Salı, Ekim 31, 2006

Çağdaş Arap Edebiyatına Eleştirel Katkılar II

ÇAĞDAŞ ARAP EDEBİYATINA ELEŞTİREL KATKILAR
LÜBNAN

Lübnan; rüyasından erken uyanan çekici azizelerin yurdundayız. Hayali bile insana dar eden azizelerin. Hepsi birer çekilmezler ve geçimsizler ordusu. Lübnan’da logos sipermatigos’tur; gebe bırakır insanı. Buradaki yaşam, yari insan, yari ejderha. Arap’ın bıçak sırtındaki çağdaşlık yolculuğu burada başlar. Fransız Cizvitlilerle, Lübnan milliyetçilerinin ve Amerikan kolejlilerinin koyun koyuna çöl egzersizi yaptıkları sahne, Lübnan. Tılsımın kalbi. Arap dünyası bütün yarım akıllılarını burada şeytana teslim etmiş. Modernliğin adaklık agorası, burası. Uyduruk akıl oyunlarının, geleceğe ilişkin özgürlük nutuklarının, gericiliğe lanet kusanların, mahreme uçkur açanların gerdek odası. Kimse, ama kimse sıyrılamaz bu entel haramilerin tuzağından. Ne Kerem, Ne Halil, ne Ömer, ne Reyhani, ne de Nu’ayma. Hepsi Batılı devin tutsakları; bazısı gönüllü buna.

Lübnan, bütün Ortaçağ boyunca İslam dünyasının göbeğinde patlamaya hazır bir bomba olarak kaldı. Haçlılardan geri kalan gizli bir mayın gibi. XIX. Yüzyılın başlarında Fransız milliyetçiliğinin ısırdığı Lübnanlı Hıristiyanlar aynı yüzyılın sonlarında kudurmaya başladılar. Toplumsal anlamda modern Batı söylemlerinin tutunduğu İslamî kara parçası ne Mısır, ne İran, ne Türkiye olmuştur. Doğu’nun Batı aynası Lübnan’da parladı. Tam da bütün bir kıtada asırlık Güneş tutulmasının yaşandığı bir anda. Siyasi anlamda Büyük Arap bataklığı olarak tanımlanacak Lübnan, Filistin ve şimdiki İsrail olarak tanımlanacak karadaki Bermuda Üçgeninde akli melekelerini kaptıracak toplumsal yapı oldukça erken dönemlerde şekillenmeye başlamıştır. Artık XVIII. Yüzyılın sonları ve XIX. Yüzyılın başlarında Lübnan’da çarkı döndürecek kadar Hıristiyan, Yahudi, Süryani aydın bulunuyordu. Ortaya çıkan Fenikecilik akımıyla birlikte Müslüman deliler de kırmızı sevdiklerini anlamaya başladılar. Tohumu ektiğin toprak sahra bile olsa çekilen emek boşa gitmez Tanrı’nın yasasında. Hele, bu tohum Lübnan gibi bereketli bir toprağa düşmüşse Tanrı’ya ve onun yasasına pek iş düşmez Batılının kitabında.

Bütün bir XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın ilk üç on yılında Batı kurtulmak istediği pisliklerini Lübnan’a taşıdı. 1930 yıllarına geldiğinde burası bir düşünse lağımı haline gelmişti. Örneğin, Avrupa’da oluşturulmak istenilen Ari model ve ilerlemeci tarih anlayışı karşısında Eski Mısır ve Fenike düşüncesi ölüme mahkum edilirken, aynı Batılılar Lübnan aydınlarını Fenike uygarlığının eski ve zenginliği ile uyandırmaya çalışıyorlardı. Batı eşittir dünya uygarlığının temellerini Yunan üzerine inşa etme çalışmalarının bütün hızıyla sürdüğü Avrupa’da, Fransız aydınlar Lübnan’a kendi değerlerini fark etmesini öğretiyorlardı. Batı içinden çıktığı Fenike, Mısır, Mezopotamya uygarlığının izlerini şiddetle yok ederken; Doğu’da eziklik psikolojisi içinde gördüğü ve buna da onları inandırdığı bazı topluluklara Osmanlı Dünyasını yıkmayı öğretiyordu. Doğu’daki bütün toplumların etno-bilimsel araştırmacılığının temellerinin Avrupa’da atıldığını unutmayalım. Buraya Türkoloji, Persoloji, Arapoloji, Armenoloji, Kürdoloji, Sinoloji, yetmedi bu kimlikler altında yer alan küçük kavimlerin ve coğrafyaların bilimsellik adına birer savunmasız kalelere dönüşmesini sağlayan her türlü araştırma birimleri dahildir. Batı, bütün bir XIX. Yüzyıl boyunca birleştirici uydurma bir Ari model çevresinde birleşmeyi ararken, Doğu’daki Müslüman topluluklar bütün birleştirici dini, ahlaki, hukuki, toplumsal kimliklerinden koparılmaktaydılar. Uğradıkları tecavüz karşısında Batı’nın dayanılmaz gücünü teknik başarıda gören Doğulu aydınlar ise Avrupaî bilimsel söylem ve yöntemleri edinmekle eline silah almakla böbürlenen ve mahallenin kabadayısı olduğunu savan çocukluk psikolojisi içindeydiler. XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın ilk yarısında bütün Doğulu aydınlar kendilerini “Kurtlar Vadisi”nin kurtarıcıları olarak görüyorlardı. Zavallılığın şiddeti o denli yoğundu ki taktikle taklit arasındaki farkın olmadığını dahi Heidegger’le öğreneceklerdi. Doğunun durumunu açıklayan ilk Doğulu denemesi olarak görülen Garbzedelik eseriyle, Batı’nın tekniğini almaya karşı çıkan ilk düşünür İranlı Celal Al-i Ahmed dahi teknolojiyi almakla Batı’nın bütün ahlaki, yaşamsal, toplumsal, politik ve kültürel değerleri ve kaidelerini almak arasında hiçbir farkın olmadığını ve bunların birbirini tamamlayıcı öğeler olduğunu birkaç Heidegger taslağından öğrenecektir. Denilebilir ki, Lübnanlı Hıristiyan cemaat Batı’yla aynı inançsal değerleri paylaştığından Müslüman Arap’ın “çöl diyalektiğini” inkâr edebilir? Ancak, unutulmamalıdır ki, Lübnanlı Hıristiyan’ın bile inanç değerleri kendi coğrafyasının sosyal, kültürel, dilsel bağlarıyla ortak bir Arap yaşamının bütününe bağlıdır. Kısacası, toplumsal anlamda Arap coğrafyasının bağırsaklarına yapışan parazit Lübnan’da üremeye başladı. Hastalığın taşıyıcıları ise papaz çocukları oldular.

Ye’cûclar ve Me’cûcler
Müslüman Araplar, özellikle de Arap uleması Kur’an’da birkaç yerde (Kehf:94; Enbiya:96) adları geçen bu haşarat soyu kavim için hep uygun bir kimlik arayıp durmuşlardır. Ne hikmetse erken dönem bütün Arap uleması Ye’cûc ve Me’cûcların Türklerin olduğu konusunda ittifak etmiş gibidirler. Ancak bu ulemanın sonraki kuşağı babalarının yanıldığını, bunların Türkler olmayıp Moğollar olabileceğini iddia etmişler. Onları izleyen nesil ise Çin’e Maçin’e bu yakıştırmayı kondurup durmuşlardır. Ye’cûc-Me’cûc olayı Tevrat’ta Gog-Magog olarak tasvir edilir. Her ne kadar bu olayın gelecekte olacak bir olayla ilgisi olmayıp, söz konusu kavimlerin M.Ö. VIII. Yüzyılda dünyaya kök söktüren İskitler’de iki boyun adı olduğu bugünkü bilgilerimiz ışığında biliniyorsa da, Ye’cûc ve Me’cûc olayı İslam literatüründe artık simgeleşmiş bir konuma gelmiştir. XIX. Yüzyıl Mısırlı bir ilahiyatçı Hüseyin adlı birisinin “Kıyamet Alametleri” adlı kitabında bunlardan söz edilirken Ye’cûc-Me’cûc olayı kadar simgesel olacak bir açıklamada bulunmaktadır. Müellife göre, onlar bir halktan veya topluluktan değil, topraktan üremişlerdir. Ortaçağ İslam dünyasının soyut anlamda üç büyük korkusu bulunuyordu: Kıyamet, Deccal ve Ye’cûc-Me’cûc. Bunlardan kıyamet Kur’an’da ayrıntılarıyla tasvir edilmiş dünyanın sonunu tanımlayan yaşanacak ilahi bir gerçekliktir. Dede-Korkut’taki “tepegöz”ü andıran alnının ortasına reklam panosu gibi “kafir” yazılacak Deccal efsanesi ise eski bir Yahudi mitosundan öte bir anlam ifade etmemektedir ve İslam kaynaklarında yer alması hicretin II. Yüzyılına rastlamaktadır. Söz konusu Ye’cûc ve Me’cûclara gelince bunlarda belirttiğimiz gibi İskitiyalı iki eski kavim olup, Mısır’ı kadar akınlar yapmakla bu vesileyle bölge toplumlarının inançsal hafızasında yer edinmişlerdir. Kur’an’daki anlatım da gelecekte olacak bir olaya değil önceden yaşanmış bir olaya tanıklık etmektedir. Ancak bir fesat çıkaranlar anlamında simgesel olarak bu tanımı burada kullanmak yerinde olacaktır, diye düşünüyorum. XIX. Yüzyılda Müslüman aleminin Ye’cûc ve Me’cûcları Lübnan’daki papaz okullarıydı.

