Cuma, Temmuz 14, 2006

Türk Tarihi Üzerine Araştırmalar


Kayıp Halkın İzinde: Kimekler
766 yılında Talas’ı ele geçiren Karluklu Türk boyları bölgedeki Türgiş ve On-ok boylarını egemenlikleri altında derleyip toparlayıp kendi devletlerini kurdular. Bu dönemde eski Göktürk Hakanlığının ana toprakları Uygur Devleti’nin yönetiminde bulunuyordu. Karluklar’ın kuzey-batısına doğru, Uygurların ise batısı boyunca uzanan geniş bölgede ‘unutulmuş’ bir topluluk yaşamaktaydı. Arap müellifleri bu topluluğa Kimak veya Kimek adını vermekteler[1]. Varlıkları kadar yaşadıkları coğrafya da tartışmalı olan Kimekler en geniş sınırları içinde B. Y. Kumekov’a göre, “Yukarı Obi nehrinden İdil’in aşağılarına, Aşağı Sırderya’dan Sibirya taygalarına”[2] kadar bölgeye hâkimlerdi. Hududu’l-Âlem’in müellifi, Kimek yurdunun sınırlarını şöyle çizer: “Kimak ülkesinin doğusunda Kırgızların bir boyu yaşar. Güneyde Artuş ve Etil nehirleri, batısında Kıpçaklar’ın bir kısmı, kuzeyinde gayr-i meskun arazinin bir kısmı bulunur”[3]. Kimekler hakkında en erken bilgi veren Arap müellifi İbn Hurdadbih’tir. Kitabu’l mesalik ve’l-memalik isimli coğrafya eserinin çeşitli kısımlarında Kimak Ülkesi’nin tarifi yapılmaktadır. Müellifin verdiği bilgiler, Kumekov’un da belirttiği gibi VIII. Yüzyılda Kimek Ülkesi’nin sınırlarını belirleme imkanı sağlamaktadır[4]. Ona göre, Kimek Ülkesi Toguz-Guzlar’ın solunda bulunuyordu[5]. Kimekler hakkında en geniş bilgi Gardizî’de bulunmaktadır. Efsanevî bilgilerle dolu olan Gardizî’nin Kimekler hakkında anlattıklarından anlaşılan o ki, bu boyun oturduğu ana topraklar İrtiş çevresi olmuştur[6]. Avfî’nin Camî el-hikayat adlı eserinde Karluklar’la Kimekler (İmek) birlikte zikredilmektedir. Avfî’ye göre, Karluklar dokuz kısma ayrılırlar: üçü Çigil, üçü Heskeli, biri Bevavî, biri Kevâkinu ve biri Kîmâkend[7]. Bize göre, Avfî, Kîmâkend’le Kimekleri kastetmiş olmalıdır. Buna rağmen, müellif Kimekler’i Karluklar’ın sağına oturtur[8]. İdrisî, Türk boylarından söz ederken, bunları doğudan başlayarak şöyle sıralar: Tibetliler (?), Toguzguz, Kırgız, Kimak[9]. Buradan, Kimekler’in Kırgızların batısında oturdukları anlaşılmaktadır. Müellif, eserinin bir diğer yerinde ise şöyle der: “Buranın doğusunda (Toğuzguzlar’ın doğusunda) Çin Denizi yanında Kırgız Ülkesi bulunur. Çin hududu yukarıda güneydedir. Toğuzguzlar’ın kuzeyinden Kimak Ülkesine birleşir”[10]. İdrisî, Kimek Ülkesi’ni dördüncü iklime dahil eder. Kimekler hakkında en geniş bilgiye de burada rastlanmaktadır: “Kimakların ülkesi çok geniş, çok bereketli, çok mamurdur. Kimakların güneyinde Toguzguzlar, güney batısında Tibet’ten sonraki kısımda (yani Tibet’in batı tarafında) Karluklar, batısında Halaçlar, doğusunda ise Okyanus bulunur”[11]. İdrisî dışında diğer Arap-İslam kayanaklarını incelediği anlaşılan M. Kemal Özergin, genel anlamda Kimekler’in bulunduğu coğrafyayı şöyle tasvir etmektedir: “Kimek ülkesi, Batı Sibirya ovasında ve yaklaşık 48/49 – 57 K ile 70 – 85 dereceleri içinde kalan geniş bir bozkır alanı idi. bu geniş alanın güney-batı ve güney-doğu köşelerine bakılmazsa çoğu yüksekliği 125-150 m’yi geçmeyen bir bozkırdır. Güney-batıda yüksekliği 1000 metre yüksekliğe varan bir yayla (bugünkü Kazak Bozkırı) bulunur. Güney-doğu ise Altay dağlarının 1500 metre yüksekliği geçen etek ve uzantılarıdır. Kimek ülkesinde Ertiş (İrtiş), Ob, İşim gibi büyük ırmaklar ile daha bir çok küçük akarsular ve göller vardır. Baraba Bozkırı ile Çan Gölü bu bölge içinde kalır. Ülkenin daha kuzey kesimi taygalık ve ormanlık olup, kışın soğuğu fazladır”[12]. M. Kemal Özergin’le Kumekov’un çizdiği Kimek coğrafyası benzerlik gösterir. Ama, Kumekov’un Kimek Ülkesi’ni Aşağı Sırderya’dan başlatması pek doğru değildir. Bu bilginin kaynağı el-Mukaddesi olsa gerek. Nitekim, müellif, X. Yüzyılda Kimek Ülkesi’nin güney-batı sınırlarını Seyhun havzasındaki Sabran ile Sağlcan kasabalarına kadar indiriyor. Savran veya Şabran, Oğuz ve Kimek sınırında bir kasabadır. Agadjanov’un da belirttiği gibi, barış döneminde Kimekleri’in bu Oğuz sınırlarına geldikleri bölgeler olsa gerek[13].

Kimekler’in doğusunda Kırgızların oturduğu bütün kaynaklarca teyit edilmektedir. Bu bölgeler bugünkü Altaylar ile daha doğudaki arazilere tekabül etmektedir[14]. Batıda Kimek yurdunun İdil’e kadar uzandığını Hududu’l-Alem’e dayanarak söyleyebiliriz[15]. Sırderya’nın kuzeyi boyunca Hazar Denizi istikametinde İdil’e kadar Oğuz ve Peçenek boylarının oturduklarını hesaba katarsak VIII – IX. Yüzyıllarda Kimekler’in güney ve güney-batı komşularının bunlar oldukları aşikardır[16]. Güney-doğusunda Uygurlar, doğuda da Kırgızların oturduğu göz önüne alınırsa, Kimek Ülkesi Altaylar’dan aşağıya inerek Sırderya’nın yukarısından bir kavis çizerek İdil’e kadar geniş kuzey bozkırlarını kaplamaktaydı. Kuzeyde Obi ve İrtiş’in karanlıklaşan kuzey uçlarına kadar varan Kimek Ülkesi coğrafi açıdan en büyük Türk ülkesiydi.

Tarih itibariyle, 766 yılında Karluklu Devleti’nin kuruluşundan Karahanlılar’ın ikiye ayrılmasına kadar, yani yaklaşık VIII. Yüzyıldan XI. Yüzyılın ilk yarısına kadar kuzeyin en büyük gücü Kimekler olmuştu. Karluklar ve ardından Karahanlılar, Kimekler’le ancak güney-batı açıklarında sınır teşkil etmektelerdi. XI. Yüzyılın ortalarına doğru Yimekler’in Karahanlı topraklarına saldırdıklarını gözönüne alırsak, bunların İrtiş, Balkaş ve Ala Göl taraflarında Karahanlılar’la komşu oldukları bilinmektedir[17]. Anlaşılan, Kimekler Karahanlılar’ın kuzey-doğu taraflarında komşuluk sınırı oluşturmaktaydılar.

Kimekler’in coğrafyası kadar isim ve etnik mensubiyetleri de tartışmalıdır. Arap coğrafyacıları bu ismi Kimak olarak okumaktalar[18]. Buna sadık kalan Rus araştırmacıları da genelde Kimak tarzını benimsemişlerdi[19]. A. Z. V. Togan ise Kimak veya Kemak olarak okumaktan yana olmuştur[20]. Kimak/Kimek adı ne Çin, ne de yerel Türk kaynaklarında geçer. Kaşgarlı Mahmud dahi bu adı sözlüğüne almamıştır. J. Margurat’a göre, Kimak/Kimek adı İkiz İmäkin kısaltıulmışı olup, “belki boy birliğinde bulunan ilk iki boydan (imi + imäk) oluşarak” ortaya çıktığı yönünde bir açıklamada bulunmuştur[21]. M. Kemal Özergin, Kimek adının Kime – gemi sözcüğünün ilk şekli olan Kimeg’den geldiğini kuvvetle belirtmektedir[22]. Bu açıklamayı pekala kabul etmek müökün gözükse de, Kumekov’un Kimekler’i Çü-yü boylarına bağlaması[23], Gumilev’in de bunlara Çumugun adını vermesi[24], Kimak/Kimek adının ilk tarzının Çumug/Çumuk/Kumuk olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. Gerek Kumekov, gerekse de Kumekov’un açıklamalarını esas alan Gumilev konuya Kazak tarihi perspektifinden baktıklarından böyle bir açıklamayı esas almışlardı[25].

Kimekler’in menşeî oldukça karanlıktır. Bu konuda şimdilik tek kaynak Gardizî’nin sözünü ettiği bir yaranış efsanesidir[26]. Bu hikayeye göre, Tatar hükümdarı ölünce geride bıraktığı iki oğlu arasında taht kavgası baş gösterdi. Küçük kardeş Şed/Şad kaybedince cariyesini de yanına alıp büyük bit suyun kenarına kaçtı. Daha sonra onlara Tatarlar’ın çocuklarından yedi kişi İmi, İmak, Tatar, Balandur, Kıpçak, Linkaz (Nilkaz) ve Eclad katıldılar. Ardından Şad’ın haka ağabeyi ve maiyeti dış düşman tarafından ağır bir yenilgiye uğrayınca oradakile 700 kişilik kuvvetle Şad’ın liderliğinde birleştiler. Daha çonra çoğalınca bunlar yedi kişinin adını taşıyan yedi boy halinde çevreye dağıldılar. Hikayede bu olayların İrtiş nehri çevresinde geçtiği söylenilir[27].

Gardizî’yi esas alırsak, Kimek soyunun kurucusu Şed/Şad ve ona katılan yedi Tatar eri veya soyu ile birlikte Tatar ordasına veya boyuna bağlıdırlar. D. G. Sevinov, Sibirya’nın güney halklarından söz ederken Kimekler’in saf bir unsur olmadıklarını, bölgedeki eski İskit veya Saka boylarını, Töles/Tölös boylarını ve Ugor-Samoyedler’le kaynaştıklarını ileri sürmektedir[28].
Kimekler’in yayıldıkları geniş coğrafyaya ve yedi Tatar erinin taşıdıkları isimlere bakarsak böyle bir boylar karışımının olma ihtimali çok yüksektir. Öte yandan, Gardizî’nin sözünü ettiği Tatarlar’ın gerçek Tatarlar olup olmadığı da bilinmiyor. Kumekov, buna değinerek Tatar adının Türklerde iki farklı anlamda kullanıldığından söz etmektedir: birincisi, yabancı, yani şehirli; ikincisi boy adı olarak (Otuz Tatar boyu). Bu tespite dayanarak Kumekov, II-VIII. Yüzyıllar arasında İç Asya’da, yani bugünkü Kazakistan’ın doğu ve kuzey-doğusunda oturan kavimleri incelemeye almıştır. Onun araştırmalarına göre, VI-VIII. Yüzyıllarda, buralara daha II. Yüzyılda gelmiş Hunlar’ın türemeleri olan Çü/Çu boyları oturmaktaydı[29]. Bilindiği gibi, Çu’lar Çu-yü, Çu-mi, Şa-to ve Kimekler’den müteşekkildi. Çü-yü, Çu-mi ve Şa-tolar hakkında geniş bilgilerimiz olduğu halde Kimekler’in doğrudan bu kavimler arasından mı çıktığı veya katıldığı kesin bilinmemektedir. Bugünkü bilgilerimizle, Şatolar’ın, doğrudan Hunlar’dan gelen Çü-yüler’in içinden çıktıkları kesin olarak biliniyor. Aynı şeyin Kimekler için söz konusu olup olmayacağı hakkında net bir fikir yoktur. Her ne kadar Kumekov’un açıklaması, Kimekler’in Çü-yüler’den indikleri yönündeyse de bu pek açık değildir. Ama, Kumekov’un bir tespiti bir takım hususları netleştirmektedir. Ona göre, bölgede iskan tutan Çü-yü kabilelerine Çinliler Çöl derlerdi, yani Sahra grupları. Bunlar 808 yılından itibaren Çin’e tabî olmuş ve Tang İmparatorluğunun sonuna kadar onlara bağlı kalmıştılar. Bu kabile gruplarından olup, ama Çin yönetimine girmeyenler ise bağımsız hayat sürmekteydiler. Çinliler’in bunlara hepten Çü demesi ve Gardizî’nin de bu bölgedeki boylara Kimek demesi coğrafi olarak aynı boydan söz edildiğini gösterir[30]. Işte, buna dayanarak Kumekov, Kimekler’in Çü olma ihtimalini kuvvetle savunmuştur[31]. Kumekov’un bu görüşüne destek çıkan bir diğer husus ise, Kimekler arasında yer alan Balandur, Kıpçak gibi Türk oldukları kesi olarak bilinen boyların birliği teşkil eden ana kitle arasında gösterilmesidir.

Anlaşıldığı gibi, adları kadar menşeleri de tartışma konusu olan Kimekler’in kuşku götürmeyece en büyük gerçekliği IX – XI. Yüzyıllar arasında Karahanlılar’ın kuzeyi boyunca büyük bir güç olduklarıdır. Rus sinolog Biçurin’den sonra Çin materiyallerini derleyip yayınlayan V. S. Taskin, Hunlar’ın batı göçleri sırasında Altaylar’dan Aral’a kadar geniş Kazakistan sahasında dağılan Hun gruplarından söz eder[32]. L. Gumilev’e göre, bu göçler sırasında Avrupa’ya göç etmeyen “zayıf Hunların” torunları[33], Orta Asya’ya gelerek Çu-yu, Çu-mi, Çumugun ve Çuban dört kabile[34] ile bölgede iskan tutmuşlardı. M. Özergin’e göre, VII. Yüzyılda Kimekler Altay dağlarının kuzey-batısında ve İrtış nehrinin orta kıyılarında oturuyordular[35]. Bu dönemde Kimekler, Göktürk Hakanlığına bağlı olup, devletin terkibinde önemli rol oynamışlardır[36]. Kısa sürede, yani Göktürklerin yıkılışından sonra bağımsız konuma gelen Kimekler, daha sonra Türgişlere tabî oldular[37]. Kumekov’un söylediklerini esas alırsak, VII. Yüzyılın başlarında Batı Göktürk Devleti’ne (582-659) bağlı Türk boyları şunlardır: On-oklar, Karluklar, Çü-yü, Çu-mi ve I-oular. Bu boylardan Karluklar Altay dağlarının batısında, Zaysan – Ala Göl – Urungu üçgeninde otururken, Çü-yüler Beşbalık civarında bulunuyordular. Çu-milerin Ayar Nor’a dökülen Manas nehri kıyılarında, I-oular ise Hami şehri çevresinde bulundukları biliniyor[38]. Bu duruma göre, Çü-yü ve Çu-mi boyları Kimek yurdunun epeyce uzağında yer almaktaydı. En erken Arap kaynaklarından Hurdadbih’in eseri, Kimeklerin en eski VIII. Yüzyıldaki tarihine açıklık kazandırmaktadır. Hurdadbih, Kimekler’in Toguz-Oğuzlar’ın solunda bulunduğunu, ön tarafında 300 fersahlık mesafede Çin’in yer aldığını belirtir. Yine buna göre, Kimekler’le Taraz arasında 81 günlük mesafe bulunmakta ve Kimek hükümdarının ülkesine giden bu yol çöllerden geçmektedir[39]. Bu durumda, Kimekler’in Türgişler’le bağlantısı pek mümkün gözükmüyor. Nitekim, Hurdadbih’in açıklamalarına bakılırsa, Türgişler’in Kimekler üzerinde hak iddia ettikleri akla yatkın gözükmemektedir. Aslında Kimekler’in bölgedeki varlığı en erken VIII. Yüzyıldan öteye gitmemektedir. Sonuç ne olursa olsun, Kimekler VIII. Yüzyılda İrtış nehri kıyısında karar kılmışlardır. Buna en açık kanıt, Abbasî elçisi Temim b. Bahr el-Muttavvi’î’nin heyet raporudur. Temim’in raporunun 760-800 yılları arasını kapsadığı göz önüne alınırsa, VIII. Yüzyılın ikinci yarısında bölgede başlarında bir hükümdarın bulunduğu göçebe topluma hüküm edecek bir Kimek Devleti mevcuttur[40]. Çu ve Talas çevresindeki olayları, Uygur-Basmıl çatışmaları, Tang İmparatorluğunun Talas’daki yenilgisi gibi Orta Asya tarihi için peş peşe ve birbirleriyle bağlantılı biçimde gerçekleşen bütün bu vakaların vuku bulduğu tarih VIII. Yüzyılın ortaları olarak gözükmektedir. Bu, II. Göktürk Devleti’nin çöküş tarihi olduğundan bölgedeki gerginlik ve çözülmeler daha iyi anlaşılmaktadır. Yani, 740-760 tarihleri arası Orta Asya tarihi açısından bir kırılma noktasıdır. Bu dönemde Uygurlar Göktürkler’in merkezi topraklarını ellerine geçirip kendi devletlerini kurarken, 766 yılında Karluklar Türgiş Devleti’ne son verip On-ok boylarını kendilerine tabî ederek Karahanlı Devleti’nin temellerini atmışlardır. Aynı tarihte Aral Gölü ve Sır-derya çevresinde Peçenek ve Oğuz/Guzlar’ın birer yarı bağımsız boy birlikleri teşekkül etmiştir[41]. Muhtemelen, Göktürk siyasal gücünün ortadan kalkması üzerine VIII. Yüzyılın ikinci yarısından sonra İrtış nehri çevresinde Kimak Devleti teşekkül etmiştir.

