Selçuklu Oğuzları Gaznelilere karşı verdikleri yaşam mücadelesini kazanıp bir devlet kuracak düzeye yükseldiklerinde doğal olarak Sâmânî ve Gazneli bürokrasisi yanında bir de Karahanlı idare anlayışlarını benimseyerek kendi geleneksel töre anlayışlarıyla birleştirerek bir yapı oturtmuşlardı. Ancak kısa zamanda İranlı memurların bürokrasiyi kendi ellerine geçirdiler[66]. Oluşturulmak istenen yeni düzende göçebe hiyerarşiye pek fazla yer yoktu[67]. Oğuzlar Selçuklular döneminde sıkı bir yerleşim politikasına tâbi tutuldular[68]. İdare altına alınamayanları bilinçli politik uygulamalarla uç bölgelerine sevk edildiler. Bu kalabalık Türkmen ve Oğuz gruplarının Anadolu, Suriye, Azerbaycan, Aran bölgesinde toplanmasına yol açarken, merkezi bölgelerde tutulan Türkmenler yerleşim sürecine geçmekteydiler[69]. Moğolların yürüyüşü sırasında İran ve Güney Kafkasya şehirleri, kasabaları ve köylerinde oturan kalabalık Türk grupları bulunmaktaydı. Selçukluların memluk sistemini benimsemeleri ve Oğuz-Türkmenleri askeri sistemden bile uzaklaştırmaları Oğuzların nazarında “Selçuklular Türkmen olup kardeşimiz oldukları halde devlete ve halka hiçbir faydaları dokunmadı” anlayışını egemen kılmıştır[70].

1153 Belh ayaklanması öncesi ve sırasında devleti oluşturan temel güç olan Oğuzlar için Selçuklu hanedanının karnesi pek parlak değildi. Selçuklu dönemi kaynakları Sancar’a karşı ayaklanan Oğuzları “Oğuz” adıyla “kâfir” olarak tanıtmaktalar. “Oğuz” adı yerini tümden Türkmen’e bırakmıştı. Türkmen adı göçebe kimlikten sıyrılarak yarı-yerleşik ve yerleşik özellikler edinen Türklere verilmiştir. Anadolu’daki yerleşik şehirli kesiminin yarı-yerleşik Türklere aşağılama anlamında verdikleri Türkmen tanımına karşılık, Orta Asya ve İran’da Türkmen adı göçebe Oğuzu, yerleşik Oğuzdan ayırmak için kullanılmaktaydı[71]. Beyhakî ve Gerdizî, Selçuklu Oğuzlarını Türkmen olarak tanıtırlar. Ancak bu ad Melikşah zamanında daha da yaygınlık kazanmıştır. Sancar döneminde Oğuz adı, ayaklanan Belh Oğuzları için kullanılmıştır. XIII. Yüzyılda ise artık Türkmen adı Oğuzun yerini almıştır[72].

“Kâfir” tanımına gelince, bu Selçuklu dönemi müelliflerinin Oğuzlar için kullandıkları dini bir tanım olmaktan ziyade siyasi bir anlam ifade etmektedir. Ancak bu tanım, Belh Oğuzlarının din anlayışının ortaya koymaktadır. Aralarında eski inançlarını koruyan unsurların olabileceği düşünüldüğü gibi, henüz Müslüman olmuş grupların da yer aldığı bu kalabalık Oğuz kitlesi genelde Heterodoks İslam anlayışına sahiplerdi. Belh Oğuzları Üç-ok ve Boz-ok diye iki kola ayrılıyordu. Üç-okların başında Dad Beg unvanı taşıyan Hızır oğlu İshak oğlu Tuti, Boz-okların başında ise Abdülhamit oğlu Korkut Beg bulunuyordu. Bu iki beyin taşıdıkları isimlere bakılırsa onların Müslümanlığından şüphe etmemek gerekir. Üstelik bunlardan Tuti, Karahanlı nezdinde “dad beg” gibi önemli bir görevde de bulunmuştur ki Karahanlı sarayında Müslüman olmayan birinin bu göreve gelmesi zor gözükmektedir. Yani, söz konusu Belh Oğuzları için “Müslüman olmayan” anlamında kullanılan “kâfir” tanımı yanlış olup, onların Heterodoks İslam inançlarından ileri gelmektedir[73].

1153 Oğuz Ayaklanmasının dini bir yönünün olup olmadığı tartışma konusudur. Bugüne kadar araştırmacılar siyasi ve ekonomik yönüne dikkat çekmişlerdir[74]. Oysa ayaklanmada dini etkenlerde söz konusu olup, bu ancak ayaklanma sonrasında kendisini göstermiştir. Ravendî ve İbnü’l-Esir, açık biçimde, Oğuzların ulemanın üst düzey temsilcilerin arasında yer alan şeyhlere, fakihlere, hatip ve imamlara acımasızca davrandıklarından söz etmektedir. Hatta yapılan açıklamalar göre, Oğuzlar bazı din adamlarının ağzına toprak doldurmakla ve kızgın demirlerle katletmişlerdir[75]. Özellikle, ceza yöntemi olarak Oğuzların din adamlarının “ağızlarına toprak doldurmak” biçiminde boğma ve öldürme girişimi dikkat çekicidir. Uygulanan bu ceza, eski Türk inancında dinsel ve kutsal bir anlam taşımaktadır. V. Radlov tarafından Altaylar arasında tespit ettiği “Yerin Yaradılışı” (Yerding Pütkeni) dinsel efsanesinde “ağzı toprak doldurulmasının” ilginç bir tasviri verilmiştir. Buna göre, Tanrı dünyayı yaratırken, su altından toprak çıkarmasını emrettiği “kişi” aldığı toprağın bir kısmını ağzına doldurmuş daha sonra ağzındaki toprak büyümeğe başlayıp boğulurken Tanrıdan yardım dilemiştir. Tanrı da bunu neden yaptığını sorduğunda bende “yer yaratayım diye bu toprağı ağzımda gizlemiştim” yanıtını vermiştir. Bunun üzerine Tanrı onu ve onun soyundan gelenleri lanetleyerek “Erlik” adını vermiştir[76]. Bugün dahi Azerbaycan ve İran Türkleri arasında “ağzıma taş-toprak” bedduası mevcuttur. Belh Oğuzlarının Sancar’ın yakalaması üzerine din adamlarına karşı böyle bir eski dinsel ve kutsal cezalandırma biçimine başvurmaları “sultanın halkın ve kendilerine karşı adaletsiz davranmaları karşısında ulemanın onun yanında yer alarak kendileri hakkında fetva vermelerini” Şeytanî bir davranış olarak görmeleri dikkat çekicidir. Böyle bir cezalandırma biçimi Oğuzların dinsel adalet biçimini ortaya koymaktadır. Nitekim Agacanov’un da aktardığı gibi, “Oğuzlar ele geçirdikleri Horasan’ın diğer yerleşimlerindeki İslam din adamlarını da benzer biçimde cezalandırdılar”[77]. Hamedanî eserinde konuyla ilgili bir hususa dikkat çekerek, Oğuz seferi öncesi Sultan Sancar’ın dönemin ünlü ulemasından Muhammed b. Yahya’dan yürüyüşün meşruluğu hakkında fetva istemiş, o da “hâkimiyete karşı çıkan tebaanın asi olduğu” yönünde dini bir hükümde bulunmuştur. İmam, fetvasında Oğuzları “zındıklıkla” suçlamıştır. Bunun üzerine “Oğuzlar zafer kazanıp sultanı ele geçirince ve Horasan’a sahip olunca, onlar Muhammed b. Yahya’yı yakaladılar ve ölene kadar ağzına toprak doldurdular”[78].

Belh ayaklanmasına ve ardından gerçekleşen onca yağmalama olaylarına karşılık Oğuzlar yine de meşru yönetime karşı saygılı davranarak, Temmuz-Ağustos 1155 yılında Merv’e dönüp Mahmud’a elçiler göndererek barış yapmışlardır. Ancak bu barışı yine Selçuklu emirleri kendileri bozmuşlardır. Dolayısıyla, Oğuz ayaklanması içinde siyasi ve ekonomik etkenler yanında dinsel nedenleri de barındırmaktaydı. Oğuz ayaklanması Türklerin belleğinden hiçbir zaman silinmemiştir. Sancar’a ve onun kişiliğinde resmi yönetime ve anlayışa karşı sert tepki edebi eserlere kadar yansımıştır[79]. Aynı tepkinin hatırası XVII. Yüzyılda Hazar Ötesi Türkmenleri arasında yaşamaktaydı[80].

Bu olayın hatırası Kızılbaşlar arasında da izlerini korumuştur. Örneğin, Şah İsmail “Deh-name”sinin bir yerinde şöyle der:

Gül-şende bülend otağ ü eyvân,
Sencer’le selâtin ana divân[81].

Burada lirik bir üslup içinde Belh olayının izleri görülmektedir.

Kızılbaşlık üzerinde izleri görülen bir diğer olay ise Ayyariliktir. Ayyarilik, Ortaçağ İslam toplumunda karşımıza çıkan özel bir loca teşkilatı olup Civan-merdî olarak da bilinmektedir. Ayyariler ile futuvva arasındaki bağlantı kesin bir şekilde sözülmesede, tarihçilikte onlarla ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hatta bazı araştırmacılar onları “sosyal eşkıyalar” olarak da tanıtmışlardır[82]. Ayyarilerin Gazneliler döneminde ortaya çıktıkları veya teşkilatlandıkları bilinmektedir. Melikşah döneminden sonra da etkin biçimde siyaset sahnesinde görülmeye başlamışlardır. 1092 yılında Sebzevar’ı yaklaşık altı ay boyunca ellerinde bulundurmuşlardır. Kaynaklar onları yağmacı ve “fesat unsuru” olarak değerlendirmekteler[83]. Agacanov’a göre “Horasan ve Maveraünnehr’in sufi pir ve şeyhleri arasında dokumacılar, kasaplar, demirciler, silah ustaları, saraçlar bulunmaktaydı. Onların müritlerinin çoğunluğunun zanaat kökenli olduğu kaynaklarca belirtilmektedir. Anlaşılan zanaatkârlar genelde alt tabaka insanlardan oluşan çeşitli sosyal grupların temsilcilerinin birleştiği Ayyari gizli cemiyetine de girmişlerdir”[84]. Yine ona göre, “Oğuz ayaklanması Horasan, Gürgen ve Dehistan’da müthiş sıkıntı çeken toplumun ve aşağı kesimin çıkışlarına neden oldu. Ayyarilerin locaları ve diğer gizli örgütler bu çıkışların içine çekildiler. Ayak takımından halkın önemli kitlesi de onlara katıldılar ve onlarla birlikte hareket ederek Horasan’da yağmalara giriştiler” [85]. Ayyarilerin Heterotoks Türk İslam inancı üzerindeki yerine ilk kez I. Melikoff değinmiştir. Ona göre bu çerçevede kaleme alınana Ayyar-name’ler bunun bir sonucudur[86]. Daha sonra Anadolu’da ortaya çıkacak olan Ahîliğin temelinde Ayyarîlik izleri görülecektir.

Kızılbaşlığı etkileyen bir diğer sufi akımı ise Kalenderilik olmuştur. Hint mistisizmi ile yakın bağları bulunan Kalenderiliğin yine Horasan çevresi olduğu bilinmektedir[87]. Kalenderiliğin konumuz açısından dikkatimizi çeken en önemli özelliği “dede” ve “ozan” kültürünü kendinde barındırmasıdır. Nitekim Hint dinlerinde “bhikşu” denilen rahiplik[88], Türklerde “otaçı” veya “şaman” denilen dinsel kimliğin yerini alarak “bahşi” biçimine dönüşecek, Türkler arasında dini yayacak olan ünlü dedeler bu zümreden çıkacaklardır[89]. Kalenderilik, özellikle Kızılbaşlar arasındaki “dede” kültürünün pekişmesinde önemli bir rol oynamıştır. A. Y. Ocak’ın da belirttiği gibi, “Kalenderiler, Türkmen çevrelerinde büyük bir çoğunluk meydana getiriyorlar ve onlar arasında buldukları geniş müsamaha ortamında serbestçe fikir ve inançlarını yayıyorlardı. Baba Resul isyanına katılan dervişlerin bir kısmı, belki asıl büyük çoğunluğu, bunlardan oluşuyordu”[90].

Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen kalabalık Türk boylarının İslam inançları oldukça esnekti. Gerçek şu ki otoriter bir İslam anlayışının Türk toplumları arasında yerleşmesi uzun zamanlar almıştır. İslam’ın bir mezhebine doğrudan bağlı kalarak İslamî bir kimlik kazanmış Türk toplumlarından ancak çok sonraları söz edebiliriz. Buna göre, İslam her zaman için Türk devleti ve toplumu arasında farklı anlamlar ifade etmiştir. Yerleşik bir toplum olduktan sonradır ki İslam, Türkler arasında hukukî ve siyasi anlamda işlevsellik kazanmıştır. Safevî Devleti’ni oluşturan Türk boylarının çoğunun zamanında Osmanlı tebaası olduğu unutulmamalıdır. Bunların bir anda Osmanlı Devleti’ne baş kaldırarak Erdebil şeyhlerinin safına geçmeleri resmi İslam’la (Devlet İslam’ı) halk İslam’ı arasındaki farkı da ortaya koymaktadır. 1153 yılında Oğuzların Belh Ayaklanmasında devletle birlikte ulemaya karşı takındığı tavrın Babaîler ayaklanmasında tekrarlanması ve Kızılbaş olaylarında bir kez daha kendisini göstermesinin tabanında yine bu iki İslam algılamasının farkları yatmaktaydı. Devlet İslamı, siyasi kurumlarıyla, yürütmelikleriyle, şeri hukukuyla ve en önemlisi eğitimiyle bütünleşmiş köklü bir yapıyı içerirken, halk İslamı duygu ve hissi bağlarla Kur’an anlayışı ve öğretisiyle pekişmiştir. Dede Korkut destanlarında tasvir edilen olaylar bu hissi bağlılığın tam bir ifadesidir[91]. İslam’la Türk yaşam biçiminin ve geleneklerinin bir araya gelmesinde ve örtüşmesinde kuşkusuz Yesevîliğin önemi inkâr edilemez. Köprülü’nün de belirttiği gibi, Ahmet Yesevî dinî-tasavvufî unsurla, millî, yani halk unsurunu bir araya getirerek derin etkiler bırakmıştır. Yesevîlik, Türklerin büyük piri, Hoca Ahmet Yesevî (öl.1167) tarafından Maveraünnehr’de, ancak Horasan Melâmetiliğine bağlı olarak ortaya çıkmış bir Türk tarikatıdır. Bu tarikat, yarı-yerleşik ve göçebe Türk boylarının sosyal, kültürel yapılarıyla uyarlanarak ve eski Türk inanç ve din anlayışlarıyla sıkıca kaynaşarak Türkler arasında en temel İslam anlayışı halini almıştır. Yesevîliği Türkler arasında yayan temel etkende bu olmuştur. Yesevîlik, “Türkmen muhitine uygun, karmaşık sufiyane doktrinlere sahip olmayan basit ve pratik yapısı, sadeliği ve Türklere uygun gelen cezbeci karakteri sayesinde çabucak yayıldı”[92]. Türk inanç anlayışında kamların bir çeşidi olarak görülen baba, dede, ata gibi saygın kimseler Yesevî öğretilerini, İslam inancı ile geleneksel Türk inancı birbirine karıştırarak basit bir dille sunmaktaydılar. Bunlar, karmaşık medrese öğretisinin uzağında kalan Türk toplumu için çözümleyici ve kolay bir din tasavvuru oluşturmaktaydı.

Kızılbaş şeyh ve dedelerinin yoğun bir Yesevîlik motifi taşıdıkları, Horasan’dan Anadolu’ya kadar Yesevî derviş ve babalarının Erdebil tarikatına gösterdikleri büyük ilgi ve sevgiden de anlaşılmaktadır. Kızılbaş inançlarında görülen birçok eski Türk inancına uygun inanç ve esasları bu Yesevî derviş ve babaları tarafından İslamî motiflerle süslenerek halk tasavvurunda önemli yer edinmiştir. Yesevîlik, Horasan’dan Anadolu içlerine kadar uzanan bölgeye dağılan göçebe ve yarı yerleşik Türk toplumlarını Kızılbaşlığa hazırlamıştır. Erdebil Safevî dedelerinin ününü Horezm’den Anadolu ve Suriye’ye yayılmasını sağlayan da bu dinsel ve inançsal bağlılıklar ve etkileşimler olmuştur.

Kızılbaş kesiminin inanç ve anlayışında yoğun izler bırakmış bir diğer Heterodoks tarikatı ise Haydarîlik olmuştur. Kutbeddin Haydar (öl. 1221) tarafından kurulan bu tarikat Kalenderilik ile Yesevîliğin bir nevi kaynaşmasından doğmuş, ancak daha ziyade ikincisine bağlı kalmıştır. Moğol fetihleri öncesinde Orta Asya ve İran sahasındaki Türkler arasında büyük bir saygı gören tarikat Moğollar sonrasında Anadolu’ya nüfus ederek buradaki Kızılbaş Türklerini derinden etkilemiştir[93].

Kuşkusuz Anadolu çevresi Türkleri ile Safevî şeyhleri arasında en büyük bağlantıyı Vefâî dervişleri sağlamışlardır. Bu tarikat hakkında net bilgilerimiz bulunmasa da, Vefâîler tarikatının Türk Heterodoks çevreleri üzerinde derin bir etkisi söz konusudur. Babaî şeyhleri de bu tarikata bağlı bulunmuşlardır. Yine A. Y. Ocak’ın tespitine göre, “XV. Yüzyılın son yıllarında ve XVI. Yüzyıl başlarında Anadolu’da Safevî propagandası büyük bir ihtimalle bu eski Vefâî çevrelerinin yardımını görmüş olmalıdır. Şah İsmail’in özellikle Anadolu’daki Kürt aşiretleri içindeki Vefâî şeyhlerini seyyidlik kurumu çerçevesinde görevlendirdiği ve kendine bağladığı kuvvetle muhtemeledir”[94].

1153 Oğuz Ayaklanmasında Heterodoks Türk İslam inanç anlayışının en ilkel özelliklerinin siyasal sahneye çıktığı bir gerçekliktir. Babaîler Ayaklanması ise bunun bir basamak üzerinde yer almaktadır. Çünkü bu ayaklanma tümden bir Heterodoks İslam inancını yansıtmaktadır. Bu bakımdan Babaîlik, Kızılbaşlığın proto-tipidir. Kızılbaşlıkta görülen bütün temeller Babaîlikte kendisini açığa vurmaktadır. Her iki hareket de Mesiyanî (Mehdi) karakteri taşımaktadır. Babaî ayaklanmacıları kendilerini “Resul” olarak adlandırırken, Kızılbaş harekâtın öncüleri Şeyh Cüneyid, Haydar ve İsmail de kendilerinin “Mehdi” olduklarını ilan etmişlerdir. Senkretik özellik Babaî ve Kızılbaş harekâtında da kendisini göstermektedir. Bu özellik her iki harekâtın Türk boylarının İslam dışındaki farklı ve değişik dini ve mistik kültürlerini kendi içinde korumasından ileri gelmektedir. Kam-ozan, anlayışı aşık’a, ata-dede anlayışı ise şeyh-dervişe dönüşmüştür. Mistik anlamda da her iki anlayış arasında sıkı bağlar ve benzerlikler görülmektedir. Hulûl (Allah’ın insanda tecellisi), tenasüh (ruhun öldükten sonra başka bedende yeniden doğması) ve don değiştirme (ruhun sağken bir biçimden başka biçime dönüşmesi) Babaîlikte ve Kızılbaşlıkta büyük benzerlikler ve hatta aynılık oluşturmaktadır. Bunlara bakarak denile bilir ki Kızılbaşlık Babaî ayaklanmasında başarı kazanamayan Türklerin Erdebil şeyhlerinin ortaya çıkışıyla kendisini yenilemiştir[95]. Ancak burada bir hususun altını çizmek gerekir: Tıpkı Babaîlikte olduğu gibi Kızılbaşlıkta da bu inancın taşıyıcılarının amacı Ortodoks İslam anlayışına bir savaş ilanı olmayıp, göçebeliğin yerleşikliğe ve siyasi otoriteye karşı çıkışıdır[96]. Her ne kadar Kızılbaşlar İran’da Sünni ulemaya karşı aşırı şiddete başvurmuşlarsa da, burada siyasi etkenler daha ağır basmaktaydı. Kızılbaşlığı Babaîlikten ayırıcı özellik ise Kızılbaşlığın bu belirtilen özelliklere ilaveten Şii ve Hurufi anlayışları da özümsemiş olmasıdır.