Bilindiği gibi, İslam cemaati arasında yaşayan gayrimüslim tebaa siyasi bir muhalefet göstermedikleri sürece kendi dinsel ve toplumsal yaşam tarzlarını serbestçe icra etmekte hiçbir engelle karşılaşmamışlardır. Ta ki XIX. Yüzyılda bazı Hıristiyan cemaatler Osmanlı içinde çıbanbaşı olana kadar. Avrupa’nın yaygın bir dalkavukluğu olarak görülen Osmanlı coğrafyasında “Hıristiyan azınlıkların haklarını” savunma girişimi insani olmaktan çok politik bir amaca hizmet etmiş ve hâlâ da etmektedir. Bunun en son örneğini Endonezya’da bazı küçük adalarda yaşayan Hıristiyanlara devlet kimliği kazandırılmasıyla gördük. XIX. Yüzyılda Osmanlı’nın güney bölgelerinde söz konusu Mardin, Suriye, Lübnan gibi eyaletlerinde Hıristiyanlar üzerinde bir baskı görülmektedir. İstisnasız bütün Batı kaynakları Hıristiyanlara karşı yapılan bu baskıdan söz etmekte ve bu baskı sonucunda bölgeden çevre ülkelere doğru yayılan göçlere yer vermektedirler. Bu kaynaklar söz konusu baskının kaynağında, Osmanlı’nın Avrupa karşısında yenilgisinin hıncını bunlardan aldığı şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu iddia, Türkiye tarihçilerin ve özellikle de çağdaş Arap tarihçilerinin eserlerinde de yer almaktadır. Aslında bu iddia oldukça saçma ve mesnetsiz bir açıklamadır. Söz konusu daha Haçlı seferleri sırasında Müslümanlarla-Hıristiyan güçleri kıyasıya savaşırken ve Haçlı orduları can, mal demeden ele geçirdikleri bütün Müslüman şehir ve yerleşimlerini yok ederken geniş Selçuklu coğrafyası içinde yaşayan Hıristiyan ve Yahudi cemaatler aynı baskıya uğramadı da şimdi mi bu baskıya uğradı? Veya Osmanlılar İstanbul’u fethederken buradaki Hıristiyan cemaate Bizans döneminde bile tanınmayan bir çeşit özerklik yapısı sunarken, onlara baskı uygulamak XIX. Yüzyılda mı aklına geldi? Gerçek şu ki, XIX. Yüzyılda yabancı devletler Osmanlı devletinden ülkenin etnik ve dini yapısının karışık olduğu bölge ve eyaletlerinde sefarethaneler ve konsolosluklar açma hakkı elde edince, bu konsolosluklar eliyle Osmanlı çatısı altında yaşayan Hıristiyan veya Müslüman olsun fark etmez Türk olmayan bütün etnikler üzerinde propagandalara başladılar. İstisnasız Osmanlı’nın bütün doğu ve güney illerinde karşımıza çıkan bu konsolosluklar adeta bir “araştırma merkezlerini” andırıyordu. Önceleri Fransa, Büyük Britanya ve Rusya’ya tanınan bu ayrıcalık, daha sonra Almanya ve ABD’ne de verildi. Bu konsolosluklarda çalışanların büyük bir kısmı Avrupa’da o zamanlarda yeni oluşmakta olan Doğubilimleri Enstitülerinde eğitim almışlardı. Bunlar ülkelerine döndüklerinde Doğudaki etniklerin etno-bilimsel tarihçiliğinin temellerini atacaklardır. Sefarethanelerde memuriyete başlayan bu uzmanların öncelikli görevi Osmanlı ve İran’daki Türk Kaçar devletlerinin geniş coğrafyasında yaşayan Türklerin dışında kalan halkların ve etniklerin varlığını, kimliğini tespit edip onların öncelikle dilini, ardından da bütün toplumsal özelliklerini öğrenmektir. Elde edilen bu yerel bilgiler titiz biçimde raporlar halinde düzenlenmekte ve kendi ülkelerine gönderilmekteydi. Söz konusu raporlar Batılı ülkelerde geniş bilim çevrelerince tartışılmakta, bu defa kronolojik bir şema içinde, rasyonel ve ampirik çözümlemeler doğrultusunda, bilimsel ve düzenli bir metoda kavuşturulmuş olarak, kapsamlı bir araştırma ve eser halinde geri dönmekte ve bu halkların okur yazar kesimlerine “cennetten indirilmiş değerler” gibi sunulmaktaydı. Batı bilimselliğinin en önemli özelliği bir konuyu yöntembilimsel olarak kaynaklar eşliğinde sunmasıydı. Bu bilim anlayışında yeni bir tarzdı ve oldukça da çekiciydi. Söz konusu halkların tarihi, yaşam biçimi, soysal ve kültürel farklılıkları İslam dünyasında da araştırılmakta ve yazılmaktaydı. Örneğin, İslam tarihçiliğinde ciltler dolusu bölgesel tarih eserlerine rastlamak mümkündür. Bu eserlerde bir hanedanın ve topluluğun en ince ayrıntılarına kadar tasvirleri bulunmaktadır. Ancak bu eserlerde birleştirici öğeler esas alınmakta, metot olarak ta aktarmacı bir yöntem izlenilmekteydi. Batı biliminin sunduğu yöntem ise temelde etniksel farklılıkları belirlemek ve bunları gayet ahenkli ve ciddi biçimde toplumun korumacı özellikleri olarak sunarak, adeta toplumların kimliksel değerlerini bu farklı oluşumlar üzerinde inşa etmekti. Bir anlamda toplumsal bir geobiyografik çalışma özelliği sunan yığın dolusu bu eserler söz konusu toplumların okuryazar kesimine hazır kimlik modelleri ithal etmekteydi. Batı’da bu tarz çalışmalara her zaman destek ve teşvik olmuş ve olabildiğince geniş yayılması sağlanılmıştır. Hatta, söz konusu Doğulu toplumların okuryazar kesiminin kafasındaki kuşku anlayışını dahi ele geçirip kontrol etmek için bir konudaki çalışmanın birden fazla çeşidi, muhalif ve eleştirel yaklaşımları da yapılmaktaydı. Bilim adeta bazı güçlerin çıkarına hizmet eden küresel bir çarka dönüştürülmekte ve içine aldığı fertleri ve toplumları kendince önceden belirlenmiş yöne doğru sürüklemekteydi. Öte yandan metodolojik, zenginlik bakımından da karşısı alınmaz bir yöntemdi bu. Böyle bir sürecin içine girip veya onu fark edip karşı çıkmak imkânsızdır. XX. Yüzyılın başlarına ait Osmanlı arşiv belgeleri arasında devlet olarak Osmanlı’nın bu çarkın farkına vardığı bilinmektedir, ancak Osmanlı’nın elinde bunun karşısını alacak alternatif bir yöntem bulunmadığından bu yöntemi ancak kendince taklit edebilirdi. Ancak bu yöntem teknik olarak ancak kurucuları için avantajlar sunma yapısına sahip olduğundan taklit edenin taklidin zorluklarına katlanması gerekmekteydi. Bir örnek verelim. Daha 1840 yıllarında Osmanlı devleti bütün hazinesini tüketerek Batı’daki gibi fabrikalar, imalathaneler kurarak, çok sayıda Batıdan uzman ithal ettiği halde bu atılımdan hiçbir çıkar sağlamamıştır. Aksine ithal etmek üretmekten daha pahalıya mal olunca bundan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Yani, verinin işletimi birinci derecede veri yapımcısının nedenselliğine hizmet etmektedir. İşte, XIX. Yüzyılda Doğu dünyası üzerinde kararmaya başlayan şafak böyle devasa güçlerin ürettikleri siyah dumanlardan bunalmaktaydı. Bu güçler Osmanlı içindeki gayrimüslim toplulukları kendi saflarına çekmekte pek zorluk yaşamadılar. Çünkü, onlarla aynı inançsal bağın uzantıları olarak diyalog kurmaktaydılar. Osmanlı ve İran’daki kilse bünyesindeki papaz okulları kısa sürede Avrupa devletlerinden destek ve teşvik görmeye başladı. Buradan çıkan çocuklar yine onların aracılığıyla Avrupa’daki üniversite ve bilim kurumlarına eğitim için gönderildiler, çoğu ise gönderildikleri ülkelerin devlet idari kadrolarına alındı. Avrupa bu konuda özellikle Hindistan ve Lübnan’da oldukça etkili çalışmıştır. Lübnan’da Fransızlar, Hindistan’da ise İngilizler bu coğrafyada çağdaş söylemlerin ve düşüncelerin temelini atacak bir zeka ordusu yetiştirdiler. Bu sürecin içine ilk çekilenler Lübnan’daki Hıristiyan kesim olmuştur. Lübnan’daki Hıristiyan kesimin bir özelliği vardı: din olarak Avrupa’ya yakındı; dil ve etnik olarak Araplara. Avrupa din kanalıyla bunların kanına girerken, bunlarda dil ve kardeşlik kanalıyla Müslüman Arapların kanına girmekteydiler. Çağdaşlık adına kültürden-sanata, ekonomiden-yaşama, bilimden-eğlenceye kadar İslam dünyasında bütün modernlik olguları üç bölgede şekillenmiştir: Arap dilli coğrafyaya hitap etmek için Lübnan’da; Hint-Avrupa ve Hint-İran dilli coğrafyaya hitap etmek için Hindistan; Türk dilli coğrafyaya hitap etmek için de İdil-Ural bölgeleri. Lübnan Fransız, Hindistan İngiliz, İdil-Ural bölgesi ise Rus etkisinde şekillenmişti. Bunları birleştiren tek merkez ise bütün olguların ve anlayışların ortak bir Batı idealine hizmet etmesiydi. Nitekim Arap milliyetçiliği ve geniş anlamda çağdaşlaşmasına Lübnan öncülük ederken; İranî ve Hint toplumların ulusçuluk ve çağdaşlık merkezi Hindistan; Türk toplumlarının milliyetçilik ve çağdaşlık tohumları ise İdil-Ural bölgesinde atılmıştır. İstisnasız, çağdaşlık ve bilim adına yapılan erken dönem bütün çalışmaların, araştırmaların, siyasi ve kültürel faaliyetlerin, düşüncelerin yazarları, politikacıları, sanatçıları bu coğrafyada faaliyet göstermiş Batılılar ve buradan çıkmış yerel insanlar olmuşlardır. Bugün bu coğrafyada yaşayan tekbir Allah’ın kulu dahi kendisine bir ayrıcalık biçerek bu düşünce, anlayış, siyaset, yaşam odaklı adeta yeniden yaratılan dünyadan farklı bir kaynaktan beslendiğini iddia edemez. İster dindar olsun, ister en ifrat düzeyde Allah düşmanı olsun herkes bu sofranın üzerine yer alan farklı soyut ve somut olgulardan beslenmiştir. Bizim Müslüman kimliğimiz bile sonradan üretilmiş takma bir kimlikten arınmış salt İslamî anlamda düşünülemez.