750-810 yılları arasında Orta Asya’daki genel siyasi durum kabaca şöyleydi: doğuda Uygurlar, onların güney-batısında Karluklar, Aral ve Sır-derya çevresinde Oğuzlar, Aral Gölü kuzeyi ile Hazar arasında Peçenekler, Uygurlar’ın ülkesinden Peçenek bölgesine kadar alta doğru kavis çizen bölgenin yukarısında ise Kimekler. Bölgesel olarak sabit bulunan ve belli anlamda eşit konuma sahip olan bu Türk boyları sürekli bir çatışma halindeydiler. En ciddi çarpışmalar ise VIII. Yüzyılın sonlarında parlak verdi. Karluklar’la Uygurlar durmadan birbirlerini yıpratırlarken, Peçenek – Oğuz – Kimekler de kendi aralarında amansız bir kavgaya tutuşmuşlardı. Olaylara Peçni, Bacgırt/Başkurt, Nugerde, Kıpçak, Çigil/İsgil gibi daha ufak boyların da katıldıkları bir gerçektir. Bu olayların en iyi tasviri el-Mes’ûdî tarafından yapılmıştır. Ona göre, “Kimak-Baygurların ülkesinde Kara İrtış ve Ak İrtış” nehirleri bulunur. “Kimekler Seyhun’un ötesinde Türklerden bir cinstir. Bu iki nehir üzerinde Türklerden Gurlar (Guzlar) bulunur”[42]. Kanaatimizce, Mes’ûdî’nin sözünü ettiği ‘Baygur’lar, Bay-Gur, yani Baygu Oğuzlarıdır[43]. Mes’ûdî ‘el-Tenbih ve’l-İşraf’ isimli bir diğer eserinde Ak İrtış çevresinde Kimekler’le Oğuzların kışlak ve yaylaklarının bulunduğundan söz eder[44]. Buna göre, Kimekler’le Oğuzlar arasında yakın bir ilişkinin tesis edildiği anlaşılmaktadır. Bu ittifaka zaman zaman Karluklar’ın da katıldıkları biliniyor. Ancak Karluklar’ın bunlarla kurdukları ittifak bir çıkar ilişkisine dayanmakta ve süreklilik arz etmemekteydi. 772 yılında Karluklular’ın Oğuzlar üzerindeki baskıları artmaya başlamıştır. Daha 766 yılında Karluklu baskıları sonucunda Balkaş Gölü ile Sarı Su yörelerinde bulunan On-oklara bağlı Peçenek boyları Aşağı Seyhun boylarına sığınmışlardı[45]. Bunun üzerine Karluklar saldırı yönlerini Oğuzlara çevirmişlerdi. Karluklar’ın Oğuzlara ciddi kayıplar verdikleri anlaşılıyor. Öte yandan Peçeneklerin bölgede yeniden güçlenmesi, Karlukların bu defa Oğuzlar yanında Peçeneklere karşı savaşmasını gerektirmişti. 772 yılında Karluklu – Oğuz ve Kimek ittifakı Peçeneklere saldırdı[46]. Üç yıl sonra (775yılında) aynı ittifakın Peçeneklere bir darbe daha indirdiği bilinmektedir[47]. Sürekli bu durum arz eden Karluklu-Oğuz-Kimek saldırıları sonucunda 798-802 yılları arasında Peçenekler iyice Hazar çevresine ve kuzeyine kaymaya başlamış, burada da Kimek saldırıları artınca Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine göç etmişlerdir[48]. Peçeneklerin göçlerinden sonra Oğuzlarla Karluklar arasında sürtüşmeler devam etse de, Kimeklerin bu çarpışmalardaki konumlarının ne olduğu bilinmiyor. Böylece, bu olaylar Kimeklerin Karluklar gibi kendilerine özgül bir devletlerinin olduğunu açığa çıkartmaktadır.

Kimekler, IX. Yüzyılda İrtış nehri boyunca ve bugünkü Kazakistan’ın kuzey-doğu bölgesine hükmeden bağımsız bir güçtü. Bu dönemde Kimekler esasen yedi boydan müteşekkildi: İmi – Eymi – İmey, İmek – Emek – Yemek, Tatar, Balandur/Bayındır, Khıfçak – Kıpçak, Lankaz – Lanıkaz – Nılkaz, Aclad – Eclad[49]. İdrisî, onlar hakkında şöyle der: “Kimeklerin hükümdarları en kudretli ve en tehlikeli hükümdarlardandır. Kimaklar kalabalık olup ateşe tapan mecusidirler. Aralarında zındıklar da vardır. Bunlar korularda ve gür ormanlarda otururlar, otlakları gezerler”[50]. Gardizî ise onların suya taptıklarını ve suyun Kimekler’in tanrısı olduğunu söyler. Yine Gardizî’ye göre, Kimek Devleti’nin ilk hükümdarı Şad’dır. Onlarda hükümdara ‘Ta’ ismi verilmektedir. Ta – korkmadan suya giren demektir[51]. Bu arada Kimeklerin doğusunda bir takım kıpırdanmalar baş gösterdi. 840 yılında Uygur Devleti, Karluklu – Kırgız işbirliği sonucunda yıkıldı. Uygur sahası Kırgızların eline geçerken, son Uygur hakanını öldürme şerefine nail olan Karluklu hükümdarı kendisini ‘Kara Hakan’ ilan ederek Orta Asya’nın yeni ‘efendisi’ oldu. Kırgız saldırıları, Uygurların çevreye dağılması ve IX. Yüzyılın 20-40’lı yıları arasında baş gösteren kuraklığın[52] etkisini X. Yüzyılda da göstermesi kavimleri bir daha harekete geçirdi. Mançurya’daki kıpırdanmalar Moğol Kıtan kavimlerini sahneye çıkardı[53]. Bu dönemler Kimeklerin en güçlü oldukları dönem olarak biliniyor. Gardizî, bir Kimek – Toğuz Oğuz savaşından söz eder. Buna göre, “Toğuz Oğuz hakanı kendi kabilesiyle perişan durumdaydı. Kimakların hışmına uğramış, onlar Oğuzların çoğunu öldürmüşlerdi. Kalanlar birer ikişer Slavın (Ruslar’ın) yanına gittiler. O da gelenlerin hepsini kabul etti”[54].

Gardizî’nin efsanelere bağlı kalarak anlattığı hikayelerde bir takım doğruluk payı bulunmaktadır. Ancak, müellif olaylar arasında bağlantı kurmakta ciddi sorunlarla karşılaştığından olsa gerek hadiseleri tarihi sıralama gözetlemeden birbirine karıştırarak aktarmıştır. Buraya birde efsanevi anekdotlar eklenince olayların izini takip etmek neredeyse imkansız olmuştur. Gardizî’nin Kimaklarla Toğuz-Oğuzlar arasındaki savaş, Oğuzların çoğunun öldürülmesi, ardından Kırgızların Oğuzlar üzerine saldırıp “onlardan çok kişiyi telef etmesi”[55], müellifin iki farklı olayı birbirine karıştırdığını gösteriyor. Birinci olay, 840 yılında gerçekleşen Kırgızların Uygurlara saldırarak onların varlığına son vermesiyle ilişkilidir. İkincisi ise, Guzların batıya göçünü anlatmaktadır. Gardizî’nin anlattıklarını dikkatle incelersek, Guzların batıya göçlerinde Kimeklerin etkisini görmekteyiz. Müellif, Toğuz-Oğuz hükümdarının Kimekler tarafından perişan edildiğini söyler. Muhtemelen, Gardizî, Toğuz-Oğuzlarla Oğuzları karıştırmış olmalıdır. Nitekim, Gardizî’nin “onlar Slavların yanına geldiler” açıklaması bunu doğrulamaktadır. Bilindiği gibi, batıya göç eden Guz ve Tork/Türk boyları daha sonra Rus knyazlıklarının idaresini kabul etmişlerdir. Rus kaynaklarında bunların ismi ilk kez 1015 yılında Knyaz Gleb’in katliyle ilgili bir olayda geçer[56]. Oğuzların Slav sahnesinde ortaya çıkışları 985 yılında İdil Bulgarlarına karşı Ruslarla yapılan bir işbirliğine denk gelmektedir. Gardizî’nin hikayesinde Toğuz-Oğuzlara karşı Kimeklerin, Oğuzlara karşı da Kırgızların saldırdığını belirtirse, hikayenin genelinde Kırgızlarla Kimeklerin yerlerini değiştirirsek olaylar netliye kavuşacaktır. Aksi taktirde Gardizî’nin ne demek istediği anlaşılmaz kalacaktır[57]. Bu bize, oğuzların Hazar’ın kuzeyine doğru yayılmalarında Kimek baskısının söz konusu olduğunu kanıtlıyor. Bazı araştırmacılar, bu göçleri genellikle XI. Yüzyılda vuku bulan ‘Kun göçleri’ne bağlarlar. Ancak, oğuzların Kun saldırılarından yaklaşık 40 yıl kadar önce Slav ülkelerindeki varlığını açıklamazlar[58]. Kimeklerin Oğuzların batıya hareketinde ufakta olsa etken oldukları inkar edilemez. Buda, bölge açısından Kimeklerin küçümsenmeyecek bir konumda olduklarını göstermektedir. Öte yandan İstahrî, İdil nehrinden bahsederken şöyle der: “Etil (İdil) nehrine gelince, ... bu nehir Kırgızların (?) yakınından çıkar. Kimeklerle Oğuzlar arasında akar. Kimeklerle Oğuzlar arasındaki hudut bu nehirdir”[59]. Bu bilgiyi esas alırsak, Kimeklerin batı sınırlarının Oğuzlar hesabına bir hayli genişledikleri görülüyor[60]. Bu dönemde Kimeklerin bir hayli güçlendikleri; onlara bağlı boyların sayısının yediden on bire yükseldiği bilinmektedir[61]. Kimeklere bağlı yedi boy, sonradan katılan boylar arasında Kıpçaklar veya Kanğlı, Kırgızlardan bir boy, muhtemelen Başkurtlardan da bir boy vardı[62]. Bütün bu boylar X. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızla büyüyen Kimek Devleti’nin büyük gücü ve kudreti karşısında onların egemenliği altına girmişlerdir. Durum ne olursa olsun 950-1050 yılları arasındaki yüzyıllık dönem Kimek Devleti’nin yükseliş dönemi olarak kabul edilmektedir. Gumilev’in sözünü ettiği “Sessiz halk: Kimekler” sessizce yüzyıl boyunca bozkırın tek efendisi olmuşlardır.

Kimeklerin yaşam tarzları, karakteristik özellikleri ve ekonomik konumuna ilişkin kaynaklarda azımsamayacak kadar bilgi bulunmaktadır. Gardizî, Kimeklerin “kötü huylu, cimri ve çok gaddar” insanlar olduklarını, sağlam yapılarının bulunmadığını, ormanlarda “vahşi hayvanlar arasında ve kırlarda” oturduklarını, esas besinlerinin at sütü; koyun, at, öküz etinden yapılan kurutma (pastırma) olduğunu kaydetmektedir[63]. Hududu’l-Alem’de ise Kimek “halkı keçe kulübelerinde yaşar, yaz ve kış otlaklar boyunda, sular ve çayırlar etrafında dolaşırlar. Kimeklerin malları samur ve koyundur. Besinleri yazları süt, kışın ise kurutulmuş ettir. Ne zaman Guzlarla (Oğuzlar) aralarında sulh olursa o zaman kışları Guzlara doğru göç ederler” denilmektedir[64]. Avfî, Kimeklerin diğer ülkelerle ticaret yaptığını ve “pazarlıksız” alış-verişte bulunduklarını anlatmaktadır[65]. Arap müellifleri arasında Kimekler hakkında en geniş bilgiyi İdrisî aktarmıştır. İdrisî, Kimek Ülkesi’nde on altı şehrin olduğundan söz eder: Astur, Nec’a, Burağ, Sisiyan, Manan, Mestnah, hükümdarın oturduğu Hakan, Bencer, Zehlan ve Hanaviş şehirleri. Bu şehirler arasında Astur’un nüfusu Türkler olup, “ziraat alanları geniş, suları bol bir şehirmiş. Halkı buğday ve pirinç ekerler. Burada demir madenleri bulunur”. Bu Kimeklerin göçebe yaşamın yanında yerleşik hayatı benimsemiş gruplarının olduğunu göstermektedir. İdrisî, Kimek hükümdarından da söz eder: Kimek hakanı “büyük bir hükümdardır. Bunlar arasında hükümdar sülalesinden en yaşlı olanı hakan olur”[66]. Yine ona göre, “Kimeklerin hükümdarı altından elbise, taçlı altın börk giyer. Senede dört kere halkın önüne çıkar. Onun hacibi, vezirleri, adaletli ve emniyetli devleti vardır. Halkına iyi davrandığı, onların durumuyla yakından ilgilendiği, onları düşmanlardan koruduğu için sevilir. Bu hükümdarın sarayları, yüksek binaları, güzel bahçeleri vardır. ... onlar Sabirlerin dinini benimserler[67], güneşe ve meleklere taparlar”[68]. İdrisî’nin anlattıkları abartılı gibi gözükse de (ki bu mümkündür) Kimeklerin kültür, ekonomi, idari yapı ve sosyal alanda küçümsenmeyecek düzeyde bir gelişim sağladıkları ve diğer Türk devletlerinden geri kalmadıkları anlaşılmaktadır.

Kimek Devleti varlığını XI. Yüzyılın ortalarına kadar korudu. Bu tarihte nedeni pek bilinmeyen olaylar sonucunda Kimek boylar birliği arasındaki bağlar hızla çözülmeye başladı, boylar merkezi yönetimden ayrılıp bağımsızlıklarını ilan ettikleri gibi kendilerine yeni topraklar aramaya koyuldular. Kıpçaklar, Yimekler, Bayandırlar artık Kimek hakanının yetkisi dışında hareket etmekteydiler. Bunda XI. Yüzyılda etkisini bütün Orta Asya’da hissettiren Kara Kitay hareketlenmesinin de etkisi düşünülmelidir. Netice itibariyle, Kimekler varlıklarını 1208 yılında Sibirya halklarıyla birlikte Moğol hakimiyetine girdikleri tarihe kadar muhafaza etmeyi başarmışlardı[69].

Karahanlılar’la Kimekler’in birbirleriyle olan münasebetleri hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Gerek Karluklu Devleti döneminde, gerekse de Büyük Karahanlılar döneminde kaynaklara yansıyan bir takım küçük hadiseleri ciddiye alacak olusak iki devlet arasındaki işiklilerin pek de iyi geçmediyine kanaat getirebiliriz. Her ne kadar Karluklular Peçenekleri ortadan kaldırmak için Oğuz ve Kimekler’le bir ara ittifak yapmışlarsa da, Peçeneklerin bölgeyi terketmesiyle bu yakınlık sona ermiştir. Karluklular’ın Oğuzlar üzerine yaptıkları saldırılara bakılırsa, Kimekler’le de pek anlaşamadıkları söylenilebilir. Öte yandan Karahanlılar İslam’ı kabul ettikten sonra gayr-i müslimleri, özellikle de tek Tanrılı dine mensup olmayan toplulukları hep dışlamışlardı. Karahanlılar’la Kimekler arasında ciddi anlamda gerçekleşmiş tek olay Yimekler’in Kuzey-doğu tarafından Karahanlı Ülkesi’ne saldırılarıdır. Bu hususa yukarıda değindiğimizden, burada Yimeklerin başarısız olduklarını belirtmekle yetinelim[70].