Kızılbaşlık anlayışına Hurûfîliğin, özellikle de onun en büyük şairlerinden Seyyid Nesimî görüşlerinin (daha çok edebi yollarla) büyük tesiri olmuştur. Hurûfîlik öğretisinin kurucusu el-Hurûfî lakabıyla ün yapan Tebrizli bir kunduracı Ebû Muhammed’in oğlu olan 1339/40’da Astarabad doğumlu Fazlullah Neîmî olmuştur. Bir çeşit cifr öğretisini esas alan Fazlullah İran ve Azerbaycan’da dolaşarak düşüncelerini yaymış ve özellikle de Türk çevresinde büyük ün edinmişti. En önemli eserinin adı Cavidan-name olup, akidesini bu eserinde açığa vurmuştur. Neimî öğretisinde insana büyük önem vererek onu “insan-i kamil” olarak değerlendirmiş ve hulûl anlayışını benimsemiştir. Görüşleri kendisini darağacına götürmüşse de, inancı kendisine bağlı müritleri tarafından Azerbaycan ve Anadolu başta olmak üzere Suriye, Mısır ve Balkanlara kadar yayılmıştır. Hurûfîliğin Türkler arasında yayılmasında ve büyük ilgi görmesinde kuşkusuz Seyyid Nesimî’nin içten ve yankılı biçimde söylediği Türkçe şiirlerinin etkisi fazla olmuştur. Özellikle Kızılbaş ve daha sonra Aleviler arasında Hurûfî inançları onun etkisiyle bağlanmaktadır. Bu yüzden kendisi Kızılbaşların ve Alevilerin en büyük şairlerinden biri olarak gösterilmiştir. Tabandan derisi soyulmakla idam edilen ve idamı sırasında gösterdiği cesaret müritleri kadar halkı da derinden etkilemiş ve ona karşı bir hayranlık uyandırmıştır. Bu etki Hata‘î şiirlerinde de görülmektedir.

Hurûfîliğin Kızılbaşlık öğretileri içinde pekişmesini sağlayan anlayışların başında onun inanç yapısı gelmektedir. Mehdilik ve hulûl anlayışı, tenasüh görüşleri bunların başında gelmektedir[97]. Ancak Hurûfîlik yerleşik toplumun anlayacağı dilden felsefi görüşleri yoğunca içinde barındırdığından Kızılbaşlığa basit biçimde etkide bulunmuştur. Kızılbaşlar, bu görüşü bütünlükle benimsememişlerdir. Buna karşılık yine de Şah İsmail’de Hurûfiliğin harflere verilen değer ve anlamların korunduğunu görmekteyiz.

Böylece, Kızılbaş inancı nihai biçimini kazanmak için uzun bir süreç geçirmiştir. Bu bakımdan A. Y. Ocak’ın konuya ilişkin tanımlaması durumun tespiti bakımından oldukça değerlidir. Ona göre, “Şah İsmail, Türkmenlerin Şamanist dönemden beri çok iyi tanıdıkları bir kalıp olan ve saz eşliğinde söylenen nefeslerinde onlara On İki İmam Şiiliğinin temel inançlarını uygun bir muhteva ile aşıladı. Böylece, Türkmenlerin kabilevî Heterodoks İslam’ı, Şii motifler olan Hz. Ali ve On İki İmam kültleri, Kerbelâ matemi vb. temel inançlarla karışarak – ama yine de asıl On İki İmam mezhebinden farklı bir hüviyetle – Kızılbaşlık (Alevilik) haline dönüştü. Eski Gök Tanrı kültü, görünüşte Hak-Muhammed-Ali formülünün ifade ettiği bir üçlü, aslında ise Hz. Ali’den başkası olmayan Tanrı’yı dile getiren tek bir ulûhiyet kavramına indirgendi. Görüldüğü gibi bu yapının gerçek On İki İmam Şiiliği veya öbür ismiyle Caferilik ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu sebeple Anadolu’daki Rafızî veya Kızılbaş zümreleri Şii olarak kabul etmek yanlış olur. Bu zümrelerin inanç sistemini nitelemek gerekirse buna, Safevî sufiliğine göre teşkilatlanmış kabilevî halk Müslümanlığı denilebilir”[98].