Sanırım, bu boğaz dolusu açıklamalardan sonra Çağdaş Arap dünyasının Ye’cûc ve Me’cûclarının Lübnanlı papaz çocuklarının olduğu anlaşılmıştır. Doğu’da ilk Avrupa okullarının neden Lübnan’da kurulduğu gayet açıktır. Osmanlı coğrafyasında Hıristiyan kesime karşı 1860’larda başlayan baskı, işte bu kesimin Avrupa güçleri adına yoğun biçimde farkında olsunlar veya olmasınlar çalışmalarından kaynaklanmaktaydı. XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Lübnan’da Avrupa eğitiminin rahle-i tedrisatından geçmiş yüzlerce aydın bulunuyordu. Bunların Suriye’deki Avrupalılar lehine çalışmaları artınca ona eşit biçimde Osmanlı’nın da onlara baskısı arttı. Bu etki-tepki içinden çıkılması zor sürecin başlamasını tetiklemiş oldu. Söz konusu bölgeden Arap coğrafyası geneline yapılacak göçler için önemli bir elit ve aydın kesim de bulunuyordu. Bunlar Çağdaş Arap edebiyatının ve düşüncesinin fikir babaları olacaklardır. Tıpkı bir önceki çalışmada Mısır edebiyatında gördüğümüz gibi.

Irzına Geçilen Kimlik: Fenikecilik
XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da ve artık onun Doğu’da bir “akıl adası” haline gelen Lübnan’da çok ilginç ve ilginç olmaktan da ziyade can yakıcı bir süreç yaşanmaktaydı. Avrupa şiddetli biçimde Yunan ve Latin düşüncesinin kaynağını oluşturan ve 1850’lere kadar da Avrupa’da kabul edilen Eski Mısır, Fenike ve Mezopotamya anlayışı üzerinde adeta “bilimsel bir soykırım” gerçekleştirirken, Lübnan’daki Hıristiyan kardeşlerinin gönlünü almak ve onlara esin kaynağı olmak içinde “ırzına geçtiği” Fenikecili pohpohlamaktaydı. Oysa Lübnan Hıristiyanlarının soy kökünde Fenike kanının damlası bile bulunmuyordu. Sırf bu coğrafyada çok eskilerde uygarlığın kurucusu olan Fenikeliler yaşamışlar diye ve hâlihazırda da Lübnan’daki Hıristiyanlar Müslümanlarca çevreleri sarılmış ve bir alternatif arayışındalar diye onlar Fenike kimliği ilaç olarak yutturuldu. Oysa Avrupalı kendi evinde Fenike kimliğini köpeği ile bile eşit görmüyordu. Lübnanlı Hıristiyanlar Fenikeciliği o denli sıkıca benimsediler ki bunun kendileri ile Avrupalılar arasında din dışından birleştirici ikinci en büyük bağ olduğunu düşündüler. Tıpkı Mısır’daki Firavuncular gibi onlarda benzer bir propagandayı seçtiler. 1930 yılına gelindiğinde Fenikecilik Lübnan’da artık bir doktrin halini almıştır. Buna göre, Lübnanlıların ırk babası Araplar değil, Akdeniz’in kültür taşıyıcıları olmuş Fenikelilerdir. Fenikeli olmak içi artılarla doldurulmuş bir dünyalı olmaktı. Fenikeli demek, demokrat demektir. Fenikeli demek “çöl” yaşamını geri tepmiş aydın bir Akdenizli demektir. Fenikeli demek gerçek Avrupalı demektir. Bu gürültülü lafları duyan Lübnanlı Hıristiyan genç yellense gazıyla Beyrut’un minarelerini devirebileceğini düşünmeye başladı. Avrupalı burada kıçıyla dümbelek çalmaktaydı. Lübnanlı maymun. Akdeniz’den esecek her ritme şaklabanlık yapacak havaya girmişti bile. Fenikecilik ters tepki yaptı. Yandaşları ile birlikte karşıtlarını da örgütledi. Lübnanlı Hıristiyan genç Akdenizli olur da, Müslümanı çölde serap görmez mi? Bu karşıtlık iki kemsi de fena çarptı. Ama onların birbirine düşmesi şimdilik gerekmezdi, çünkü Hasta Adam henüz can vermemişti. Bu yüzden Fransızlar Fenikecilik akımından desteklerini çektiler. Ortak bir Arap milliyetçiliğine ve bunun içinde de Lübnanlı olmaya vurgu yapmaya başladılar. Çünkü Türkler karşısında Arapların şimdilik birlik olması gerekirdi.

Lübnan’ın bir diğer özelliği ise Batı karşıtı söylemlerin de buradan çıkması idi. Hatta, XX. Yüzyılın 20-30’lu yıllarında burada Fransa karşıtı söylemlerin zirveye çıktığı dönemde Fransa’ya bağımlı olan tek Arap ülkesi de Lübnan’dır. Bu tuhaflık Lübnanlıdan değil, Fransız aklının işlev gücünden ileri geliyordu. Lübnan sadece savruluyordu. Lübnan’da Fransa karşıtı bir bağımsızlık savaşı verilirken ülkede tercüme edilen kitapların tamamı da Fransızcadan aktarılmaktaydı. Acaba, Lübnanlı Fransızları Fransız zekâsıyla mı vurmak istiyordu? Hiç sanmam. Öyle olsaydı, Lübnan’ın ilk düşünen kafası Kerem Mulham Kerem gibi korkak mı korkak, pısırık mı pısırık, ödlek mi ödlek bir gazeteci bozması ara sırada duygusal hikâyeler yumurtlayan biri olmazdı. Ama ilginç olan Lübnanlı ilk yazarların Lübnan’’a değil de Mısır çevresine hitap edişiydi. 1904 doğumlu olan Kerem Mulham Kerem’de de Mısır’a cazip bir kültürel ve politik kendini sorgulama anlayışı bulunmaktadır. Garibim Kolombo gibi Amerika’yı keşfedip hâlâ Hindistan’a gittiğini sanmış. Akdeniz’den kuzeye uçayım derken Mısır’ı Fransa sanmasın. Hadi hayırlısı!

Lübnan’ın “Fiction” Yazarları
Çağdaş Lübnan edebiyatının öncülleri işe klasik Arap şiir kalıplarından ve Osmanlı şiirinin etkisinden kurtulmakla başladılar. Çöküp attıklarının yerine ise Fransız romantizmini, çok daha komiği ise Fransız taşra sembolizmini ikame ettiler. Bu cübbeliğin ilk ucuz kahramanı Bişara’l-Hûrî’dir. Şiirde yenilikçilik derken genel Arap edebiyatında onun adı ilk sırada yer almaktadır. Şiirlerinde doğayı yansıtmış ve güncel konulara yönelmiştir. Onun öncü olarak kabul edilmesi birazda ideolojiktir. Çünkü Hûrî, “sanat sanat içindir” kuralını çiğneyerek ulusalcı düşüncelere gömülmüş ve iliklerine kadar Arap birliğini savunmuştur. Ancak Hûrî, Arap’ı Fransız taşrasının sembolik değerleri ile etkilemek istemiş “bedeviliğe Fransız” kalmayı yeğlemiştir.

Lübnan edebiyatına damgasını vuran en önemli konu göç yaşamıdır. Gecekondularla kuşatılan şehir hayatının şehirlilikten nasibini alamamış köylü yüzünü tasvir etmek 1940 sonrası Lübnan edebiyatının vazgeçilmezi olmuştur. Bir çeşit Amerikanvari “fiction” edebiyatını hatırlatan Lübnan edebiyatının merkezinde yer alan bu konu asla terk edilmeyecektir. Bu edebiyatın ilk temsilcileri Halil Takiyeddin ve Tevfik Yusuf Avvad’dır. Bunlardan ikincisi Lübnan sınırlarını da aşarak Arap edebiyatı içinde Mısırlı Mahmud Temür ile boy ölçüşecek konuma gelir. Avvad tam anlamıyla bir çile edebiyatı yapar. “Ekmek Kapısı” romanı okuru gözyaşlarına boğmakta hiç acımaz. Sorunlar, acıklı yaşamlar ve onların üzerine açılan tarihsel geçmişin yansımaları oldukça iyi kurgulanmıştır bu romanda. Avvad, sanki Doğulu insanın kaderciliğinden de sıyrılmış gibidir. Çünkü roman ve hikayelerinde “fiction” yazarları gibi “şansızlık” kavramına vurguda bulunmaktadır.

Lübnan edebiyatın konulara derinlemesine nüfus eden ve biraz da sözünü esirgemeyen yazar Marûn Abbud (1886-1962) olmuştur. “Cüceler ve Devler”, “Kızıl Emir” ve “Geçip Giden Birinin Notları” adlı eserleri keyifle okunacak eserleri arasında gösterilmektedir. Bunlardan “Kızıl Emir”i tarihi bir roman olup 1789-1840 yılları arasında hüküm sürmüş Emir Beşir’in biyografisini esas almaktadır. Yazar, Emir Beşir’i feodalizmi sorgulayan, onunla hesaplaşan bir hükümdar görünümünde tasvir etmekte, adeta onu Doğunun yeniliği kucaklayan bir siyaset adamı olarak sunmaktadır. Marûn’un yazılarında ve özellikle de hikayelerinde dikkat çeken bir diğer husus ise din adamlarına karşı kullandığı saldırgan dildir. Sakın yanlış anlaşılmasın, Marûn’un hikayelerinde tasvir ettiği yobaz din motifleri Hıristiyan papazlarının üzerine taftan olarak dikilmektedir. “Geçip Giden Birinin Notları” ise eşine az rastlanılır bir içeriğe sahip. Marûn, sade ve basit insanların yaşamına aynayı tutmuş burada. Küçük insanların güncesini tutma eylemi bu çalışma bir yerde.