[1] Hududu’l-Alem, Minorsky nşr., s. 99;
[2] B. E. Kumekov, Gosudarstvo kimekov v IX-XI vv. po arabskim istoçnikam, Alma-Ata 1972, s. 105 (bundan sonra B. E. Kumekov, Gosudarstvo kimekov).;
[3] Hududu’l-Alem, s. 99;
[4] Kumekov, Gosudarstvo kimakov, s. 36;
[5] İbn Hurdadbih, Mesalik, s. 31;
[6] Gardizî, Zeynü’l-Ahbar, s. 257-259;
[7] Avfî, Camî, R. Şeşen, İslam, s. 92-93;
[8] Avfî, Camî, s. 92;
[9] İdrisî, Nüzhet el-müştak fi ihtirâk el-âfak, R. Şeşen, İslam, s. 100;
[10] İdrisî, Nüzhet, s. 100;
[11] İdrisî, Nüzhet, s. 100;
[12] M. Kemal Özergin, Kimekler, s. 167-168;
[13] S. G. Agadjanov, Oçerk, s. 132;
[14] M. Kemal Özergin, Kimekler, s. 168;
[15] Hududu’l-Alem, s. 99;
[16] F. Sümer, Eski Türklerde, bkz. Harita;
[17] F. Sümer, Oğuzlar, s. 18-19; H. Salman, Basmıllar, s. 179-180; M. Kemal Özergin, Kimekler, s. 167;
[18] Hududu’l-Alem, s. 99-100; Gardizî, Zeynü’l-Ahbar, s. 257-259; İdrisî, Nüzhet, s. 107-108; İbn Havkal, Surat el-arz, s. 23; İbn Hurdadbih, Mesalik, s. 30;
[19] Kumekov, Gosudarstvo kimakov, s. 53-55;
[20] Togan, Umumî, s. 41, 45;
[21] M. K. Özergin, Kimekler, s. 160;
[22] M. Kemal Özergin’e göre, Kimekler “Ertiş (İrtiş) ırmağının iki yakasında yaşamışlardı. Işte, bu büyük akarsuyu geçmek için, onların kullandıkları bir tür gemiden alarak komşularınca verilmiş olabilir”. Kimekler, s. 161;
[23] Kumekov, Gosydarstvo kimakov, s. 53-55;
[24] L. Gumilev, Hazar Çevresinde, s. 275;
[25] Kumekov’un çabası Kazak Türkleri tarihinde yer yer mevcut olan etnik boşluğu doldurmaktı. Pek belli etmese de Çü-yüler’le Juzlar arasındaki etnik dağınıklığı onarmaya çalışmıştır. Sanırım Gumilev’de buradan kendine bir pay çıkartmayı denemiştir.
[26] Gardizî, Zeynü’l-Ahbar, s. 257-59;
[27] Gardizi, Zeynü’l-Ahbar, s. 257; Gardizî’nin anlattıklarını geniş biçimde tetkik eden Kumekov ve onun açıklamaları üzerinden yorum yapan Gumilev’in tespitlerine katılmak mümkün olmadığı gibi, büyük yanlışlıklarla doludur. En büyük yanlışlık, Kumekov ve Gumilev’in bu olayların XI. Yüzyılın sonunda gerçekleştiği yönünde iddialardıdır. Zira, Gardizî eserini XI. Yüzyılın ortasında yazmıştır. Bunun dışında, Gumilev’in Gardizî’nin eserindeki coğrafya isimlerini gerekçe göstermeden değiştirmesidir. Ona göre, Gardizî’nin yanlışlıkla sözünü ettiği İrtiş Ursul veya Katun adı verilen Obi’nin kollarından biri olsa gerek. Müellif, Gardizî’nin yanlışlığını da belirtnmemektedir. Zira, söz konusu olay ona göre, XI. Yüzyılın sonlarında cereyan etmiş ise, bu dönemde bütün Arap coğrafyacıları, Kimekler’in İrtiş üzerinde berhayat tuttuklarını yazarlar. Anlaşılan, Kumekov Kimekler’le Kalmuklar arasında bir bağ kurmak girişiminden, Gumilev’de coğrafi etkenleri birebir doğru kabul ettiğinden (örneğin, “bir süre sonra mera tükenince, ot aramak için” Gardizî’nin yorumunu X. Yüzyıldaki kuraklığa bağlaması gibi Sovyet tarihçiliğine özgü maddi karakterli nedenleri ön plana çıkartması. Tabii, coğrafi etkenler tarihsel hadiseler üzerinde yoğun bir baskı oluşturmuşlardı, ama olayları tarihsel boyutunun dışına çıkaracak kadar değil) Gardizî’yi istedikleri yönde yorumlamışlardı. Bkz. Kumekov, Gosudarstvo kimakov, s. 36-60, 114; Gumilev, Hazar, s. 276-278;
[28] D. G. Sevinov, Narodı yujnoy Sibiri v drevnetyurkskyu epohu, L. 1984, s. 115-118;
[29] Kumekov, Gosudarstvo kimakov, s. 53;
[30] Kumekov, Gosudarstvo kimakov, s. 54;
[31] Kumekov, Gosudarstvo kimakov, s. 55;
[32] V. S. Taskin, Materialı po istorii syunnu, M. 1968, t. I, s. 43;
[33] L. N. Gumilev, Hazar Çevresi, s. 275;
[34] L. H. Gumilev, Hunlar, s. 505;
[35] M. K. Özergin, Kimekler, s. 163;
[36] M. K. Özergin, Kimekler, s. 163; L. Gumilev, Hunlar, s. 505;
[37] M. K. Özergin, Kimekler, s. 163;
[38] H. Salaman, Türgişler, Kültür Bakanlığı Yay, Ank. 1998, s. 4; H. Salman bu tespitini Chavannes’in haritasına göre yapmaktadır. Bkz. Chavannes, Documents I, Harita;
[39] İbn Hurdadbih, s. 31;
[40] M. K. Özergin, Kimekler, s. 164;
[41] A. S. Agacanov, O. Pritsak’ın Oğuz Devleti’nin kuruluşuna dair verdiği tarihin doğru olmadığını belirterek, bu devletin ancak IX. Yüzyılın ikinci yarısı olarak kurulduğunu açıklamaktadır. Bkz. Oğuzlar, çvr. E. N. Necef – A. Anneberdiyev, İst. 2002, s. 197-198;
[42] Mes’ûdî, Mürûc ez-Zeheb, I/213;
[43] A. S. Agacanov, Oğuzlar, 207-210;
[44] Mes’ûdî, el-Tenbîh ve’l-İşraf¸ de Goeje nşr., Leyden 1894, s. 62;
[45] F. Sümer, Oğuzlar, s. 44-45;
[46] H. Salman, Karluk ve Karluk Dev, s. 195;
[47] Oğuz – Peçenek savaşları hakkında geniş bilgi için bkz. A. S. Agacanov, Oğuzlar, s. 194-197; ayrıca bkz. A. Djikiev, Etnografiçeskiye dannıye po etnogenezu turkmen-salırov, M. 1964. Bu eserde müellif, bir takım efsaneler ve rivayetler doğrultusunda İt-Becenalar’la Salır Kazan arasındaki savaşları açıklamaya çalışmıştır. Bu olayların tarihlerini belirlemek pek güçtür. Agacanov, IX. Yüzyıl olarak yuvarlak bir tarih belirler. Dijikiev’de aynı tedirginliği göstermektedir. Ancak, S. G. Klaştornıy, bu olayların VIII. Yüzyıldan beri süre gelen çatışmayı yansıttığını belirtmektedir. Bkz. Drevnetyurkskiye runiçeskiye pamyatniki kak istoçnik po istorii Sredney Azii, M. 1964, s. 161-162; Nitekim, bu tarihi göze alan Agacanov, “uzun süre devam eden savaş ve muharebelerin neticesinde Oğuzlar, Peçenek federasyonunu mağlup etmeye muvaffak oldular”. Oçerk, 131; Bu çatışmalar Karlukların karıştığına dair bkz. H. Salman, Karluk ve Kaluk Dev., s. 195;
[48] Mes’ûdî, Peçenek göçlerinin nedeni olarak Karluklu, oğuz ve Kimek saldırılarını göstermektedir. El-Tenbih, s. 180-181; Ayrıca bkz. F. Sümer, Oğuzlar, s. 45; H. Salman, Karluk, s. 195; A. S. Agacanov, Oğuzlar, s. 196-197;
[49] Gardizî, Zeynü’l-Ahbar, s. 258; M. K. Özergin, Kimekler, s. 170;
[50] İdrisî, Nüzhetü’l-Müştak, s. 107;
[51] Gazdizî, s. 258. Burada ‘Ta’, eski Türk inancında ‘Gu/Ku’ – yani ‘su’ olsa gerek.
[52] L. N. Gumilev, Eski Türkler, s. 511;
[53] Erken İç Asya Tarihi, Der: D. Sinor, İletişim Yay, İst. 2000, s. 538-539;
[54] Gardizî, s. 261;
[55] Gardizî, s. 261;
[56] Türk boylarının Rus knyazlıkları üzerinde saldırılarını içeren Doğu Slav dilinde yazılmış vakayinameler için bkz. Patriarshaya ili Npkonovakaya letopis, Poloe sobrenie russkih letopisey, SPb. 1904, t. IX-XIII;
[57] Gardizî, s. 261’de bu olayları şöyle açıklar: “Toğuz-Oğuz (Uygur) Hakanı kendi kabilesiyle birkin durumdaydı. Kimeklerin hışmına uğramış, onlar Oğuzların çoğunu öldürmüşlerdi. Klanlar birer ikişer Slavın yanına geldiler. O da gelenleri kabul etti ve onlara iyilikte bulundu. Nihayet çoğaldılar. Kırgız, Başkurd’un yanına dam gönderip dostluk kurdu, kuvvetlendi. Sonra Oğuzlar üzerine yağma akınları yaptı. Onlardan çok kişiyi öldürdü”. Metinde, Kırgızların üzerine saldırdıkları Oğuzlar Uygurlardan başkası olmasa gerek ve bu olay 840 tarihine rastlar. Öte yandan Kırgızların Başkurt’larla ilişkiye girmesi ve Uygurların Slavlara sığınması pek mantıklı gözükmemektedir. Gardizî, 840 ile 960 yılı olaylarını birbirine karıştırmıştır.
[58] Oğuzların batıya göçlerini başta Agacanov olmak üzere bir çok araştırmacı Kun göçlerine bağlar. Öte yandan ise, Gardizî’nin bu açıklamasını hesaba alıp Oğuzlar üzerinde bir Kimek saldırısının söz konusu olduğuna dikkat etmemişlerdir. Bunun nedeni, Arap kaynaklarında genellikle Kimeklerle Oğuzların dostane geçindiklerine dair bilgilerden kaynaklanan yanılgı olsa gerek. Bkz. S. G. Agacanov, Oğuzlar, s. 220-240;
[59] İstahri, Mesalik el-Memalik, de Goeje, Leyden 1927, s. 222;
[60] Bu hususta mevcut tartışmalar için bkz. M. K. Özergin, Kimekler, s. 165;
[61] Hududu’l-Alem, V. Minorsky, s. 100; M. K. Özergin’e göre, Hakana bağlı bulunan boy da buraya ilave edilirse, Kimeklerdeki boy sayısı 12’e yükselecektir. Kimekler, s. 169;
[62] M. K. Özergin, Kimekler, s. 170-171;
[63] Gardizî, s. 258-259;
[64] Hududu’l-Alem, s. 99-100;
[65] Avfî, Camî, çvr. R. Şeşen, s. 92-93;
[66] İdrisî, Nüzhetü’l-Müştak, s. 107;
[67] İdrisî’de geçen bu açıklama incelemeye değerdir. Muhtemelen, Kimekler köken olarak Sabir Türklerinin Sibirya’da arta kalanlarıyla kaynayıp karışmışlardır.
[68] İdrisî, Nüzheti’l-Müştak, s. 107-108;
[69] Kumekov, age, s. 90-96;
[70] Kimak ve Kimak kavimleri hakkında ayrıca bkz. A. Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre, s. 86-87; E. Buharalı, “Kimek Hakanlığı”, Tarihte Türk Devletleri I, Ankara 1987, s. 263.

Pazar, Temmuz 09, 2006

Kur'an Epistemolojisi - I

Kur’an Üzerine Yapılan Yorum ve Açıklamalrın
Epistemolojik Çözümlenmesi


Ünlü İslam bilginlerinin kaleminden çıkmış kelam, tefsir, tasavvuf, felsefe, akait, fıkıh, mezhep kitapları ve çeşitli konularda yazılmış risalelerden oluşan yaklaşık 150 civarında literatürü diğer yardımcı çalışmalarla birlikte taradığımızda bir husus kendi kendiliğinden belirmeye başladı. Bu husus, genel anlamda yazılanların inanan ile inanmayanın Kur’an’a ilişkin manevi ve maddi bakışını yansıtmakta olduğu üzerinde yoğunlaşmaktaydı. İhvan-ı Sefa’dan Sait Nursi’nin risalelerine kadar 150 civarında bilginin kaynak niteliğindeki eserlerinde görülen bu husus Müslüman alimlerin Kur’an’a ilişkin bakışının üç yönde ve aynı ölçüde şekillendiğini ortaya koymaktadır: Söyleyen – Söylem – Yorum.

Söyleyen olarak bilgin veya alim ister dindar olsun, ister olmasın sıralamada piramidin en üst kısmında durmaktadır.
Söylem olarak Kur’an bu üçlü piramidin bir köşesini;
Yorum olarak Söyleyen’in Söylem olarak Kur’an ilişkin açıklamaları ise diğer köşesini oluşturmaktadır.

Bu üç köşeli yapı Klasik Doğu düşüncesinde görülen mistik bir ortam içinde belirir. Gökyüzü ile yeryüzü arasında bir inanç simgesi olarak beliren bu inançsal ve düşünsel yapı Allah’la onun yarattıkları arasındaki (halk) duygusal ve akli bütün iletişim ağını kontrol etmektedir. Sadece İslam düşüncesinde kalıplaşmış bir kural ve dinsel anlayış hükmünü alan havas – avam farklılığını düşünmek burada yeterlidir. Bu ortam o denli sihirsel bir katmana dönüşmüştür ki İslam’ın en büyük alimlerini bile etkilemiştir. Neredeyse bütün İslam alimlerinin kendilerine “kutsallık” atfettiklerini görürüz. Örneğin, Gazali bir rüyaya gönderme de bulunarak kendisinin “diğer ümmetlerin peygamberi” seviyesinde olduğunu söyler. Mezhep imamlarının da benzer ifadeler kullandıkları kendi eserleriyle sabittir. Bunun en yoğun ifadesi tasavvuf alimlerinde görülür. Hallac, Cüneyid-i Bağdadi, Beyazid-i Bistami, Mevlana, İbn-i Arabi ve nicelerinde “tanrısal bir kimliğe” dönüşmüş şahsiyetin konumlanışının görürüz. Cemaat imamı ve bilginlerinde de benzer kimlik tanımlarına rastlarız. Örneğin, İmam Rabbani tarafından kişisel tanımlayışa dönüştürülen “Bedü’z-zaman” kimliği Sait Nursi’de en belirgin biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bunun gibi “Mehdi”, “velayet-i fakih” gibi tanımlamalar da dikkati çekmektedir. “Söyleyen” olarak kişinin böyle bir ayrıcalığı veya daha doğrusu farklılığı kendinde görmesi (ki bu onun maddi durumundan değil manevi varlığından ileri gelmektedir) Doğu’nun kendine özgü yaşam anlayışından beslense de, bizce bu, İslam anlayışında yer edinen iki net olaydan derin biçimde etkilenmiştir: Müslümanlıktaki sahabelikten ve Hıristiyanlıktaki havarilikten.

Bilindiği gibi vahiy insana yönelik Allah’tan gelen bir öğretidir. Bu öğretini insanlara açıklayan peygamberdir. Peygamber, Allah’ın elçisi, yani resulüdür. Gerek Arapça’da “resul”, gerekse de kelimenin dilimizdeki karşılığı olan “yalavaç” ve “elçi” kavramı simgesel bir ifadedir. Kelime asla ve asla gücü ifade etmez, onu aktarır veya iletir (ki bu gerek Müslüman gerekse de diğer ülkelerde devletlerarası ilişkilerde elçilik misyonunda da kendini gösterse de, modern dönemde elçinin yerini alan diplomat veya elçiler aktarım konumundan daha çok icracı misyonu üstlenmektedirler). Bu aktarım da sınırlıdır. Bu aktarımda gücün ne olduğu (inançta Allah’ın, siyasette örneğin hükümdar) birebir tanımlanmaz, sadece haber verilir. Yani elçi kelime olarak haberi doğrudan ve düzgün olarak açıklamakla mükelleftir. Ancak Türkçe’de geniş tanıma sahip olan “elçi”ye karşılık Arapça’da “resul” tanımı daha çok “ilahi haberi müjdeleyene” özgü görülmektedir. Bundan olsa gerek İslam öncesi bazı dinlerde ilahi haberi aktarana da inananları tarafından “tanrısal olduğu” gözüyle bakılmıştır. Gerçekten de “resul” tanımında da böyle bir içerik bulunmaktadır. Resul, İslam’da da “Allah tarafından seçilmiş” olarak görülür, ama bu kavramın sınırları seçilmekle sınırlıdır. Yani Hıristiyanlıkta olduğu gibi “tanrısal bir güce” asla dönüşmez. Elçi’nin doğruyu olduğu gibi söyleme anlayışının Doğu düşüncesindeki yeri Yunan üzerinden Erken Batı düşüncesini de etkilediği görülmektedir. Örneğin Yunan düşüncesinde “hakikati söyleme” biçimi olan “parreshia” kavramı ne olursa olsun içtenlikle doğruyu aktarmaya ilişkindir. Ama Yunan düşüncesinde “hakikati aktarma” olarak bu anlayışın daha sonra insani bir anlatım şekli aldığını, Tanrı’ya karşı insani bir sorgulama biçimine dönüştüğünü ilk kez Euripides’in (M.Ö. V. Yüzyıl) “İon” adlı eserinde görmekteyiz. Buna rağmen Doğu düşüncesinde ve özellikle de siyaset anlayışında “elçi” hep dokunulmaz olarak görülmüştür, her ne kadar bazen bu dokunulmazlık hakları elinden alınsa da.