Safevî tarikatı daha başından beri Heterodoks inanç ve görüşleri göçebe ve yarı yerleşik Türk toplumlarına telkinde bulunmuş, sonraki dönemlerde olduğu gibi Şiilikten uzak ve basit bir üslupla, tıpkı Yesevî dervişleri gibi İslam’la Türklerin geleneksel dini duygularını bir arada yorumlamıştır. Bu yapısı ve dönemsel olarak siyasi dengeleri yerinde kullanması itibariyle de Erdebil Şeyhleri kıza zamanda geniş Türk zümresi üzerinde büyük ün edinmiştir. Dolayısıyla, tarikatın başlarda Sünni olduğu, sonradan Şiiliğe kaydığına ilişkin yorumlar pek doyurucu değildir. Safevîler Şafi inancı bir kılıf olarak kullanmış olmalıdırlar ki bunun tarikat çevrelerinde yaygın bir koruma ve kendini gizleme biçimi olduğu her bakımdan anlaşılmaktadır. Şeyhlik postu üzerinde yaptığı mücadeleden yenik çıkan Şeyh Cüneyid’in Anadolu ve Suriye’ye yaptığı uzun yolculuklar sonucunda buradaki toplumsal ve dini yapıyı yerinde gözlemlemesi ve bundan zekice sonuçlar çıkarması neticesinde tarikatın tarihinde yeni bir safha açılmış ve Safevîler tümden siyaset ve ideoloji sahnesine çıkmışlardır. Ancak bu bölgedeki mevcut güçler dengesi açısından büyük çalkalanmalara yol açmıştır ki bu da beraberinde Safevîlere ve Kızılbaş Türklerine yönelik ağır ithamlara neden olmuştur. Safevîlik tarikatını “sapkınlıkla” suçlamalara, “Rafızî”, “zındık”, “sapık” ve bir çok ahlak dışı ifadelerle yargılamak bunun bir sonucu olsa gerek. Bunlar özellikle Şah İsmail’in ortaya çıkmasından sonra daha da yaygınlaşarak Safevîleri İslam âleminin kamuoyu önünde mahkûm edilmesine kadar varmıştır. Özünde ise Kızılbaşlık, tümden İslam veya Ortodoks İslam karşıtı olmayıp sadece göçebe geleneğe ve düşünceye bağlı olan Türklerin, siyasi ve toplumsal anlamda dışlanmışlıklarının ortaya çıkardığı tepkilerle bütünleşerek zirveye taşınan en doğal bir ifadesidir. Yani A. Y. Ocak’ın da belirttiği gibi, “Kızılbaşlık, İslamî ve mistik bir cila altında eski inançlarını koyu bir tutuculukla koruyan konargöçer ve yarı göçebe halk kesimi içinde kendisini vergiye bağlayıp yerleşik hayata geçirmeye zorlayan Osmanlı yönetimine karşı yaşadığı sosyo-ekonomik bunalımı kullanmak suretiyle tahrik eden Şiî propagandanın etkisiyle oluşan yeni bir siyasî-dinî ve sosyo-kültürel yapılanıştır”[99].
NOTLAR
[1] Kızılbaşlık için kullanılan “Heterodoks” tanımının geniş bir anlam karşılığı bulunmaktadır. Bu kelime, yani Fransızca anlamıyla hétérodoxie yanlış olarak hérérique, yani “sapkın” teriminin eş anlamlısı olarak gösterilmektedir. Oysa sözcük anlamı olarak bu kelime “kabul edilmiş resmi inancın dışında olan inanç” anlamı vermektedir. A. Y. Ocak’ın da belirttiği gibi siyasi, sosyal ve teoloji boyutları bulunan “Heterodoksi kelimesi bir teoloji terimi olarak sapkın anlamını değil, “kabul edilmiş resmi din anlayışına, yani Ortodoksi (orthodoxie) ye karşıt, aykırı olan din anlayışı”nı ifade etmektedir” (Ocak, Babaîler, s. 78, n. 106). Heterodoks kelimesinin Türkçe tam bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu sözcüğün yerine “Geleneksel İslam”, “Halk İslamı” gibi terimler kullanılsa da doğru değildir. Zira, Halk veya Geleneksel İslam tabiri Heterodoks ve Ortodoks biçimlerini de içine almaktadır. Yine bunun gibi Kızılbaşlık için “Mistik” veya “Tekke İslamı” kavramlarını da kullanmamız doğru olmayacaktır. Zira “Tekke İslamı” tabiri Kızılbaşlık da olduğu gibi siyasi ve ideolojik bir özellik taşımaktan uzaktır (Bkz. Ocak, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, s. 112–113.). Dolayısıyla, burada Kızılbaşlık için “Heterodoks” terimini kullanmamızdaki amaç bu kelimenin daha kapsayıcı olması ve Türkler arasında kabul edilmiş resmi din anlayışı dışında kalan ve ona aykırı olan inancı tanımlamak içindir.
[2] Ocak A. Y, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhitler (15–17. Yüzyıllar), İstanbul 1999 (2. bsk.), s. 80.
[3] Melikoff I, Uyur İdik Uyardılar: Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları, çev. T. Alptekin, İstanbul 1994 (2. bsk), s. 53.
[4]Birçok Batılı araştırmacı Safevîleri İran’da Sasanî geleneğinin onarılması olarak değerlendirmektedirler. Zamanında H. Hauser, A. Renaudet ve R. Grousset, Safevîlerin başa gelişini “İran’da Aryanizmin galebesi” olarak tanımlamışlardır. Bu tarihçilere dayanarak F. Köprülü de “Savefîler devri, hakikatte müfrit Şii akidelerine sahip, yarı göçebe Türk aşiretlerine dayanarak İran’ın Sasanîler devrindeki siyasi vahdetini yeniden kuran bir Türk sülalesinin hâkimiyet devresidir” biçiminde kanıtlaması zor bir açıklama ileri sürmüştür. Bkz. F. Köprülü, Edebiyat Araştırmaları 2, Ankara 2004 (4. bsk), s. 51.
[5] Melikoff, Uyur İdik, s. 55.
[6] Melikoff I, Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe, İstanbul 2004, s. 176.
[7] XIV. Yüzyıla ait elimizdeki bir kaynak Horasan ve Maveraünnehr bölgesinde çok sayıda mahalli denilecek dilden söz etmektedir. Buna göre bölgede konuşulan Fars ve Pehlevi dilleri dışında her eyaletin kendi yerel dili bulunmaktaydı. Merv bölgesinde zeban-i Merv, Maveraünnehr’de zeban-i Maveraünnehr, Fergana’da zeban-i Fergana, Buhara’da zeban-i Buhari, Belh’te zeban-i halk-ı Belh, Kuhistan’da zeban-i Kuhistan ve diğerleri. Bkz. Nahçıvanî, Muhammed b. Hinduşah, Sihahü’l-fors, Abdülali Taetî nşr, Tahran 1341. Bu diller muhtemelen İranî diller içinde yer alsalar da bölgedeki etnik farklılığın bir yansıtması olarak görülmelidirler. Bu da bize İranî kimliğin ne denli karma bir yapı içerdiğini göstermektedir.
[8] Farsçanın yani adı üzerinde Derice (“der” – saray, “derî” ise saraya mensup demektir) oluşumunda Samaniler döneminde ilim erbabı sınıfına, yani âlim veya ulemaya sağlanılan büyük avantajların önemi göz ardı edilemez. Çünkü ulemanın mahalli hanedanların varlıklarını korumasında etkisi büyüktür. Samaniler döneminde bir tek âlimlerin hükümdar karşısında yer öpmediklerini görmekteyiz ki bu da onlara verilen değerin birçok sosyal ve siyasi güçten beslendiğini göstermektedir. Bu konuda Sem’ani’nin eserinde dikkate değer bilgiler yer almaktadır. Bkz. Sem’ani, Abdülkerim b. Muhammed, Kitabü’l-Ensab, D. S. Margoliouth nşr, Leyden-London 1912.
[9] Samani döneminin idari ve teşkilat yapısıyla ilgili V. V. Barthold’un oldukça önemli olan değerlendirmesi dikkatten kaçırılmamalıdır. Bkz. Barthold V. V, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, çev. H. D. yıldız, Ankara 1990, s. 243 ved.
[10] Kara M, Dini Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1977, s. 57.
[11] Örneğin Güzgan şehir kapılarından biri Yehudiye adı taşır ki bu burada oturan Yahudilere gönderme olsa gere. Bkz. Taberî, II/1770.
[12] Câhiz’den anlaşılan göçebe Türklere genel anlamda “Türk” denilirken, yerleşik Türklere de “Horasanlı” adı verilmekteydi. Câhiz bunu oldukça net biçimde açıklamaktadır: “Türklerle Horasanlılar arasındaki fark, daha uzak olmak şöyle dursun – Araplarla Acemler, Rumlarla İslavlar, Zencilerle Habeşiler arasındaki fark gibi de değildir. Aksine bu iki sınıf arasındaki fark Mekkeli ile Medineli, bedevi ile şehirli, dağlı ile ovalı, dağlarda oturan Tayy kabilesi mensupları ile ovalarda oturan Tayy kabilesi mensupları arasındaki fark gibidir”. Câhiz, Manakib, s. 42. Öte yandan Câhiz, İranlı kesimi daha ziyade “Ebna” adı altında vermektedir. Ebna, İranlıların neslinden doğmuş olanlara Yemen’de verilen bir isimdir. Bkz. Manakib, s. 41. Burada dikkati çeken husus, Horasanlılar madem yerleşik Türkler ise bunların hangi Türk unsurundan beslendikleri sorusudur?
[13] Horasan’ın fethi Halife Osman zamanında Basra valisi Abdullah b. Amir döneminde tamamlanmıştır. Horasan’ın fethini genelde iki önemli Arap unsuru gerçekleştirmiştir: Basralılar ve Kufeliler. Bunlardan Basralılar Horasan’ın bazı merkezlerinde askeri garnizonlar oluştururken, Kufeliler de Belh bölgesine yerleşmişlerdir. Bu iki unsur Ali-Muaviye çekişmesinde Ali’den yana yer alarak mezhebi anlamda olmasa bile siyasi anlamda Şii ve Harici tutumlarını ortaya koymuşlardır. Taht savaşlarını Muaviye kazanınca kendine muhalif unsurları merkezden uzaklaştırma ve fetih edilen uç bölgelere yerleştirme uygulamasına gitmiştir. Bununla Emevîler içteki muhaliflerin etkisini zayıflatırken, uç bölgelerin de İslamlaşmasını sağlamaktaydılar. Rebi b. Ziyad Horasan valiliğine getirildiğinde kendisiyle birlikte 50.000 kişiyi de buraya getirmişti. Bunlar aileleriyle birlikte Horasan’a göç eden Kufe ve Basra merkezli Arap aşiretleriydi. Muhtemelen toplan sayıları 200 ila 250 bini buluyordu. Horasan’a yerleştirilen Araplar arasında Nizarî kökenli Mudar ve Rabia aşiretleri çoğunluktaydılar. Nizariler Basra’da oturmaktaydılar. Bu şu anlama geliyordu: Basra’nın demografik dengesi bir anlamda Horasan’a kaydırılmıştı. Horasan’da Nizariler arasında Mudârîlerin daha üstün oldukları, Mudârîler arasında da Temîm kolunun başta geldiği bilinmektedir. İlk dönemlerde Mudârî ve Rabia aşiretleri arasında bir takım sürtüşmeler yaşansa da Kays aşiretinin Horasan’a yerleştirilmesiyle çatışma Kays ile Mudârîler arasına kaydı. Ama bu dengeler değişkendi. Örneğin, Mudrilere karşı Rabia aşireti Arap Ezd koluyla da ittifak yapabiliyordu. Ama bu aşiretlerin ortak özelliği Şii söyleme yakın olmalarıydı ki bu da onların daha sonra Arap merkezi iktidarı karşısında Horasan kimliği içinde yer almalarına ve erimelerine yol açmıştır. Bkz. Belazurî, Futuh, s. 488, 577; Taberî, V/226, 285–286, 315–316, 516–517; Ayrıca geniş bilgi için bkz. Uslu R, Hicri I-II. Yüzyıllarda Horasan Tarihi, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1997, s. 134 ved; Apak A, Asabiyet ve Erken Dönem İslam Siyasi Tarihindeki Etkileri, İstanbul 2004, s. 176–177.
[14] Konuyla ilgili gerekli değerlendirmeler için bkz. Köprülü F, “Yeni Farisi’de Türk Unsurları”, Edebiyat Araştırmaları II, s. 317–331.
[15] Bu kaynaklara dayanarak Samaniler döneminde Belh’de Ebû Davudiler, Sicistan’da Safariler, Guzgan’da Feriguniler, Gazne’de Türk Alp-Teginliler, Büst’te Türk reisleri, Garcistan ve İsficab’da yerel hâkimler, Horezm’de Horezmşahlar, Ordu’da Türkmen melikleri, Saganiyan’da Türk Muhtaç-oğulları, Horasan’da Türk Simcuriler, Huttel’de Huttelan-şahlar ve diğerleri hakkında bilgiler verilmektedir. Bkz. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s. 250–252.
[16] Şehristanî, Ebû Müslim ayaklanmasında Sicistan Haricilerinden söz etmektedir. Bkz. Şehristanî, Ebû’l-Feth Muhammed, kitabü’l-Millel ve’n-Nihal, Almanca çev. T. Haarbrücker, Halle 1850–1851, c. I, s. 149. Yine Taberî, Horasan’da baş kaldıran Şii ayaklanmacıların Tohraistan Türk hakanı ile bağlantısından söz etmektedir ki dikkate alınması gereken bir husustur. Bkz. Taberî, II/1596; R. Uslu, Horasan’da yerleştirilen Arap aşiretlerinin bir listesini hazırlamıştır. Buna göre, Horasan’da 18 Arap aşiretinden söz edilmektedir. Yine onun Kudama ve İbnü’l-Esir gibi başlıca Arap müelliflerinden aktardığı bilgiye göre, yeni iskân edilen Araplar kısa süre sonra yerlilerle iç içe yaşamaya başladılar ve kendi dillerini bırakıp yerel dilleri kullanmaya başladılar. Bkz. Horasan Tarihi, s. 137.
[17] Bkz. Kitapçı Z, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Konya 1988, s. 109; Ocak A, Selçukluların Dini Siyaseti (1040–1092), İstanbul 2002, s. 115 ved.
[18] Taberî onun için şöyle der, o kadar etkiliydi ki bir günde 60 köyün halkı onun safına geçmişti. Taberî, II/1952.
[19] Ebû Müslim’in Heterodoks İslam anlayışındaki yeri hakkında geniş bilgi için bkz. Melikoff I, Abu Muslim, le “Porte-Hache” du Khorassan dans la tradition épique turco-İranîenne, Paris 1962.
[20] I. Melikoff’a göre, “Sünnilik dışı (hétérodoxe) İslamlığın gelişiminin incelenişinde Hikaye-i Ebû Müslim’e de yer vermek gerekir. Bu metin de olağanüstü ayrılmaz bir biçimde destansı dokuya karışmış bulunmaktadır. Büyüyle uçuş, tıpkı kuşa dönüşmeler, aşağı âleme doğru inişler ve öbür şaman yolculukları gibi, eserde mühim bir yer tutmaktadır. Gazneli Mahmud’un çevresinde bir hikâyeci-yazara Ebû Tahir Tusî’ye mal edilen bu destan-roman coşkun bir halk ilgisiyle halelenmiştir. Kültür karışmalarının tanığı, Farsça ve Türkçe nüshaları vardır. Özellikle dinsel ve siyasal propaganda amacı ile kullanıldığı Safevîler döneminin ilk zamanlarında yeniden değerlenmiştir”. Bkz. Hacı Beştaş, s. 44.
[21] A. Y. Ocak bir çalışmasında bu hususa gönderme yapmıştır: “Hulafa-i Raşidin devrinin (632–661) son zamanlarında İslam toplumlarının içine düştüğü siyasi ve içtimai buhranlar; ardından gelen Emevî döneminde (661–750) eski Arap kabile asabiyetine yeniden ağırlık veren ve giderek saltanata dönüşen hilafet rejiminin, Mevâlî denilen gayri Arap Müslümanlar üzerinde uyguladığı baskı ve bunun doğurduğu rahatsızlık duygusu; Abbasi döneminde devam eden iç siyasi bunalımlar ve bunun sonunda içtimai nizamı sarsan buhranlar, tasavvufun bütün bu olumsuzluklara karşı mistik bir tepki olarak gün yüzü görmesine sebep olmuş görünmektedir”. Bkz. Kalenderiler (XIV-XVII. Yüzyıllar), Ankara 1999, s. 3.
[22] Uslu, Horasan Tarihi, s. 184–186.
[23] Özellikle bkz. Ocak A, Selçukluların Dini Siyaseti, İstanbul 2002, s. 53 ved; Hanefiliğin Horasan’daki gelişimi için bkz. Uslu, Horasan Tarihi, s. 186 ved.
[24] Uslu, Horasan Tarihi, s. 182–183.
[25] Caiz’in eserinde Horasanlıların dilinden aktarılan ifadeler, o dönemde Horasanlılar için bu mozaiğin kabul edildiği ve kendi kimliklerini bunun üzerine kurdukları dikkati çekmektedir. Bkz. el-Câhiz, Manakib cund el-Hulafa ve faza’il el-Etrak, çev. R. Şeşen, Ankara 1988, s. 43 ved.
[26] Bkz. Eraydın S, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s. 64 ved.
[27] Ocak, Kalenderiler, s. 4.
[28] Mevâlî arasında Türk unsurun varlığına ilişkin bilgiler için bkz. Kitapçı Z, Orta Doğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, İstanbul 1987, s. 22–25 ved.
[29] Ocak, Kalenderiler, s. 11; Melamîlik hakkında bunun dışında geniş bilgi için bkz. Gölpınarlı A, Melamîlik ve Melamîler, İstanbul 1931; Sülemî, Ebû Abdurrahman Muhammed b. Hüseyin, İslam Tarihinde İlk Melâmet, haz. Doğrul Ö. R, İstanbul 1950; Ayrıca bkz. Afifi, Ebû’l-Ala, el-Melametiyye ve’s-sufiyye ve ehlü’l-fütüvve, Kahire 1367.
[30] Şah İsmail Divanı’nda da Selmân-i Farisî’ye büyük saygı gösterilmektedir. Yine bunun gibi Bektaşilikte ve Alevilikte bu zatın ismi kutsallaştırılmıştır. Selmân adı en fazla Türkler arasında itibar görmüş ve şahsın kimliği en fazla Türk halk inancında saygınlığını korumuştur. Bazı araştırmacılar Osmanlı hanedanının ilk ismi Ertuğrul Alp’ın babası olan Süleyman’ın gerçekte Selman olduğunu söylemekteler. Tarihçiler bu hususta Âşık Paşa-zade Tarihi’nde net bir ifadenin yer aldığının da altını çizmekteler. Bkz. Âşık Paşa-oğlu Tarihi, İstanbul 1992, s. 1; Babinger F, Anadolu’da İslamiyet, Türkçe çev. Ragıp Hulusi, İstanbul 1996, s. 31; Çetinkaya N, Kızılbaş Türkleri, İstanbul 2003, s. 301 ved. Selmân-i Farisî hakkında geniş bilgi için bkz. Massignon Cf. L, Salman Pak et les prémices spiritualles de l’Islam Iranien, Paris 1934.
[31] Batı ve Resmi İran tarihçiliğinde “Mevâlî ve Horasanlı eşittir Fars” anlayışına karşı çıkan E. Pamukçu bu konuda oldukça önemli bir yorumda bulunmuştur. Ona göre, “kaynakların önemle üzerinde durdukları “Mevâlî” veya “Horasanlı” tabirleri, hiçbir zaman bir ırka ve bir zümreye, özellikle de Fars ırkına işaret etmemektedir”. Bağdat’ta İlk Türkler, s. 29.
[32] Buna göre, Ebû Müslim’in Sicistan Haricîlerinden, Kirman Yemenlilerinden nasıl yararlandığı bilinmektedir. Yine, Zerdüşti akidesini yeniden canlandırmak isteyen Beh Aferid adlı bir din reformcusuna karşı Parsî ruhban sınıfın ve İranî Mecusilerin Ebû Müslim karşısındaki durumu belirtilmektedir. Bir diğer husus ise Horasan ve Maveraünnehr bölgesinde oturan Arapların (bazıları Şii idi) Ebû Müslim’e karşı isyan ettikleri ve ona karşı oldukları da kaynaklarca teyit edilmektedir (Bkz. Barthold, age, s. 210–211). Buna karşılık söz konusu bu etnik ve dini gruplar ile toplulukların Ebû Müslim yandaşları ve onun askeri destekçileri karşısındaki farklılıkları gösterilirken aralarındaki ayırıma vurgu yapılması dikkati çekmektedir.
[33] Bu konuda ortaya atılan iddialar ve açıklamalar için bkz. Melikoff I, Abû Muslım Le “Porte-Hache” du Khorassan, Dans la tradıtıon Epıque Turco-Iranıenne, Paris 1962, s. 26’da Ebu Müslim’in Türk-Oğuz kökenli biri olduğuna göndermede bulunan tarihi kayırları öne sürmektedir. Aynı müellif eserinin çeşitli yerlerinde Ebû Müslim kimliğinin Türk yönleri üzerinde durarak Horasan’daki Türk Heterodoks İslam yapısına ışık tutmaktadır. Yine o, Ebû Müslim kimliği üzerine oluşturulan Türklere özgü ozan geleneğine de yer vermektedir.
[34] Adına bakarak bunun İskit kökenli Dailer’den olduğu da çıkarılabiliri.
[35] Pamukçu, muhtemelen ismindeki “Tarhun” (Tarkan) adından dolayı bunu Türk kabul etmiştir. Ancak Tarhun ve Tarkan adlarının Sogdca olduğu son zamanlarda anlaşılmıştır. Pamukçu, Bağdat’ta İlk Türkler, s. 31.
[36] Askeri açıdan o dönemde Emevî orduları karşısında en sert biçimde direniş sergileyen gücün Türkler olduğu bir gerçektir. Bu yüzden Araplar gerek Orta Asya, gerek Kafkasya’da Hazar-Türk orduları karşısında büyük sıkıntılar yaşamışlardır.
[37] Melikoff I, Abû Muslim, s. 45–59.
[38] İbn Nedim, el-Fihrist, Beyrut 1997, s. 418.
[39] Azimli M, Abbasiler Dönemi Babek İsyanı, Ankara 2004, s. 65.
[40] Aynı yer.
[41] ed-Divanevri, el-Ahbaru’t-Tıval, Beyrut, s. 367’de Babek’in soyunun Ebû Müslim’in kızı Fatıma’nın oğlu Mutahhara dayandığını söyler. Bu açıklama Babek’in soyu ile ilgili aktarılan iddialardan sadece biridir.
[42] Arap kaynaklarında Arran olarak gösterilmektedir, ancak bu Ablanlar döneminde Aran denilen coğrafyanın Arapça biçimi olmalıdır. “Aran” sözcüğünün Türkçe olduğu iddia edilmektedir. Biz de sözcüğün aslına sadık kalarak Arran yerine hep Aran kullandık. Bugün de Azerbaycan’ın Kür-Araz ovalık kısmına Aran ve Muğan bölgesi denilmektedir.
[43] İbnü’l-Esir’e göre, Babek, Afşin tarafından tutuklanıp Bağdat’a götürüldüğünde şehir halkı yol boyunca dizilerek fil üzerinde taşınan Babek’e “Horasan şeytanı” olarak bağırıyordu. Bkz. İbnü’l-Esir, el-Kamil, VI/478. Konuyla ilgili bilgiler için bkz. Buniyatov Z, İzbrannıe Soçineniya, Baku 1999, c. I, s. 287 ved; Azimli, Babek İsyanı, s. 111.
[44] Gumilev L, Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları, Türkçe çev. A. Batur, İstanbul 2003, s. 148.
[45] İbnü’l-Esir, el-Kamil, VI/474.
[46] Melikoff I, Hacı Bektaş, s. 65; aynı müel, Abû Muslim, s. 58-59’da ise Babek adının Türk destan edebiyatındaki etkileri hakkında daha geniş bilgilere yer vermektedir.
[47] Bkz. Minorsky V, Persia in A. D. 1478–1490. An abridged translation of Fadlullah b Ruzbihan Kuhnji’s “Tarikhi ‘Alam-Arayi Âmini”, London 1957, s. 61, 67; Efendiev O. A, Obrazovanie Azerbaydjanskogo gosudarstva sefevidov, Baku 1981, s. 73; Buniyatov, İzbrannıe, I/307–308.
[48] Câhiz, el-Etrak, s. 59’da şöyle der: “Türkler Horasanlı ve halifelerin pek yakın akrabaları olan Mevlâlardır. Bunun neticesinde Türk, bunların hepsinin sahip olduğu üstünlüklere sahip, onların hepsinden daha şereflidir”. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Pamukçu, Bağdat’ta İlk Türkler, s. 45 ved.
[49] Horasanlılıkla Türklüğün özdeşleşmesi veya yakınlığı daha sonra Türk Heterodoks İslam anlayışında sıkça görülen “Horasan erenleri” ifadesiyle doğrulanmaktadır. Melikoff I, Hacı Bektaş, s. 30.
[50] Bunu besleyen etkenler hakkında geniş bilgi için bkz. Köprülü F, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1966, 7–20.
[51] Melikoff I, Hacı Bektaş, s. 30–56.
[52] Taşağıl A, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara 2004, s. 127.
[53] Agacanov, Oğuzlar, 117 ved.
[54] Ocak, Babailer İsyanı, s. 55 ved.
[55] el-Mes’udi, Müruc, III/254, V/302.
[56] Selçuklu döneminde “Oğuz” terimi yerini zamanla “Türkmen” etnonimine bıraktığından Oğuzlar Türkmenlerin bir parçası sayılmışlardır. er-Ravendi, Belh Oğuzlarının “Türkmen Boyu (hayl)” olduğunu iddia etmektedir. el-Bundari ise Oğuzların Türkmen boylarından biri olduğunu belirtmektedir. Bkz. er-Ravendi, Rahat, s. 177; el-Bundari, Zubdat, s. 282.
[57] Nizamü’l-mülk, Siyaset-name, s. 112.
[58] Samaniler döneminde Türkler hakkında geniş bilgi için bkz. Necef E. N, Karahanlılar, İstanbul 2005.
[59] Ata A, Türkçe İlk Kuran Tercümesi (Rylands Nüshası), Ankara 2004, s. X-XI.
[60] Köprülü F, İlk Mutasavvıflar, s. 13.
[61] Agadjanov S.G, Gosudarstvo Seldjukidov i Srednyaya Aziya v XI-XII vv., Moskova 1991
[62] Konuyla ilgili bkz. Barthold, Moğol, s. 243 ved.
[63] Raşideddin, 40.000 çadırı bulan bu Oğuz kitlesinin Huttelan sınırından, Çağaniyan, Belh ve Vahş’a kadar yayıldıklarından söz etmektedir. Ortalama hesapla bunların toplam sayısı 200 binin üzerine çıkmaktadır ki bu da ciddi bir nüfus sayılmaktadır. Bkz. Raşideddin, Cami et-Tevarih, Ateş neş, s. 92.
[64] Ayan E, Horasan ve Civarındaki Oğuz Boyları (1157–1220), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı Ortaçağ Tarihi Bilim Dalı Doktora Tezi, İstanbul 1998, s. 26.
[65] Sümer, Oğuzlar, s. 128’de şöyle demektedir: “1058 yılında Tuğrul Bey’e isyan eden İbrahim Yınal’ın başına Oğuzlardan kalabalık bir topluluk birikmiştir. Onlar, İbrahim Yınal’a hükümdar olursa şu isteklerini yerine yetirmeyi kabul ettirdiler”. Bu isteklerden biri şöyle idi: “Sultan, yani Tuğrul Bey ile hiç barışmamak”.
[66] “İran Selçuklu Devletinin mülki teşkilatında vezirlikten tahsildarlığa kadar bütün hizmetlerde İranlılar kullanılıyordu”. Aynı eser, s. 125.
[67] “Feodalleşen üst tabaka, düzensiz Oğuz ve Türkmen gönüllülerinin sağlam bir askeri dayanakları olmadığını çabuk kavramıştı. Yürütülen geniş fetih politikası ve itaat atına alınan devletler üzerinde sağlam hâkimiyet kurma ihtiyacı, yeni bir ordu nizami teşkilatının zaruri olduğunu ortaya koymuş; böylece, kısa süre sonra, boy-kabile sistemine dayalı Selçuklu gönüllerinin yerini ikta arazileri ve muntazam maaş alan feodalleri daimi orduları doldurmuştur”. Agacanov, Oğuzlar, s. 324.
[68] Selçuklu döneminde yapılan yerleştirme politikaları hakkında Müntecebü’d-din Bedî’nin eserinde yer alan belgeler bu konuda bize bilgiler vermektedir. Ayrıca bkz. Sümer, Oğuzlar, s. 132’de şöyle denilmektedir: “Birçok Türkmen zümreleri de devlete vergi veren “raiyet” durumunda idiler”; Agacanov, Oğuzlar, 338 ve d.
[69] Kirman’da, Hamedan ile Rey arasında, Aran ve Azerbaycan’da çok sayıda Türkün yerleşik yaşamı benimsediği ve Moğollardan sonrada buralarda yaşamışlardır.
[70] Memluk sistemi hakkında geniş bilgi için bkz. Sümer, Oğuzlar, s. 129 ve d.
[71] Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Agacanov, Oğuzlar, s. 117–125.
[72] Sümer, Oğuzlar, s. 127.
[73] Agadjanov S. G, Vostannie oguzov i padenie Vostoçno-Seldjukskogo gosudarstva, Avtoref. Kand. dis, Aşhabad 1956, s. 2 ve d.
[74] A. Y. Ocak dahi bu olayı şöyle tanımlar: “Oğuzlar, bizzat kendilerinin kurduğu devletin İranlılar tarafından yönetildiğini ve bunun hem siyasi hem de ekonomik olarak aleyhlerine neticeler doğurduğunu gördüler. Oğuzlar, Selçuklu yönetiminin, devletin kuruluşunda büyük hizmetleri dokunmasına rağmen, kendilerini devlet hizmetinde kullanacak yerde, raiyet yazıp ağır vergilere tabi tuttuğunu görünce çok kızdılar ve ayaklandılar”. Babailer, s. 42.
[75] er-Ravendi, Rahat, s. 180; İbnü’l-Esir, el-Kamil, XI/119.
[76] İnan A, Tarihte ve Bugün Şamanizm: Materyaller ve Araştırmalar, Ankara 1954, s. 14-15.
[77] Agadjanov, Gosrudarstvo Seldjukidov. Her ne kadar müellif bunun “göçebelerin sosyal yaşamında büyük rol oynamış olan intikam eylemi” olarak yorumlamışsa da söz konusu yukarıda anlattığımız eski Türk inanç anlayışını bilmediğinden ileri gelmelidir.
[78] Aynı yer.
[79] XII. Yüzyıl şairlerinden Genceli Nizamî Mahzenü’l-Esrar (“Sırlar Haznesi”) eserinde “Sultan Sancar ile İhtiyar Kadının Hikâyesi”nde bunu lirik bir dille yansıtmıştır.
[80] Sümer, Oğuzlar, s. 141–142.
[81] Bkz, kitabın Deh-name’nin 549. beytine.
[82] Samak-ayar, ili Deyaniya i podvigi krası ayarov Samaka, Kn. 1-2, M. 1982-1984, I/3-44 ve d; Vazirov Z, “O sootnoşenii futuvvata i sufizma”, Aktualnıe problemı filosofskoy i obşestvennoy mısli zarubejnogo Vostoka, Duşambe 1983, s. 150-158; Şoytov A, Djavanmardi v persidskom dastane, Klassiçeskaya literatura Vostoka, M. 1972, s. 48-59.
[83] İ. P. Petruşevskiy, İslam i İran v VII-XIV vv, Leningrad 1966, s. 231-232.
[84] Agadjanov, Gosudarstvo seldjukidov, III bölüm.
[85]Ayrıntılı bilgi için bkz. Agadjanov, Seldjukidı, s. 133 ve d.
[86] Melikoff, Abû Muslim, s. 32–33.
[87] Muhammed Kazvinî Asâru’l-Bilad ve Ahbâru’l-İbâd, adlı eserinin bir yerinde Kalenderî olduğu düşünülen Belhli sufi Şakikî’nin tüccarken Hint mistisizminden nasıl etkilendiğinden söz etmektedir. Bu bize İbrahim Ethem’in Hint mistisizminden etkilenme olayını hatırlatmaktadır. Bkz. Ocak A. Y, Kalenderiler, s. 7–8.
[88] Köprülü F, Edebiyat Araştırmaları, Ankara 1999, s. 146-147’de şöyle denilmektedir: “Önce Uygur metinlerinde gördüğümüz bakşı, bahşı kelimesi “ruhânî, râhip” ve bilhassa Budist metinlerinde “Budist râhibî” manasındadır. Budizm esaslarına göre, mütemadî gezip dinlemek ve dini vazifeler görmek mecburiyetinde olan bir kısım rahiplere bhikşu adı verilir ki bunların riayete mecbur oldukları kaideler Budist kitaplarında etrafıyla anlatılmaktadır”.
[89] Bu dedelere örnek olarak Kaygusuz Abdal, Koyun Baba, Otman Baba ve d. gösterebiliriz. Bkz. Ocak, Kalenderiler, s. 87–100.
[90] Ocak, Babaîler, s. 69.
[91] Burada “ezan” anlayışının bile Oğuzlara ne denli yabancı olduğu vurgulanırken (örneğin Dede Korkut destanın bir yerinde şöyle denilir: “Tat eri banladı”), yine onların İslam’ın en önemli tezlerinden olan “cihat” anlayışını nasıl savundukları da dikkat çekmektedir (Örneğin, Kıpçakları “kâfir” olarak görmeleri ve olara karşı “cihat” yapmaları).
[92] Ocak, Babaîler, s. 69–70; Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 75 ve d.
[93] Bu konuda bkz. Ocak, Babaîler, s. 73–74.
[94] Aynı eser, s. 76.
[95] Aynı eser, s. 80–83.
[96] Aynı eser, s. 153 ve d.
[97] Bu Nesimî’nin şiirlerinde de net biçimde görülmektedir. Örneğin:
Ey Nesimî, cemâlin, cemâlullah’ın tecellisidir.
[98] Ocak, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, s. 142-143.
[99] Ocak A. Y, “Din ve Düşünce”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1999, c. I, s. 141.