Arap Milliyetçiliğinin Değişmez Düşmanı: Türkler
Konuyla ilgili okuduğumuz araştırmalar arasında dikkatimizi çeken bir nokta bulunmaktadır. Bilindiği gibi, XX. Yüzyılın ilk on yılına kadar “Türk” adı ve kimliği Osmanlı’nın da şiddetle dışladığı, iğrendiği, alaya aldığı bir tanımdır. Türk demek günümüzün yaygın şehirli argosunda “kro” demektir. Osmanlı kapsamlı bir “ümmet” anlayışına sahip olmuştur, o denli ki kendisinden önce böyle bir anlayışı hiçbir Arap, İran ve Türk devletinde göremiyoruz. Örneğin, Emeviler döneminde “Arap olmak”, Abbasiler döneminde “Mevalî olmak”, Oğuzlar döneminde “Türk olmak”, Endülüs’teki Kordoba Halifeliği döneminde “Arap ve Yahudi olmak”, Kuzey Afrika’da ortaya çıkan Müslüman devletleri Hammadiler, Müvehhidiler ve Meriniler döneminde “Berberi olmak” övülecek ve gurur duyulacak bir kimlik iken, Osmanlı döneminde “Devleti Al-i Osman tebaası olmak” övülmüş bir kimliğin temsilcisi olmaktı. Osmanlılar “Türkçülüğü ve Türk tezini” ancak 1911 yılında kabul etmişlerdir. Buna karşın 1870 yılından itibaren geniş Osmanlı coğrafyasında Türk olmayan diğer bütün Müslüman ve gayrimüslim kesimde “aşırı bir Türk düşmanlığının” şekillendiği görülmektedir. Bu anlayışın oluşumunun temelinde Avrupalı güçlerin yattığı bir gerçektir. İstisnasız bütün bu gayri-Türk kesimlerin millet olmak serüveni “Türk karşıtı olmak” üzerine kurgulanmıştır. Bu Araplar içinde geçerlidir. Örneğin, daha Arap-Türk siyasi ve etnik çatışması yaşanmadığı dönemlerde Arap aydınlarının elinde geniş bir “Arap-Türk düşmanlık edebiyatı” bulunuyordu. kısa süre sonra Arap yazarları da bu tarz eserler ve yazılar yazmaya başladılar. Bunların başında Lübnan’ın en milliyetçi kalemi Ömer Fahurî (1896 - 1946) gelmektedir. O sadece kalemiyle değil, gizli bir Milliyetçi Arap örgütüne katılmakla da safını tayin etmiştir. 1913 yılında yazdığı “Araplar Nasıl Kurtulur” adlı bir kitapçıkta Arapların Türk rejiminde kurtulmanın yollarını ve yöntemlerini aramakta ve sorgulamaktadır. Çalışmasında bütün milliyetçi tezlerinin Fransız hukuk terimleri ile süslü olması bir başka husus. Zaten, bu kitapçığın yayınlanmasının hemen ardından elinde bavulu Paris yolunu tutmuştur. Hazret, Birinci Dünya Savaşı boyunca “hukuk dışı savaşlarla egemen olmayı uman ülkelerden” Fransa’da hukuk öğrenciliği yapar. Ancak, Fahurî milliyetçilikle yetinemez. Az sonra solcu oluverir. “Muteveffa Hanna” adlı eseri de bu eğilimini bariz biçimde yansıtmaktadır. Yazar, kendince Lübnan proletaryasının savunuculuğunu yapar kalemiyle.

Varoluşçu Bir Kadın
Çağdaşlaşan Arap edebiyatında kadın yazarlar da kendilerinden söz ettirmeye başarmışlardır. Mısır edebiyatında bunun en iyi örneği Meryem Ziyâde olmuştur. Meryem Ziyâde sadece bir kadın yazar değil, aynı zamanda kadın haklarının savunuculuğu gibi “kutsal” bir davanın da en ileri ucuydu. Ancak Meryem Ziyâde’nin Mısır’da başaramadığını Lübnan’da Leyla Ba’albekki başardı. Leyla hanım “rahatın kendisine batanlardan” biri. Zengin bir baba ve anneni kızı. Aile ahfadı da soylu bir takım oluşturmaktadır. İnanç olarak Şii bir kesimden gelmektedirler. Ancak, kızcağız kafaya yazar olmayı takmış bir kere. Ailesinin bütün yasaklarını kalemiyle delmiş ve “Yaşıyorum” adlı romanıyla yazın dünyasına bende varım demiş. Pek başarılı bir eser sayılmasa da “Yaşıyorum” dünyanın birçok dillerine tercüme edilmiş. Bu birazda “Müslüman kadın yazar” gibi reklamın gücüne bağlı bir şey. Ama Leyla’nın bir özelliği daha var. Yazınsal kurgularını ve ifadelerini Varouluşçu felsefe anlayışı doğrultusunda tanımlamaktadır. Bu yüzden konu seçimlerinde öz-yaşam ve öz-kişiliği merkeze almaktadır. İçsel tartışmalar ve yaşamsal kaygıları daha başarılı biçimde “Maskesiz Ben” ve “Korku Saçan Tanrıları” adlı romanlarında görülmektedir. Özellikle ilki ferdi olgunluğun edebiyatın gündemine taşınması açısından dikkat çekmektedir.

Çağdaş Arap Edebiyatının Gurbet Kuşları
Lübnan edebiyatı derken akla üç isim gelmektedir: Cibran, er-Reyhanî ve Nu’ayma. Gerçekten de bu alanda dünya çapında isim yapmış “çölün üç şövalyesi” onlar. Hepsinin de yazın yaşamlarının ortak ve sihirli sözcüğü: “ben”. Batı’da çok satan bu sözcüğü Doğu edebiyatında bıkmadan usanmadan onlardan çok işleyen olmamıştır. Hele Cibran bu konuda tam 20 ciltlik bir külliyat oluşturmuştur. Her üçünün yaşamsal açıdan birçok ortak özellikleri bulunmaktadır. Bir kere üçü de Hıristiyan; gerçi er-Reyhanî daha sonra Müslüman olmuştur. Ayrıca, üçü de yıkık, dağınık ve derbeder yaşamın tokadını yemiş insanlardı. Yine üçü de ünlerini vatanlarının dışında kazanmışlardı. Ve en önemlisi üzerlerindeki “Doğu” kimliğini asla inkâr etmemişlerdir. Yani, işin kolayına kaçıp Lübnan’ın başına bir demokrat kesilme ucuzluğunu göstermemişlerdir. Yine, her üç yazar, bütün kavramları ile şiirde modernliği benimsemeleri bakımından Arap edebiyatının aşılmazlarındandırlar.

Arapça yazınının gurbet edebiyatı Farah Antûn’la 1860’larda başlar. İlginçtir, Arap yazarları kendi ülkelerinin dışında ikinci bir vatan olarak daha çok ABD’ni seçmişlerdir. Yurtdışındaki ilk Arapça süreli yayınlar da burada ortaya çıkmıştır. Bir diğer dikkat çeken husus ise, yine onlar gibi Arap burjuvazisi de (içte gelenekçi, dışta modern burjuvazi) dünya pazarına Amerika üzerinden giriş yapacaklardır. New-York, Usame b. Ladin’le Arap dünyasının nefretinin yoğunlaştığı bir şehir olmanın ötesinde Arap düşüncesinin ve sermayesinin beyni özelliğini taşımaktadır. 2000’li yıllara kadar Arap düşünürleri ve sermayedarları dünyaya kendi ülkelerinden değil buradan seslenmeyi tercih etmişlerdir. Bunun toplumsal anlamda Arap coğrafyası için ne denli bir çelişki oluşturduğunu tam olarak bilemiyorum. Ama bir gerçeğin yerini belirlemek bu anlamda hiçte zor değildir: o da, Amerikan siyasetinde hiçbir zaman söz konusu İran’a karşı olduğu gibi, Araplara karşı bir sert tutumun olmamasının önleyicileri olmalarıdır. Irak olaylarında Amerikan medyası hiçbir zaman Arapların toplumsal ve psikolojik kültürel ve yaşam katmanlarını “insan ve insan-dışı” bir çatışmaya dönüştürmediyse burada Amerika’daki Arap düşünürlerinin ve sermayedarlarının baskısı aranmalıdır. Oysa, Afganistan olaylarında Amerikan medyası “Afgan toplumunu yamyamlarla” eşdeğer görmekten kaçınmamıştır.

Amerika’da Doğulu düşünürlerin örgütlenmesi XIX. Yüzyılın sonlarına rastlanılmaktadır. 1892 yılında New-York’ta “Keveb Amrika” (Amerika Yıldızı – 1892-1908) adlı Arapça yayın yapan bir gazetenin ortaya çıkışı bu örgüt gücünü göstermektedir. Onu “el-Hudâ” (Doğru Yol – 1908’den günümüze kadar) izlemiştir. Ancak, Amerika’daki örgütlü Arap düşüncesi, Avrupa’da eğitim gören Araplar kadar içte etkili olmamışlardır. Bunun sonucunda Arap edebiyatında Fransız taşra sembolizmi bile Amerikan yapısalcılığından daha etkili olmuştur. Cibran kendisine öncü olarak İngiliz yazarlarını seçmişse, bunda içerideki salt Avrupa öğelerinden beslenen Arap okurlarla diyalog kurması etkili olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika’daki Arap edebiyatçıları kendi yazarlar birliğini kuracak kadar etkin bir nüfusa sahiplerdi. Bu çeşit bir birlik 1920 yılında “es-Saih” (Seyyah) ve “Hacı” gazeteleri çevresinde gerçekleşti. Oluşan birlik “Kalem Bağı” adını aldı. Onu ise “Endülüs Birliği” izledi. Ancak birlik üyeleri hiçbir zaman Amerika’daki düşünsel gündemi yakından izlemediler. İşledikleri konuları genelde geriden takip ediyorlardı. Örneğin Kalem Bağı birliğine katılan şairler, toplumsal gerçeklerden sıyrılmış kadın, arkadaşlık ve tabiat hayranlığı gibi konuları işliyorlardı. Denilebilir ki, birlik üyelerinin tamamı Amerikan şair Walt Whitman’ın Arapça kopyaları gibiydiler.

Dikkat çeken hususlardan biri de, Amerika’daki Arap yazarların hiçbiri ciddi biçimde Arapların en büyük sorunu olan “Arap-İsrail” konularına eğilmediler. Ed. Said örneği bu anlamda sadece bir istisnadan ibarettir.

Halil Cibran: İlk ve Tek Modern Arap Yazar
Buradaki “modern” sözcüğü kafa karıştırabilir. Ancak Cibran’ın yazın yaşamını dikkatlice takip edenler “modern” kavramı kadar ona yakışan ikinci bir tanımı bulmakta zorlanacaklardır. Cibran bize “derviş” görünümlü gözükmesinin tek nedeni, bizim “modern” kavramının yerini belirleyememiş olmamızdan ileri gelmektedir. Türk okuru, Cibran’nın içinde bulunduğu Batı toplumu arasında benlik arayışını bir modernlik karşıtı olacak görmekte ısrar ettiğinden, Cibran’a bir “derviş” süsü vermiştir.