Söz konusu ilahi öğretinin açıklaması ise elçi, hükümlü olduğu haberi aktarmakla kalmaz ona uyarak tebliğ eder. Peki, elçi olarak peygamber Allah’tan gelen vahyi insanlara aktarmakla hükümlü olduğu halde kendi yaşamında zaman zaman aktardığı öğretinin sınırları dışına çıkabilir mi? Yani peygamber Allah’ın elçisi olduğu halde, her insan gibi “günah” işlemeye veya İslami tabirle “nefsine” uymaya olanak tanıyacak iradeye sahip mi? Eğer Kur’an anlayışı temel alınırsa herkes Allah karşısında bir imtihandan geçecektir. Bu durumda belki bu soruya “evet” denilebilir. Ancak, bu soru birebir niyete gönderme yaptığında ve niyetin de sadece Allah tarafında bilinebileceğinden yanıtlanamaz. Daha doğrusu insanın bunu yanıtlayıp yanıtlamaması kendi kaygısına ve merakına ilişkin bir durumdur. Dini düşüncede belirsizliye ilişkin konularda eşit ağırlıkta geçerli olan “evet ve hayır” yanıtlarından birini öncü olarak sergilenecek yaklaşım hep kişisel bakış ve niyete bağlı olmuştur. Dolayısıyla bir niyet sorununu niyetle yanıtlayamayız. Ancak Kur’an böyle bir ihtimale yer vermemek için insana aktarılan hakikati (vahyin) kaynağının Allah’a dayandığını net biçimde belirtmiştir. Yani aktarılan haber üzerinde haberi veren peygamberin “yorum” hakkı bulunmamaktadır. Peygamber herkes gibi vahiy bilgisi ile aynı mesafede durmakta, sadece haberi müjdeleyen olarak bir seçilmişliye sahip olmaktadır. Belki de bundan olsa gerek Erken İslam döneminde, özellikle de Hz. Ömer’in tutumunda gördüğümüz gibi “hadis”e olumlu yaklaşılmamıştır. Söz konusu “hadis bilgisinin” vahiy bilgisi üzerine çıkabileceği endişesi oluşmuştur. Buda, bize vahyin dikel bilgi olduğu görüşünü kanıtlamaktadır. Vahye ilişkin getirilen bütün söylemler – ki hadis de buraya dahildir – bir yaşamsal örneklendirme ifade ettiğinden birinci kaynak hükmünde olamaz. Ansak söz konusu Allah’ın indirdiği bir bilgi olduğunda insanın anlama yetileri sınırlı olabilir. Daha da etkileyicisi insanın anlama yetileri her insanın kendisine göre şekillenmektedir. Tıpkı sahabelerin Kur’an’a ilişkin anlayışında ve yaşamında görüldüğü gibi. Sahabeler, kendi yaşamlarında karşılaştıkları dinsel sorunlarda nebiye başvurabilmek gibi bir avantaja sahiplerdi. Bu avantaj, hakikati en doğru biçiminde yaşamak ve gerçekleştirmek anlamında bir zorluk doğursa da sorunu gidermek anlamında eşsiz bir kolaylık sağlamaktaydı. Ancak, peygamberin vefatı ve onun öğretilerini bizzat onun yaşamı ve söylediklerini örnek alarak yaşayan sahabeler kuşağının tükenmesi, vahiy bilgisini en doğru şekilde tanımlamak olanaklarını sınırlandırdı. İşte, İslam’ın II. Yüzyılından itibaren vahyi anlamak yolunda geliştirilen akli ve kalbi yöntemlerin İslam düşüncesi içinde geniş yer edinmesi bundan ileri gelmektedir. Bu, ilk olarak vahiy bilgisi anlamında bir bilgilenme zorluğunu ortaya çıkardı. Ancak, en zor olanı alimin sosyal statüsünde kendini gösterdi. Burada birçok etki birbirini etkileyerek gelişim gösterdi.

Emeviler’le başlayan ve politik otoriteden kaynaklanan siyasal etki: bu dönemde ulema yönetimle yönetilenler arasında bir aracı güç haline geldiler. Çünkü İslam bilgisini şekillendiren ve yorumlayanlar ulema idi. Müslüman cemaatin veya ümmetin Kur’an öğretisi ile beslendiği düşünülürse meşruluk hakkı elde etmeye çalışan İslami iktidarların ulemayı kendi safına çekmeye çalışması doğaldır. İktidar veya siyasi güç bunu iki yolla gerçekleştirdi: Siyasi baskı uygulayarak ve onların desteğini aldıktan sonra ulemaya geniş haklar sağlayarak. Örneğin, İslam tarihinde yönetimin yanında yer almayan alimlere karşı büyük baskılar uygulanmıştır. Buna karşılık yönetimin yanında yer alan ulemaya da büyük saygı duyulmuş ve gereken bütün sosyal ve ilmi olanaklar verilmiştir. Hükümdar karşısında sadece alimin saygı göstergesi olarak ayağa kalkmadığı ve baş eğmediği dikkate alınırsa siyasetle bütünleşen ulemanın durumu daha net anlaşılacaktır.

İkinci etken ise bilgidir. İslam’ın II. Yüzyılında İslam alimlerinin vahiy anlayışına göre şekillenen yorumlama bilgisinin dışına çıkmaya başladılar. Bu İslam araştırmacılarınca Kur’an öğretisinin fetih edilen ülkelerin geleneksel bilgisiyle karşılaşmasından ve kaynaşmasından ileri geldiği biçiminde yorumlanmaktadır. Araştırmacılar bunu bir sentez olarak sunarlar. Gerçekte bu bir sentez olmayıp, bizzat İslam alimlerinin yüzleştiği bir çıkmazdan kaynaklanmaktadır. Vahiy öğretisi ile İslam öncesi ilim anlayışı (Eski Mezopotamya, Yunan, Mısır, İran, Hint ve d.) arasında kalan Müslüman bilginler, doğal olarak bilimsel kavramlardan yoksun idiler. Vahiy’de kavram yoktur, “hakikati söylem olarak ilahi bir söylem” vardır. Oysa, İslam öncesi ve sırasında Yunan ve Akdeniz bölgesi de dahil olmak üzere Klasik Doğu dünyasında kavramın iki kaynağı mevcuttur. Bizzat Yunan düşüncesinde kendine yer edinen anlayışa göre, “bilginin (kavramın) kaynağı topraktır”. Buna karşılık Mezopotamya, Mısır, İran, Hint, Türk ve Çin anlayışında ise “bilginin kaynağı gökyüzüdür”. Modern bilgiyle birlikte artık bilginin ve kavramın kaynağının toprak olduğu benimsenmiştir. Bunu ilk kez Yunan düşüncesinde Euripides ve Sokrates’te, modern dönemde ise Newton, Descartes ve Kant’ta görmekteyiz. Doğu düşüncesinde bilgini gökyüzünün bir yansıması olarak gören anlayış, kavramı simgesel kabul eder. Örneğin, Türk ve Çin siyaset anlayışında dünyasal bir idare gücüne sahip olan hükümdar Tanrı’nın yeryüzündeki temsilidir. Veya Hint ve Mısır düşüncesinde insanın tanrısallaşması ve ruhi evrimi söz konudur. Kur’an’da, yani vahiyde ise bilgi olarak yeryüzü ve gökyüzü diye bir ayrım yoktur. Her şey bir bütündür ve onu yaratan ve onu bilgiyle donatan Allah’tır. Yani bilginin kaynağı Allah’tır. Allah’ın bilgisinin kaynağı ise kendisidir ve onun bilgisine varmak imkansızdır. Bu durum karşısında Müslüman alimler – ki zaten Emeviler’le siyasallaşan konumlarıyla da örtüşen – politik bir yöntem geliştirdiler. Batı (Yunan) ve Doğu bilgisini olduğu gibi aldılar. Bilgiyi öne alırken, bizzat bilginin dayattığı düşünceyi ve söylemi ikinci plana ittiler. Bunun yerine bilgiyi tanımlayan Kur’ani yorumu geliştirdiler. Neredeyse bütün İslam alimlerinde Kur’an, edinilmiş bilginin söylemsel bir düşünce aracı olarak görülmektedir. Müslüman alimler bilgi karşısındaki bu çaresizliği daha işin başında göstermişlerdir. Özellikle, modern dönemde bu durum tam bir söylem kargaşasına dönüştü. Son iki yüzyılda Müslüman alimlerin İslami içerikteki bütün çalışmalarında Kur’an’ın edinilen bir konumda gösterilmesi gözden kaçırılmamalıdır. Radikal bir yorum anlayışına sahip Seyit Kutup’ta bile Kur’an bir zorunluluk olarak görülmektedir. Ona göre bu hayati bir zorunluluktur. Oysa, Kur’an’ın vahiy olarak kendi alternatifini kabul etmeyecek bir dille Allah katında geçerli yegane doğallığın kendi öğretisi olduğunu net biçimde açıklar. Bu, bize söylem olarak Kur’an’ın söyleyenin dünyasal bilgiyle bütünleşen yorumu kapsamına bırakıldığını göstermektedir. Böyle bir yöntem anlayışını seçen Müslüman alimleri yoğunluğu Kur’an yorumuna tanıdıklarından, kavramsal bilgi İslam düşüncesinde tam olarak netleşememiştir. Öte yandan Müslüman alimlerinin edindikleri bilgi ve kavramlar da modern bilimin bilgi anlayışı içinde sınırlandırılmış kavramlar olmadığından pek zorluk yaşamamışlardır. İslam düşüncesinde sadece felsefe ve tasavvuf en fazla tepki çekmiştir. Çünkü Felsefe’de vahiy öğretisinin açık biçimde kavramın baskısı altında tutulmak istendiği, gerektiğinde de aklın dayatmacı gücü karşısında inkar edildiği net biçimde görülürken, tasavvufta ise vahiy öğretisinin dünyasal tanımları tümden altüst edilmekteydi. Filozof ve sufilerin karşısında yer alan diğer İslam alimler ise sadece aşırılığı sınırlandırarak kavramın baskısından kurtulduklarını varsaymışlardır. Oysa pekala büyük ölçüde Kur’an ve Sünneti ölçü alarak şekillenen İslam fıkhı ve akaidi de filozoflar ve sufiler kadar olmasa da vahiy dışı kavramsal tanımları esas edinmişlerdir. Örneğin, Hanefiliğin kurucusu olan Ebu Hanife’nin şahsi hürriyetler konusunda tanımsal içeriklerini tartışmaksızın örf ve adetleri sırf Kur’an’la çatışmıyor tarzında kabul edişi ve benimsetmesi, bu önemli ve saygın mezhep aliminin bilginin sınırlarını uzlaşıcı kavramlar ve söylemler düzeyinde tuttuğunu göstermektedir. Veya günümüzde yazılan akait kitaplarında modern bilginin yaşamımıza kattığı tanımları içerik olarak değil, söylemin bir olaya ilişkin yakıştırması bazında kabul edip yorumlaması bilginin de kendine özgü bir doğasının olabileceğini düşünmediklerini göstermektedir. Hele, çağdaş İslam düşüncesinde vahiy öğretisi sıkı bir biçimde bilimleştirilme yoluna sokulmuştur. Müslüman alimler bilimle uzlaşmayan bir vahiy öğretisinin ayakta tutunamayacağına inanmış gibidirler. Buda, bilime ve bilgiye günümüzde vahyin doğruluğu kadar, hatta ondan daha fazla inanıldığını göstermektedir. Kısacası, Müslüman alimlerinin bilgi ve kavram karşısındaki tutumları ezik olmuş, bizzat Kur’an’ı ölçü alan bir bilgi söylemi veya türü geliştirmemişlerdir.

Bu iki etken bir üçüncü etkeni doğurmuştur: bunu bilgelik kaygısı olarak tanımlayabiliriz. Burada Hıristiyanlıktaki havarilik anlayışı Müslümanları derin biçimde etkilemiştir. Bilindiği gibi, Hıristiyan öğreti tümden bir havarilerin aktarımına dayanmaktadır. Daha V. Yüzyıla gelindiğinde 4.000’den fazla İncil’in ortada olması havariler tarafından açıklanan İsa öğretisinin ne tür bir şekil aldığını göstermesi hakkında bize bir fikir vermektedir. Ancak, havarinin kişisel hakları olmasa bile, söylemsel hakları kutsanmış durumdadır. Havari ilahi bilgiyi söylem hakkını İsa’dan aldığını, onun da Tanrı’nın kendisi olmasa bile “tanrısal” olduğu dile getirerek söyleminin ilahi olduğunu ifade etmesi bilgisinin kaynağının tartışmasız olduğunun kanıtı olarak gösterilmekteydi. Örneğin, Pavlos bile bunun farkına varmış olmalıdır ki kendi bilgisinin ilahi olduğunu kanıtlamak için “sahte havari” kimliğine sarılmıştır. Pavlos, İsa’yı düşsel bir yöntemle gördüğünü söyleyerek “havariliğini” açıklamıştır. Her ne kadar bu Kudüs’teki İsa yandaşlarınca kabul edilmemişse de, Hıristiyanlığın geniş anlamda Pavlosculukla yayıldığı düşünülürse onun havarilik söyleminin etkisi ortaya çıkmaktadır. Böyle bir anlayış, önce tasavvuf ardından da diğer yollardan İslam alimlerini etkiledi. Sahabeler kuşağının kapanmasıyla Müslüman alimler kendi söylemlerinin doğruluğunun kanıtı olarak merkezinde peygamberin kişisel varlığının yer alacağı rüya ve benzeri yollardan kendilerine ilhamın verildiğini açıklamaya koyuldular. Rüyada peygamberi görmek doğal bir şeydir. Ama rüya veya bir türlü meditasyon yöntemlerle (zikr ve benzeri uygulamalarla) peygamberden ilahi bilgi sırrını edindiğini söylemek (ki Gazali, Arabi ve son dönemde Sait Nursi’de bu net biçimde görülmektedir) kendi söylemlerinin tartışılmazlığını kanıtı olduğunun ifadesiydi. Hatta bir ara bu yöntem peygamberin varlığını kabul etmeyecek kadar tümden bir “tanrısal” söyleme dönüştürülmüştür. Örneğin, Cafer-i Sadık’a atfedilen bir buyrukta “benim varlığım peygamberden daha yücedir; çünkü o ilahi sırrı ona indirilmesiyle, ben ise böyle bir yardım almadan edinmişim” tarzında kimlik yüceltilmeleri görülmektedir. Böylece, bu türden söylemlerle Müslüman alimi kendi bilgelik konumunu bir ayrıcalık olarak görmüştür. Avam ve havas ayrımı da ilk kez bu siyasal (iktidar anlamında) ve bilgi (aynı zamanda soysal) farklılaşması anlamında kendini açığa vurmuştur.

İşte bütün bunların sonucunda İslam düşüncesinde yukarıda sözünü ettiğimiz bilgi piramidi şekillenmiştir. Buna dayanarak İslam düşüncesinde episteme anlayışı şöyle oluşmuştur:

Bilge (kutsanmış bir ilham veya akılla);
Bilgi (Kur’an söylemi ile düşselleştirilmiş bilgi ve kavramla);
Bilinen (nesne, ki buraya avam halk kesimi de girmektedir).

Buna karşılık Modern Batı düşüncesinde bizzat Descartes’le birlikte epistemoloji anlayışı şöyle şekillenmiştir:

Bilen (Özne, insan);
Bilinen (nesne, obje, şey);
Bilgi
Görüldüğü gibi, İslam düşüncesinde bilen ile bilinen arasında bir bilgi (kavramsallaşmış ilahi bilgi) yer alırken, Batı düşüncesinde bilgi bilen ile bilinen arasındaki ilişkiden ortaya çıkmaktadır. Yani Batı düşüncesi ilahi bilgini tümden ortadan kaldırmışlardır. Zaten, daha Hicri II. Yüzyılda Kur’an tabandan uzaklaştırılmış olan vahiy öğretisi, modern bilginin baskısı altında bu anlayıştan tümden koparılarak özne ile nesne arasındaki ilişkinin psikolojik yapısı içine çekilmiştir.

Salı, Temmuz 04, 2006

Bir Alıntı


Samatya Yeniden

kevser banu

Kaldırımlarını seviyordum en çok…Öyle eski, öyle kırık döküklerdi ama öyle güzelerdi ki..Zaten güzel yapan da asimetrik yanlarıydı belki de. On yıllar geçmişti belki ilk hallerinden bu yana taşların dizilmesinden. Hiç de rahat yürüyemezdiniz aslında. Adım attığınız yere bakmazsanız burkulabilirdi bileğiniz. Öyle çok sayıda girintiler çıkıntılar var. Benim gibi dalgınların çok vakası oluyordur bu dağınık saçlı güzellerle muhtemelen.

Yanından geçtiğim evler de kırık dökük birbirine yaslanmış hüzünlü evlerdi. Bir de akşamüstüyse geçişiniz önlerinden daha bir lirik havayla karşılıyordu bu sokak misafirini kilise, yorgun duruşlu evler ve rüzgarda çırpınan çamaşırlarla…

Yürüyordum, yürüyordum…O sokakatan her geçişimde binbir türlü hüzünle geçiyordum, neden bilmem. Olmamış hüzünlü hikayeler hayal ediyordum, ya da beni üzen ufak şeyleri abartıyordum, hüngür hüngür ağlamaya hazır oluyordum. Hiçbir geçişimde aklım başımda olmadı herhalde oradan…Öyle mütehayyil, öyle efkarlı bir halde atıyordum adımlarımı. Dışardan nasıl görünüyordum bilmiyorum. Bu hissettiklerim yüzüme yansıyor muydu, onu da hiç bilmiyorum.