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Cinnet ve Erdem

''bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin...''
Nilgün Marmara

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

Masamdakiler - I


Sevgili dostum ve kalem arkadaşım Ahmet Bey, Aşkabat'tan her dönüşünde beni sevindirecek ve hatta mutlu edecek kitapları bulup getirmeyi ihmal etmez. Bir ülkeden diğerine kitap taşımanın külfeti çekilecek gibi değil. Ama bir kitap sevdalısı için bu çile bir "sevgili nazına" benzer. 7 yıl aradan sonra ülkeme gittiğimde annebaba ziyaretinden önce kitapçıları dolaşmıştım. Bir ayda harcamam gerekeni daha o gün tükettim. İşin kötüsü hayatımda asla pazarlık yapamam; bir şeyin fiyatı neyse verir alırım. O kadar kitap almama rağmen şerefsiz satıcı "hadi bu da benden olsun" demedi ya, en çok buna üzülmüşümdür. Yaşamım boyunca hal ehli bir tüccara denk gelmedim. İşin kötüsü ihtiyacım olan şeyleri de hep bu türden tüccar bozuntusu insanlardan almışımdır. Ama her şeye rağmen bugün aldığım kitapları elime alıp baktığımda çok mutlu olurum. Bende, birde kitap fetişizmi var. Kitaplar sevgililerim. Sevişirim onlarla; koklarım saatlerce. Aldığım her kitabı ortadan açıp sayfalarını koklarım, köpek gibi, bir it gibi. Evet, kitaplara köpeklik yapmaktan utanmadım hiçbir zaman.

Neyse, sevgili Ahmet'in sayesinde çırakla arasam bulamayacağım birkaç kaynağa kavuştum. Kitaplar Türkmenistan'da Türkmence basılmış. Türkmence nefis bir dil. Türkçenin eskicil birçok özelliklerini hâlâ yaşatmakta. Türkmence, İran ve Kafkasya sahasında konuşlulan Azerbaycan Türkçesi, Anadolu ve Balkanlar'da konuşulan Türkiye Türkçesi ve Moldova'daki azınlık Gaguzların konuştuğu Gagauz Türkçesi ile birlikte Oğuzca'nın bir kolunu oluşturmakta. Hafif bir kulak aşinalığı ve bazı harfleri tanımakla rahatlıkla okunulabilecek bir dil. Türkmenler büyük bir kültür hizmeti başlatmışlar. Türk tarihiyle ilgili eski tarihi kaynakları Türkmence'ye tercüme edip sırasıyla yayınlamaktadırlar. Bunların bazıları da Ahmet sayesinde bana ulaşmakta. Son gelişinde sağolsun yine birkaç kitap getirmiş.

Bunlardan biri Gazneli döneminin, yani XI. Yüzyıl müellifi Muhammed Utbî'nin "Tarih-i Utbî" veya "Tarih-i Yemüni'd-devle" adıyla meşhur dünyaca ünlü bir eser. Eser, şanına yakışır bir biçimde basılmış. Zamanında Karahanlılar üzerine çalışırken aylarca arayıp da bulamadığım eserin bu şekilde elime geçmesi çok garip. Eser dili Arapça. Oldukça süslü ve ağır bir dili var. O yüzden tercümesi tam bir zanaat isteyen bir uğraştır. Ancak Türkmence'ye tercüme eden Atamurat Sarıyev bu işi aynı ustalıkla yapmış. Kısaca her tarihçinin kendi kitaplığında olmasını isteyeceği türden bir baş yapıt. Eserin önemi, dönemin tarihine ışık tutacak ender kaynaklardan biri olmasındadır. Bildiğim kadarıyla eser ilk kez Mısır'da Meninî diye bir araştırmacı tarafından basılmış. Bendeniz de Karahanlılar çalışmamda sevgili Kalayanî dostum tarafından bu neşrinden yararlanmıştım.

Diğer bir kitap ise ünlü Ortaçağ İslam müellifi Raşideddin Vatvat'ın kaleminden çıkmış. "Resmi Hatlar" adıyla yayınlanan bu eser İslam tarihinin ilk resmi divan yazışmalarının bir çeşit tutanakları hükmünü taşımaktadır. Vatvat, kendisi XII. Yüzyıl müellifidir. Eseri Horezmşahlar döneminin diplomatik yazı örneklerini bize sunmaktadır. Bu eser sayesinde İslam tarihinde ilk kez bir devletin gizli tutanaklarının içeriğini öğrenmiş olmaktayız. Gerçi kendisinden önce birkaç örneği bulunsa da Vatvat'ın eserinin önemi tam ve eksiksiz oluşundadır. Kitapta tamıtamına 121 mektup, menşur ve resmi yazı örneği bulunmaktadır. Eşsiz bir eser.

Diğer bir kitap ise çok az Türkologun yazmaya cesaret edebileceği bir konuyu işlemiş: etimoloji. Yazarı benim de tanıdığım, bildiğim ve rahmetle anacağım bir isim: Soltanşa Ataniyazov. Eserinin adı "Türkmen Dilinin Etimolojisi". Dev bir eser. Türkmen dilçiliğinde bu alanda yazılmış belki de tek eser. Yani bir dilin kelimelerinin tarihi. Türkiye Türkçesi açısından da değeri bir yapıt aynı zamanda. Çünkü Anadolu Türkçesindeki hemen hemen Türkçe bütün sözcüklerin kökenine bu kitapta rastlamak olasıdır. Nitekim kitapta, bir sözün diğer Türk dillerindeki okunuşlarına da yer verilmiş. Etimolojik bilimi açısından eserin eleştirilecek bazı yönleri olsa da bu alanda bir ilk olduğundan taktirle karşılanmalıdır. Belki yazar bu alanda Alman Türkologlarından Gerhard Dorfer'in devasa nitelikteki eserini görmüş olasydı, bazı eksikliklerini giderebilirdi. Öyle sanıyorum, yazarı çalışmasında yanlış yöne sapmasını sağlayan Ermeni Türkolog Sevortyan'ın şimdilerde 6. cildi yayınlanan Türk Dillerinin Etimoloji Sözlüğü eseri olmuştur. Çünkü bu eserinde Sevortyan, Türk dilleri için ortak dil olarak Türkmenceni esas almıştır ki, bu da onun yöntem olarak yanılmasına yol açmıştır. İlginç olan, Türk dillerinin ortak bir etimoloji sözlüğünü yazma girişiminin bir Ermeni Türkolog tarafından yapılmasıdır. Bu yüzden ona şükran borçlu olduğumuzu da unutmayalım.

Evet, bu tarafımdan paha biçilemez eserler masamın süsü konumundalar. Ne diyelim Allah devamını getirsin. Ve Allah, sevgili Atmet' sık sık Türkmenistan'a gitmeyi nasip etsin.

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Avrupa’nın Doğu İmajı


“Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasındaki düşünsel engeller, cehaletle ve mit yaratma yoluyla pekiştiriliyordu. Batı Doğuyu İslam’ın serpilip geliştiği ve canavarca ırkların çoğalmakta olduğu tehlikeli bir bölge olarak algılanıyordu. Zaten Müslümanlar canavar bir ırk görüntüsündeydiler, çirkin, kara ve köpek kafalı olarak portreleri yapılıyordu. Sarazenler ve Cynoceohali (köpek kafalılar) arasında geniş bir birlik vardı. Bu düşmanlığın yol açtığı anti-İslamcı polemik, Hıristiyanların dinlerinden cayma olgusuna karşı zihinlerini koruyabilmelerini mümkün kılmış ve de Hıristiyanlığa bir çok bakımdan kendilerinden üstün bir uygarlıkla uğraşma ediminde öz-saygı kazandırmıştı”.

Bu satırlar Rana Kabbani’nin “Avrupa’nın Doğu İmajı” kitabının ikinci paragrafını oluşturmakta. Yazar, tezatlar dünyasına dikmiş gözlerini. Sürrealist Doğu’nun bulanık renklerinin koynunda sevgilisiyle kaçamak yapmaktan uzak, bu renkli ortamın hüznü içinden sesleniyor bize. Batılı ressamın tuvalinde Doğu pek alaycı bir çehrenin tonlarını işlemekte. Batılı sevgili güzel doğanın karanlıklarına vurulmuş Doğulu cadalozların, baş kesenlerin, yolundan çıkmışların, ar-namus tanımayanların, kadere yazı-tura atanların tonlamalı süslemesiyle tablonun geri planında ürkütücü yüzler misali bize doğru sarkmaktadır. Riyakarlık hep “Öteki”sinde aranmaktadır.

Rana Kabbani bir Suriyeli yazar. 1958 Şam doğumlu. Dünyanın iki farklı ucunda New-York ve Endonezya’da eğitimini tamamlamış. Ortadoğu’yu yıldızlardan gözlemliyor adeta, eğitim aldığı mekanların bölgeye uzaklıkları düşünülürse. Önce 1977’de ABD’de Washington, ardından George Town üniversitesine devam etti. Mezun olduktan sonra Lübnan iç savaşı yıllarında Beyrut’taki Amerikan Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Sonra, ver eline Batı’ya. 1980’de Cambridge İngiliz Edebiyatı doktorası ve doktoru oldu. Mahmut Derviş’in şiirlerini Arapça’dan İngilizce’ye aktarmakla ismini duyurdu. Halen İngiltere yaşıyor ve yazıyor. “Avrupa’nın Doğu İmajı”, yazarın eserlerinin kıdemlisi. Varsın Türk okur birde kendi Doğulu imajını onun çizdiği Avrupa aynasından izlesin. Eser, 1993 yılında Bağlam Yayıncılık tarafından Serpil Tunser’in Türkçe’siyle ülkemizde basılmış. Hala raflarda ve okunmasını bekliyor.

Kitap, bir çilenin öyküsü. Ağzıyla kuş tutsa yaranamayanın hikayesi. Renksizlerin renklilere karıştığı çamaşır makinesine atılıp iyice haşlandığımızı fark ediyoruz kitabın satırlarını okurken. Doğu’nun, Batı’nın geniş hayallere dalıp ufku seyrettiği sırada gökyüzünde beliren Çoban Yıldız’ı olmadığını görüyoruz. Ne masumları insaflı, ne eşkıyaları zalim. Kötüler iyi, iyiler kötü. Korku, dokuz başlı ejderha gibi boyuna ateş kusuyor üzerimize.

Çürümüş bir zekayı arındırmıyor Rana. Tanıtıyor. Ölçüyü arıyor ve de insafı. Kör olası çöpçüler süpürmüşler aşkımı der gibidir, bize. Batılının yarattığı Doğulu mumyanın, nasıl olurda kutsandığı dile getirmekte. İşte, bu mumyanın canlı inançlarından bir epizot size. “Tale of the Ensorcelled Prince” hikayesinde prensin karısı, her gece onu uyuşturucu ile uyuttuktan sonra, şehrin öbür yakasındaki harap bir kulübeye cüzzamlı bir zenci ile yatmaya giderdi. Kara adam kadına olmadık hakaretler yağdırır, geç gelmesine sinirlenir ve ona sıçan haşlaması yedirirdi. Kadın kendisini savunmaya çalışınca da adam daha çok öfkelenirdi:

“Lanet olası! Kara adamların şerefi üstüne yemin ediyorum ki bir kere daha bu kadar geç gelirsen sana eşlik etmeyeceğim, vücudum vücudunun hiçbir yerine dokunmayacak. Siz aşağılık ikiyüzlüler! Siz çatlaklar! Sizin kirli zevklerinizi tatmin edeceğiz ha! Asalak karı! Kokuşmuşlar! Alçak beyazların en alçağı!”

Hikaye böyle uzayıp gider. Güzzamlı zenginin zekice ırk çözümlemelerinin kaynağında yer alan beyaz kadın Doğulu Müslüman kralın eşi. Oysa, ırksal ayırımlar ve söylemler Avrupa’nın eseri. Batılı yazar olanca siniriyle dövmekte kalemiyle Doğuluyu. Onu bir zevk düşkünü, zenci uzvunun kölesi olarak tanımlamakta. Rana, bu Batılı öfkenin izini sürmekte ve onun ürettiği “Öteki”yi tanıtmaktadır.

Eser, beş bölümden oluşuyor. Bir Giriş ve bir Sonuç kısımları da bölümlere eşlik ediyor. Kitabın bir Doğulu yazarın kaleminden çıkması düşüncenin seyrinde de önemli. Kısaca, Avrupalıya göre Doğu imajımızı görmemiz açısından okunması gereken bir eser.

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

Samurai


Yapmak istediklerimden biri de bir "Samurai Tarihi" yazmaktır. Aslında çoğu Rusça olmak üzere gereken kaynağa da sahip sayılırım. Ama Japonya'yı görmeden yazılacak bir Samurai kitabı ne denli sağlıklı olabilir ki.

Samurailer, bir dönemin Japonya'sına damgasını vurmuş "kılıç erbabı" diyeceğimiz savaşçılar sınıfıydı. Savaşçılar ender toplumlarda bir silk veya bir sınıf olarak anılmışlardır. Avrupa'da şövalyeler veya Doğu'da ordu çoğu zaman bir sınıf kategorisi içinde gösterilmemişlerdir. Samurailer bu anlamda anılmaya değerler.

Samurailer, sadece birer canlı ölüm makineleri olmamışlardır. Kendileriyle birlikte bir okul ve felsefe geliştirmişlerdir. Beş Çember Kitabı bunlardan biri. Yazarı 1584 doğumlu Miyamoto Musaşi. Musaşi bir Samurai. Daha 30'una bastığında 60 döğüşü kazanmış ve karşıtlarının tamamını öldürmüştü. Ardından "Kılıç Yolu" felsefesini biçimlendirmeye başlamış. "Beş Çember Kitabı" bu felsefenin bir ürünü. Japonlarca Kensai adını alan (Kılıç Piri) Musaşi'nin bu kitabı savaş sanatının kaynakçası sayılır.

Bir geleneğin ölümü bazen acı veriyor. Samurai geleneği ölmedi, katledildi. Ve ne ilginçtir ki, bu geleneğin katili Japonya'nın en büyük imparatoru Meici olmuş. Ama Samurailik bir tutku olarak kalacak mı, söylemek zor. Çünkü Japon aklı fazlaca rasyonalist.

Salı, Mayıs 16, 2006

Burjuvazinin Das Kapitali Üzerine Bir Sieyes


Burjuva sınıfının ve toplumunun oluşumu Batı’da “ulus”un oluşumudur. İşlevsel sermaye akılcı ve uluscu sermaye üzerine kurulmuştur. Bunun içinde akıl anlamında bir entelektüel gücü, ulus anlamında da sınırları belirlenmiş aynı dili konuşan bir ulusu kendi bekası için zorunlu görmektedir. Bu anlamda bilim ve onun kuramcısı olan entelektüel Batı’da sermaye odaklı bir yeni gelişimin içinde yer almıştır. Kralcı sermayenin, yani klasik anlamda hazine gücünün yanında olmamasının başlıca gerekçesi bu yapılarda enteleküelin varlığının korunaksızlığıdır. Aydın da çıkarcıdır, sermayedar kadar. Uzlaşı tek taraflı değildir bu anlamda. Bilimsel olgular ve bütünler, toplusal yapılanmalar ve çıkarlar, parasal güçler ve kaynaklar burjuva iktidar anlayışının birbirine bağlı basamaklarını oluşturmaktadır.

Burjuvazinin “Das Kapitali”ni yazan bir papazdır: Emmanuel Sieyes. Onun için, bütün çağdaşları “Burjuva Devriminin kendisidir” demekle bu mülhit zekanın hakkını teslim etmişlerdir. Batılı bir düşünüre göre, “Büyük Fransız Burjuva ihtilali Sieyes ile başlar ve Sieyes ile tamamlanır”. Marsel Prélot bu konuda ne denli tarafsız kalsa da onun için şu ifadeleri kullanmaktan kaçınamamıştır: “Sieyes olmasaydı devrim, konsüllük ve imparatorluk olmazdı diyemeyeceğim, ama muhakkak durum bambaşka bir gelişim izlerdi”.

Çağdaş düşüncemizin sınır ötesinde kalmış bu zekanın, burjuva toplum düşüncesinin Marks’ı olduğunu söylemekte hiçbir sakınca göremiyorum. Bütün anlamlarıyla ilk kes o, burjuva toplumunun varlık gerekçesini netlikle ortaya koymuştur. Bugünkü bilim, entelektüel, iktidar söylemlerini tanımak için Sieyes’siz bir adım bile atamayız. Ve en önemlisi Sieyes, mevcut zaman, tarih, yargı ve idare anlayışımızın fikir babasıdır.

Emmanuel Sieyes, 1748 yılında Frejus’da doğdu. Varlıklı bir aileden geliyordu. Babasının zoruyla papaz oldu. 1787 yılında da Orléans Meclisine papaz temsilcisi olarak seçildi. Konumu gereği en üstün bir mevkide bulunuyordu; ama bolluk göz çıkarabiliyor Batı; öyle de oldu. Hem de ne öyle? Bütün Avrupa’yı yeni baştan canlandıran ve şekillendiren filiz meğer bu papazın beyninde tohum salmış. Modern Batı, mülhit bir papazın zakasında XVIII. Yüzyılın karanlıklarında oluşan bir kıta anlayışının kopyası adeta.

Sieyes’in siyasal gündem sorunlarına ve tartışmalara katılması 1788 yılında başlar. Sıkça Paris’e giderek devrimçi derneklerde konuşmalar yapıp kendi “toplumsal sanat” dediği görüşlerini açıklar. “Tiers Etat” adıyla üç broşürden oluşan eserini yazar. İlk ikisi üzerinde adı yazılmazken, üçüncü broşürde adı ve bir din adamı olduğu belirtilmiştir.

Toplumsal Sanat
Toplumsal Sanat nedir? Sieyes’e göre, “ulusların mutluluğunu artırma ve sağlama sanatıdır”. Bu ancak bütün hakları teslim edilmiş veya bütün haklarını kendi tekelinde toplamış ulusun oluşumuyla mümkündür. Ulus herşeyi belirleyici ve her şeyi değiştirici güçtür. Ulusu belirleyecek herhangi bir kuvvet ve zorunluluk düşünülemez. Hükümetler, ancak kendi varlığını borçlu olduğu yasaları saydığı sürece meşrudur; Ulus ise kendi varlığını hiçbir şeye borçlu olmadığı gibi, daima meşrudur ve meşruluğun tek kaynağıdır. Ulus kendi siyasal toplumunu kurma haklarına sahiptir.

Siyasal Toplum
Siyasal toplum nedir? Sieyes’e göre, siyasal toplumun kurulmasının üç aşaması vardır: 1. Kişisel İrada: kişiler kendi aralarında birleşir; bu birleşmeyi istemek bir ulusun oluşum biçimidir. Birleşme kişisel iradelerin anlaşmasıyla mümkündür. O halde iktidarın kaynağı budur. 2. Ortak İrade: Kendi arasında birleşen kişiler kamunun gereksinimlerini belirlemek için birbirine danışırlar. Bu durumda da iktidar kişisel iradeden çıkıp kamunun olur, yani ortak iradeye dayanır. 3. Temsili İrade: Ulusa katılan kişilerin çoğalması onların doğrudan doğruya ortak iradeye katılamayacağını ortaya çıkardığı için temsili iradeye başvurulur. Böylece toplum kendi iradesinin temsilen yönetilmesini sağlar, ama istediği zaman bunu geri alabilir. Bu işlemi anayasa yapacaktır.

Anayasa
Anayasa yasama ve yürütme kurulunun örgütünü ve işlemlerini ayarlar. Burada yetki kendi haklarının ortak iradesini yürütecek temsilcilerin değil, temsilcileri işbaşına getiren ulusundur. Anayasayı belirleyen güç ulustur. Anayasa ulusu ortak iradeye bağlayan bir yasal gerekçedir.

Ulus
Ulus nedir? Ulus herkesin katıldığı, ayrıcalıkların olmadığı bir topluluktur. Ulusu bağlayacak hiçbir güç ve zorunluluk yoktur. Onun birşey istemesi birşeyin meşruluğu için yeterlidir. Bir anayasaya bağlı olmak ulusun bütün özgürlüğünü elinden kaçırdığı anlamına gelmez. Ulus kendisi dışında bir varlık tanımayacağına göre, hatta böyle bir varlık olmadığına göre, kendi kendisiyle sözleşmeye girmez. Böyle olsa dahi, sözleşmeye katılanlar aynı iradenin parçaları olduğu için bu irade de sözleşmenin bir parçası olmaktadır. Sieyes şöyle diyor: “Bir ulus hiçbir biçimde bağımsızlığını kaybetmez; yazılı hukukun yüce başı ve kaynağı olduğu için iradesini şu ve bu biçimde belirtmesi, bu irade karşısında bütün yazılı hukukların silinmesine yeter”.