Türkiye’de dahil Doğu edebiyatında “modern” kimlikle örtüşen belki de tek yazar Cibran olmuştur. Cibran, modernlik algılaması içinde geleneğe karşı çıkan ilk Arap olması yanında modernist benliğe sıkı sıkıya sadık kalmasıyla da dikkat çekicidir. Yine belki Doğu edebiyatında tek örnek olarak Cibran, modernizmi bir etik sorunu olarak da kavrama cesaretini göstermiştir. Cibran’ı modernist yapan bir diğer özelliği ise dilidir.

Cibran, kendi şiiri için Blake ve Shelly’i örnek almıştır. Bunu yapması en doğal hakkıdır. Ancak onun Blakeci şiir dili çağdaş dünyanın bir eleştirisi değildir. Aksine çağdaşlığın ta kendisidir. Bu kirli, pasaklı adamı modern yapan belirleyici şey “benliğin” ta kendisidir. Doğu edebiyatında “ben” kurgusu yapan çok az yazar vardır. Bırakalım Arap edebiyatını, modernliği bir yaşam biçimi olarak savunan Türkiye’de dahi henüz böyle bir şair ve yazar çıkmış değildir. Bu, Doğulu yazarın geleneğe sırtını dönememesinden ileri gelmektedir. Burada bir parantez açarak, Türkiye’de gelenek derken tarihin de onun içinde algılandığını belirtelim. Ancak, gelenek tarih değildir. Modernizm geleneğin karşıtıdır, ancak tarihin dostudur. Geleneği en acımasız biçimde mahkum eden Cibran eserlerinin birinde şöyle der: “Kaç ulus hazım güçlüğünden şehit olarak gitmiştir. Suriye’nin çürümüş dişlerini görmek isteyen; geleceğin adamlarının, Ahfeş’in Sibeveyh’den, Sibeveyh’inde Saik el-Ez’an’dan naklen söylediklerini ezberledikleri okula gitsin”. Bu iki cümlelik açıklamasında Cibran, Doğu geleneğinin üç temelini (bu daha da çoğaltılabilir) birden mahkum eder. Birincisi Doğu’yu (Suriye örneği ile) “hazımsızlıkla” suçlar. Kuşkusuz Doğu’nun “hazım güçlüğünden şehit olduğu” sorun modernliktir. İkincisi, bizzat dile saldırır. Bunun için de Sibeveyh’i seçmesi gözden kaçmamaktadır. Sibeveyh gerçek anlamda (el-Kitap eseriyle) Arap dilbilgisinin temellerini atmıştır. Onunla Batı’da ancak Ferdinand de Saussure kıyaslanabilir. Saussure ise modern dil kuramının kurucusudur. Cibran, gizli biçimde hedefini göstermiştir. Üçüncüsü ise Cibran’ın bizzat eğitime karşı çıkışıdır. “Ezber eğitim” derken bunu ifade etmektedir. Peki Cibran bütün bunları neden yapar? Bunu anlamak hiçte zor değildir. Cibran benliği, nesnel düşünüşü Doğu’daki bütünselliğe tercih etmekle kalmamış, adeta onu “çürümüşlük” olarak ortaya koymuştur. Ancak bu tutumunda samimi veya net olduğu söylenemez. Çünkü birçok eserinde sosyalizmin sınırlarında gezinerek toplumcu duygularını da açığa vurmaktadır. Cibran’ı megaloman yapan modernlik içinde kendisine yer edinemeyen ruhudur. “Fırtınalar” ve “İsyankar Ruhlar” eserlerinde bunu görmek mümkündür. Hatta, Cibran “modern benlik” kavramını en geniş sınırları içinde tartışır. “Kırık Kanatlar” eserinde “kadın” sorununu bir trajedi olarak işlemekten kaçınmaz. İlginç olan, Cibran bunu benzeri birçok yazardan farklı olarak zihinsel bir söylem içinde işlemiştir. Ancak, ilginçtir Cibran bu eserinde “benlik” kavramı altında “kadın ile arzuyu” eşdeğer görmekten de çekinmez. Cibran okumalarında bu gibi çıkmazların bol olmasını onun yetersizliği olarak görebiliriz. Aslan görünümünün altındaki tavşan doğası da burada kendisini göstermektedir.

Cibran Arapça ve İngilizce yazdı. Seslendiği çevre Amerika’daki Arap azınlığı dışındakiler üzerinde büyük etki oluşturdu. Mısır’daki Temür kardeşleri bu etkileşimin tipik örnekleridirler. Ama ilginçtir, Temür kardeşleri de dahil Doğu’daki birçok yazar ve şair Cibran’ın üslubunu tanımadan ve tartmadan Batı karşıtı olarak benimsediler. Belki de Cibran’ın ruhsal ve yaşamsal karanlığından korktukları içindir.

Haçla Hilal Gölgesinde Uyumsuz Bir Kimlik: er-Reyhanî
Yılan için kabuk değiştirmenin kolay bir şey olduğu sanılır. Aslında oldukça meşakkatli ve çileli bir işlemdir bu, yılan için. Bu dönemde yılan daha ürkek, daha korkak, daha saldırgan ve daha zayıftır. Emir er-Reyhanî (1876-1940) Arap edebiyatının kabuktan değiştirdiği bir dönemin ürünü ve en sık kabuk değiştiren yazardır. Oldukça yoğun bir yaşamı olmuştur. Adeta sağdan sola, bir dinden diğerine, bir ideolojiden ötekisine savrulup durmuştur. İçine kıvrıldığı her düşünceyi yılan kadar öldürücü dili darbeleriyle de ısırmaktan kaçınmamıştır. Reyhanî’yi bir düşünce uyuzuna dönüştüren algısının yetersizliğidir. Bir kere o, Cibran kadar duygusal değildi. İkincisi düşünce ve ruh üzerine ciddi biçimde eğilmemişti. Onun ilgi alanı gözünün gördükleriydi. Atmaca gibi, yazınsal konularını günlük hayatın içinden yakalamaya çalışıyordu. Önce siyasetin içine girdi. Aşırı bir Türk düşmanı kesildi ve Arap bağımsızlığı gibi gürültülü üslupta nutuk söylemeye başladı. Bu dönem eserlerinin büyük bir kısmı “Er-Reyhaniyyat” (Er-Reyhanî Seçmeleri) adlı kitabında toplanmıştır. Ardından safını genişletti. Yüzünü ve kalemini papazlara çevirdi. Girdiği her cenkte kafa ve kol koparmaya kalkışınca aforoz edildi. Soluğu İslam’da alıp kesin bir dönüşle Müslüman oldu. Er-Reyhanî’nin en hızlı kabuk değiştirmek mevsimi belki de bu dönemdir. Ardından da seyyah kesildi. Arap ülkelerini dolaştı ve neredeyse 1914-1918 döneminin bütün Arap ileri gelenleriyle bir araya gelmiştir. “Arap Kralları” bu yaşamın bir biyografisi adeta. Yaşadıkları onun reformist olmasını sağladı. Batılı kategoriler düzeninde aydınlanmadan yanaydı, ama sömürgeye de karşıydı. Lübnan’da birkaç makalesiyle adeta Fransız mandasını yıkacak kadar ateşin görüşler dile getirdi. Bunun üzerine soluğu Irak’ta aldı. Sürgünde olduğu Irak’ta “I. Faysal” ve “Irak’ın Kalbi” eserlerini yayınlattı. Ardından Kuzey Afrika’yı dolaştı ve “Uzak Batı: Fas” kitabına imzasını attı. Hemen peşinden de “Lübnan’ın Kalbi”ni yayınlattı.

Er-Reyhanî’nin bu gezmeleri amaçsız değildir. Arap kimliği üzerinden bir Arap birliği için çalışıyordu. Ama bu birlik anlayışını asla sınırlandırmadı. Arapça konuşan coğrafyayı içine alacak biçimde bu bölgedeki her şeye sahip çıktı. Bütün dinlerin, bilim ve düşüncenin kendisinin olduğunu söyledi. Belki ucuz bir sahiplenme güdüsü içindeydi, ama açgözlü değildir. Düşüncelerinin birçoğunun yeri tayin edilemese de, er-Reyhanî bence “II. Afganî” olarak tanımlanabilir. O da tıpkı birlik ve vahdet olgusunu işledi ve bunun için olumlu gördüğü her şeyi benimsedi. İlginçtir, er-Reyhanî Arap coğrafyasının dışında oldukça faklı bir dünyada kendisine taraftar buldu: Sovyetler Birliğinde. 1970’lerde özellikle Azerbaycan kökenli felsefeciler er-Reyhanî’nin anlayışını Moskova felsefi çevresinde savunmaya başladılar. Bu savunuş çok sayıda taraftar edindi. Komünist ideoloji karşısında yıpranmış Sovyet Müslümanları er-Reyhanî’yi çabuk benimsediler. Onun en fazla taraftar bulan tezi ise “Doğu-Batı” anlayışının coğrafi değil bir zihniyet olduğunu savunmasıydı. Savunmacıları buna iki zihniyetin vahdeti görüşünü eklediler. 1990’lardan sonra ise bu görüş birçok Eski Sovyet coğrafyası ülkesinde felsefi-ideolojik anlamda taraftar buldu (Reyhanî’nin tezini temel alan Eski Sovyet coğrafyasında yazılan eserlerden bir tarafımızdan Türkçeye tercüme edilerek yayına verilmiştir). Yine, bu Eski Sovyet Müslüman felsefeciler tarafından er-Reyhanî yorumunun İran’a sokulduğunu gözlemlemekteyiz. Yakın gelecekte er-Reyhanî modelinin bu ülkelerde devlet düzeyinde benimsenebileceğini de söylemekten çekinmeyelim (şimdilik Aliyev’lerin Azerbaycan’ında böyle bir eğilim görülmektedir).

Ama er-Reyhanî anlayışının doğruları fazlaca yapaydı. Belki de bu evirilebilir olmasındandır ki, farklı bir coğrafyada farklı kimlikleri kendi içine çekebilmiştir.