Engebeli sokağın kaldırımı öyle bir tümseğe gelirdi ki o ana bayılırdım. O yokuşu çıkana kadar yol gökyüzünde bitiyor sanırdınız. Arkası görünmez. Yokuşun tepesinde ise muhteşem denizle karşılaşırdınız.

Hüzün yerini ışıltıya, umuda, küçük sevinç pırıltılarına bırakır hüzünlü yokuşun ardından tepede denizle buluşunca…

Yıllar sonra bu duyguları tekrar yaşadım bu hafta… Üniversitenin il yıllarında her gün yürüdüğüm o sokaktan bir kez daha geçtim…Aynı melankoliyi, aynı hisleri eksiksiz duyarak. Yine arkasından denizi bulup sevindim çocuk gibi…

Ah İstanbul! Ankara’dan sonra ne güzel geldin ruhuma…Bir de yağmurun olsaydı tutamayıp kendimi ağlardım galiba…Niye ağladığımı bilmeden eski günlerin anısına belki de…Arkasından dönerek artan bir rüzgar geldi de beni olduğum yerden bir çok değişik mekanına aldı sanki İstanbul’un. Özlediğim yanlarına…

Yazı yazarken hep farklı farklı şarkılar kendiliğinden gelip dolanır dilime bugünkü bonus da Radiohead’den:

You
You are the sun and moon and stars are you,
and I could never run away from you.
You try at working out chaotic things,
and why should I believe myself not you?
It's like the world is going to end so soon,
and why should I believe myself?

Not: Yazı http://www.cemaat.com/?q=node/2082 çalınmıştır. Sahiplerinden helallık dileriz.
Açıklama: Resimdeki yağmur yazara hediyemizdir. Hırsız, çaldığı minareye önümüzdeki günlerde bir yazıyla uygun kılıfı bulmaya çalışacaktır. Kim masum değil ki?

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

KAFKASYA: DİLLERİN VE ETNİKLERİN CENNETİ - I

Kafkasya, doğuda Hazar Denizi batıda Karadeniz arasında güneyde Araz nehri (İran ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki sınırdan) kuzeyde İdil-Don kanalına kadar uzayıp giden geniş araziyi içine almaktadır. İki büyük dağ koluna ayrılmaktadır: Büyük Kafkas Dağları ve Küçük Kafkas Dağları. Kafkas adının Grek, İran ve çeşitli dillerde olduğu söylenmektedir. Araplar buraya “Qabg”, İrani dilliler “Kaf” derlerdi. Benim edindiğim bir bilgiye göre Eski Çin metinlerinde “Kafkas” adı “Tafkas/Tabkaç”la karşılıklı verilmektedir. Eski Türkler, Çin’e de Tabgaç derlerdi. Bu ad şahıs ismi ve hükümdar unvanı olarak da Türklerde kullanılmıştır[1]. Örneğin Karahanlı hükümdarlarının çoğu Tabkaç/Tabgaç adını taşımıştır. XI. Yüzyıl müelliflerinden Kaşgarlı Mahmud’a göre, Türkçe “Tabkaç” – “kuvvetli, güçlü, ulu ve büyük” anlamına gelmektedir[2]. Ancak Kafkas adı ile Tafkas/Tabkaç adının aynılığı araştırmaya ihtiyaç duymaktadır. Nitekim Türkçede “t-k” ses değişiminin uygunluğu burada araştırılmaya değerdir.


Bugün Kafkasya siyasi anlamda iki kısma ayrılmaktadır: Güney Kafkasya ve Kuzey Kafkasya. Güney Kafkasya 1991 yılında bağımsızlığını kazanan üç cumhuriyeti – Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan – içine almaktadır. Kuzey Kafkasya ise Rusya Federasyonu sınırları içinde kalıp başlıca olarak Dağıstan, Çeçenistan, İnguşetiya, Osetya, Adige, Kabardin-Balkar ve Karçay-Çerkez özer cumhuriyetlerine ve eyaletlere bölünmüştür.


Kafkasya nüfus olarak en büyük halkını Türkler oluşturmaktadır. Bunlar sırasıyla şu Türk topluluklarına ayrılmaktalar: Azerbaycan Türkleri, Borçalı Türkleri, Ahıskalılar (ikisi de Gürcistan’da), Nogay, Balkarlar, Kumuklar, Karçay, Turuhmenler, yani Stavropol Türkmenleri. Bunların tamamı Türkçe konuşmaktadır. Bunlardan sadece Azerbaycan Türkleri bağımsız olup, diğerleri özerk cumhuriyetler ve özer okrug (bölge) halinde merkezi Rusya’ya bağlılar. Rusya’ya bağlı olmalarına karşılık kendi ana dillerinde eğitim almak, okuma-yazma ve yerel idarelerde kendi dillerini kullanma ve kendi kimlikleriyle yaşama hakları bulunmaktadır. Azerbaycan Türklerinin %30’da dahil olmak üzere Kafkasya Türklerinin tamamı İslam’ın Sünni mezhebine mensuplar. Ama bağımsızlık sonrasında Azerbaycan’da Türkiye’nin etkisiyle hızla Sünnileşme gittiğinden bu oran daha da fazla olabilir[3]. Gürcistan’da Ahıska topluluğu da Türk olup bunların büyük bir kısmı 1940 yılında Stalin’in emriyle Özbekistan ve Kazakistan’a sürülmüşlerdir. 1989 yılında Fergana’da Özbeklerin saldırısna uğrayan Ahıskalıların bu tarihte büyük bir kısmı Azerbaycan’a, ana yurtları Meshetya’ya ve Türkiye’ye göç etmiştir.


Türklerin Kafkasya’ya yerleşmesi miladan önceki IX-VIII. Yüzyıllarda İskit göçlerine kadar uzanmaktadır. Bu tarihte İskit boyları arasında yer alan Ağaçerilerin bölgeye geldiği, onları daha sonra Bunturklar, Hun ve Ogurların izledikleri bilinmektedir.


Kafkasya eskiden beri etnik kimlik ve dil olarak tam bir mozaik olmuştur. Arap müellifi Mes’udî daha X. Yüzyılda “Kafkasya’da 72 milletin yaşadığından” söz etmektedir[4]. Bir diğer Arap coğrafyacısı Yakubî ise bunların sayısını 300’e kadar çıkartmaktadır. Gerçekten de Kafkasya’da özellikle Kafkas dilli dediğimiz topluluklar arasında büyük dilsel farkla görülmektedir. Bugün Dağıstan’da biribirini anlamayan onlarca köy birbirine sınır yaşamaktalar. Bu farklılktan dolayı bölge uzun süre anlaşma dili olarak Türkçeyi, Rus işgalinden sonra da Rusçayı kabul etmiştir.


Günümüzde Kafkasya’da yaşayan Kafkas dilli topluluklar coğrafi olarak 4 kısma ayrılmaktadırlar: Güney Kafkas, Kuzeybatı Kafkas, Kuzey-Orta Kafkas ve Kuzeydoğu Kafkas.


I. Güney Kafkas’ın Kafkas Grupları: Gürcü dilinin egemen olduğu Kartvelce (nüfusu 3.570.504) olup bunlar bugün Gürcistan’ın en kalabalık kesimini oluşturmaktadırlar. Büyük bir kısmı Müslüman ve Türkleşen Acarlar (1926 yılında sayıları 71.426) da bu gruba girerler. Küçük bir kısmı Karadeniz kıyılarında yaşayan Laz/Çan unsurları, nüfusu 360.000’i bulan Mingrel ve sayıları 43.000 civarında seyreden Svanlar da bu gruba dahiller. Zan da denilen Laz/Çan, Mingrel ve Svan dilleri tamamen ayrı diller olup Gürcüce ile akrabadırlar.


Not: Gürcüce’de çok sayıda Türkçe kelime bulunmaktadır. Zira, Gürcüler, Çağdaş Gürcü tarihçiliğinin iddialarına rağmen tarihleri boyunca hiçbir zaman siyasi bir güç olmamışlardır. XVIII. Yüzyılda ortaya çıkan küçük Gürcü krallıklarına kadar Gürcüstan’da kurulan devletler köken itibariyle Acar, Abhaz ve Türk Kıpçak olmuştur. Hatta, Kıpçak Türklerinin büyük bir kısmı Gürcüler içinde erimiştir. Gürcü dilindeki Türkçe unsurların Kıpçaklar sayesinde oluştuğu gerçektir. Buna daha sonra Osmanlı ve Safevi dönemindeki Türkçe unsurlar eklenmiştir.

Kaynak: P. Golden, “The Oğuz Turkic (Ottoman-Safevid) Elements in Georgian: Backdound and Patterns”, Ascher, vd.’de, The Mutual Effects, 1979, s. 183-208.

1747 yılında Nadir Şah Afşar’ın öldürülmesinden sonra Gürcistan’da Kartli, Kahetiya ve Migrelya adıyla üç kırallık ortaya çıkmışsa, 1781 yılında Rusya ile yapılan Georgeviski Antlaşmasıyla Rusya’nın egemenliğine girmişlerdir. İlk Gürcü milli devleti 1918-1921 yılları arasında mevcut olmuştur. O dönemde Gürcistan’ı Rus Sosyal-Demokratlarının Sağ kanadı Menşevikler idare etmişlerdir. 1921 yılında Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 1991 yılında ise Gürcistan Cumhuriyeti olmuştur. Gürcistan bugün Abhazya (Abaza), Osetya ve Acaristan özer cumhuriyetlerini de içine alan, ama bunlarla büyük sorunlar yaşayan bir konumdadır. Adı geçen bu topluluklar 1940 yılına kadar kendi içlerinde bağımsız konumda olmuş, Stalin’in Gürcü olmasından dolayı Gürcüstan’a bağlanmışlardır.

Gürcistan 1947-1954 yılları arasında Sovyetlerin eliyle Türkiye’ye karşı toprak iddialarında bulunmuş, başlıca olarak Ardahan ve Artvin illeri dahil Türkiye’den 20.000 km² toprak talep etmiştir.

Kaynak: Türkiye’de Gürcistan hakkında sağlam bilgiler edinmek için bkz. Brosset, Gürcistan Tarihi: Başlangıçtan 1212 yılına kadar, Türkçesi E. Merçil, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları 2002.



[1] Necef E. N, Karahanlılar, İstanbul 2005, s. 128.

[2] Kaşgarlı Mahmud, Divan-i Lügat-it-Türk, Kilisli neşri, İstanbul 1915, c. I, s. 378.

[3] Özellikle de Azerbaycan’da faaliyet gösteren cemaat okulları ve eğitmenleri sayesinde Azerbaycan’da Şiilik Sünnilik karşısında büyük bir düşüş göstermektedir. Öte yandan yapı itibariyle Azerbaycan Türkleri İran’daki Fars rejimine karşı olduğundan İranlı Şii imamların faaliyetlerine pek ilgi göstermemktedirler. Ama Sünni mezhepte son on yılda Vahabilik yüzünden bazı sorunlar yaşamaktadır. 2000 yılı verilerine göre, Azerbaycan’da 30.000 Vahabi vardı. Vahabilik Dağıstan ve özellikle de Çeçenistan’da etkili konumdadır.

[4] Mes’udî, Kitabü’l-Müruc ez-Zeheb, Türkçesi a. Batur, İstanbul 2005, s. 209.

Cuma, Haziran 30, 2006

Nasihat

HAYATIN SAHİLİ YOKTUR...

Büyükbabamın Babama Nasihatı

YAŞAM PARMAKLARININ ARASINDA; ONLARI KULLANABİLDİĞİN KADAR HAYATTAN PAY ALACAKSIN...

Babamın Bana Nasihatı

Çarşamba, Haziran 28, 2006

Günümüzün En Büyük Türk Tarihçisi


1941 yılında doğdu. Köken olarak bir Macar. Uzmanlık alanı Türkoloji ve Türk Tarihi. Peter B. Golden, dünyanın yaşayan en büyük tarihçisi. Neredeyse 30 dil biliyor ve bir kütüphane dolasu çalışmaya imza atmış. Efsanevi tarihçiler kuşağı V. V. Barthold, Z. V. Togan, Gy Nemeth çizgisini sürdüren birkaç isimden biri. En önemli özelliği ise dille tarihi birleştirmiş bir araştırmacı olmasıdır.

Golden 1967 yılında Queens Gollege Tarih Bölümünden mezun olmuş ve ardından soluğu Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde almış. Burada yüksek lisans eğitiminin ardından doktora çalışmaları için Colombia Üniversitesine gitmiş. 1969 yılında Rutgers Üniversitesinde akademik kariyetine başlamış ve aralıksız olarak 30 yıl boyunca bu görevini devam ettirmiş 1970’de doktorsını tamamlamış. Çalışma alanları Genel Türk Tarihi, İslam Tarihi, Bizans Tarihi, Türk-Rus Tarihi, Türk Dilleri ve Macar Tarihi. Kitap, Makale, Bröşür, Madde olmak üzere yüzlerce çalışmaya imza atan Golden’i Türk okurlar 2002 yılında Osman Karatay tarafından dilimize tercüme edilen ve KaraM Yaınları tarafından basılan “Türk Halkları Tarihine Giriş” eseriyle tanımaktadır. En büyük yapıtı ise iki ciltlik “Khazar Studiest” adlı Akadémiai Kiado – Budapest 1980 yılında basılmış dev eseridir. Bu çalışmasıyla Rus tarihçilerden Artamanov’dan sonra en büyük Hazar Tarihi araştırmacısı olarak gösterilmektedir. Rusça, İngilizce, Türkçe, İtalyanca, Yunanca, Latince, Macarca çok sayıda çalışması bulunmaktadır. Halihazırda Avrasya Tarihi, Orta Asya Türk Tarihi (Cambridge Serisi) ve Türklerde Bozkır Geleneği üzerinde çalışmaktadır.

Golden’in masamın üzerinde iki eseri bulunmaktadır: Türk Halkları Tarihine Giriş ve Hazar Çalışmaları: Hazarların Kökenine İlişkin Tarihi ve Filolojik İnceleme. İlki Türkçe bir tercümesi, diğeri İngilizce. Her iki çalışma beni kıskandıracak kadar değerli ve zengin bilgiler içeriyor. Her iki eserinde de yazar Türkçe, Tibetç, Çince, Soğdca, Ermenice, Gürcüce, Moğolca, Arapça, Farsça, İbranice, SüryaniceYunanca, Latince, Etiyopca, Slavca kaynaklarda Türk tarihinin izlerini aramış ve binden fazla çalışmayı taramıştır. Şayet Türk okur genel bir Türk Tarihi okumak arzusundaysa kesinlikle Golden’in Türk Halkları Tarihine Giriş eserini tercih etmelidir.

Yazarın kendisi ile diyaloga geçmek isteyenler aşağıdaki adresi kullanabilirler:
Tel: 973 353-5410
e-mail: pgolden@andromeda.rutgers.edu
fax: 973 353-1193

Salı, Haziran 27, 2006

Bir Savaşın Öyküsü - I


Bir Savaşın Öyküsü: Dandanakan

Türkmenistan; kumun ülkesidir. Kumun ve sıcağın. Kavurucu sıcaklık yazın +40 altına hiç inmez. Güneş taşı bile eritmektedir. Karakum, dev bir ejderha gibi ağzını açmış ateş püskürmektedir adeta. Bu cehennemi tadanlar hayatı boyunca kumdan nefret edebilir.

XI. Yüzyılda Karakum sadece yakmıyordu, yaşatıyordu da. Sahranın göbeyinde ateş bir imparatoluğu örseliyordu: Büyük Selçuklu İmparatorluğunu. Tanrı, Doğunun yeni efendilerini Karakum ateşiyle imtahan ediyordu. Bu yüzden Oğuz Türkmenlerinin yaşamı günün ancak belli vakitlerinde canlılık göstermekteydi. Güneşin tepeye çıktığı zamanlar Karakum tandırının iyice ateş tuttuğu vakitti. Kavurucu sıcak akşama kadar dinmez. Kırmızı küre, sahra tepeciklerinin ardında kaybolduğundan bir süre sonra bile çölün ateşi düşmez. Karakum ancak gecenin ortasında serinlemeye başlar. İşte tam bu sırada Türkmenler büyük deve, at, koyun sürülerini beslenmeleri için sahraya yayarlar. Türkmen atlı çobanları sabahın ilk ışıkları parladığında sürüler çölün nimeti sayılan su kuyularına doğru çekilmeye başlarlar. Sudan yararlanmak bir yasaya bağlıdır. Beylerle sıradan Türkmen arasında hiçbir fark gözetilmezdi. Sırası gelen sürüsünü kuyuya yaklaştırırdı. Sıralama değişkendi ve herkesin yılın belli sürelerinde en az birkaç defa sudan ilk yararlanma hakkı vardı. Sahra yaşamı ne kadar acımasız olsa da burada yaşamak için adalet gereklidir. Öğlene doğru göçebeler sürüleriyle birlikte Balhan Dağının eteklerinde dinlemeye çekilirlerdi, çünkü ateşini artıran sıcağa yakalanmak ölüm demekti. Ama sahradan beslenme olanakları dardı. Bir sürünün geçtiği yerden sabaha kadar onlarcası geçiyordu. Geriden gelen sürüler ilk sürülerin kopardığı bir parça otun ancak kökleri ile beslenebiliyorlardı. Bu yüzden daha ilkbaharda sahranın yem kaynağı tüketilmiş olurdu. Bir süre sonra kuyular da kururdu. Türkmenler için bu durumda iki yol vardı: ya daha güneye inip Horasan’ın bereketli topraklarından yararlanmak; ya da kuma teslim olmak. Her ikisi de ölüme eş değerdi. Ama hiç değilse birincisini denemeden ölünmezdi.