Ulusun Sesi
Peki ulus sesini nasıl duyuracak? Olağanüstü temsilcilerini seçerek. Seçilen temsilciler ulus iradesinin tümünü temsil edemezler, ancak belli bir anlaşmazlık üzerinde karar vermeye yetkindirler. Olağan temsilciler seçerken hiçbir ayrıcalık gözetilmeyecektir. Seçmenlik hakkı ise eşit olarak her yurttaşa tanınacaktır. Temsilci hakkını elinde bulunduran kendisine dokunmazlık sağlamaz mı? Hayır, çünkü temsilci olma hakkı ona sadece kamudaki anlaşmazlıkları gidermesi için verilmiştir.

Eşitlik
Sieyes’e göre, “bütün ayrıcalıkların amacı, bir insana, belli bir yasa karşısında dokunulmazlık tanımak veya yasalarca yasaklanmayan bir şey üzerinde ayrı bir hak tanımaktır”. Eşitlik “başkasına zarar vermeyeceksin” üzerine kuruludur. Bütün yasalar bu prensibin işlemesinden doğar. Bu yüzden iyi ve kötü yasalar vardır. Yasanın engel olmadığını yapmak herkesin hakkıdır. Toplum içinde bir veya birkaç kişiye yasa karşısında dokunulmazlık tanınmışsa eğer bu ona “başkasına zarar verebilirsin” demektir. Bir yasa ya iyidir, ya da kötüdür. İyiyse herkesin uyması gerekir, kötüyse de insan özgürlüğünü baltaladığı için biran önce kaldırılması gerekmektedir.

Halk ve İdare
Sieyes bu kavramı “üçüncü sınıf” dediği toplum veya halk üzerinden tanımlar. Üçüncü sınıf nedir? Sieyes bunu üç bölümde irdeler: 1. Üçüncü sınıf nedir? Herşey; 2. Siyasal düzende bugüne kadar neydi? Hiçbir şey; 3. İstediği nedir? Birşey.

Üçüncü sınıf aslında ulusun her şeyi, doğrudan doğruya kendisidir. Ulus demek, ortak bir düzene, ortak yasalara uyanların topluluğu demktir. Üçüncü sınıfın istediği birşeyler olabilmektir. Halkın öyle aşırı dilekleri yok, insan gibi yaşamak, insani haklarının korunmasını istemektedir. Ancak halk aldatılabilir. Bunun içinde halkın kendi cesaret ve bilgisinden başka güveneceği hiçbir şeyi yoktur. Peki ne olacak? Halk kendi Üçüncü Meclisini seçecektir. Ama Üçüncü Meclis soylularsız ve din adamları olmadan seçilemez diyeceksiniz. Daha iyi ya. Halk Genel Meclis kuramazsa Millet Meclisi kurar.

Sieyes’in Toplumsal Kuramının Özeti
1. Ulus doğal bir varlıktır.
2. Her iktidarın bir nedeni vardır.
3. Ulusun bağımsızlık iradesine egemenlik denilir.
4. Ancak bu egemenliği ulusun kendisi doğrudan doğruya kullanamaz.
5. Anayasa yoluyla temsilcilere aktarır.
6. Temsilcilerin yetkileri anayasayla sınırlandırılmıştır.
7. Bu anayasa kendiliğinden değiştirlemez.
Buradan da ulusun ortak iradesi doğmaktadır. Ulusun ortak iradesi ise dörde bölünmektedir:
1. Kurucu İrade: anlaşmazlıkları çözümler;
2. Dileme İradesi: halkın dileklerini dinler;
3. Yönetim İradesi: yürütme işini üzerine alır ve yasalar sunar;
4. Tasama İradesi: yasaları hazırlar.

Sieyes’in Kuramının Eleştirisi
Bu haliyle bakıldığında kendi içinde mükemmel gibi gözüken Sieyes’in “toplumsal” söylemi bazı boşluklarla doludur. Sieyes her şeyden önce oligarşiyi desteklemektedir. Onun kuramındaki bağlar kralcı iktidar düzeninin değişmesi ve ulus kimliğinin oturuşmasıdır. Ulus kimliğinin kuramcısı ise yeni sermaye akımının işletmecileridir. Ulusu öncelik olarak görür, çünkü ulusal kimliği devşirdikçe kendi temsili kimliği de işler. Sieyes toplumun yönetimsel gücü derken “cesaret ve bilgiden” söz eder. Bilgi toplumu, bilimsel olgular üzerinden hareket eden toplum demektir. Bilimin amacı ise yararlanmaktır. Sieyes şöyle der: “Yararlanmak istediğimiz herhangi bir bilim dalını kendi dar sınırları içinde bırakmayacağız. O zaman hiçbir verimli sonuç alamayız. Düşünce alanında gerçek bir işbirliğine varmak istiyorsak çeşitli bilimler arasında karşılıklı bağlar kurmak zorundayız”. Sieyes burada “yararlanmak” düşüncesini ortaya atmaktadır. Yararlanmak burjuvazinin birincil gerekçesidir. Yararlanmak içinde “yaratmak” olgusu gerekmektedir. O halde bunu yapacak olanda bilimdir. Yararlanmanın ölçüsü yaratmak olduğundan, ancak o şekilde verim sağlanılmaktadır. Verimin sağlanılması içinde bilimi bir güç olarak kullanmak gerekecektir. Bunun içinde insanı öğrenmek şarttır. Sieyes “insanı öğrenmek ve insanı anlamak zorundayız” demektedir. Bu da “mantık ve akılla” mümkündür. Peki bu akılsal değer neye bağlı kalmalıdır? Sieyes’e göre, “toplum sanatını yaratacak olan kişi günün ve geçmişin örneklerinden başını kaldıramazsa çeşitli kalıplar içinde bulanıp kalacaktır”. Çünkü hiçbir çağın koşulları başka bir çağa uymaz. Toplumsal sanatta zamansal değerler önemlidir. Toplum değeleri her daim yaratılış içindedir. Ancak bu şekilde kendi kendimizi aşabiliriz. Kuracağımız mantık düzeni akılla mümkündür. Bilime dayanmayan politika – burasına dikkat – düzeni uzun süre yaşayamaz. İşte, burjuvazinin “Das Kapitali” veya “Kavgam”ı elinizin aldındadır: Sieyes ve onun “Tiers Etat”ı.

Salı, Mayıs 09, 2006

Günce'den

Sevgili Lena için...


Bu bulantı,

Benim yazgım,

Ellerimde duruyorlar sevgiliden geri çevrilen

Çiçekler gibi…


Bu sarhoşluk

Benim ruhum

Görüntümü bozuyorlar yüzümde çıkan

Kirli sakkalar gibi

Ben bir düş gibi gezdim bütün gönül sahralarını

Kollarımda zincirler

Yaşam tuzsuz ve bütün kadınlarım yabancı

Azgelişmiş gibi.

Sözde yakacaktım, ne varsa senden geri kalan hatıralarımı

İşte bu kadar eksiğim ben.

18.12.1992

İki İntiharın Bir Belgesi: Plath ve Marmara


Sevgili Adnan, dün bana Nilgün Marmara'nın 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesinde mezuniyet tezi olarak yazdığı "Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi" adlı Everest Yayınlarınca yeni basılan kitabını getirmiş. Sevgili dostuma şükran borçluyum.

70 sayfalık bu nefis kitap bir çırpıda okunacak bir dilde yazılmış. Kitap H. Grane'nin şu dahiyane mısralarıyla başlıyor:

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: "Tadı güzel mi dostum?"
"Acı, acı" diye karşılık verdi,
"Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim".

Daha ilk sayfada kendinizi bir parçalanmış kalp sahnesinin içinde buluyorsunuz. Bu satırları okurken, Nilgün'ün kendi yaşam ipini ortasından kesip atması Türk Edebiyatı için büyük bir kayıp olarak görülmekte. Gerçekten de kalemindeki farklılık hisseddiriyor kendisini. Ama, bu trajik infazını gerçekleştirmeseydi onu bu kadar severmiydim? Belki de H. Grane'nin söylediği gibi, biz bir parça acı yemekten hoşlanırız. Bu kendi kalbimiz bile olsa.

Bu da onun farklılığı. Tıpkı kendisi demişken: "Bütün sanatçılar zihinlerini meşgul eden, kendi varoluşlarının farklılığını ifade etmekle yükümlüdürler". Dün bu satırları sevgili Davut Yücel'e okuduğumda bana şunu söyledi: "Sadece sanatçılar mı, abi?" Doğru, artık bütün insanlık kendi varoluşunun farklılıklarını yaratmakta ve ifade etmekte. Ne acı, bunun bir yükümlülük halini alması.

Kitapta yer alan büyülü ifadelerden biri de Yessenin'e ait. Şöyle der: "Ölmek bu dünyada yeni bir şey değildir, ama yaşamak daha da az yenidir".

Umarım bu az olan yeniliği kitabı okuyan bütün okurlar tadar.

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Dilimden Kelimeler – II




Not: Bu yazının ilki cemaat.com'da yer almaktadır.
Meraklılar için:
http://www.cemaat.com/?q=node/1384



Eksik olmaz gâmımız bunca ki bizden gâm alıp,
Her gelen gâmlı gider şâd gelip yanımıza.

Fuzulî

1.1. Kimim ben?
1.2. Bilmiyorum!
1.3. Yürüyen, konuşan bir canlı. Bazen güler, bazen de ağlarım. Sonsuz olmadığını bilen bir tür. Hep bir bütünün parçası; aslında yalnız. Kırık bir yüz. Aynası olmayan bir yaşam. Çekiliri mi? Neden olmasın? En büyük özelliğimiz acıya duyulan özlemimiz değil mi? Ah, yaşamımın üzerine çekilen kara bulutların arkasındaki mavi dünyayı görecek miyim? Hiç sanmıyorum?
1.4. Ben tüketilmek için varım. Bütün varlıklar gibi.

2.1. Yaşamak gerek?
2.2. Neyi? Nasıl? Neden? Niçin? Nerede?
2.3. Bu bir zorunluluk, bir inanç, bir kural ve bir saçmalık. Hayat, birbirimiz arasında nesnel bir eğlence değil mi? Ne çokta taraftarı var, şu aptal eğlencenin? Herkes aynı hayatın renklerini taşıyor. Dünya 6 milyar takımı olan devasa bir lig. Her senenin şampiyonu aynı. Birbirimize gösterdiğimiz sadece yüzlerimiz. Deri üzerine yapılmış yağlı boya. Yaşam sergi. Ve dünya kendisine çarpacak mutluluk denen göktaşını bekliyor.
2.4. Yaşamak gerek; bu çılgınlığın hanelerini doldurmak için.

3.1. Erkek?
3.2. İnsanoğlu iki boyutlu. Biri kadın, öbürü erkek. Herkes yarım ve herkes arayışta. Bütünleşmek için, yaratmak için. Kendi yerlerini kendi benzerlerine bırakmak için. Kendi kopyalarını (korsan bile olsa) çoğaltmak için.
3.3. Bu oyunda zor olan erkeğin rolü. Çünkü yaptıklarına önce kendi inanmalı ve ardından inandırmalı. Pis bir iş. Ve bütün pislikler erkeğin icadı. Kadın bir tanık. Bir çelişki, bir varsayım. Erkeğin, bir tümdengelim taktiği. Mantık, en kusursuz cinayetten daha kusursuz.
3.4. Erkek, kategorik bir yığın. Bu denklem yıkılmadığına göre, eşitlik rüya yorumcularının tekelinde.

4.1. Mavi?
4.2. Keşke her şey mavi olsa?
4.3. Tanrı sözcüğü aslında mavi demek. Fizik bilimciler gökyüzünün mavi olmasını genişliğin yoğunlaşmasından oluştuğunu sanıyorlar. Yani sonsuzluğun üzerimizde oluşturduğu yoğunluk. Mavi, tutkuların rengi. Mavi mavi bakardı bütün kadınlar bana. Ama ben, kendi siyah örtümle kapatırdım geceme doğan mavi dolunayları. İbn-i Arabî, “Allah, cübbemin altında” demiş; belki de bedensel karanlığın mavi sonsuzluğu kapattığını düşünüyor olmalı?
4.4. Aslında her şey mavi; sorun bunu fark etmiyor olmamız.

5.1. Hayaller?
5.2. Dalgıç kıyafetlerimiz bizim. Sonsuzluğa açılırken boğulmamak için giydiğimiz can yelekleri. Erkek kara, kadın deniz. Sularda kıyılan nikahlar, hayaller. İsmi aşk, tarifi gözyaşları. Tatsız ve doyumsuz. Ağlamayan dinsizdir.
5.3. Yaşam, yıkık hayaller üzerine bina edilir. Aynı nehirde ikinci kez yıkanamayız. Bu yüzden herkesin ilki gözlerinde bir esaret acısı kadar ağrı barındırır. Düşler acılarımızdan kurtuluş reçetemiz.
5.4. Herkes hasta ve dünyanın salgını gönül yarası.

Son: Erkek, yaşamı tüketmek olan bir kimlik; bütün hayalleri mavimsi.

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

İRAN TARİHİ: SANALDAN GERÇEĞE



İran adı tarihte coğrafi bir tanım olarak ortaya çıkmış ve son yüzyıla kadar bu böyle kullanılmıştır. Etnik anlamda İran kimliği İran’da yaşayan bütün kesimleri içine almak için kullanılan İranlı tanımını içermektedir. Pers/Fars kimliğini öne çıkaran araştırmacılar ve ideologlar İran ve İranlı tanımlarını Fars adının ve kimliğinin eşanlamlısı olarak göstermektedirler ki bu büyük bir yanlışlık olup, hiçbir tarihi ve belgesel gerekçesi bulunmamaktadır. Bir kere etnik anlamda Fars kimlik anlayışının ortaya çıktığı tarih XX. Yüzyılın başlarından öteye gitmemektedir. İkincisi, bu tanım siyasal ve ideolojik gerekçelerden ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü, Fars kimliği tarih boyunca hep saray çevresine bağlı olup idari ve bürokratik bir kimliği içine alarak daha çok dil üzerinden işlevsellik kazanmıştır. Son olarak bürokratik anlamda Fars kimliğini İran’da yaygınlaşması aşağıda da göreceğimiz gibi Selçuklularla eş zamana denk gelmektedir.

Resmi İran kaynakları, özellikle son dönemde Avrupa’da, İran ve Rusya’da yapılan tarihçilikte, İran’daki mevcut dersliklerde ve edebi-kültürel çalışmalarda, İslam’dan önceki İran’daki İrani kimlik hiçbir gerekçe gösterilmeden Fars kimliğinin bir ön tarihi yapılmaktadır. Tarih ve dilcilik anlayışı gereği Rus kimliğinin bütün Rusya coğrafyasında yaşayan toplumların geçmişini içine almayacağı, Anglo-Sagson kimliğinin Avrupa’daki bütün Germenik kültürü sahiplenemeyeceği gibi, Fars kimliği de İran’daki bütün İrani kimliği kapsayamaz. Olsa olsa bunlar arasında sadece dilsel, tarihsel ve diğer bağlardan söz edilebilir. Fars kimliğine de İrani kimliğin bir kolu, bölgeye ancak Samanoğulları döneminde ve sonrasında nüfus etmeye başlayan dil ağırlıklı olmak üzere Hint-Avrupai bir bürokratik kimlik olarak bakmak gerekmektedir. Nitekim, bütün tarihi veriler bize bunu bu yönde yorumlamaya fırsat vermektedir. Bugün İran’da yoğun bir Fars dili ve kimliğinin baskısı altında erimekte olan İrani gruplara ve topluluklar bir nebze İran’ın gerçek yerlileri olarak bakmak gerekmektedir.

İran coğrafya gereği Güney Asya’nın tam üzerinde bulunduğundan Doğu’dan kopup gelen göçler için hep geçit görevini yapmıştır. Bu yüzden eskiden beri İran’da meydana gelen göç dalgalarını izlemek ve bir sonuca varmak hiçte kolay değildir. Modern tarihçilik ve dilcilik bütün uğraşlarına rağmen İslam öncesi İran’da yaşamış etniklere tam bir kimlik verememiştir. Bugün dahi İran kentlerinde, şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde küçük adacıklar gibi izini sürdüren yüzlerce İrani etnik grubun ve onların konuştukları dillerin kökenini ortaya çıkartmak en büyük sorunlardan birini oluşturmaktadır. Fars ideologlar bu grupları İran’daki Fars etno-kültürünün bir uzantısı, kalıntısı veya akrabası olduğunu iddia etmekteler. Ancak aradaki etnik, dilsel ve tarihi uçurum o denli büyük ki bunlarla Fars kimliği ve dili arasında doğrudan bir bağlantıdan söz etmek hayali bir tarih oluşturmak anlamından öte bir içerik taşımayacaktır.

Bugün İran’da adeta değim yerindeyse can çekişen Pamir dilli küçük İrani azınlıkların, dağılmış ve büyük ölçüde eriyerek izlerini kaybettirmiş Tati grupların, eski İrani kimliğin kalıntıları olan Güney Hazar çevresi toplulukların, Merkez İran bölgesinde küçük etnik adacıklar gibi serpilmiş ve sadece eski kuşakların dillerini unutmadığı Damgani, Demavendi, Gezi, Velatru, Zefreyi, Sohreyi, Biyanbaneki, Semnani, Lasgerdi, Amereyi, Aştiyani ve nice yüzlerce gurupların tarihini, kültürel mirasını, gelenek ve göreneklerini, sosyal ve medeni yaşam tarzını en ince ayrıntısına değin araştırmadan Fars kimliğine bağlamak siyasi bir amaçtan öte bir anlam taşımamaktadır. Bu görüşe karşı çıkacak olan araştırmacıların iddialarını bastırmak için İran genelinde oturan bu gibi yüzlerce etnik grubu bölgesel, kültürel, dilsel ve coğrafi olarak tanımlayarak gerek kendi aralarındaki, gerekse de iddia edildiği gibi Fars kimliği arasındaki onarılması imkânsız farkları ortaya çıkartmak ve tartışmak pek zor değildir. Bunun için basit bir önermede bulunmak yeterlidir. Dilcilik tarihinde ve araştırmalarında her dil için yapılması zorunlu gözüken (ki bu dilin kökenbilimini belirlemek açısından çok önemlidir) etimolojik bellekten söz edilmektedir. Etimolojik bellek, bir dilin kendine özgü orijinal sözcüklerini ortaya çıkararak o dilin yapısını ve dilbilimsel varlığını belirlemektedir. Farsça için böyle bir şeyi tasarladığımızda “üstün ve egemen bir Fars dili ve kimliği ile övünenler” tam bir hüsrana uğrayacaklardır. Nitekim, Farsçanın %60 Arap kökenli sözcükler, %5’i Eski Pehlevice sözcükler, %10 ila 15’i Tacik orijinli sözcükler, geri kalan %20 ila 25’lik oranın da çoğunu Farsçanın ilk yazılı metinlerinden çok önceler var olan Hoten, Tohar, Sogd metinlerinde geçen sözcükler ve kaybolmuş ve diğer Hint-Avrupai diller içinde erimiş Horezmi, ve diğer yerel dillerden edinilmiş kelimler toplusu oluşturmaktadır. Bu durumda bize bir soru sormak düşer: Peki, Farsça denilen bu dilin orijinal varlığı nerede? Nerede konuşuldu? Kimler bu dili temsil etmekteydi? Neden bu dilde yerel öğeler yok? Farsçayı neden kültürel yerel unsurlar (destanlar, halk türküleri, arkaik özellikler içeren masallar, ninniler ve şarkılar) ve sosyal yerel kimlikler (ilkel özellikler sergileyen yerel topluluklar, köyler, gelişmişlik dışı nitelikler sergileyen sosyo-kültürel kalıntılar ved.) beslememektedir? İşte, Ortadoğu’da yaygın bir Perso-İran veya Fars-İran kimliğinden söz eden gerek Batılı, gerek Rus, gerek Fars ideolojisini savunan İranlı tarihçilerin bu soruları yanıtlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sözünü ettikleri bu egemen ve etkin kimlik hayali bir tarih anlayışını siyasi ve ideolojik yöntemleri kullanarak insanların zihnine dayatmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Batı, Rus ve son yüzyıldaki İran tarihçilerinin üzerine basarak vurguladıkları Fars – Pers bağlantısı da büyük ölçüde hayalidir. Tek yakınlık isim ortaklığı (Pers/Pars/Fars) ve Farsçada yer alan %5’lik kelime oranına dayanmaktadır. Dilbilimsel, özellikle Batı dil anlayışında gramatoloji olarak tanımlanan morfolojik tanımamlalar, dilin kuruluş teması ve yapısı gibi belirgin bağlar Fars ve Pers dilleri arasında akrabalık şöyle dursun, yaklınlığın bile olduğunu söylemeye bize fırsat vermemektedir. Bir kere, eldeki metinlere dayanarak Perscenin dişil ve eril adlar özellikleri gösteren bir dil yapısına sahip olduğu belirginken, Farsçada böyle bir kuramsal ve işlevsel yapı hiç görülmemektedir. Bu, dilbilimsel açıdan şiddetle yanıtlanması gerek bir konudur.