Arap Ufkunun Amerikan Yenidünyalısı: Mihail Nu’ayma
Doğruları kestirmek kolay değildir. Aslına bakarsanız önemli de değildir. Modernizm doğrunun peşinde de değildir. İstenen şey, insanın benlik kargaşasında nesnel bir konuma gelmesidir. Benlik oyunları Doğu toplumlarının aşkınsal algısını kavuran 200 yıllık kızgın bir yağ. Petrolün gücüne her daim kaynar durumda. İlginç olan kavuran ve kavrulanın Doğunun kendisinin olması. Nu’ayma (1889-1988) onlardan biri. Tam 99 yıl yaşadı, 99 isimden birini bilmeden. Gerekmezdi de; çünkü Tanrı, kargaşanın en çekilmeziydi, onun Yenidünya ufkunda. Amerikan yaşamına dört dörtlük olmasa da tam uyum sağlayan birkaç Arap yazardan biri, Nu’ayma. Süzgeçinden geçmediği okul kalmamış: Rusya, Fransa, Amerika. İlk çalışması “Babalar ve Oğullar”. Eser bir drama. Arap’ın soysolojik gerdeğini yırtan bir tefekkür. “Babalar ve Oğullar”; ama buradaki “ve” aslında aradaki uçurumun bağlacı. Eserde, bir Arap kız, anne ve babasının zoruyla evlendirilmeye karşı toplumsal bir savaş açıyor. Yani, çağdaş medyamızın en sevdiği konu. Vay sen misin, kadın haklarını hiçe sayan? Demoktasi ateşinde bedevi gelenekleri yakılmakta.

Buna karşın, akıcı ve net bir üslup kullanmış Nu’ayma. Eserleri bir kedi gibi sevdiriyor kendisini okura. Ama nankörlük olgusunu unutmayalım. Nu’ayma, Amerikan Yenidünya anlayışının Arapça bir taslağı olmaya en uygun aday. Her ne kadar eceli gelmiş teke gibi, doğduğu yerde Lübnan köyünde ölmeyi yeğlemişse de, Batı literatüründe en saygın Arap yazar olarak mirası hâlâ korunmaktadır. Cibran’ın benlik sorgulamasının içinde yer almış ve hatta Cibran’ı daha fazla bunamamakta itham etmiş. Bir hikayeler toplusu olan “Bir Zamanlar” adlı kitabı ise Amerikan bakışıyla Lübnan özlemi üzerine dil yormaktadır. Modern estetik kavramı üzerine onun kadar yoğunlaşmış ikinci bir Arap yazar bulmak zor. “Elek” kitabı bu bakımdan önemli. Bir çeşit İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu”nu andırıyor bize. Kitap, “iyi yazma sanatını” konu edinmektedir. Ancak eser, Arap genç yazarlarına sahte bir adres sunar. Israrla genç Arap yazarları konuyla uğraşmaya çağırır. Asla konunun bilgi ve yöntem şıklarını aşmalarını ve aşındırmalarını istemez. Tuhaf doğrusu. Sanki sırtınızda düşmanınızı taşıyorsunuz.

Son Yerine
Lübnan, Çağdaş Arap yazınının ve düşüncesinin döl yatağı. Bu kambur bölge, Arap Noterdam’ını sallamış. Yıkım, onarılamaz. Her ne kadar papaz çocukları bir sonraki kuşakta pederleri takmaz olmuşlarsa da yapılan şey, Lübnan’da küçük bir aydınlama gösteriminden başka bir şey değildir. Lübnan edebiyatı, ilhakın ordusuz yapılabileceğini kanıtlar bize.

Son olarak, sevgili okur, seni uyarıyorum: butun bu satırları bir modernizm eleştirisi olarak okuma. Çünkü, bu satırların yazarı bunu susuz ve sabunsuz yapacak kadar acımasız değildir.

Çağdaş Arap Edebiyatına Eleştirel Katkılar I

Arap Edebiyatı Üzerine Bir Sunuş
“Edebiyat” sözcüğü Arapça kökenli olan “edeb”ten üretilmiş Osmanlıca bir terimdir. Çağdaş Arapça’da da çok nadir olarak kullanılan bu değim de Osmanlıcadan alınmıştır. Osmanlı dil kalıbı içinde baktığımızda “iktisadiyat”, “ictimayat” ve benzeri kelimeler gibi “edebiyat” kelimesi de sonradan uydurulmuş bir özellik taşımaktadır.

Arap edebiyatı denince akla doğal olarak şiir gelir. Gerçekten de şiir, Arap edebiyatının neredeyse yüzde seksenini dolduracak bir zenginliye sahiptir. Roman ve benzeri türler Arap edebiyatı için henüz yeni sayılmaktadır. Arap şiirinin merkezinde ise “kasite” bulunmaktadır. Kasidenin seçilmesi konu olarak bir şeyi anlatmaya daha müsait oluşudur. Klasik Arap şiiri Aruz üzerinde kurgulanmaktadır. Aruz’un ilk kez kalıplaşması İslam’dan sonradır. Yaklaşık VIII. Yüzyılda İmam Halil b. Ahmet (öl. 786) isimli bir âlim tarafından o zamana kadar kullanıla gelen Aruz düzenlenmiş ve ona ilmi bir içerik vermiştir. Aruz, Araplara göre, “ilmü’ş-şi’r”, yani şiir ilmidir; manası “çadırın ortasına dikilen direk” anlamına gelmektedir. Bu Eski Türkçe’de “orda” sözcüğüne denk gelmektedir. Arapçada aruzun 19 bahiri ve 6 dairesi bulunmaktadır. İran ve Türk edebiyatında ise 14 bahir ve 4 daire vardır. Her bahir bir kalıptan, birkaç nevden ve sınıflamadan oluşuyor. Örneğin hecez bahrinin birden fazla nevi vardır. İran edebiyatında hezecin 24 kalıbı gözükmektedir. Türk edebiyatında Aruz’un bütün çeşitlerini kullanan Fuzûlî’dir. Bu kalıplaşma Arapça’nın dil yapımından ileri gelmektedir.

Roman sözcüğü ise Arapça’da kullanım olarak yeni değildir. Araplar bu kelimeyi “kıssa” olarak telaffuz ederler. Kıssa, örnek bir ismin üzerine kurgulanır ve onun yaşamını konu alırdı. Klasik Arapçada bu isim genelde peygamberler olmuşlardır. “Kıssa-yi Enbiya”lar serisi bir nevi “peygamberler romanı” demektir. Ama klasik “kıssa” ile, günümüzde kullanılan roman karşılığı “kıssa” arasında burada üslup ve terkip farkları bulunmaktadır. En büyük farkı şu, ilkinde yazarın görevi sadece anlatmak ve aktarmaktır; ikincisinde ise kurgulama ve yeniden tanımlama da vardır.

“Hikaye” ise Arapça “uksûsa” demektir. Bin Bir Gece masallarında binlerce hikaye yer almaktadır. Hikaye, aslında bir “kanıtlama” biçimidir. Eski düşüncede “söz” kendisi kanıttır. Yani bir şeyin nesnel tanımıdır. Örneğin, “ağaç” sözü, ağaç türünden bir bitkinin isim olarak kanıtıdır. Ama sözcüklerin hepsinin görülür varlık nedenleri olmayabilir. Yani, soyut özellikli sözcükler de bulunmaktadır. Örneğin “hayal” sözcüğü. Varlıksal anlamda görülür bir mevcudiyeti olmayan bu sözün, işlev ve gerçeklik nedenleri vardır. Hikaye, işte sözcüğün bu ikincil yapısının kanıtlama biçimidir. Bu anlamda konuşan her kes hikayeci olabilir. Hikayeci olmak için “tam anlamlı” bir tanıma genişlik kazandırma yeterlidir. Örneğin, bir şey konuştuğumuzda onun önemine vurguda bulunmak için bir olay anlatırız. Bu anlama genişlik kazandırmak için baş vurulan ek anlatım hikayedir. Bu halk konuşmasından alınmış bir tanımlama ve kanıtlama yöntemidir. Örneğin, “insan olmak onun zatinde vardır” tanımına daha geniş bir anlam kazandırmak için “eşeye altın semer vursan yine de eşektir” misalini getirirler. Bu söylenen bir şeye ilaveten bir güç kazandırmadır. Veya, “ahlaki güzelliğin” ne olduğunu anlatırken peygamberin yaşamından bir olayı örnek sunmaktır. Yani, hikaye, bir anlamın geniş bir alanda savunmasıdır. Bunun en tipik örneklerini günümüz düşüncesinde de buluruz. Söz gelimi, Sait Nursî’deki kanıtlama türü hikâyedir. Örneğin, Gençlik Rehberi risalesinde “ismin” öneminden söz ederken, bir de çöle düşen iki insanın hali anlatılmaktadır. Ama ilmi açıdan kanıt olarak hikâyenin sunulması sorunludur. Çünkü, bir şeyin kanıtı kendisi olamadığı sürece, sorunun diğer anlamlar üzerinde yayılmasına neden olmaktadır. Bu yüzden din adamlarının anlatımında sunulan hayati ve ilmi bir şeye ilişkin katılama olarak hikâyeye başvurmak üslup olarak bir eksikliktir. İşte “hikâye”nin tanımı böyle bir şeydir.

Arap edebiyatı en zengin dönemini İslam’ın ortaya çıkmasından sonra yaşamıştır. Özellikle de, hicterin II. Asrından sonra muazzam bir edebiyat örneği ortaya çıkmaktadır. Ama, ne denli zengin olursa olsun, edebiyat son yüzyıla kadar hep seçkin öğretisi olarak kalmıştır. Arap edebiyatı Osmanlı’lar döneminde korunmuş ve etkisinden bir şey kaybetmemiştir. Arap edebiyatında görülen büyük değişim ve ona çağdaş tanımını kazandıran tarih XIX. Yüzyıldır. Bu farkı, değişimi, olumlu ve olumsuzluklarını ortaya koymak için Arap edebiyatını ülkelere göre izlemek en doğru olanıdır.