Eski Merv, bugün Güney Türkmenistan’ın Marı şehrinin açıklarında yer alan harabeler altında yatmaktadır. Bir zamanların Ortadoğu’nun incisi sayılan bu şehir şimdi korku uyandırmaktadır. Geceleri baykuş çığlıklarının duyulduğu bu harabelerin üzerinden ılık rüzgar kumları savurarak eğlenmektedir. Her şey ölür: insan, şehir ve toprak. Şimdi Eski Merv dev bir kabristanlığı hatırlatmaktadır. Kumlara teslim bu harabelerin 33 km güney-batısında yer alan Taş-Rabat denilen bölgesinde çöl rüzgarlarının yer yer tepecikler oluşturduğu alanda bir zamanlar tarihin en büyük savaşı gerçekleşmiştir. Burada adına Dandanakan denilen küçük bir kale yer alıyordu. Kale açıklarında birkaç bahçe ve birkaç kuyu vardı. Bir tarafta ölüm kalım savaşı veren Oğuz Türkmenleri, bir tarafta ise kendi varlığını korumaya yemin etmiş Gazneli Türkler 1040 yılında bu küçük kale önünde kafa tokkuşturacaklardı. Kimin boynuzu kırılacaksa, onu kollarına ölüm meleği takılacaktı.

Daha savaştan aylar önce devasa imparatorluğun muazzam ve iyi donanımlı ordusu yola koyulmuştu bile. Ordudaki fillerin naraları çöl boyunca yankılanıyordu. Zengin Hindistan gazalarında servetler kazanan Gazneli askeri, sürülerinden başka hiçbir şeyi olmayan çülsüz Oğuz Türkmenleri üzerine saldırmaktan hiçbir keyf almıyorlardı. Koca bir ordunun kıytırık çölde hareketi normal bir insanın hareketinden on kat daha zayıftı. Bu yüzden ordu Gazne’den Nişabur’a ancak bir aya varabilmişti. Asker yarım günlük yolculuğun hemen ardından oturup dinleniyor, çadırını dikerek safahatın keyfini çıkarıyordu. Askerlerin çoğu sefere ailesiyle birlikte katılmaktaydı. Bu olanağa sahip olmayan askerler ise ancak gecenin belli vakitlerinde koumatların çadırından dışarı atılan oğlanlarla cinsel iskeklerini giderebiliyorlardı. Geceleri becerdikleri oğlanları bir sonraki geceye kadar toparlanmaları için askerler çadırlı arabalarda taşıyorlardı. Her safahat bir hazinenin boşalması demekti. Konaklama sırasında kesilen hayvan kellesinden kaleler dikiliyordu. Binlerce tonu bulan etin bişirilmesi için yüzlerce kazan kuruluyordu. Bu binlerce kütüğün yakılması demekti. Her konaklama çevresine binlerce tuvalet kuruluyordu. Yüzlerce deve sadece büyük su tulumbalarını taşımak için istihdam edilmişti. Çağın tanklarının yerini tutan savaş fillerinin beslenmesi ise daha zordu. Her türlü olumsuzluğu ortadan kaldırmak için sefere alınacak fillerin kontrolü yapılıyor, çoğu iğdış ediliyordu. Boynuzlarının uzu ise bir ok gibi kazılarak iyice sivrileştiriliyordu. Bu ordunun bir kasaba veya köy civarından geçmesi orasının yıkımı demekti. Aynı ordu geldiği yoldan geri döndüğünde daha önce yakınından geçtiği köylerin ve kasabaların yerinde kendi yarattığı harabeyi seyrederdi. Bu yüzden köylüler daha ordu davullarının, fillerinin sesi duyulur duyulmaz yerleşimlerini terk ederlerdi.

Tarihçi Beyhakî’nin değimi ile dönemin “en büyük sultanı” Sultan Mes’ûd Dandanakan önlerine vardığında ordusuyla birlikte bitmiş bir haldeydi. Dönemin Horasan’ı pek parlak günlerini yaşamıyordu. Bıçak kemiye direnmişti. Sadece yaşam olarak değil, psikolojik olarak da bir kargaşa hüküm sürüyordu. Mezhepler arasında kıyasıya bir savaş gidiyordu. Ehl-i Sünnet mezhepleri de halk tarafından aforoz edilmişti. Çünkü, toplum Hanefî ve Şafi’i imamlarını iktidarın (dihkanların) haklarının savunucuları olarak görmekteydiler. O denli ki bazen imamlar fetva vermekten tereddüt ederleridi. Çünkü verilen fetvanın kendi çıkarlarına zarar verdiği görenler ertesi gün imamı yakalayp ağzına toprak doldurarak ölüme mahkum ederlerdi. Tarihçi Beyhakî şöyle der: “yürekler buz kesildi, önceleri sunulan teveccüh ve sevgi kaybolup gitti”. Fatimiler, Karmetiler, Şiiler, Hariciler, Zeydiler halkı kendi mezhep davalarının içine çekmek için günümüzün seçim kampaniyalarından farsız propaganda turları yapıyorlardı. İranlı feodallar ise aç gözlü itler gibi halkı donuna kadar soymakta kararlıydı. Vergisini ödemeyenin sonunu ancak Allah bilirdi. Büyük sultanın kıçının altındaki tahtın ayakları Süleumanın asası gibi çürümüştü. Dev bir imparatorluk olan Gazneliler ruhunu dinara ve dirheme satmışlardır. Devletin bel kemiğini oluşturan ordu Türklerden ibaretti. Ancak bir süre sonra Türk komutanlar devlet üzerindeki ağırlıklarını ve bürokrasideki makamlarını İranlı (eski Sâmânî kökenli) vezirlere ve memurlara kaptırınca bu işten zevk almaz olmuşlardı. Devletin beyni Divan entrika yuvasıydı ve en çok rüşveti veren bir makamı kapıyordu. Tarihçi Beyhakî, Gazneli veziri Surî’nin bütün Horasan gelirlerini nasıl ele geçirdiğini ve makamını korumak için servetini nasıl sultana peşkeş çektiğini anlatmaktadır.

1040 yılın Mayısında bazılarına göre 30 bin, bazılarına göre de 100 binlik Gazneli ordusu Karakum’un eteklerinde vardı. Baharın ortalarıydı. Kumlar daha yeni yeni ateşlenmeye başlamıştı. Yine de çölün serini Gazne şehrinin en sıcak günlerinden daha ateşliydi. Tulumbalardaki sular bitmiş, onları taşıyan develer ise kesilip yenilmişti. Bu devasa gücün karşısında sadece topu topuna 10 binlik bir Oğuz Türkmen atlısı belirmişti. Farenin kediyle oynaması misali Oğuzlar sahraya kadar son 100 km alanda Gaznelilerin gözünde serap misali bir görünüp bir kayboluyorlardı. Amaç, büyük ve ağır gücü savaşa girmeden tüketmekti. Türkmenler daha tedbirliydiler. Eşlerini, çoluk-çocuklarını ve sürülerini Karakum’un ortasına kadar sürmüşlerdi. Onları düşmana teslim etmektense ateşe atmayı yeğlemişlerdi. Kumun ortasına çekilen yaşlı, kadın, çocuk Güneşin ışınlarını hafifletmek için altı yedi kat çadırlarda barınıyorlardı. Sürünün sıcaktan korunması için ise boş bir alana çakılmış direye 5-10 koyunu kafası direğin dibine yaklaşacak şekilde bağlanılır ve bu şekilde hayvanların kafalarını birbirlerinin karının içine sokarak gölgelenmelerini sağlanıyordu. Sıcağa dayanmayan yaşlılar, hamile kadınlar ve çocuklar ölüyordu. Ölüler açılan çukurlara kefensiz gömülüyorlardı. Konaklamacılar yerlerini değiştirdiğinde ise vahşi hayvanlar bu çukurları açıp cesedlerle besleniyorlardu. Yaşam acımasız yüzünü her iki tarafta da gösteriyordu. Gazneli ordusunda bakımlı askerler ve hayvanlar çoktan bitlenmişti. Sefer başlarında karargah yakınlarında kurulan çadır tuvaletlere ibrikleriyle gidenler şimdi yanlarına çuvalla kum alıyorlardı. Oğlanlarla eğlenmekte artık tat vermiyordu. Bu yüzden çoğu zevk oğlanı asker kiyafeti giydirilip ordu sıralarına sürülmüşlerdi. Dandanakan’a vardıklarında önünde ocağı tüten sadece birkaç çadır vardı. İaşe ve su sıfırlanmıştı. Kendi abdest suyu ile elini temizleyen bile vardı. Çölde su altından daha değerlidir. Askerler önlerine çıkan su kuyularından yararlanmak için birbirleriyle ölümüne mücadele ediyorlardı. Aranan düşman ise bir türlü bulunamıyordu.

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Şiirin Yara İzleri

ŞİİRİN YARA İZLERİ:
BİR NİLGÜN MARMARA KİTABI
TAMAMLANMAMIŞ YAZILAR

ÖNSÖZ
Benim için alışkanlıkların en kötüsü okuma eylemidir. Bu kötü eylemin henüz cezalandırılmamış olması ise mutluluk vericidir (Valery Larbaud). Bundan olsa gerek, her yazar yazmakla kendi infazını kendi elleriyle gerçekleştirir. Ceza, parmakları arasında tıpkı kalbini tutarmış gibi sımsıkı tuttuğu kalemden mürekkep mürekkep beyaz boşluğa akar, ve kendisini yok eder. Bu mutluluk eylemine kendisi mutsuz sonu verir. Sayfa sayfa çoğalan karanlık, onu daha da yalnız hale getirir. Yaşamını karanlık kitaplara hapseder. Bir dev gibi, her an kırıla bilecek şişeden camlar yaratarak, belki de şişe canlar yaratarak. Bu camları veya canları kıracak olan okur günahların en büyüğünü işler. Satır altlarını bir kalbi kırar gibi, çizip gider; kanın, volkanın kaynadığı son durağa doğru. Benim sevdiğim okurlar, kitaplar alıp, okumayanlardır. Onlar, aşkı anlayanlardır.
Hepimizin çocukluğu büyüklerimizin söylediği yalanlarla geçti. Çoğu zaman, bize bilgeliğin bir denge içerdiğinden söz ederler. Hayallerimizin gökle olan bağlarını keser, ayaklarımızdan toprağa çivilerler. Geriye kalan ömrümüzü onlar gibi, birer yalancı olarak tamamlarız. Daha kötüsü bütün yaşamı, yalan olduğunu bile bile gerçekmiş gibi tanımlarız. Ömür, imgelere alınmış gecelerin kabuslarıyla biter. Yaşamayı bir aşağılanma olarak tüketiriz. Dünya, bütün kavimlerin kendi yalanlarını bir tek dilde ve bir tek sözcükte birleştirdiği zaman yok olacaktır.
Okur için, yazar her zaman savaşan ve her zaman kaybeden konumdadır. Ona bulaşmak bir cesaret işidir. Sözlerinden, düşüncelerinden ona yaklaşmak, bir felaketle neticelenecektir. Bu tıpkı, kuşların Simurga değil de, Simurgun kuşları ziyaret etmesine benzer. Kitap, en acımasız biçimde yazılmış büyülü bir duadır. Kötülük kokar, saflığı köreltir. Her kitap bir tabuttur.
Bu kitap Nilgün Marmara için yazıldı; yazılmak istendi. Onun mezarına bırakılacak bir çiçek olsun diye. Onun toprağına dokunsun diye.
Bir insanı yazmak onunla birlikte yaşamak istediğimizdendir. Birbirlerini davet ederler teyitlerin sonsuza kadar durdurulmayan buluşma noktasına. Yerle Ay gibi bağlanırlar birbirlerinin çekimine, çekiciliğine. Küskünler gibi, bakışırlar bulutların arkasından. Birbirlerini tanımazlar, acımazlar, azarlamazlar sükunetin aksamadan süren iletişiminde. Geceleri görüşürler, geceleri örtüşürler. Kısık kısık, algın algın, uzun uzun ayrılırlar gündüzleri, yeniden bulutların örtüsüne dayanmak için, bulutların örtüsünü dağıtmak için.
Bir insanı yazmak onu yaralamaktır. Yaşamını kanatmaktır. Akıtmaktır onu kalemin karanlık ucuna. Karalamak, kazanmak, kutsamaktır. Dünyasından ayırarak avlamaktır. Kesik kelimelerin içine atmaktır. Renklerin katılığına karıştırmaktır. Doğru, bu düz ve erdemsiz yasaların kabulü uğruna, ihanet mizahı altında onarmaktır zalimce; kırpmadan gözleri zulmetmektir. Çetinlik, kendi içinden kopup gelen yaraları sarmaksa eğer, insafsız duygular için tekrar tekrar oynamaktır üstü örtülmüş kanlı izlerle. Yazının çirkinliğini, beyazı dolduran karanlığını ve göğsümüze çöken tılsımın kuraklığını bir günah olarak ona yüklemektir.



YALNIZLIK

22. 01.
Sevgili Nilgün!
İntiharların en çok konuşulduğu bu günlerde anıyorum seni. Seni tanıdığımdan, seni sevdiğimden değil, yenildiğin için anıyorum... Çile sadece sana mahsus mu?
Sevgili Nilgün, dünya artık kötülerin esiri olmuş. Kötülerin, körlerin, gönülsüzlerin... Ölmüş olman ne güzel.


Schlag mich nicht
Bana vurma, beni himaye et

Moğollarda bir dua


24. 01.
Artık masumiyetin hiçbir anlamı yok. Artık kader de yok, kadere olan bağlılıkta. İnsan dünyanın bütün çivilerini söküp attı. Çetin doğumların, derin derin susmaların, acıklı hüzünlerin anlamı kalmadı. Örtünün altı gözüktü ve hayaller karardı. Ve zamanın hafızası köreldi. Üstümüze örttüklerimiz günahlarımızdır. Ve yürüyemeyecek kadar kocadık, daraldık. Ve insan haysiyetini yitirdi. Adalet ve ahlak kurda, kuşa yem oldu. Doyurabilecek bizi ne kaldı ki? Her şeyi tüketmedik mi? Öfkenin sınırı gözükmüyor. Ve kaplumbağa Aşili çok gerilerde bıraktı. Yaşamak katılaşmaktır.



Burada daha ne kadar öleceğim?
Yeryüzüyle gökyüzünün aracısı olarak bulutu haraca kestiğiniz yerde?
Ben size alışamam
.
Nilgün Marmara, Mart 1982.


Uzanıp gitmek istiyorum, sözcüklerin kopup geldiği yere. Daraltmak istiyorum arzı, kuşatmak istiyorum Tanrıyı kollarımla. Ve kendi gök renkli güzelliğimle seslenmek istiyorum yeryüzüne, kelimelerimle ... Solmuş çiçekleri diriltmek, ölüleri kutsamak için. Bir tutku, az işitilir bir seslilikle, çıplak vücutların sağ omzuna yaklaşıp dokunmak isterdim ölüme koşan kadınların susuz dudaklarına. Atmak isterdim başlarından dertlerini, almak isterdim kendilerini.
İsterdim, ama olmadı... Bütün istediklerim yarıda kaldı. Ve isteklerim beni yaraladı. Şimdi, yaratmak istediklerimin düş kırıklığı üstüme çökmüş, beni kendi enkazımın mutlu görüntüsüne terk etmişler.


Gidin, kaybolun...
Kesin dişlerinizi etlerimizden.
Terk edin, uzaklaşın, yok olun, bırakın dünyayı, atılın başımızdan. Çürük varlığınızla ezilin gölgelerimizde. Azalın, yaşlanın ve ölün.



Bu ne ihtişam, bu ne sarhoşluk;
Yüzündeki kan, alnındaki kaderin.
Söyle, kim çarmıha gerdi seni
Ve yapyalnız bıraktı, ölümün ötesinde.


Bırakmak kalıyor, bize, dünyayı çöle.
Kesilecek soyu intiharın ve kurtlar asmak için bizi podyumlara,
Sırıtacak dişleri açların ahlak koltuklarında,
Kimin sonu geldi kumar kuyruklarında.
Hiddet kusuyor karanlıklarda, Güneşe deli olanlar.
Kesik uzuvlarla kandırılan kadınlar
Irzı kopmuş insan sürüsü ve tespihli namuslular.
Alınlarını kirleten günah,
Bellerini büken günah
Az gelir bu dünya size.


Keten giyinin, bugün ölü gömülecek,
Kefen giyinin, bugün ölüler dirilecek.


Salıncaklar görüyorum mezarlığın ortasında...
Günahsızlar geceleri oynuyorlar yıldızların ışığında
ve bir masum ağlıyor kendi tabutuna şiirlerle...
İmkansız, bu karanlıkların akşam uyanan düşleri.
Ve sabah terli kefenlerle koşuyorlar yataklarına,
görünmemek için kendilerine benzemeyen ölülere.


Kemikleri kırılmıştı öldüğünde,
Kemikleri kırılmıştı
Dostlarına...

Sevgili Nilgün...
Yaşamak yoruyor beni. Sana doğru geliyorum. Yoldayım. Az sonra tabutumdan ineceğim. Ve toprağın altında yaslayacağım başımı ayaklarına. Affet, diyeceğim, geç kaldığım için. Ölümü kaçırdığım için. Kurtulamadım, bedenime vurulan zincirlerden. Asmadım, tavana varlığımı. Hiç peşimden ayrılmadılar. Durmadan zehirlediler beynimi, organlarımı. Susturdular, kanattılar yüreğimi. Artık bitti, geliyorum hızla, koşarak. Orada mısın? Beni bekliyor musun? Yanındaki yabancılar da kim? Melekler mi? Yoksa zebaniler mi? Burada da bize gün yok. Yine mi ölmeliyiz?