Bir diğer üzerinde durması gerek konu ise etnik Fars kimliği problematikidir. Etnik anlamda Pers kimliği ile Fars kimliği arasında bir bağlantı kurmak çok zor olmaktan öte imkânsızdır da. Birincisi, Pers kimliği hala etnik anlamda tanımlanmamıştır. Yani, Pers veya Parsua denilen adın etnik bir anlam içerdiğini söylemek eldeki mevcut verilere göre mümkün değildir. Tarihte, özellikle de Bisutun yazıtlarında Pers adı belirsiz bir tanım olarak görülür. Ortaya atılan son yorumlara göre, bu tanım Hahamenişiler döneminde (M.Ö. 550-331), özellikle de kral I. Darius zamanında siyasi-askeri bir terim olarak kullanılmış olabilir. Zira, Bisutun yazmasındaki Pers adıyla yapılan işaret askeri bir kimliye gönderme yapmaktadır. Tabii sırf buna dayanarak bir yargıda bulunmak doğru olmayacaktır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki Pers adı dahi etnik bir kimliği ifade etmek bakımından oldukça eksik bir tezdir. İkincisi, Arapların Fars adını verdiği kimlik ilk kez Buhara, Gazne gibi önemli devlet merkezlerinde ve özellikle de sarayların idari katmanında Tadjik veya Tacik etno-dilsel unsurunun bir uzantısı olarak görülmektedir. Bu haliyle Samanoğulları ve daha sonra Gazneli sarayı bünyesinde pekişen Fars tanımı ile Büyük İskender’le tarihe karışan Pers adı arasındaki tarihi fark nasıl kapatılacaktır? Tabii, bu soru da Fars ideolog-tarihçilerinin çözmesi gereken bir sorudur.

Bütün bunları göz önüne alarak, tarihi kabaca aritmetik görüntüleme biçiminde tasarladığımızda bile (ki bu tarihi en ilkel biçimde kabullenmektir) İslam öncesi İran’daki İrani kimlikler ve kültürler ile IX-X. Yüzyılda Samanoğulları bünyesinde gelişen bürokratik Fars kimliği arasında uyumlu bir tabandan söz etmemiz sanallık olacaktır. Dolayısıyla, İran’ı bu veya şu etnik kesimin tek kutuplu tarihsel yaşam alanı olarak sunmak tarih adına bile hakarettir. Böyle bir tarihsel yapıyı ve mantığı kabul etmek tarihsel anlamda ezikliği ifade etmektedir. Son yetmiş yılda İran’da aşırı Fars kimlik dayatması altında ezilen Türk, Arap, Beluç, Mazeni, Lor, Bahtiyari, Kürt ve diğer etniklerin aşırı milliyetçi araştırmacıları buna alternatif olarak İran’da kalıcı bir Türk, Arap, Beluç, Taberi ve Kürt geçmişinden söz etmektedirler. Kökleri Sumerlere (Türklerin tezi), Akkatlara (Arapların tezi, belli ölçüde doğru olsa da) ve Kutilere (Kürtlerin tezi) dayatılan ve “kim daha eskidir tarihsel yarış mantığının” ifadesi olan bu tarz tarih bakışı temelden yanlış olduğu gibi, kültürel ve siyasal ezilmişliğin ortaya çıkardığı psikolojik bir savunma yönetimidir. Bu tarz itici tarih görüşleri, açıklamaları ve söylemleri yüzünden kendi içlerinde kültürel bir hesaplaşma veren yukarıda sözünü ettiğimiz İran’ın geneline dağılmış biçimde birer etnik ada gibi yaşayan İrani topluluklar da azınlık olmanın ve yoğun biçimde Fars dili etkisi altında erimenin verdiği psikoloji içinde sanal Farso-İran kimliğine sarılmaktadırlar. Bu da İran resmi tarih tezinin ve siyasi-ideolojik bakış açısının bu toplulukları çabuk yutmasını kolaylaştırmaktadır. Söz gelimi, İran resmi tarihçiliğinde Moğol kimliğine vurulan kötümser yakıştırma, Moğolluğun bir kabalık, geri kalmışlık belirtisi olarak sunumu bugün İran’da oturan ancak Fars ve Tacik dillerini konuşan kalabalık Hazari, İlkay veya İlgai gibi Türk-Moğol orijinli toplumların kendilerine Fars ve Ari demesine neden olmaktadır. Bu topluluklara kendi kimliklerini ortaya çıkarmak fırsatı vermek yerine bir başka Azerbaycanlı, Arap, Kürt ve diğer etniksel söylemi dayatmak, onları Fars diline ve kimliğine daha da çok sarılmaya itmektedir. Çünkü, insan ve özellikle toplum şuuru tarihsel bilinçsizlikten her zaman ürkmüştür. Doğru veya yanlış içinde bulunduğu kimliği kaybetmek ve yerine ondan daha güçlü bir kimliği koymadığı zaman kökenbilimsel olarak psikolojik bir travma yaşar. Bu travma korkusu Fars olmayan İrani toplulukları diğer etkin olmayan bilinçler karşısında Fars kimliğini daha kurtarıcı görerek kendi etniksel erime hızlarını artırmaktadır. Anlaşılacağı gibi, İran tarihiciliğinde tek bir tarihi öğeden söz etmek İran tarihini öğrenmek adına doğru olmayacaktır. Çünkü söz konusu bu coğrafyada halkların mutasyonu denilen olay her hangi bir coğrafyadan çok da engebeli, çok daha karmaşık, ağır ve tezatlı bir seyir izlemiş ve izlemektedir. Sırf tarihsel kimlik değerlerini belirleyerek İran için etnik bir harita belirlemek büyük uğraşlar gerektirmektedir.

İşte bütün bu eğriler, inişler, çıkışlar, karışımlar ve bütünleşmeler içinde Paniranist söylemin bölge tarihine egemen olduğu 1925 yılı öncesi ve sonrasında İran tarihine bakmak gerekmektedir. Bugün İran’da son seksen yılda egemen olan ve Batı tarihçiliğinde de güçlü biçimde destek gören Paniranist tarih söylemine göre, “Oğuz işgalcileri öncesi İran İslam dinini kabul etmiş homojen bir Pers, dolayısıyla Fars kimliğini temsil etmekteydi. Selçuklularla birlikte İran uzun yıllara Türklerin esaretinde kalmış, en nihayet bu esarete 1925 yılında son verilmiştir. Buna rağmen Farslar bu bin yıllık sürede kimlik, dil, kültür ve diğer yönlerden kendi varlıkalrını koruyarak ve Türk kimliğine karşı İran kimliğinin savunucusu olarak ayakta kalmışlardır. İran’daki Türkler aslında (özellikle de İran Türklerinin %80’i oluşturan Azerbaycan Türkleri) Türk olmayıp, Türk-Moğol işgalcilerin zoruyla Türkleşmiş İrani halklardır. Fars kimliği bu topluluklarla birlikte genel İran’ın tek ve yegane temsilcisidir”. Her şeyden önce şunu belirtelim ki İran gerek etnik, gerek, siyasi, gerek kültürel, soysal, dilsel ve diğer yaşamsal etkinliklerinden dolayı tek yönlü ve tek kutuplu bir ülke olmamıştır. Arap–İslam hakimiyeti ve ondan önceki Sasani ve daha önceki Pers imparatorlukları döneminde de böyle bir tekilleşmiş İran sosyo-kültürel kimliğinden söz edilemez. İran veya İranlılık adı verilen öğe hep coğrafi bir yaygınlık olarak süre gelmiştir. Bu coğrafi tanımın Ari adı ve kimliği ile özleştirilmesi net değildir. Avesta’da geçen İranviç tanımı muhtemelen Hint-Avrupai kimliğe sahip kayıp kimlik Harezmî/Horazmi denilen toplulukların coğrafi mekânını tanımlıyor olmalıdır. Bu tanım Mitraist dinsel kimlik içinde yer alan bir mekâna gönderme gibi görülür. Nitekim, bütün araştırmalara rağmen Mitraizm’in kökeni belirlenmediği için buna etnik bir ad atfetmek doğru değildir. Zerdüştlük bu Mitraist dinsel yapısı içinde sıyrılıp çıkmıştır. Çıktığı çevrenin Orta Asya’nın merkezi ve güney-batı yakası olduğundan burada dinsel bir çatışmaya neden olmuştur. Mistik öğeli olup, sonradan Firdevsi Şahname’sinde edebi bir yapıya dönüşen, muhtemelen Karahanlılardaki Alp-Er-Tonga kahramansı anlayışı ile Türk–İran(i) gibi ayrışma içeren Turan–İran tezadı da ilk kez Zerdüştlüğün ortaya çıkışıyla Mitraist dinsel yapı içinde beliren eski ve yeni dindarların kimliğini tanımlasa gerek. Avesta’da yer alan göndermeler bunu söylemeye bize hak vermektedir. Ancak bu Mitrazm’in Hint-Avrupai gibi tek bir etniksel bağı kapsadığını söylemeye fırsat vermemektedir. Zira, eski ve sonraki dönem Türk inanç yapısında da bu inancının kalıntıların rastlanmaktadır. Hatta, bu belirginlik Türk dinsel ve sosyal yaşam tarzında diğer etniklerinkinden daha net görülmektedir. Yine bu Mitraizm’in Türk kimliği ile özdeşleştiği anlamına gelmemelidir. Aral gölü çevresinde kaynaşıp duran eski etniklerin sınırları belirlenmediği sürece bu konuda ortaya atılacak tezler araştırmacıları bir ileri bir geri çekip duracaktır. Zerdüşti öğelerin İrani yapıya daha yakın olduğu bir gerçektir. Ancak buradaki İranilik karma bir bünyedir. Bazı araştırmalarına göre, bu tarz karma öğelerden biri de İranviç tanımı olmalıdır. Onlara göre, “son takı gibi duran viç mekân belirleme veya bir soyu yerel bir yapıya bağlama ekine” bakarak İran adının Ari adından farklı olarak üst veya coğrafi yer anlamlı olduğu söylenilebilir. İlginç olan, Sasanilerin bu adı hangi gerekçe ile benimsedikleri ve işgal ettikleri ülkelerin geneline verdikleridir. Burada sadece bir öngörüde bulunmak mümkündür. Bizce, İranviç tanımı dinsel bir tanımdır. Buradaki Turan-İran dinsel çatışmasından doğmuştur. Bu da Turan tanımını ne eski, ne de bugünkü yaygın söylemin aksine Türklerle en ufak bir yakınlığı olmamıştır. Turan ve İran adı Aral gölü havzasında bir ileri bir geri seyir izleyen Hint-Avrupai kültürlerin kendi gelişim süreci içinden çıkmış olmalıdır. Zerdüşt inanç kurgusu Turan veya Turani kimliği dışladığından, bu tanım İran’ında hakim Sasaniler tarafından doğudaki “barbarlara” verilmiştir. Muhtemelen, daha sonra çeşitli gerekçeler yüzünden Türkler bu adı benimsemiş olmalıdırlar. Ki, Türklerin bu adı benimsedikleri de net değildir. Sadece iki tarihsel gerekçe bu söyleme destek vermektedir. Firdevsi Şahname’sinde Akhun-Sasani hükümdarlarının savaşını andıran nitelemeler ve Kaşgarlı Mahmud’taki Alp Er Tonga kimliğinin siyasal bir kültürel karşı koyma aracı olarak savunulması Turan kimliğinin Türklerin kendilerine yakıştırdığını zorda olsa söyleme fırsatı vermektedir. Mitrasit öğelerin (Öküz’ün kutsallığı, demir-ateş özleştirmesi ve içerdiği sembolik değerler, ışık öğretisi gibi öğeler) Türklerce de paylaşımı Turan atfını güçlendirmiş olmalıdır. Aksi takdirde Turan kimliği İranik akraba bir tanımdan öte anlam ifade etmemekte ve günümüzde Türk milliyetçiliğinin de bu söylemin arkasına sığınmamaları gerekmektedir. Buradan yola çıkarak Sasanilerin İran adını benimsemeleri hakkında ortaya atacağımız teze gelmek amacındayız.

Bilindiği gibi, Sasani öncesi İran Part veya Parfiyalıların egemenliği altındadır. Bu hanedanın kurucuları Dahae, yani Dai’ler gösterilmektedir. Dailer, İskit/Sak kökenli bir kavim olup, muhtemelen Hint-Avrupai kolundan Turanî bir kimliye sahiplerdi. Partlar Turani kimlik içinden çıkmışlardı. Göçebe gelenekleri, hâkimiyet yapıları, idare olguları ve İran’ı kendi ülkeleri olarak görmeyip sadece bir hâkimiyet alanı olarak belirlemeleri Partların İran’daki yerleşik İrani kimliye yabancı olduklarını, bunun dışında Orta Asya kök salmış bir İrani (yani ona akraba Turan) kimliğini benimsediklerini göstermektedir. İşte bu kimlik ve hâkimiyet anlayışı karşısında Sasanilerin hem bir dayanağı olacak, hem de Partları işgalci konumuna düşürecek bir kimliği İran adını benimsemeleri bir olasılık olarak görülmektedir. Böylece, İran adı siyasi bir pekiştirmedir. Sasanilerden sonra bölgede ortaya çıkan devletlerin bu tanımı kabullenmesi bir siyasal hak iddia etmeden ileri gelse gerek. İran adının ortaya çıkma gerekçesi olarak öngörülen bu tanım, diğer ve benzeri tanımlara göre biraz daha mantıklı gözükmektedir.

Pers ve Sasani İmparatorlukları döneminde İran’ın homojen olmayan etnik yapısını belirlemek oldukça zordur. Bundan olsa gerek, bütün araştırmacılar adeta bir kuralmış gibi, İran’ı soyutlanmış Pers ve Sasani etno-politik bir kimlik içinde tanıtmaktalar. Oysa, tarihte ne Pers, ne de Sasani etnik kimliğinden söz edilmez.

Halkların şekillenişi, etniksel özellikler alması oldukça karmaşık sosyal süreçleri içermektedir. Bu bakımdan İran coğrafya olarak birçok karanlık akislerin sık sık görünüp kaybolduğu aynaya benzemektedir. Aynaya akseden bu karanlık görüntüler, İran’daki etniklerin hayaletleşen varlığıdır. İnsan gibi, toplumlarında ruhsal yapıları bulunmaktadır. Toplumu ayakta tutan doğasal denklemler olsa da, bir siyasi kurgu, bir kültürel bellek üzerinde birden fazla toplumun ruhi serüveni bulunmaktadır. İnsan yaşamı gibi, tarihte bükülmeler, kaynaşmalar ve zikzaklarla doludur. Aslında tarihçi, tarihi kendi yaşamı gibi düşünmelidir. Hiç kimse kendi yaşamı için katışıksızlıktan söz edemez. Yaşam, insani kaynaşmalarla çoğalmakta, zenginleşmektedir. Bu tür zenginlik İran tarihinde bolca bulunmaktadır.

Dünya tarihi, psikolojik kırılmalar yaşayan bir insanın belleği gibi kırılmalardan, kesintilerden, unutmalardan, ezberlediği hikâyelerden, hiç unutmadığı etkili olaylardan oluşmaktadır. En çabuk unutulanlar başlangıç öyküleridir. Çünkü zaman ona ilişkin izleri hızla silmiştir. Kocamış bir tarih için bu tür unutmalar çok doğaldır. Arkeoloji bilimi, bütün çabalarına ve özverilerine rağmen bu unutulmuş geçmişle ilgili bize sadece kırıntıları aktarmaktadır. Bu kırıntılara dayanarak İran’da tarihsel yoğunluğun M.Ö. V. Bin yılda netleşmeye başladığını söyleyebiliriz. Daha M.Ö. VIII ile VI. Bin yıllarda birbiri ardına, bazen de eşit dönemlerde parlayıp sönen Karminaye, Siyalek, Tepe Çeşeali, Giyan, Parikan, Hasanlu uygarlıklarının gerçek sahiplerinin kimler olduğunu belirlemek hiç mi hiç mümkün değildir. İlkel görüntüleri içinde bize yaşamlarında kullandıkları alet ve gereçler dışında hiçbir şey bırakmamışlardır.