Çağdaş Arap Edebiyatına Eleştirel Katkılar
MISIR

Çağdaş Mısır Arap Edebiyatının Çıkış Yeri: Suriye ve Lübnanlı “Papaz” Çocukları
Mısır ve genel anlamda çağdaş Arap edebiyatının kurucuları Suriye ve Lübnanlı Hıristiyanlar olmuşlardır. Bu edebiyatın gerçek ve ilk öncüleri de onlardı. Corci Zeydan, Farah Antun buna en iyi örnektir. Bunun gerekçesi şuydu. Gelişen Avrupa en çabuk etkisini Batı dışındaki diğer Hıristiyan tebaa üzerinde göstermiştir. Tıpkı matbaanın Türkiye’de ortaya çıkışından hemen sonra Ermeni ve Rum kesimince kabul edilip kullanılması gibi. XIX. Yüzyıl başlarında önce Fransa, ardından İngiltere Osmanlı toprakları olan Mısır’a girince, Osmanlı tebaası olan ve Suriye ile Lübnan’da oturan Hıristiyanlara karşı bir antipatiye neden oldu. Bunlar ticari, sosyal ve kültürel anlamda Avrupa’yla öteden beri bağlantı halindeydiler. Örneğin Suriye’nin Trablus şehrinden bazı Hıristiyan ailelerin eğitim için çocuklarını Batıya gönderdikleri bilinmektedir. Kendi dindaşlarının Müslümanlara saldırısı karşısında Müslümanlar arasında kalan bu Hıristiyan tebaa yaşamsal korkular yüzünden Suriye ve Lübnan’daki yurtlarını bırakıp Mısır’a göç etti. Mısır Fransız ve İngilizlerin ardından tekrar Osmanlıların, sonra da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın eline geçince, bu sonuncusu Avrupa’nın gelişmesine katkıda bulunan bilgi ve tekniği alıp Mısır’da uygulamaya kalkıştı. İşte Mısır’daki eğitimli bu göçmen Hıristiyanların şansı açıldı. Bunların Arap oluşu ve Mısır’da Fransızlarla birlikte yükselen milliyetçilik rüzgârında dinden çok kimliğe vurgu yapılması bu Lübnan ve Suriye’den gelen eğitimli Hıristiyanların adaptesi için uygun bir ortam oluşturdu. Yine de ilk örneklerinin XIX. Yüzyılda çıktığına bakarsan bunların Mısır’a ayak uydurmaları ve yer edinmeleri için bir yüz yılın geçtiği görülmektedir.

İlk Temsilciler: Müslümanlığı Romanlaştıran Hıristiyan Yazarlar:
Zeydan ve Farah
Çağdaş Mısır Arap Edebiyatının gerçekten de ilk büyük iki ismi olan Corci Zeydan ve Farah Antun Lübnan ve Suriye Hıristiyan Arap ailelerinden gelmektedirler. Bunlardan Corci Zeydan (1861-1914) Lübnanlı Hıristiyan ailelerle birlikte Mısır’a göç etmiş bir aileden gelmekte ve Çağdaş Arapça’nın ilk ve en büyük roman yazarıdır. 1862’de “el-Hilal” dergisini kurmuş, klasik Arap ve Müslüman halkların tarihi üzerine çok sayıda eser vermiştir. Dilimize de çevrilen “Arap Halkları Tarihi” adlı eserin müellifi de odur. Bu eser, Türkiye Arap Halkları üzerine tek derli toplu eser olarak kabul edilmektedir. Yani, Arapları bilimsel ve tarihi anlamda ondan tanımaktayız.

Zeydan 22 roman yazmıştır. İlk Arap romancı olmasa da, Zeydan, Arap edebiyatında romana anlam yükleyen, ona yeni bir üslup kazandıran ve Avrupa bakış açısını Arap düşüncesine getiren ilk romancı ününü almıştır. Müslüman ülkelerinde Türkiye’de, İran’da ve Azerbaycan’da romanları tercüme edilmiştir. Zeydan tarihi romanlar yazmıştır. Bütün romanları bir Arap kahramanının yaşamını ve yaptıklarını ulusal bir dille işler. Hıristiyan oluşuna rağmen romanlarında din ayrımı gözetilmez. O, birleştirici bir Arap kimliğini temel almaktadır. Gerek tarihi, gerek edebi aktarımlarında olsun Müslümanlık hakkında olumlu görüşler sarf etmektedir. Konu olarak, İslamiyet’in doğuşundan sonraki ilk asırları ve genişleme dönemine vurguda bulunan Zeydan, romanlarındaki olay dokusu, zengin kurgu bakımından Fransız Alexandre Dumas’ın etkisindedir. Zeydan, Batılı roman ve anlatım üslubunu Arap edebiyatına kazandıran ilk yazardır.

Farah Antun da Suriyeli bir Hıristiyan’dır. Trablus’ta doğmuştur (1873-1923). New-York’ta yayıncı olarak kalmış ve Kahire’de “el-Cami’â” (Birlik) dergisini çıkartmıştır. Etkilendiği isimler Zeydan’dan daha fazladır. Jules Simon, Chateaubriard, Anatole France, Renan, Comte, G. B. Shaw, Gorki onun romanlarında büyük etki bırakmışlardır. O da Zeydan gibi, İslamiyetin altın çağlarını tercih etmiştir. Ama bir farkla o daha sıkı bir Arap ulusçusudur. Örneğin, Osmanlı’ya karşı Arap ayaklanmasını direniş olarak tasvir etmektedir. Farah, Arap kültürü ile Batı kültürü arasında köprünün tam anlamda kurcusudur.

Arap, Müslüman ve Arabesk Yazar:
Romancıların “Orhan Babası” el-Manfalutî
İlk önemli Arap Müslüman yazarlar bunların gölgesinde ortaya çıkmıştır. En ünlüsü Mustafa Lütfi el-Manfalutî (1876-1924) olup, Mısır yerlilerindendi ve Yukarı Mısır’da oturan bir ailede doğmuştur. El-Ezher’de okumuş, Vaft partisine katılmış ve I. Dünya Savaşı sonrası Mısır edebiyatının en tanınmış ve öncü ismi olmuştur. J. J. Rousseau ve Victor Hugo’nun etkisi altında eserler sunmuştur. El-Manfalutî’nin eserleri çok dikkati çekicidir. Yazılarında “arabesk” denilebilecek bir özellik bulunmaktadır. “Gözyaşları” ve “Bakışlar” adlı hikayelerinde melankolik bir cazibe hakimdir. Karakterleri arasında belli bir uyum olmadığı gibi, aynı kahramanın hikaye içinde tam bir karakter çizimi de yoktur. “Tak” diye kahramanının öldüğünü görürsünüz ve başlarsınız ağlamaya. Bir çeşit Fransız romantiklerinin taslağı diyelim onun için. Yaşasaydı “Siyah beyaz Türk filmlerine” bol bol senaryo üretebilirdi. Onun büyüklüğü zaten bu değildir. Kalemi taştan su çıkaracak zekanın tercümanı değil, ama bakış alanı geniştir. I. Dünya Savaşı sonrasında Mısır aydınının iç dünyasına bakıyor o. Bu içe gömülme büyülü, sihirli, hayaletimsi bir görüntü vermektedir. O, sevgilinin koynunda yatan gencin beyin rıhtımlarında sadece gülleri ve böcekleri tasvir etmez. Bu yüzden hikayelerinde “iyilik meleklerinin” canavarlaştığı normaldir.

El-Manfalutî ardında taklitçiler sürüsü bıraktı. Tıpkı eline kalem alan her kafası aşka çarpanın şair olması gibi, Mısır’da da “manfaluticiler” üredi. Burunlarından ateş tüten, duygu delisi “avrat, avrat” diyen Arap delikanlıları romana doldu. Gözünün dokunduğu her satır “aşk ve ah” diyor. Sanki Araplar aşık olmak için bu çağı kolluyorlarmış gibi. Birçoğu o kadar ucuz ki içinde pornografik süslemeler koysanız dahi yine ilgi görmezler. Hasıl-i kelam, “menfaluticiler” günümüzün kaset çıkartmak meraklısı şarkıcıları gibi saman alevi misali Arap edebiyatından gelip geçtiler. Ama, haksızlık yapmayalım, içlerinde kafayı nehre gibi sallayacak yazarlarda bulunmakta. İşte Taha Hüseyin bunlardan biri. Taha öyle bir geçişler yapar ki o arada kafanıza tokmak yeseniz vuranın yanına kâr kalır.

Fransız Mecnun: Taha Hüseyin
Taha 1889 doğumlu; İslam ve Fransız kültürü diye iki kaynağı var. Hangisi net belli değil. Okumadığı üniversite kalmamış. Ezher ve Mısır’ı bitirdikten sonra Fransızlar Çanakkale boğazında elleşirken, o Montepelliler ve Sorbonne’de âşık atıyordu. Birçok Arabı kıskandıracak derecede Fransız sevgilini koluna takıp gezen adamdır Taha. Aslanım benim, bir de delikanlıdır. Kaçamaklarını bu kadını eş edinmekle telafi eder. Fransız sevgili onun içgüdülerini değil, zekâsını da genişletmiş olmalı. Pekâlâ, Taha “yosmalarda gözüm” diye türkü çığırabilirdi savaşın erkeklerini esir aldığı güzeli bol Fransız şehirlerinde, ama yapmamış. Şimdilerde şehrin çığlık atan kısımlarında araba yakan Müslüman gençlerinin yerinde Taha, Araba özgü siyahımsı çekiciliği ile Fransız kızları için hayal sandıkları, cinsel tutkuları yüksek Bin Bir Gece masallarının arasında yer alan yarı pornografik resimlerden kopup avuçlarına düşmüş bir tipti. “el-Eyyam” (Günler) eseri bu yaşamın gölgesinde yazılmış bir hayat öyküsüdür. Eser neredeyse her dile tercüme edilmiş. Taha’nın bir kusuru ve bir de şansı olmuş. Her ikisini de gerekçesi kör oluşudur. Dünyayı gözlerinin derinliklerinde boğacak kadar tanıyamadı, ama bu ondaki iç sesi geliştirdi ve eserlerini tılsımlı kıldı. Eyyam’ı okuduğunuzda uykuya dalmış bir çocuğu uyandırmamak için “pıçıltılı” ses tonlarını duyar gibisiniz. Eserin en trajik kısımları yazarın kendi körlüğünün alaya alındığını anlattığı sahnelerdir.