Küçük Satırlar
Kendisini tanımayanlardandır, Nilgün Marmara. Kendisini hiçe sayanlardan, yok kabul edenlerden, görmeyenlerden. Yağmurda yürürken ıslandığını değil, küçük su taneciklerinin nasıl toprağın göğsünde masumca öldüğünü düşünenlerdendi. Arabaların gürültüsünü lanetlemek yerine, bu gürültüye eşsiz bir sabırla dayanan yeryüzünün sükunetine hayrandı. Kırılmalarla geçen aşkın sonsuzluğunu düşünürdü. Büyüyemeyenlerdendi, hep çocukluk yaşayanlardandı.
Az zamanda her zamanı dolduracak kadar yaşamak bir mutluluktur. Kendi zamanının çekilmezliğinden korksa da, en büyük tehdit kendisi olarak çıkar karşısına Nilgün’ün. İnsanın kendisine alışması ömür boyu bitmeyen bir uğraştır. İnsan en çok kendisinden çeker, hayatta. Gölgemiz dışımızdan, kendimiz içimizden takip ederler bizi. Üzerler, gülümsetirler, kırarlar, küfrettirirler, beğenemezler kolay kolay, ama hiçbir zamanda bırakmazlar salt yalnızlığımızla baş başa.
Kendisini bilmeyi bilmek, insanın en büyük saçmalığı. Bilinmeyeni bilmek, bilinmezlikle denenmek deliliği. Bilen olarak bilimle kendinde bilmenin bilinçsizliğine bırakılmak deliliğin tutkulu güldürüsü ve trajedisi. Aklın aklı, akılsızlığı akılsızlığına karşı. Ve akılsızlıkla denenen akıl, akılı akılsız yapmakta. Trajedinin komediye, ve tersine yapılan anormal atlamalar. Normallik için insan sınırda tutulmakta, ip cambazı gibi. İpten düşmek ölmektir, ipten sarkmak hastalık. Kendimize, kendi ellerimizle yapılan bu işkence, kendimizi bilmenin bilinemezliği ile son bulmakta. Akılımızın akılsızlığımızı ak çıkarıp bize karanlığa gömmesiyle bitmekte.
İnkar etmek, göz göre göre bitirilmek saldırılarıyla baş edebileceklerin başaramadığı tek şey. İnkar etmek sonuçsuz kalmak, yorulmaktır. Hiç geçmeyen günlerin sürekli aynı sayısını tekrarlayarak bitkin düşmek, ölümü dayatır. Ve dalıp gideriz sonsuzluk uykusuna.

Perşembe, Haziran 15, 2006

Manifesto


Dünyamız, gittikçe daha bilimsel hale gelme yönünde bir tercih yapmıştır. Bu tercihe göre, düşüncenin, anlaşılabilir olanın ve evrensel tutarlılığın tek gerçek zaferi Bilim'dir. Oysa, dünya bilim adamlarının beyniyle donatılmış olarak doğmamıştır. Bilim tamamlanmamış bir sonuç olmaktan ziyade süreçtir. Bu süreç pürüzlü, karmaşık, vahşi olanı içinde barındırıyorusa onunla savaşmaya değer. Benim savaşımın tam olarak özü budur. Bütün'ün ele geçirilemeyeceğini kanıtlamak.

Salı, Haziran 13, 2006

GÜNDEM – POLEMİK: SÖYLEM, SÖYLEM, SÖYLEM



Irak’ta yaşanan savaşın şiddeti arttıkça, buradaki askeri güçlerin keyfi girişimleri ve davranışları çoğaldıkça, Filistin ve İran cephesinde durumlar iyice gerildikçe; yeni dünya için yeni modeller de tekrar tekrar gündeme gelmeye devam etmektedir. Üzerinde en fazla durulan model ise “İslam Dünyası”. En son Hakan Albayrak da aynı içerikte bir yazı yazdı: “Tek Adres: İslam Dünyası”. İslam ülkelerinin birlik ve beraberliğine vurguda bulunan bu türden yazıların ve düşüncelerin daha sık ifade edilmesi güzel. Güzel, ama nedense bütün yazıların içeriği aynı. İstisnasız, bu türden yazılar çağdaş Batılı devlet başkanlarının Müslümanlara karşı söyledikleri nefret kokan ifadeleriyle başlar, ardından çizilen görüntüde hedefin yeni bir Haçlı saldırısı olduğu vurgulanır. Ve devamında da tıpkı Hakan Albayrak’ın dediği gibi şu açıklamalara yer verilir: “Bizim yerimiz İslam dünyasıda. İslam dünyasının mevcut durumu ümit ve cesaret verici değil gerekçesiyle Batı dünyasında ısrar etmek saçma, zira Batı dünyası da ümit ve cesaret telkin etmiyor. Öyleyse ne yapacağız? İslam dünyasına, gidecek başka bir yerimiz olmadığı için, boynumuz bükük, ümidimiz ve cesaretimiz kırılmış olarak mı yöneleceğiz? Hayır. Aşka ve şevk ile, İslam dünyasını yeniden inşa etmek azmiyle yöneleceğiz. İşte Türkiye ve Suriye’yi birleştirerek başlayacağız. Bu birleşmeyle doğacak cazibe merkezi Mısır’ı da çekecek [İktidara yürüyen İhvan-i Müslimin zaten İttihad-i İslam’cıdır]. Mısır birliğe katılınca, arada kalan Ürdün de mecburen katılacak. Sonra Ürdün üzerinden Filistin ile birleşeceğiz. Irak halkı bu gelişmelere kayıtsız kalmayacak tabii. Osmanlı dönemindeki Ortadoğu İslam birliği günümüz şartlarına uygun olarak yeniden kurulacak. Önce konfederasyon, sonra federasyon ve nihayet tek devlet. Ulusçuluğun, ulus devletçiliğinin canı cehenneme yollanacak. Bu arada Kürt sorunu diye bir şey de kalmayacak”.

Değerli gazeteci H. Albayrak’ın bu yazdıkları Türkiye’de büyük bir kesimin dilinin ezberi düşünceler. Benzer istekleri ifade eden yüzlerce site, gazete, kitap ve dergiye rastlamak mümkündür. Peki, ümit ve cesaretimizin kırıldığı Avrupa birliğine koşmamızı isteyenlerin söyledikleri neydi: “Türkiye AB’ye girerse, ekonomik olarak rahatlayacak, insanlarımız toplumsal ve ekonomik refaha erişecek. Ülkemiz büyük bir siyasal gücün içinde yer alacak, Türkiye doğu ile batı arasında köprü olacaktır”. Bu ifadelerde Avrupa’nın ve Batı’nın adını geçtiği yerleri çıkararak yerine istediğimiz her hangi bir birliğin adını yazdığımızda içeriğin ve isteklerimizin değişmediğini göreceğiz. Yani, “ümit ve cesaret verici birlik” tarzındaki kendimizi kurtarmamıza yönelik sınav sorusu önümüzde yazılı, bizi bekliyor. Biz sadece kendimize uygun alttaki şıklardan birini seçmekteyiz: A) Avrupa Birliği; B) İslam Birliği; C) Türk Devletleri Birliği; D) Rusya ve Çin’in ortaklığı ile Avrasya Birliği. İşte, Türkiye’deki siyasal söylemin adı “birlik” olan noktalı [...], şıkları belli ve doldurulması bize bırakılmış içeriği bu.

Gümrük Birliğine katıldığımızda dönemin siyasal iktidarı Türk insanına öyle bir telkinde bulundu ki halkın neredeyse %70’i saf bir inançla şunları düşünmeye başladı: “Bugün Gümrük Birliğine girersek, yarın artık çalışmaya gerek yok. Artık Avrupa çalışıp bize bakacak”. Evet, Avrupa çalışmasına çalışıyor, ama bize bakmak için değil. Kendi siyasal olgularını ve değerlerini sürekli üreterek bize satmak için ve dünya üzerindeki egemenliğini kanıtlamak için çalışıyor. Biz ise birlik konusundaki saf inancımızı farklı dünyalara taşıyarak hayali birlikler yaratmakla sürdürmekteyiz. Alternatif olarak topluma sunduğumuz birlik idealleri birer ütopya. Tomas More’den daha idealist olan gazeteci ve yazarlarımız bizi bir ada olarak görmeye devam etmektedirler. Oysa, sınırlarımızın ötesinde “ümit ve cesaretimizi” yeniden kazanmak için gidebileceğimiz ne bir “Avrupa Birliği” var, ne de İslam, Türk ve Avrasya birlikleri. Hele son üçü hiç yoktur.

Bunlar saf sözler: Türkiye ve Suriye birleşecek, Mısır buna katılacak. Ürdin de mecburen bu oluşumun içinde yer alacak. Ve ardından Filistin ve Irak. Kürt sorunu da bitecek. Ne kadar iyimser bir tablo. Türkiye ve Suriye nasıl birleşecek? Neden ve nasıl? Mısır neden ve nasıl katılacak bu birliğe? İktiradın değişmesiyle Mısır bir anda değişecek mi? Ve Ürdin mecburen bu birliğe girmek zorunda. Neden mecburen? İslam Birliği “aşk ve şevkle” inşa edilmiyor muydu?

Öte yandan, İslam dünyası Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdin, Filistin ve Irak’tan mı ibaret? Dünyada ABD’ye karşı kafa tutan tek devlet olan İran nerede? Şii olduğundan dolayı bu dünyanın içinde yer alamaz mı? Peki Arap ve Afrika ülkeleri? Yoksa, kafamızdaki hayali Osmanlı modelini mi dayatmak istiyoruz bu devletlere? Yapabilir miyiz? Bu devletler, Amerika’dan daha çok Osmanlı adından ürkmüyorlar mı?

İslam Dünyası neresi? Birkaç Arap devletinin güney sınırlarımızın ötesinde yer aldığı coğrafya mı? Orada bir İslam Dünyası yok ki? İsmi bizi yanıltmış olmasın? Hanedan devletleri var orada. Burada kurulan bütün siyasi, idari, askeri yapılar bu krallık rejiminin savunulmasına hizmet etmektedir. Bu yüzden bu devletler her hangi bir dış saldırıya karşı direnemezler. Tıpkı Irak’ta Saddam Hüseyin’in “devasa” ordusunun tek kurşun bile atmadan yok olup gitmesi gibi. Suriye böyle, Ürdin hakeza, Mısır deseniz o da malum.

Peki, İslam Dünyasını birleştirecek entelektüel bakış nerede? Mısır’daki İhvan-i Müslümin ideologları bile Heideggerci “teknik Batı” karşıtı görüşlerden beslenmekteler. İran’daki İslami akımlar da öyle. Batı düşüncesine karşı İslam Dünyasından koyabilecek birtek düşünce ve entelektüel akım var mı? Oldu mu? İttihad-i İslam yeni bir olgu değildir. XIX. Yüzyılın sonlarından beri mevcut. Ama nasıl mevcut?

“Aşk ve şevk” sözcükleri ve duygusuyla bir aile kurabilirsiniz. Ama o aileyi yaşatmak için düşünceye, ekonomik desteye, yaşamsal güçlere gereksiniminiz var. Aksi taktirde o ailenin boşanması kaçınılmazdır. İnsan beyni ve bedeni kalbinden ve gölgesinden beslenmez. Oysa, neredeyse bir kıtanın aşkından, dahası yaşamından söz ediyoruz.

Ulusalçılığı “cehennem yollayacağız”. Bütün bu devletler bu söylem üzerine kurulu. Suriye, Mısır, Filistin, Irak, Türkiye, Urdin kendi kimliklerinden mi vazgeçecekler? Geçebilirler mi? Bu ülkeler ulusalçılık duygusuyla Osmanlı’ya karşı savaş açtılar ve yine aynı duygu ile sömürge olmaktan kurtuldular. Bir Arap’a Arap olmasının üzerinde bir kimlik belirlemeniz mevcut koşullarda imkansızdır. Devletlerarası hukukta “birleşmek” sözcüğü yoktur. Devletlerin anlayışında ve yasasında da böyle bir hukuksal tanım bulunmaz. Devletler birlşemez, birleştirir, kendisine katar ve büyür. Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu yapısal ve hukuki süreçte bir birleşme değildir, birliktir. Hukuk terminolojisinde birlik ve birleşmek sözcükleri farklı anlamlar taşır.

Avrupa Birliği son 50 yılın eseri değildir. İlk kez Leibniz “Hırıistiyan devletler birliği” tanımıyla karşımıza çıkmaktadır. Avrupa sözcüğü dahi siyasal anlamda bir düşünceye, siyasal güce ve toplumsal baskıya karşı duruş olarak oluştu. Burjuvazi ve aydınlar elele verip bu kuramı her anlamda inşa ettiler. Mevcut siyasal görüntü bu mücadelenin ürünü. Bırakın benzer bir mücadeleyi, böyle bir birlik anlayışının kökenlerine inip sosyal ve toplumsal gerekçelerini bir araya getirecek düşüncenin İslam Dünyasında esamesi bile okunmamaktadır.

Ve son bir düzeltme daha. Lütfen, Haçlı saldırıları karşısında Arap hanedanlarının durumunu da göz önüne alalım. Haçlı birlikleri ve devletleriyle anlaşmalar yaptıklarını da unutmayalım. “Mazlum” edebiyatını siyasal literatüre İsrail Devleti kazandırmıştır. Bu siysal söylem bütün Müslüman yazarların dilinde hiç düşmüyor. Müslümanlar mazlum değillerdir, sadece diğerlerine göre aşırı tembellerdir. Tembeller sadece “hayali dünyalar” yaratırlar. XX. Yüzyılın başlarında yaşamış ünlü mizah şairi Sabir’in bir beytini burada hatırlatmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum:

Biz de ederiz âlem-i rüyâda terakki.
Not: Bu yazı "Bu Yaka" gazetesinin Sayı 6'da yayınlanmıştır.

Cuma, Haziran 09, 2006

ÇAĞDAŞ İKTİSAT SÖYLEMLERİNİN OLUŞUM SÜRECİ


ÇAĞDAŞ İKTİSAT SÖYLEMLERİNİN OLUŞUM SÜRECİ:
ADAM SMİTH - 1


Marksist kuramın ve özellikle de Das Kapital’in ekonomi kritiğinin temelinde yer alan iki isimden biri A. Smith; diğer David Ricardo. Bu ayardaki yazılarımın ilkinde Çağdaş İktisat Söylemlerinin kurucuları gibi Cantillon ve Condillas’tan söz etmiştim. Söz konu bu iki isim, İktisat Tarihi ve Felsefesiin göz ardı ettikleri önemli isimlerdir. Marksist söyleme göre, Çağdaş Batı üç temel üzerine oturmaktadır: Klasik Alman Felsefesi; Fransız Ütopik Sosyalizmi ve İngiliz Ekonomisi. Benzer türden bir tasnife diğer düşünürlerde de rastlanılmaktadır. Buradan çıkarılacak sonuca göre, Çağdaş Batı ve onunla birlikte Çağdaş İktisat ve Dünya ekonomisinin temelelri İngiliz iktisat anlayışına dayanmaktadır. Yani paranın kasası nerede olursa olsun; bu kasanın zeka anahtarları Britanya adasındadır. Ünlü bir iktisat söylemleri tarihçisi T. W. Hutchison A. Smith üzerine yaptığı değerli bir çalışmasında (Before Adam Smith: The Emergence of Political Economy 1662-1776, Oxford – New York, Blasic Blackwell 1988), çağdaş iktisat anlayışının neden Smith’le başladığının sorgulamasını yapmaktadır. Şöyle der eserinin bir yerinde (s. 380-381): “şayet, Boisquilbert, Cantillon ve özellikle Condillac’ın görüşleri İngiliz klasik düşünce sistemi tarafından büsbütün gözardı edilmeyesdi; insanın kamil bilgisi ve geleceğine ilişkin bekleyişlerin doğru olarak gerçekleştiği varsayımları üzerinde bu denli kafa patlatılmasaydı; Cliffe Leslie, Keynes, Shackle ve diğerlerinin protestolarının bir anlamı kalmaz ve XX. Yüzyılın dengesizlikleri, dalgalanmaları önünde iktisat teorisi daha adamakıllı bir görünüm kazanıdı”. Hutchison bu yorumunda haksız sayılmaz. Gerçekten de bir Condillas dururken neden Çağdaş İktisat A. Smith’le başlamıştır. Bu kurt tuzağının altında ne türden bir bit yemi bulunmaktadır. Bunu öğrenmenin yolu da Çağdaş İktisat söylemlerinin içinden geçmektedir. Nitekim, Foucault’un açıklamasıyla: “canavarlar, cinslerin kendilerinden daha başka bir doğa’dan değillerdir”. Ancak ben burada bu soruyu yanıtlayacak değilim. Çünkü bu soruyu yanıtlamak için önce Çağdaş İktisat Söylemleri konusunda birkaç durak mesafe almamız gerekecektir. Bu yüzden direkt olarak Çağdaş İktisat söylemlerinin babası A. Smith’in iktisat, bilgi ve felsefe kuramları üzerinde duralım.