Ortadoğu eski çağı ve tarihin ilk dönemleri Sumerlerin ortaya çıkışıyla aydınlığa kavuşmaktadır. Kim oldukları ve kimlerden oldukları geride bıraktıkları onca kaynağa rağmen hala belirlenmiş değildir. Yerli olmadıkları, bölgeye kuzey-doğu yönünden geldiklerini kendileri de söylerler. Onları kendi uluslarının ataları yapmak için birçok milletin tarihçisi adeta kavgaya tutuşmuş ama bir sonuç alamamışlardır. Tarihte hiçbir söze sahip olmayan, ancak ulusalcılık rüzgârı ile tarihsel hak iddiasında bulunan ipsiz sahsız toplumlar bile kendilerini Sumerlere bağlamışlardır. Bu modaya en son kapılanlar ise Sovyet zincirlerinden sökülen uluslar oldular. Gürcüler, Kazaklar, Azerbaycan Türkleri şöyle dursun, özerk bir topluluk olan Mariler dahi yeni ulus tarihlerinin ilk bölümünü Sumerlere ayırmaktalar. Tabii bunlar kötü birer tarih arayışlarından öte bir anlam ifade etmemektedir. Kimliklerini bilmesek de, gerçek şu ki Sumerler ortaya çıktıkları Mezopotamya çevresiyle sınırlı kalmamış kültürel yönden İran’ın geniş bir kısmını da etkilemişlerdir. Bu yüzden İran tarihi adına bir Sumer etkisinden söz edebiliriz. Bu etki yoğun olarak Elamlarda görülür. Elam veya İlam İran’da beliren ilk siyasal, kültürel ve sosyal bir yerel oluşumdur. Elamlıların kim olduğu üzerine ortaya atılan bir yığın teze rağmen birini benimsemek çok zordur. Çünkü her tezin bir diğeri karşısında geçerli ve geçersiz yönleri bulunmaktadır. İhtimale en yakını, Elamlıların en son miladi 1000 yılında tarihte görülen ve adları dışında geride insani bir varlık bırakmayan Huzilerin ataları olduğu tezidir. Huzistan adı kayıp dil ve topluluk Huzilerin veya Elamlıların son ürünü olarak görülmektedir. Elamlarla ilgili günümüze yazılı metinler ve tabletler gelmiştir. Ancak bunların çözümlenmesi ve bir yere oturtulması şimdilik zordur. Bazı metinlere dayanarak Zagroş dil grubu kimlik tanımı yapılmışsa da bunun somut gerekçeleri net değildir. Bölgeyi M.Ö. III. Binli yılların ortalarından itibaren kasıp kavuran siyasi güçleri Guti ve Lulubiler temsil etmiştir. Ciddi bir siyasi güçleri, baskıcı yapıları ile bu iki kimliği belirsiz topluluk İran ve Mezopotamya’nın eski tarihinde etkin bir iz bırakmışlardır. Bölgedeki mevcut etniklerin bu kavimleri kendi ataları olarak tasarlamaları hala bir hayaldir. Tabii, bu uluslar kendi ırksal izlerini bir sonraki kavimlerde kaybettirerek ortadan kalkmışlardır. Ama günümüzden başlayarak bu izleri takip etmekle mantıksal bir sonuca ulaşmak doğru değildir. Bir sonraki dönemin İran coğrafyasının etkin siyasi güçleri Kassiler, Kaspiler, Mannalılar, Tapurlar, Mardlar, Amardalar, Kadusiler ve Medler veya Madalar olmuşlardır. Bu kavimlerin kökeniyle ilgili sadece yaygınlaşmış tezler bulunmaktadır. Buna göre, Tapurlar Teberilerin, Amard ve Mardlar Gileklerin, Kadusiler Talışların ataları olmalıdır. Ancak kesinleşmiş bir şey yoktur. En geçerli öngörüler bile Tapur adıyla Teber’in, Amord adıyla Amul’un etnonim benzeyişinden öteye gitmemektedir. İran’da en parlak siyasi güç olarak ortaya çıkan Medlerden günümüze ise hiçbir şey kalmamıştır. Dinsel kimlikleriyle ön plana çıkan bu toplumun yapı gereği geniş bir yazı geleneği olması gerekirken maalesef hiçbir Med yazısına rastlanmamıştır. İşte bu netleşmemiş etnikler üzerinden hareket etmek ve İran’da geçmişe ilişkin bir tarihsel altyapı tasarlamak bölgedeki hiçbir ulus için söz konusu değildir. M.Ö. VI. Yüzyıl ortalarında çağdaş İran efsanesinin yaratıcıları olarak sunulan Persler ortaya çıktılar. Ancak onlar bir efsaneden öte İran ve Mezopotamya’nın belleğinin kara şövalyelerine benzemekteydiler. İranistikler onlar için İran’da uzun süre bir mekan aradılar ve en sonunda Pasargat’ta karar kıldılar. Ancak Persler için aranılan Pasargat, Parsua veya Parsuva gibi mekanlar da pek gerçekçi görülmemektedir. Çünkü hiçbir tarihsel delili yoktur. Tevrat, Persleri ve onların kurucusu Kiros’u Yahudilerin kurtarıcısı olarak sunmakta ve onu ilahi güçlerle övmektedir. Ona göre, Kiros ve Persler Yahudileri Babil esaretinden kurtarmak için gelen kuzeyli işgalcilerdir. Konuya ilişkin kaynak yokluğundan dolayı şimdilik Tevrat’a inanmak zorundayız. Ancak Tevrat’a da inanmak her zaman doğru olmayabilir, söz konusu işin içinde Yahudilik taassupları bulununca. İskender M.Ö. 331 Gavgamel savaşında Yahudilerin bu ilahi kurtarıcıları olan Persleri tek kılıçla ortadan kaldırdığında bölgenin tarihinde Grek ve Doğu öğelerinin birleştiği bir Helenistik kültürün şekillendiği görülmektedir. Ucu Orta Asya derinliklerine kadar giden bu kültür İslam’a kadar etkisini azaltarak devam ettirmiştir. İskender sadece tek kişilik bir imparatorluk kurabildi. M.Ö. 323 yılında belirsiz ölümüyle ihtişamını da tabutuyla mezara gömdü. Ama adı uzun süre yaşadı. Bazı inançların mistik kahramanına dönüştü. Ölmediği yeraltına veya başka dünyalara çekildiği söylendi. Bu söylentilerin kaynağında kuşkusuz Pers siyasal olgusuna duyulan nefret yatmaktaydı. Tek kişilik imparatorluk dağıldı. Selevikosları en büyük toprakları kaptılar ve İran’ın büyük bir kısmına sahip çıktılar. Sadece kuzey-batıda küçük bir arazi Atropatena krallığına bırakıldı. Atropatena adı, o günden günümüze Azerbaycan coğrafi adının proto-tipi olarak gelecektir. Gerek Pers, gerek İskender ve Selevikoslar uzun süre doğuda kaynamakta olan kavimler göçünün önüne geçerek İskitleri İran’ın sınırında beklettiler. Ancak M.Ö. X. Yüzyılda Gobi Gölü çevresinde patlak veren büyük kuraklık Türklerin ataları Hun ve Tileri yerinden oynattı. Bunlar iki akraba topluluk olup Türk kimliğinin proto-tipleriydi. Adları daha M.Ö. III. Bin yılda Çin efsanelerine konu olmuştu. Onlar Chojları yerlerinden kovdular ve Çin’i almaya, burada bir devlet kurmaya zorladılar. Ardından Moğolların atları Jungları daha doğuya ittiler. Ancak kuraklık canlarına tak edince Merkezi ve Orta Asya’ya saldırdılar. Hemen yanı başlarında bulunan So veya Sak halklarına saldırdılar. Saklar Aral çevresindeki Kimmerleri yerlerinden oynattılar. Kimmerler peşlerinden gelen korkuyla Kafkaslar üzerinden Küçük Asya derinliklerine kadar sokularak Anadolu’da en parlak çağlarını yaşayan efsanevi kral Midas’ın devletine son verdiler. Felaket haberleri bir anda dönemin süper güçleri Urartu ve Asurları sardı. Anlatılan şeyler hiçte hoş değildi. Kimmerler bir salgın gibi önlerine çıkan her şeyi tehdit etmekteydi. Kimmer tehdidini bir diğer tehdit Sakalar dindirdiler. Saklara İran’ın belleğine korkulacak en büyük güç olarak işledi. Perslerin büyük kıralı ve Tevrat’ın peygamber kılıklı hükümdarı Kiros’un kafasını kestiler ve utanç verici biçimde öldürdüler. Persler ve Yahudiler peygamberlerinin bu acı verici ölümünü ele vermemek için ona doğal ölüm süsü verip, hayali bir mezar diktiler. Toplumlar kendi yarattıkları sürrealist kahramanları kolay kolay harcamazlar. Kirıs’da bunlardan biridir. Selevikosların son döneminde Amu-derya sınırlarında biriken Sak baskısını fazla durdurmak imkansızdır. Bunlardan Dailer diğer Massaget ve Sak gruplarını da yanlarına alarak İran’a girdiler. Birkaç ufak tefek çatışmanın ardından İskender’in varisleri de tarihe gömülmekten nasiplerini aldılar. Tarihte yok yoktur. Her güç bir alternatifi üreyince yok olmaya mahkumdur. Dailer Part adıyla İran’da geniş sınırlı bir krallık kurup, göçebeliğin verdiği dayanılması güç sayesinde Roma’ya adeta meydan okudular. Bu savaşlarda birkaç Roma imparatorunu bile hakladılar. O zamana kadar aldığı büyük zaferlerle başı dönen Roma bu darbelerle kendini buldu. Doğu sırların ve aşılması güç tılsımın sihirli bir büyüsü olarak Roma’nın karşısına çıktı. Daha Grekler Prometeus’u Kafkas Dağlarına zincirlemekle Doğu’nun mistik olduğunu itiraf etmişlerdir. Oysa, Doğu’da her şey normaldi ve toplumlar tarihsel seyir içinde birbirlerinin yurdunu ele geçirip, bir sonra gelecek olan işgalciyi beklemekteydiler. Partların sonu Sasanilerle geldi. Sasanileri ise birkaç Arap-Müslüman darbesi yok etti. İran yeni bir din ve kimlikle tanıştı. Ancak bu tanışıklık kolay olmadı. Uzun süren direnişler, ayaklanmalar, iç ve dış hesaplaşmalar ve siyasi çatışmalar İran’ı şekilden şekle soktu. Tarihler IX. Yüzyılın ortalarını gösterdiğinde İran’da birçok hanedanlı ortaya çıkmıştı. Buveyhiler, Tahiriler, Safariler, Samanoğulları, Saciler, Salariler, Revvadiler, Ziyariler ve birkaçı daha. Simcuriler ve Gazneliler Doğu İran’ı ele geçirip burada Türk devletler kurdular. Tarih 1040 yılını gösterdiğinde Oğuzların geleceği Güney Türkmenistan sahrasında yatan Dandanakan kumları üzerinde dalgalanmaktaydı.

Selçuklularla İran’a gelen kalabalık Oğuz-Türkmen grupları ilk olmadıkları gibi sonuncu da değillerdir. İran’daki Türk nüfusnun ve yerleşimlerin tarihi miladi başlarına kadar uzanmaktadır. Mevcut bilgiler ışığında Kafkasya bölgesinden Azerbaycan’ın içlerine ve Kuzey-Doğu İran üzerinden Horasan’ın güneyine ve hatta Sistan’a kadar Türklerin yayıldıkları bilinmektedir. Kafkasya’dan gelen Hun, Ogur, Çur, Bulgar, Sabir, Hazar göçleri Azerbaycan’da Selçuklu öncesi ciddi bir Türk varlığının oturduğuna işaret ederken, şimdiki Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının büyük ölçüde Türkleştiğini de ortaya koymaktadır. Bunlardan Sul/Çor, Hazar ve Çakurlu Türklerinin gerek Kafkasya, gerek İran Azerbaycanı topraklarında önemli yerleşimler edindikleri görülmektedir. Tarihçiler tarafından yanlışlıkla Kürt olarak tanıtılan ve şimdiki Muğan, Meşkin ve Erdebil çevresine dağılan Çakurluların Ermen yıllıklarında yer alan bilgilere göre Ogur/Bulgar kalıntısı oldukları bir gerçektir. Bunlar daha sonra Kara-koyunlu ve Kızılbaş boyları arasında önemli bir yer işgal edeceklerdir. Doğuda ise İran’a yapılan ilk Türk göçleri ve yerleşimlerinin miladi başlarında Kırmızı ve Ak Hun gruplarının gelişiyle oluştuğu bilinmektedir. Bu göçler sonrasında Kuzey-Doğu İran bölgesinde Hyon, Askil, Zavul, Kangar gibi Türk yerleşim alanlarının oluştuğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Ayrıca Arap kaynakları VII. Yüzyıldan itibaren Fars bölgesinde kalabalık Halaç ve Oğuz Türklerinin ortaya çıktığını söylemekteler. Gazneliler döneminde bunlara birde Karluklu Türkleri katılacaklardır. Nitekim Gazneli Devletinin kurucuları da Karluklardır. Bunlar İran’daki Türk nüfus varlığının Selçuklulardan 1000 yıl öncesine kadar uzandığını göstermektedir. Dolayısıyla, resmi İran tarihçiliğinde Türklere yöneltilen “işgalci, barbar” gibi saldırgan bakış açı hiçbir biçimde kabul edilmezdir. Selçuklu öncesi yapılan ciddi Türk göçlerini dikkate aldığımızda Türkler’in İran’daki varlığının Farslardan çok eski olduğu görülmektedir.

Selçuklular, Batı, Eski Sovyet ve çağdaş İran tarihçiliğinde tanıtıldığı gibi “barbar” bir siyasal kimlik olarak değil, İran’daki toplumsal hakları belli ölçüde gözeten bir güç olarak karşımıza çıkmaktalar. Nitekim, İran’daki başta Farslar olakla diğer İrani topluluklara ait ilk edebi ve kültürel yapıtlar bu dönemden itibaren ortaya çıkmaya başlar. Selçuklular döneminde İran’ın dini ve mezhep cereyanları ve akımları bakımından parlak bir dönem geçirdiği, edebiyat bakımından zengin ürünlerin ortaya çıktığı bir dönem olarak bilinmektedir. Öte yandan Selçuklular döneminde gelen yeni göçlerle İran’da kalabalık bir Türk nüfusunun oluştuğu söylenmektedir. Bu yeni ve taze güç, Haçlılar karşısında gerileyen İslam toplumlarının coğrafi ve kimlik bakımından ayakta kalmasını da sağlayacaktır. Doğal olarak kazanılan başarılardan birinci dereceden Selçukluların ve Türklerin yararlanması gerekmekteydi. Nitekim, Selçuklularla siyasi bakımdan Ortadoğu ve Anadolu’nun Türk kimliği kazanması bunun bir göstergesidir.

Selçuklu ve ardından gelen kısa sürelik Hazemşahlar döneminden sonra Ortadoğu XIII. Yüzyılın başlarında Moğol fetihlerine sahne oldu. Moğolların ilk dönemi sarsıcı olaylara neden olmuş ve bu şöyle veya böyle bölge ülkelerinin tarihine yansımıştı. Ancak Moğollara yapılan çağdaş İran tarihçiliğindeki ağır suçlamalar da büyük ölçüde anlamsızdır. Oysa, İlhanlı dönemi Türk dili ve edebiyatının parlama çağları yanında Fars dilli edebiyatın zirve noktası ve Fars dilinin kesin olarak Arapçanın yerini almasının bir göstergesi olduğu bilinmektedir. Başta V. V. Barthold olmakla çok sayıda Batılı araştırmacı İlhanlı dönemini, özellikle XIV. Yüzyıl başlarını Fars dilli yazının gelişme dönemi olarak sunmakalar. Bu etki uzun süre hızını koruyacaktır. Moğol hakimiyetini Türk nüfusu beslemekteydi. İlhanlılar döneminde de İran’da kalabalık bir Türk nüfusunun olduğu biliniyor. Bazı grupları ise Orta Asya’dan gelenlerle birlikte Anadolu ve Suriye’ye ve hatta Mısır’a gittikleri bilinmektedir. İlhanlı hükümdarlarının Moğolca yanında Türkçe öğrenmeleri ve bir sonraki dönemde Türkçe-Farsça sözlükler yazdırmaları İran’daki Türk nüfus yoğunluğuyla izah edilebilir. Nitekim, XIV. Yüzyıl başlarında siyasi ve askeri güç de Türklerin etkisi altına girmiştir. Bunun üzerine Türk-Moğol karışımı Çobanlılar ve Celayirliler (İlkailer) devletlerinden sonra İran’daki kontrol Kara-koyunlu ve Ak-koyunlu gibi hepten Türkmen hanedanlıklarının eline geçmiştir. Ak-koyunlular döneminde Şirvan’daki Arap kökenli, ancak kendilerini Anuşirevan soyundan kabul eden Şirvanşahlar karşısında siyasi meşruyet arayan Erdebil’deki Türk sufi hanedanı Safeviler birkaç başarısız girişimin ardından yenilerek Anadolu’da kendilerine güç aramya koyuldular. Bunlardan Şeyh Cüneyit ile Şeyh Haydar’ın Anadolu’daki Ortadoks İslam anlayışına sahip Türk boyları üzerinde ouşturdukları etki daha sonra Safevi Devletinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Safeviler, Anadolu’daki Osmanlı siyasetinden huzursuzlanan Ortodoks Türk kitlelerinin İran’a gelişini sağladı. Safevi Devleti bu güçten beslenecekti. Ancak bu oluşum, İran’da Şii Fars ulema kimliğinin ortaya çıkmasına da neden oldu. İlginç olan, Safevi Devletinin kurucuları Kızılbaş Türkleri olduğu halde dini mercii Arap caoğrafyasından getirilen Şii ulemaya verilmişti. Bu İran tarihçiliğinde koca bir boşluk olarak görülen ve hala araştırılmasını bekleyen Şii-Kızılbaş çatışmasına neden olacaktır. Özellikle, devlet bünyesinde süren bu çatışmanın kırılma noktası Kaçarlar dönemine denk gelmektedir.

XVIII. Yüzyıldan Hindistan’a sirayet eden İngilizler 1858 yılında buradaki Türk Baburlu Devletine son vererek bölgeyi kendi sömürgeleri haline getimişlerdir. Aynı tarihlerde Hazar bölgesine can atan Rusya’nın İran’a müdahalesi İngilizlerin de dikkatini kalıcı biçimde bu sahaya çekti. Kaçarların Kafkasya’yı kaybetmemek için Ruslara karşı giriştileri 1804-1812 ve 1826-1828 savaşları tam bir hezimetle sonuçlandı. Bu savaşlar askeri bakımdan bölgedeki Türk gücünün kırılması dışında, siyasi bakımdan da Türklerin zayıflamasını sağladı. Bu savaşlarda Kaçarların yanında yer alan İngilizler ve Fransızlar, Ortadoğu’daki Türk siyasal kimliğini parçalamak için bir dizi senaryolar ürettiler. Kaçar şahzadesi Abbas Mirza’nın bütün çabalarına bakmayarak, Kaçarlar gerek mali, gerek siyasi ve gerekse de askeri bakımdan İngilzlerin etkisi altına girdiler. Savaş tazminatını ve alınan kredileri ödemekte zorluk çeken Kaçar yetkilileri bunun karşılığında İran’da İngilizlere, Ruslara, Fransızlara, Hollandalılara, Belçikalılara büyük yaptırımlar olanağı verdiler. Bütün bunlar Kaçar İran’ını yarı sömürge konumuna soktu. Öte yandan Rusların Kafkasya’da Ermenilerden oluşturdukları uydu bir ulus ve devlet projesine benzer biçimde İngilizlerde Fars bürokrat ve ulema kesimince desteklenen bir Fars ulus kimliğini pekiştirmeye başladılar. Bunun üzerine İran’da ikinci dil olarak Farsçayı kullanan bütün İrani topluluklar Pers/Fars kimliğinin bir uzantısı olarak görüldüler. İngiliz casus ve misyoner Reporter’in Hindistan ve İran’da sürdürdüğü uzun sürelik misyonerlik faaliyetleri bunun açık kanıtıdır. Reporter ailesi İran’da Pehlevilerin başa gelmesinde, Panfarsizm ve Paniranizm ideolojilerinin oluşumunda ve hatta Musaddık’a karşı yapılan 1953 CIA darbesinde de etkin bir rol üstlenecekti. Bunun dışında İngilizler, İran’da Türk siyasal kimliğinin de önüne geçmeye başladılar. 1850 sonrası yapılan bir saray darbesiyle Emir Kebir öldürüldü ve onun başını çektiği Türk kanadı dağıdıldı. Bundan sonra Kaçar şahları kimlik olarak Türk, ancak yetkisiz konuma geldiler. İdari işler başını Fars bürokratların çektiği vezirlik idaresine, yani hükümete verdildi. Türklere karşı beslenilen antipati o denli büyüktü ki, askeri güç olarak Türkler ordudaki yönetimden ihraç edildiler. Kaçarların son döneminde bu köklü Türk hanedanını Rus Kazak birlikler ile Batılı subaylarca eğitilen gayri-Türk birlikler korumaktaydılar.

Buna rağmen Türkler İran’daki mücadelelerini bırakmadılar. XIX. Yüzyılın sonlarında Kafkasya Türkleri ve genel anlamda Rusya ve Osmanlı Türklerinde baş gösteren aydınlanma harekatının etkileri İran Türkleri arasında da yankı buldu. Medrese ekolu dışında Batı tarzı eğitim almış bir zümre hızla İran’da parlamaya başladı. İlginç olan İran aydınlanmasına yoğun biçimde katılan kesimin Türkler arasından çıkmasıdır. Bu rüzgara XX. Yüzyıl başında Gilek, Mazandaran ve bazı İrani topluluklar koşulsa da, onlar İran’ın genelini temsil eden Türk aydınlanmacılar arasında erimekteydiler. Buna karşılık Fars ulema kesimi ise dini ağırlıklı görüşler benimseyerek örgütlenmeye başlamıştır. Bu iki zümrenin yolu 1905-1911 İran devriminde kesişmiş, ulemanın monraşiden yana olmasıyla bir nevi ihanete uğramış olan Türk aydınlarını yoğun biçimde ulusalçı-sosyalist ideolojilere mahkum etmiştir. İngilizlerin merkeziyetçi İran yönetimini kendi etkileri altına alması karşısında İran’daki çıkarlarını korumak adına Ruslar Kuzey İran etnikleri arasında serpilmeye başlayan güçleri destekleme yoluna gittiler. Ruslar bu alanda önemli bir avantaja sahiplerdi. Nitekim, 1870’lerden beri Kafkasya ve Orta Asya’da gelişmekte olan Rus sanayisinde kalabalık bir İranlı göçmen çalışmakta ve yaşamaktaydı. Bunlar çoğu Rusya’ya izinsiz gelmişlerdi ve ailelerini beslemek umuduyla kaçak işçi gibi çalışıyorlardı. Bunlar doğal olarak bu şehirlerde yapılanmakta olan yeni sürecide yakından gözlemleme fırsatı bulmaktaydılar. 1907-1910 yıllarında İran Azerbaycanı’nda yaşanan olaylarda 20.000 fazla Kafkasya’da çalışmış ve 1905-1907 Rus Burjuva ihtilaline karışmış devrimcinin rol aldığını belgeleyen Rus kayıtları bulunmaktadır. Bunlar İran içinde bölgesel etnik olayları tetikleyici güçler olarak ortaya çıktılar. Ancak Rusya’da 1905-1907 devrimin başarısızlığı üzerine gelişen ulusalçı akımlar bugüçleri ikiye böldü. 1917 Şubat Devrimi sonrasında Kafkasya ve Kuzey İran’da, hatta Kaşkay bölgesinde faaliyet gösteren iki Türk akımının olduğu görülmektedir. Birinciler Türk milliyetçileri, ikinciler ise sosyalistler idi. Türk milliyetçileri Osmanlının çöküşünden ve Türkiye’de Kemalist devrimin Rusya ile ittifak oluşturmak zorunda kalması yüzünden Azerbaycan’da iki yıllık bir hükümet kuran Müsavatçıların etkisine girdiler. Buna karşılık sosyalistler ise Bolşevikleri desteklemeye ve onlardan yardım almaya başladılar. Bu iki güç karşısında İran’da İngilizler başını önce Seyit Ziyaeddin, daha sonra Rıza Han’ın çekeceği Fars milliyetçilerini kullanmaya başladı. 1919 yılında son Kaçar şahı Ahmet çevresindeki bazı Türk gruplarla son bir teşebbüste bulunup İngiliz baskısını kırmayı denemek ve İran’ı tam İngiliz sömürgesi ilan eden anlaşmayı onaylamaktan boyun kaçırmak istediyse de, 1921 darbesiyle her türlü hakimiyet yetkisinden men edilerek tümden Fars ulusçuların etkisi altına düşürüldü. Bolşevik Rusya ve İngilizler Kafkasya ve İran’da yeni bir siyasal Türk kimliğinin ortaya çıkmasına fırsat vermemek için İran’daki Farsçı yönetimi desteklediler. Türkiye’nin de içine düşmüş olduğu büyük bunalım karşısında Türk ulusçuları ağır bir yenilgi aldılar. Müsavatçıların İran’daki faaliyetleri 1925 yılına kadar sürdü. Kafkasya’da ise 1937-1938 Stalin terörüne kadar ayakta kaldılar. Yurttışına dağılanlar Türkiye’den beklenileni alamayınca Hitler Almanya’sı safına geçerek 1945 yılına kadar etkin biçimde varlıklarını sürdürdüler. Ama sonuç hüsran oldu. Hitler Almanya’sının yenilgisi, Rusya Müslümanları ve Türk esirlerinden oluşturulan ordunun dağılması, İran ve Kafkasya Türk kimliği için mücadele veren son akımın da ortadan kalkmasına neden oldu. Birçoğu savaştan sonra Sovyet İstihbarat çalışanları tarafından suikasta kurban gittiler. Bu dönemden sonra İran’da yeni bir süreç başladı.

1925 yılında Rıza Han, Kaçarlar yönetime son verip kendisini İran şahı ilan etti. Türklerden ve Araplardan önce yaşandığı var sayılan “Büyük Fars” kimliğine gönderme yaparak Pehlevi adını aldı. Pehlevi rejimi aşırı Fars kimliğini temel alan “tek ulus, tek dil” prensiplerine dayanmaktaydı. Buna göre, İran Ortadoğu’daki “pak ve kutsal Ari ırkının” tek temsilcisidir. İran’daki bütün etkinler de dilleri ve yaşam tarzları ne olursa olsun bu ırkın bir koludurlar. “İran eşittir Fars” mantığı ile 1930 yılında İran’da ilk kez Fars dili devlet dili ilan edildi. O zamana kadar Farsça bürokratik ve edebi bir dil olarak sarayın dışına pek etki edememiştir. Bazı Batılı tarihçilerin “Fars dili Selçuklulardan beri İran’ın resmi devlet dilidir” açıklması pek doğru değildir. Buna gerekçe olarak bürokratik işlemlerin Farsça yürütüldüğü gösterilmektedir. Oysa, aynı şey bütün bir erken ve orta çağ boyunca İran’da hukuki işlemlerin Arapça yürütülmesini gerekçe göstererek Arapça içinde söylenilebilir. Yine bunun gibi, XIX. Yüzyılın başlarına kadar askeri bir yapıya sahip olan İran’daki Türk yönetimlerinde askeri dilin Türkçe olması dolayısıyla Türkçenin devlet dili olduğu görüşü de öne çıkarılabilir. Yine, Eski Sovyet, Batı, çağdaş İran ve hatta Azerbaycan tarihçiliğinde “Farsça Safevi şahı Şah Abbas’tan beri İran’ın resmi dilidir” görüşünü destekleyecek hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Bütün bunlar Fars merkezli tarih anlayışının ileri sürdüğü ön yargılarda ileri gelmektedir. Batı ve Rus tarihçiliğinin ve dilciliğinin Türklere karşı takındığı olumsuz tavır bu anlayışa daha da geçerlilik kazandırmıştır.

Pehleviler, İran’daki sadece Türklerin değil, bütün İrani toplumların gelişiminin önüne geçtiler. Rıza Şah döneminde İran’daki baskıdan nasibini almamış hiçbir topluluk bulunmamaktadır. Bu anlayış, İran’daki etnik gelişimi kendi sınırları içine hapsetti. 1941-1946 yıllarında İran’ın İngiliz ve Rus işgali altına düşması kendi sınırları içine hapsedilen bu etnik gelişmeleri yanlış yönden etkiledi. Başını Sovyetlerin çektiği Azerbaycancılık akımı İran’daki Türklerin safını tümden böldü. İran Azerbaycan, İran Türklüğünden koparılarak küçük bir coğrafiyaya mahkum edildi ve İran kamuoyu gözünde İran’ın bütünlüğünün ve varlığının en büyük tehdidi olarak yargılandı. Oysa, Kafkasya’daki Türklerde dahil İran Türkleri Ortadoğu Türk kimliğinin hep savunucuları ve bölgedeki asırılık imparatorluk geleneğinin temsilcileri olmuşlardır. Yeni anlayışa göre, Azerbaycan Türklerine, Türklerin zoruyla erimiş İrani Azeri ve Azerbaycanlı kimliği yakıştırıldı ve mazlum millet görüntüsü verdildi. Bu psikoloji kökü günümüze kadar gelen bölge Türklerinde büyük bir travmaya yol açacaktır. Bütün tarih, edebiyat, dil bu anlayış doğrultusunda yorumlandı ve teblig edildi. Azerbaycan sınırları içine hapsedilmiş bir yapay kimlik Pehleviler tarafından İran, Sovyetler tarafından Kafkasya Türklerinin sökülüp atılması zor alın yazgısına dönüştürüldü. 1945-1946 yılında İran Azerbaycanı’nda oluşturulan Pişaveri başkanlığındaki ADP Hükümeti bu yapay kimliğin ilk temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır.

Bu kimliğin dışında kalan aynı dili ve kimliği paylaşan İran Türkleri ise 1940’lı yılların sonunda Doktor Muhammed Musaddık liderliğinde Milli Cephe’yi oluşturarak İran’daki sömürü güçlerine savaş açtılar. 1951-1953 Musaddık hükümeti dönemi İran’da demokrasi ve özgürlük açısından övülmeye değerdir. Ancak Musaddık’ın petrolün millileştirilmesi, İran uluslarının eşitliği yönünde izlediği siyaset 1953 yılında onun CIA derbesiyle devrilmesine neden oldu. Devrilmesinde İran’da Panfarsist ideolojisinin kurucularından olan Reporter’in oğlu Şapur’un da yer alması dikkate değer bir husustur. Darbe öncesinde resmi İran tarihçiliğinde İran İslam devriminin mimarlarından gösterilen Ayetullah Kaşani’nin 10.000 dolar karşılığında darbecilerden yana yer alması ise ibret vericidir.

Darbe sonrası Muhammed Rıza Şahın İran’da başlattığı Ak Devrim uygulamaları İran’daki dengeleri daha da altüst etti. O zamana kadar şah İran’daki Fars ulema kesimin çıkarlarına pek dokunmamıştı. Ancak Ak Devrim politikları mollaların elindeki büyük avantajların sökülüp alınması anlamına geliyordu. Öte yandan İran’ın SAVAK zoruyla yönetilmesi toplumsal gerilimi de artırmıştı. Bu iki gelişimin şah rejimini hedef göstererek ortak cephede yer alması 1979 İran İslam Devrimini doğurdu. İmam Homeyni, devrimin sadece sürrealist bir kahramanı olarak İran’a geri döndü. O zamana kadar Homeyni, İran toplumu için abartıldığı kadar müstesna bir kişililk olmaktan çok uzaktı ve zaten hiçbir zamanda öyle olmadı. Yeni iktidar ülkeyi cami, hakimiyeti ise mimber olarak görüyordu. Vaaz politikalarına dayalı rejim iç hesaplaşmalardan ortaya çıkan Irak saldırısıyla kurtardı. 1983 yılında İran artık “küfürden arınmış bir ülkeydi”. İlginç olan bu tarihe kadar İran Devriminin Batı’da ve hatta Sovyet Rusya’da “çağdaş dünyanın en parlak devrimi” olarak reklam edilmesiydi. İran Devrimin gerisinde birçok gizli gerekçe aranmaktadır, ama bunların hiçbiri kanıtlanmış değildir. Devrim, ülkeye şeriat yasaları dışında hiçbir yenilik getirmedi. İran’ın en büyük sorunu olan etnikler konusunda eski Pehlevi uygulamaları olduğu gibi korundu. Irak savaşının bitimiyle İran ekonomik bazda bazı gelişmeler gösterdi. 1990 yılı sonrasında İran’a, rejimin “kara din” gölgesine rağmen toplumsal ve yaşamsal anlamda bazı refahlıklar geldi. Bütün olumsuzluklara rağmen bugün İran toplumu Ortadoğu ülkeleri arasında en müreffeh toplum olrak görülmektedir. Ancak mezhep fanatizmi, İran’ın daha da gelişmesini engelledi. Homeyni iktidarı boyunca İran’ın yurdışına yaptığı en büyük ihracak “devrim”di. Kendisini korumasız bulan yeni rejim silahlanmaya büyük önem verdi. Irak savaşı bu girişiminin yanlış olmadığını kanıtladı.

Bugün için İran 60 milyondan fazla nüfusun, 90’dan fazla etnik kesimin yaşadığı ve dünyadaki siyasal atmosferin üzerinde sıkıştığı bir darboğazdan geçmektedir. Yakın gelecek gözünü dört açıp İran’da olacakları beklemektedir. Büyük planlar yanında küçük hesaplarında söz konusu olduğu bu bekleyişin İran’a ne gitireceği belirsizdir.

İran’daki yönetim alternaitfi bol olan bir rejim gibi gözükse de aslında hiçte öyle değildir. Varolan dengeler üzerinde hafif bir oynama rejimi çöküşe itebilir. Rafsancani sonrası süreçte İran sesiz biçimde bir iç hesaplaşma yaşadı. Dünya kamuoyunun İran’a kendi kafasında geliştirdiği yargılarla bakması Hatemi’nin ülkedeki misyonunun “Gorbaçev’den farkısız” olduğunu gizledi. İranlılar mevcut rejimin alternatifi olarak federalizmi göstermekteler. Ancak bu içi boş ve bir ölçüde İran’daki etnikleri rahatlatan psikolojik bir söylemden öteye gitmemektedir. Federalist bir İran İslam Devrimi sırasında mümkün gözükürken (ki o dönemde Sovyetler devrimden bunu beklemekteydiler), bugün için federal yapıyı belirleyecek sınırların ortada kalmadığı görülmektedir. İran’ın kendi bünyesinden üretecek yegane alternatifin ülke içinde bir güçün (ordu) farklı bir biçimde yönetime el koyması olabilir. Ancak böyle bir şey hesaplarını İran üzerine yapan hiçbir gücü tahmin etmiyeceyinden ayakta duramaz.

Batılı güçler İran’la iligili geleneksel politikalarını desteklemekteler. Her ne kadar bu politikalarını demokrasi ve insan hakları söylemleri içinde gizleseler de İngiliz, Fransız ve Almanya’nın tasarısı İran pazarından ciddi bir pay kapmak yönündedir. Ancak bu garanti olmadığından kendi çıkarlarını destekleyecek bir yönetimden yanalar. Bu da yetmediyinden, İran’da her hangi bir azınlığı kendi saflarına çekmeleri gerkmektedir. Bu yönde Avrupa Briliği hepten bir “Kürt kartına” oynamaktadır. Irak’taki uygulamalarıyla ABD’nin bu kozu Avrupa’ya kaptırmaya niyetli olmadığı anlaşılıyor. Ancak bunun yanında ABD, bir zamanlar Sovyetlerin isteyip de yapamadığı “Azerbaycan Projesini” yedekte tutmaktadır. Rusya’nın İran’la sınırlarının kalmaması kendi adına büyük bir dezavantaj olarak görülmektedir. Ancak bu Rusya’nın tarafsız kaldığı anlamına gelmez. Azerbaycan ve Türkmenistan’ın ise İran’la sanal, ancak sanal olduğu kadar da gerçek bir toprak hesaplaşmaları bulunmaktadır. İran konusunda gözden kaçırılmaması gerek iki güç daha bulunmaktadır: İsrail ve Çin. Çin’in İran’la köklü anlaşmaları bulunmakta ve İran’ı silah bakımından besleyen en büyük “müttefik” olarak gözükmektedir. İsrail ise “bölgesel tehdit” söylemleri altında ABD cephesinde yer almaktadır. 1980’lere ait bir Sovyet istihbarat raporunda İsrail’in İran’ın parçalanmasından yana olduğu belirtilmektedir. Ancak Amerika’nın parçalanmış bir İran istediği pek düşünülemez. Aslında İran’la ilgili bütün bu güçlerin huzursuzluklarının kaynağında Türkiye’nin tepkisizliği yatmaktadır. Türkiye, İran’da ortaya çıkacak her hangi bir sorundan “öcü gibi” korkmaktadır. Buda Türkiye’nin Menderes Hükümetinden beri İran’a ilişkin hiçbir öngörüsünün bulunmamasından ileri gelmektedir. Oysa, 1925 yılında Atatürk, devrik İran şahı Sultan Ahmet’le İran’da İngilizlere karşı alternatif bir darbe planlayacak kadar ileri gitmiş, ancak şahın buna yanaşmaması sonucu geri addım atmıştır. 1941-1946 işgal yıllarında bile Sovyetlerin İran konusunda en çok çekindiği ülkenin Türkiye olduğu bugün ortaya çıkan Sovyet arşiv belgeleri doğrultusunda kesinken, bugün Türkiye dış politikasında bariz biçimde görülen “İran açığı” hiçbir biçimde izah edilemektedir. İran’la ilgili Türkiye’nin geleneksel iki korkusu bulunmaktadır: Kürtler ve Alevilik. Ancak, Irak’ta yaşanan son gelişmeler ilkinin Türkiye’nin kontrolünden çıktığını göstermektedir. Türkiye’nin kapsamı dışında kalan bir Kürt sorunu İran’daki “Aleviliği” de Türkiye aleyhinde canlandırmaktadır. Yaklaşık son on yıldan fazla bir süredir, Kürtler yoğun bir kimlik arayışı içindeler. Bu kimliği yerel öğelerle beslemek ön koşul olarak görüldüğünden, Kürt misyonerler Alevi altyapı kültürünü Kürtlüğe devşirerek İran’daki nüfus alanlarını genişletmekteler. Batı’daki çalışmaların bu yönde kendilerine destek olduğunu göstermektedir. Öte yandan İran’da ciddi bir Alevi kitlesinin varlığı gizletilmez. Şii rejimin baskısı Alevi toplumlarda geçici bir kimlik kaybına yol açmış gözükse de, bu kimliğin sağlam bir kültürel tabanı bulunduğundan şimdilik gizletilmiş bir uygarlık gibi gözükmektedir. Alevilik, Şiilikten tümden farklı olup kendince köklü iç katmanları bulunmaktadır. İran Aleviliğinin temsilcileri ise yoğunlukta olarak Türkler olmakla birlikte, aralarında Gorani gibi Kürtlere Aleviliği benimseyip devşirmede aracı olacak İrani bir topluluk da bulunmaktadır. Ancak, İran tarihi boyunca Aleviliğin ciddi sorun olduğu görülmemiştir. Kızılbaş söylem bile 1502 yılında Safevi Devlet kurulunca göz ardı edilmiş ve hatta baskıya uğramıştır. Ayrıca, İran Aleviliğinin Türkiye Aleviliğini tetikleyecek hiçbir gücü bulunmamaktadır. Bunda azgelişmişlik te önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin siyasal aklındaki “Osmanlı-İran mezhep savaşlarının canlı hatırası” olarak beliren bir İran Alevilik tehdidi söz konusu bile değildir. Aksine, İran Aleviliğini devşiren ve tamamlanmış bir Kürt kimliğinin gerek Türkiye, gerek İran, gerekse de Kafkasya Türklerine karşı kullanılacağı kaçınılmaz bir gerçeklik olarak görülmektedir. Ermenilerin, Süryanilerin ve Asurilerin bölgede uğradıkları son yüzyıldaki nüfus kaybı, Batı karşısında onların ciddiye alınmamasına ve Kürtlerin vitrine çıkmasına neden olmuştur. Tabii, bütün bölge toplumları gibi Kürtlerin de kendi kimlik haklarından yararlanmalarına itiraz edilemez. Ancak, Kürt kimliği kendi içi gereksinimlerinden doğmuş değildir. Büyük ölçüde sanal coğrafi ve sanal etnik tanımlarından beslenmektedir. Kürt kimliği bütün ideolojik ve siyasi karşı koymalara, yapılan onca çalışmalara rağmen birleştirici bir kimlik olmaktan uzaktır. Bu durumda, Türkiye için tehlike başkalarının tekelinde ve İran’daki belirsiz topluluğunda da katılımıyla kullanılacak bir Kürt sorunu gözükmektedir. Ancak, İran’ın devlet bütünlüğü tezini savunmakla Türkiye’nin bunun önüne geçeceği tezi de anlamsızdır. Nitekim, Kürt kartını Türkiye’ye karşı kullananların başından İran’ın kendisi gelmektedir. Son 10 ila 15 yılda Türkiye’nin İran sınırı boyunca yapılan Kürt yerleşimlerine destek vermek, Urmiye gibi bölgesel önemi büyük bir merkezi her hangi bir sorun halinde Türkiye’nin kontrolüne geçmemesi için Kürtleştirmek, Hoy ve Maku hattı boyunca Türk yerleşimlerini ortadan kaldırarak Türkiye’nin İran Azerbaycan’la doğal etnik sınırını kesmek ve yakın geçmişte PKK’ya verilen destek İran’ın devlet politikası olarak görülmektedir. Yine Aleviliğin Kürt tekelinde Anadolu’daki Kürt Alevilere enjekte edilmesi İran’ın göz yumduğu ve desteklediği yöntemlerdir. Bütün bunlar alternatif İran arayışları karşısında Türkiye’nin savunduğu mevcut İran’ın masum olmadığını göstermektedir. Öte yandan, sanal Homeyni kimliğinin 1990 öncesi Türkiye’nin Sünni kesimi arasında daha yoğun savunulduğunu söylemek ilginç bir husus olsa gerek. Oysa, birkaç ciddi projenin benimsenim uygulanması durumunda İran sorunun en avantajlı ülkenin Türkiye olacağı da bir gerçektir. Bunun için Türkiye’nin İran’a ilişkin ciddi ve sağlam bir gözleme gerksinimi bulunmaktadır.

Her şeye rağmen İran’ın Pandora’nın kutusu olmadığını hatırlatalım.