İktisadın Korkak Çocuğu
Beri baştan söyleyelim: buradaki görüş ve düşüncelerimiz A. Smith’in kayda değer en önemli eseri History of Astronomy yapıtına göndermede bulunacaktır. Eser bir teoriler kitabıdır. Bugünkü anlamda bu teorilerin bazıları Çağdaş İktisat kuramında yer edinebilmiştir. Sanırım bu az ilgisizlikte Marksist eleştirinin rolü fazladır. Smith söylemlerinde ilk gözağrısı olarak insanı konu edinir. O, insanı yanılmalar ve belirsizlikler faktörü içinde algılar. Çünkü ona göre, insan davranışlarının cemiyet içinde biçimlenişinde yanılma ve ya belirsizliklerin rolü inkar edilemez. Yani, o bir tür deneme yanılma algısını sorun edinir. Buradan yola çıkarak da Smith “olağan dışı olayların” insan hayatındaki konumuna değinir. Ona göre, insan yaşamında beklenilmedik sürprizlerle karşılaşabiliyor. Bu beklenilmedik sürpriz onun zihninde bir şok etkisi yapmaktadır. Bu insanda bir şaşırma sürecine yol açıyor. İnsan bir süre zihninde yaşadığı bu şokla dengesini yeniden kurmanın mücadelesini vermektedir. Zihnin yeniden toarlanmasından sonradır ki insan kainata hayranlık duymaktadır. Bu hayranlıkla da insan davranışsal çerçeveyi irdelemeye konulmaktadır. Smith olay öncesine ex ante, olay sonrasına ise ex post der. Bu ikisi arasında yer alan “olay” insan yaşamında en belirleyici güç olarak ortaya çıkar. Böylece insan olay sonrasında kendi zihnine bilgisizliği yerleştirir. Smith’e göre, bilginin gelişimi sürecinde insan iradesinin asgarî bir düzeyde rolü vardır. İşte, felsefe de Smith’e göre buradan doğmuştur: bir ihtiyaçtan ziyade insanın kainatı algılayışı ve buna göre kendi hayatını düzenlerken uğradığı hayal kırılığı sonucunda. Smith’in bütün bir ekonomi anlayışı da bu belirsizlik üzerine kurulacaktır. Bu tarz bir düşünüş biçimi Popper’de de daha sonraları kendisini gösterecektir. Aslında bu düşünüş tarzı klasik Yunan felsefesinde Stao okulunun bilgiye bakışı arasında yer almakta olup, yüde yüz yeni bir buluş sayılmaz.

Smith’in Bilgi Anlayışı
Smith kendi kuramını oluşturmak için modellerini test etme mantığını önemsemedi. Nitekim, Smith bir kural koyucu söylem geliştirmemiştir. Öncelikli olarak Newton Fiziği’ne yöneldi. Newton’un fizik kuramını toplumsal bilimlere uyguladı. Bununla Smith, olay ile teorik çatışmayı ortadan kaldırmayarak bu çatışmayı korudu ve onu muhafaza etmenin peşine takıldı. Smith, Locke, Hume ve Berkeley gibi fikri yakınlık duyduklarının bir parça söylemleri dışında durarak bilimsel söylemlerin mantığından ziyade zihinsel muhakemenin mantığıyla ilgilendi. Nitekim, eserinde doğrudan “insan zihninin belirli bir andaki denge” durumuna yönelmiştir. Smith’e göre, denge ile insan huzuru ve sükuneti aramaktadır. İşte, Smith ekonomi söylemine buradan geçiş yapar. Gelişim için ticaretin büyümesi için sükunete gerek vadır. Ancak sükunet daimi değildir. İşte buradan yola çıkarak Smith ikinci kuramını geliştirir: sürpriz ve şok etkisi. Sürpriz bir yıkılma anıdır. Zihin dengesinin dağılmasıdır. Smith bu kuramı için Berkley’in “zamanın izafiliği” fikrini temel almışa benziyor. Bu dağılma anında insan ne geriye dönebilir, ne de öteyi kesitebilir. İki arada bir derede kalan insan için en iyi topralanma anı Gelenek’tir. Şöyle der Smith: “gelenekler acı ve hazzın taşkınlığını azaltıyor… Gelenek herhangi bir olay karşısında şiddetli bir değişme maruz kalmadan, (insan) aklını ve muhakemesini alışılagelen hale ve tabiata uyduruyor, uyumlu hale getiriyor”. Burada da Smith, Hume’nin “geçmiş ile gelecek zamanı teşkil eden farklı iki zaman dilimi arasındaki mutlak uyum hiçbir zaman kanıtlanamayacağı” söyleminden yola çıkmaktadır. İşte, bu iki arada bir derede kalma hali insanı felsefeye, bilgiye taşımaktadır: felsefe, bu kopan iplerin (şok anındaki dağılmanın) keşfi için insan yaşamında ve akıl yürüten bilim adamının teorik gezegenindeki yerini almaktadır. Simith’e göre, insanı çalıştıran, didindiren ve sürekli uğraş halinde tutan şey de bu kopma ve yanılma duygusunun önüne geçebilmesidir. Burada Simth, d’Alembert’in kuramına ters düşerek Lord Kames Home’nin görüşünü benimsemiştir. d’Alembert’e göre, “bilimsel keşif ve mantık ihtiyaç ve kullanım zorunluğundan” doğmuştur. Home ise “belirsizlik, zihnimizdeki bilgisizliğimizi bize fark ettirmekte ve böylece bilgiye yönetmektedir”. Nitekeim, Smith’de çatışmada ve karmaşada bir hayat aramaktadır: “karmaşa bilime isteği yanında bizi ayakta tutabilecek gerekli bilimsel keşiflere de sürüklemektedir” der. Demek ki, bilgi, Smith’e göre, dengesizlikleri ortadan kaldırmak için, sürekli şok yaşamamak için insanı bir adım ötede gitmeye götüren bir şeydir. Bu zincirleme kazalar arasında zaman, Smith’e göre, birbirine hiç karışmayan farklı büyüklüklerle birbirinin peşisıra dizilen anılar zinciridir. Smith, ahlak anlayışını da bu söylem içine oturtmaktadır. Ona göre olay karşısında sarsılan insan kendi sükunetine yeniden kavuşmak için kainata hayranlık duymaktadır. Bu duygu ile de insan kainata ait olduğu kanısını iyice pekiştirmektedir. Ahlaksal olan da bu duygudur.

Devam Edecek...

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Kim Demiş, Kurtuluş İncilin İçindedir...


Not: Bu resim idak.gop.edu.tr/ myavuz/karikatur.htm da alınmıştır.


İnsan bu. Cildi kararmış kitap. Yağmur da yemiş, nem de. Onu rafı dünya. Ve dünya devasa bir eskiciler dükkanı. Değerli oluşu, eski oluşundan.

Sevgili dostumla kanuşuyorum. Hava, su, derken söz anahtarlarımız Amerika'daki Siyahların harabesini açıyor. Yağmalanmış dünyanın renkli kurtları. Kaybetmedikleri tek şeylerinin kaldığını öğreniyorum: "renkleri". Ve sohpet başlar:

Şekspir:
Dil ve kültür insanı yıkıyor .. yeniliyor. Şayet direnirsen halin duman. Değişime yol vermediğin sürece kayıplardası
Marmara:
En iyisi ben köyüme döneyim. Dostum, sence gelecek güzel mi?
Şekspir:
Biz umut ettiğimiz ve aşkı öldürmediğimiz sürece güzel bence abi. Bu çöplüğü temizleyecek çok zamanımız var. O yüzden umutluyum ..
Marmara:
Sen de idalistsin benim gibi. Kafasına dünyayı koynalardansın yani
Şekspir:
Dünya mı? Orası neresi? Ah be dostum. Bileydim bir gün sana ukalalık yapacagimi. Kurtuluş'un kitap tezgahını hatırla. Ordaki Şekspir'e bir bak
Marmara:
Hatırlıyorum, bakıyorum
Şekspir:
o zavallıya elini senden başka kim uzattı?
Marmara:
Ya, ben uzattım mı?
Şekspir:
Sen zehiri verdin usulunce yavaş yavaş beynime, dölledin zihnimi. Suçlamıyorum sakın yanlış anlama. Herşey olacagina vardi
Marmara:
Rica ederim
Şekspir:
Ama bunu etrafımda hala anlamayan insanlar var burada. Dokunurlarsa ölmekten korkuyorlar benden. Aynalı güneş gözlükleri ile geziyorlar etrafımda. Gözüm yanlışlıkla birine değer de yanarlar diye
Marmara:
Malzemen çok desene
Şekspir:
Diyorum ya.. sen köyüne dönmeden bir buraya düşesin.. ben birşeyler ayarlamaya çalışacagim. 6 ay benim siyah kardeşlerimle bir takıl. Müziklerini dinle.. ızdıraplarını anla
Marmara:
Siyahları tercih ediyorsun demek. Siyahlar işe yarar mı
Şekspir:
Sen beyaz olduğunu düşünyorsun tabi hâlâ.. buraya gelince sende siyah oldugunu anlayacaksin benim gibi. Benim de beyaz siyahtan kastım deri rengi degil zaten. Mentalite, biliyorsun. Ne siyahlar var burda beyazlaşmış, ne beyazlar var simsiyah olmuş ve ne griler var benim gibi. Bir komutan bekliyorlar. Köleliklerinin hesabını sormak için... Onlara sen yakışırsın, yada kardeşim johnatthan
Marmara:
Acımasız bir dünyadan söz ediyorsun, rengi olmayan bir dünyadan, bütün renkliliğine rağmen. Bunun sonuçları daha acımasız olur. Kayıp bir geçmiş, kayıp bir gelecek doğurur.
Şekspir:
Komutan, sözlerini verecek bunlara... Sözler ile intikamlarını alacaklar
Marmara:
Los Angeleste misin
Şekspir:
Orasi melekler için dostum... Gitmedim.. gitmek te istemiyorum oraya... Ben utancim ve insanligimla.. hayvanligimla bildigim hayatima devam edecegim. Ve bu siyah cocuklar burada aglaya aglaya rap yapiyorlar: "ben bir hayvanım" diye... Hayvanı insandan aşağı gören zihniyete ne acı? Aslına bakarsan ilk ıslahatımız hayvanlar üzerinde olmalı. Köleleştirdiklerimizden bahsediyorum. Mutlu olanlar zaten mutlu
Marmara:
Merak etme esaretin cebi deliktir. Kimse açları hapse atmaz.
Şekspir:
Kapısı her zaman açık .. dilediginde evine girip cikan bir hayvan varsa o kalmalı.. gitmek isteyen gitmeli... Ağlıyor köpekler kediler çünkü... Mutlu öten bir tek kuşlar gördüğüm... Zaptı en zor olanlar. Kanatlılar
Marmara:
O zaman insanlara kanat tak; uçan her şey özgürdür
Şekspir:
İnsanlarin ucabilecegini bilmek ve bunu kullanmamak da ayri mesele. Bu arada sana soyleyecegim şey: yazılarına umut pompala, insanlarin buna ihtiyaci var. Karanligi çek içinden
Marmara:
Bunu ben de düşünüyorum. Çözüm sunmam lazım. Gelecek vaat etmem lazım. İnanmadıklarıma onları inadırmam lazım.
Şekspir:
Umudu umutsuzluğun içinde göster. Sen bilirsin o kalemi kullanmayi.. sen cok iyi bilirsin

Son Not: Ve sen, ancak doğru düşleri gören adam. İnsanların mutluluğunu, mutluların insanlığına tercih etmekle doğruya vardığını sanacaksın. Onların ortak yönü insanlık değil "mutluluk" olduğunu haykıracaksın. Ama şunu unutmayalım, mutlular insanlıklarını kayıt altında, mutluluklarını ise kayıtdışı tuttukları sürece, insanlar, tarih içinde sayım memurlarının kalemiyle soluklanan ve raklamların peşine katılmaktan başka işe yaramayan uzun sıfırlar treninin kalabalık vagonlarını dolduracaklardır. Çünkü tarih, Meleklerin tutanakları karşısına çıkarılacak insan oğlunun yegane yalancı şahitleridir.

Cumartesi, Haziran 03, 2006

UMUTSUZLUĞA YOLCU MEKTUPLAR

Mektup 1

Sevgili Şamil...

Geceleri bunalımın gölgesi altında geçirdiğini biliyorum. Bir ıstırap kasırgası veya karanlık bir korku beyninin ve kalbinin yarım küresini kaplar durur. Gölgelerin ve hayallerin bütün bir gece sürecek olan savaşı başlar. Ama kanayacak olan senin vücudun. İçten içe bir sızı kopacaktır göğsünden. Kafan çatlayacak, kalbin katı kanları pompalamaktan bitkin düşecek. Bir savaşı daha kaybetmenin huzuruyla geceye veda edeceksin.

Ya sonra ne mi olacak? Anlatayım.

Geceyi uğurladın mı, gündüz gelecek. Gündüzün cazibesi pek fazla sürmez. Sabahın Güneşsiz geçen yarı karanlık ve yarı aydınlık arası şafak sökümünden sonra koca bir ateş topu kafanın üzerinde dikilip durur. Bir salgın adeta. Hiç terk etmez dünyayı. Yakıcı ışınları beyninin yarısını kızartır. Ya uyuyarak kendine en uygun uyuşturucuyu almak zorundasın, ya çığlık atarak senin acılarına misilleme yapan iki ayaklıların neşesine katlanmak zorunda. Seçim her zaman istenmeyen iki şey arasında yapılmaktadır. Korkarım çoğu zaman bu hakkın da olmaya.
Farz edelim uyudun. Gözkapaklarını yarıya indirdin, tıpkı hayatının yelkenlerini suya indirdiğin gibi. Sadece bir defaya mahsus gösterilecek rüyalar dizisini takip etmek zorundasın. Bazen sevimli, bazen abuk sabuk. Ya haz duyarak boşalacaksın, ya kabus görmüş gibi donacaksın. Günün bu kısmını da atlattın mı? Sorun yok demektir. Geceye doğru yolculuğa devam. Ömür nerede kırılacaksa, orada gece ile gündüzün oyunu sona erecektir.

Aslında hep aynı günleri yaşarız farklı sayılar, haftalar, aylar ve seneler adıyla. Bu aynılıktan insan ne zevk alabilir ki? Hiç önemli değil. Asıl sorun bu aynılığa insan nasıl dayanmakta? Cevabı çok basit: Korku. Trajedinin kocaman harfli başlığı. Savaşın hiç değişmeyen biricik taktiği. Bilgi bu vahşi kaygılanmayı yenmek için doğdu. Eski Yunan’dan bu yana bilginin söylenile gelen açıklanması şu: Güvenmek için bilmeliğiz. Neye güvenmek için? Tanrıya, doğaya, İnsanlara, varolan her şeye, kadınlara bile. Güven, korkuyu yok etmek için yaratılmış adeta. Gecenin ardından gündüzün geleceğine güvenmeseydik nasıl uyuyabilirdik?

Ama sorun bununla da kalmıyor, kalmayacakta. Bilginin kamçısı birilerinin elinde. Kim bu birileri? Aslında kim oldukları meçhul. Onlar kimlik ötesi varlıklar. Devamlı ve hiç durmadan kimliklerimize saldırmakta. Nasıl mı? Habil ile Gabil’in hikayesini bilirsin? Biri çoban, ötekisi çiftçiydi. Bir yıldönümünde ürünlerini Tanrı’ya sunmak için huzura çağrıldılar. Birinin ürünü ötekisine tercih edildi. Habil ile Gabil’in savaşı ve insanoğlunun sevap-günah ikilemi başlamış oldu. Onları bu savaşa iten Tanrı’nın adaletsizliği mi? Hiç sanmıyorum. Eğer ikisinin de ürünü kabul edilseydi veya ikisinin de kurbanı geri çevrilseydi savaş yine olacaktı. Bu defa da iyi ile iyinin veya kötüyle kötünün savaşı patlak verecekti.

İşte tıpkı bunun gibi, Eski Yunan’da Yedi Bilge adını alan yedi kişilik bir uyanıklar çetesi bilgeliklerinin ürünlerini Tanrı Apollon’a sunmak için Delphoi tapınağının yolunu tuttular. Ve Apollon’un yapacağı arabuluculukla Yüce Zeus’a bilgeliklerini şöyle sundular: “Kendini bil!” Yani, bir kimlik bilmecesi. Bu, Yedi Bilge toplumun yöneticileri, yani iktidar. İktidar, kaderimizin hakiki sahibi gibi davaranıp, kaderin bilgisini Tanrılar’ın eline sunarak, hayatımızı kırbaçlamaya başladılar. İnsanoğlunun sado-mazoşist tarihi böyle başlamış oldu.

Ben kimim? sorusu karşısında beynimizi, kalbimizi ve hatta penisimizi dahi gecenin, gündüzün derinliklerine fırlatarak bulanık, hayaletsi, sıkıntılı zaman aralıklarında düşünüp dururuz. Bir tek amaç uğruna: Kırbaç karşısında köleliğimize sadık olduğumuzun güvencesini iktidara duyurmak için.

- Ben kimim?
- Güvanilir bir köleyim.

Nereden nereye geldik ve daha nerelere doğru gideceğiz. Senin nereye gideceğini bilmiyorum. Belki de ben yanılmaktayım. Aslında umurumda bile değil. Benim savaşım basit: Kimliğimizi kimlik sorunuyla ele geçiren bilgeler ordusunu yok etmek. Başaracak mıyım? Önemli değil. Bu hayal bile bana yetiyor. Ya başarırsam? Yok ettiğimin yerine koyabilecek bir tek şeyim var: İnanmak.
21. 09. 2001.