Taha sadece bir romancı ve hikâye yazarı değildir. Arap şiirinin babası sayılacak Ebû’l-Alâ el-Ma’arri üzerine yazdığı kapsamlı eseri hâlâ değerini korumaktadır. Yine onun İslam’dan önce Eski Arap Şiiri çalışması eleştirel yaklaşımlara ciddi bir katkı olarak görülmektedir. Tercümeyle uğraşmış ve birçok Batılı düşünürün çalışmasını Arapçaya kazandırmıştır. Romanlarındaki konusal zenginlik çok dikkat çekicidir. Örneğin, onun “Şehrazad’ın Rüyaları” tipik bir Bin Bir Gece kurgusu olarak görülebilir, ama çerçeve olarak bu böyle; öte yandan sembolik özellikleri çok yoğun. Eserleri arasında çok ilginç romanları da bulunmaktadır. Örneğin, “Mutsuzluk Ağacı” bir toplum eleştirisi olup, Mısırlı tüccar iki ailenin üç kuşaklık yaşamını izlemektedir. Burada kuşaklar arasındaki tedirginlik, yaşama bakışın nasıl değiştiğini görmek mümkündür. Taha bir yerden sonra öyle bir tablo çizmiş ki üç kuşaklık bir aile yaşamında dede ile torun arasında bağlayıcı olan tek şeyin ortada bulunan babanın olduğu imasını verir bize. Kopuş böyle bir “mutsuzluk ağacını”, aslında soyağacını ortaya koymaktadır.

Taha’nın birçok özelliği bulunmaktadır. Örneğin “Mısırlı” kimliğini modern ve güncel anlamda ilk kullananlardan ve oluşturanlardan biridir. Arap’tan ziyade bir Mısırlı olma bilinci vardır onda.

Genel anlamda Mısır yazarlarında çok ilginç bir duruma tanıklık ederiz: dinsel bütünlük (İslam) üzerinde daha birleştirici ama alnı dar bir etnik bütünlük (Araplık) seçilmiş, daha sonra ise bu bütünlüğün yerine alanı daha da dar tarihi ve coğrafi bütünlük (Mısırlılık) ikame edilmiştir. Bunu yadırgaya veya dışlayamayız; ama ilginç olan “bütünlük” anlayışının geçirdiği değişimdir ve asla yargılanmadan edinilen değişim. Evet, Taha kendisiyle birlikte Mısır insanını değiştiren biriydi. Bunun en güzel örneğini “Mısır Kültürünün Geleceği” adlı eserinde Mısır’ı Asya ve Afrika’da değil de Avrupa’nın yanında sunmakla göstermiştir.

Yüzgeçli Samimiyet: Tevfik el-Hakîm
Mesleki ve düşüncel anlamda Tevfik el-Hakîm (1902/08 – 1987) çağdaş Mısır edebiyatının tepesine dikilmiş bir isimdir. O yazmamış, adeta kalemle boğuşmuş. Onun da ekmek teknesi Fransız sembolizmi. Ama Taha kadar Fransa’dan fiziksel olarak yararlanmış mı, sanmam. Birkaç matmazel kendisine göz kırpmış olabilir, ama bu sadece bir gecelik uykuyu dağıtacak kadar etkili olmuştur. Sonra mı, el emeğine devam!

El-Hakîm’in birçok eseri bulunmaktadır ve ismen de çoklarınca bilinen ve okunan bir yazardır. En ilginç eseri ve belki de sevecen eseri demeliyiz “Delilik Nehri”dir. Delinin akıllı, akıllının deli olduğu bir büyülü nehri kıyısında açılan sahne. Kimsenin akli dengesi sabit değil. Aslında konu ne akıl, ne de benzeri tıbbi sorunlar. Sorun bunlardan da büyük. Sorun: konformizm, refah, doymayan gözeler ve toplumu yutan bencillik. Anlaşılan el-Hakîm, Fransa’da Bergson’dan bir parmak bal ağzına sürmüş. Hazmetmiş mi bari? Piramit gölgesinde bu kadar işte.

Bütün eserlerinde bir tanım hep öne çıkar: samimiyet. Ama el-Hâkim’i bunu o denli sade vurgular ki gerçekten de samimiyetinden kuşku duymamakta fayda var derim. Ama bu “yüzgeçli” bir samimiyet. Yani, kendisi olmadan yaşaması imkânsız. Zaten, bu samimiyet anlayışı da onunla birlikte öldü. Yani kısaca şöyle diyor samimiyet için: her alanda ister devletlerarası, ister şahıslar arası olsun anlaşmazlıkları bu kavramla gidermeliyiz. Peki, nerede bunun yüzgeci? Hiçbir yerde.

Mısır’ın Türk Devrimcisi: Mahmud Temür
Eğer adlarını verdiğimiz bu yazarlardan hâlâ bir sıcaklık hissetmediyseniz Mahmud Temür’u deneğin derdim. Denediğimden değil, onun kadar dengesizliğimden, dolayı bunu söylerdim. Kim ne derse desin, dinsiz desin, solcu desin, kâfir desin, Müslüman desin fark etmez, Mahmud Temür kendisine kadar üst geçitten yürütülen Mısır Arap edebiyatı için bir alt geçidin de açılabileceğini hayal eden ilk yazardır.

Temür, soyca Türk, Mısır’da Araplaşmadan, İngiliz ve Fransız baskısından geriye kalan Kıpçaklardan. Farkında mı bunun; hiç sanmam. Her halde onun Türk olduğunu ilk belirleyen ben olsam gerek. Bunu da özellikle yaptım. Çünkü, Mısırlılığını, Araplığını, Lübnanlı ve Suriyeli Hıristiyan olduğunu çığırabilen bir ülkede en toplumcu, halkın gerçek sorunlarına eğilebilen, ilk kez Mısır’da Batı’ya karşı eleştirel edebi üslubu sunabilen, halkın konuştuğu Arapçayı kullanan yazarın Türk olması çok ilginçtir. Temür’ü üslup ve duruş bakımından Cemil Meriç’e benzetebiliriz. Saldırgan bir üslubu var, kasıtlı, sığ ve kuru bir üslup tercih etmiş, aforizmalar gibi taneli, özlü ve kısa cümleler işletmektedir. İlginçtir, halkın konuştuğu Arapçaya onun kadar vakıf bir Arap yazar bulmak zor. Neredeyse her tipleme kendi yerel Arap ağzında konuşacak kadar bir dilsel zenginlik sunar bize Temür.

Temür, istisnasız çağdaş Mısır edebiyatının kayda değer birkaç hikâyeci ve tiyatro yazarı olarak kabul edilmektedir. 1894’de doğmuş, 1973’te ölmüştür. Genç yaşta ölen, Mısır Arap edebiyatının en zeki ve parlak dramaturgu ve tiyatro eleştirmeni, “Benim Gözlemlerimden” adlı eseriyle Mısır realist edebiyatın kurucusu Muhammed Temür’ün (1892–1921) kardeşidir. Manfalutîcilerin içinden sıyrılmış, Fransız Maupassant’a biraz meyletmiş, ama daha çok Halil Cubran’a yakın bir tür benimsemiştir. Kabalaşmadan, tasvire boğmadan Mısır toplumunun eleştirisini gerçekleştirmiş bu alanda öncü bir edebiyatçıydı. O, bu becerisinde el-Hâkim’i bile gölgesinde bırakmıştır. Uksusa (küçük hikâye, öykü) onun sayesinde parlak bir dönem geçirmiştir. Değinmediği çok az konu bırakmıştır. Mısır’daki toplumsal yapının bütün katmanlarına birer ikişer kalem darbesiyle değinmiştir. Kadınların köleliğine, bu karşı hoppalığına; fellah “cesareti” akılsızlığa ve cehalete, batıl inançlara, Müslüman din adamlarının dalavereciliğine, tüccarların ikiyüzlülüğüne ve en ilginci kendi değimi ile “Avrupa’nın cilalı kibarlığını benimsemiş şımarık ve bozuk ahlaklı Mısır aydınlarına” karşı mizah, hiciv dilini kullanarak bakış açısının diğer meslektaşlarından ne denli derin olduğunu göstermiştir. “Şeytanın Kızı”, “Bombalar” ve “Çay Cemaati” en gözde eserleri. Özellikle de Bombalar. Eser bir komedi. Mısır aydınlarına adeta savaş açıyor. Batılı aydın kimliğine bürünmüş insanlara indirilmiş bir darbedir bu eser. Eserin konusu çok çarpıcı: Hava bombardımanlarından korkan bir grup genç aydının korkularını örtbas etmek için vatanseverlik yapmağa başladıklarını ve sözde vatanperver oldukları için korku ve endişe duyduklarını anlatmaktadır. “Çay Cemaati” adlı komedisinde ise bu eleştirisini daha da yukarılara çeker.

Ama Temür eksiksiz değildir. Üslup açısından bakıldığında onun da bir yamuğu bulunmaktadır. En büyük eksiği bir hikaye veya komedi için özgü bir olay tasarlayamamasıdır. Bu yüzden bütün olayları Fransız ve İngiliz eserlerinden edinmiştir. Ancak şaşılacak biçimde bu olayları Mısır’ın şartlarına uyarlamıştır. Bununla yetinmeyip, olayın arka planını da yeniden kendince Mısır’a uygun olarak oluşturmuştur. Yani epistemolojik açıdan görüngü devşirmekteydi Temür. Ancak, Batılı aydın tüplerinin vicdadına saldırdığı kadar bu fenomenlerin bilimsel vicdansızlığına karşı çıkamamıştır.

Firavunlara Şiir Yazan Modern Şair: el-Akkâd
Yaşam her anlamda zor. Kimse “el bebek, gül bebek” tamamlayamaz ömür denilen kâbuslar zincirini. Yıkımın da kaynağı vardır, gururun da. Dün firavunun baktığı pencereden bugün bir köpek de bakabilir. Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım deyeceksin; iyisi mi siz direkt ikincisini söyleyiverin. Ama el-Akkâd direkt olarak birincisini tercih etmiş. Yani, ne olduğuna bakmış. Büyük bellediği her ihtişamın tahtına oturmak istemiş, başaramayınca uğruna şiirler dizmiş.

İlginçtir, Arap edebiyatında çağdaşlaşmayı başlatan şey şiir olmamış. Oysa Arap edebiyatı demek, hep şiir demekti o güne kadar. Bu yüzden Arap şiiri, XIX-XX. Yüzyıllar Türk şiiri kadar zenginlik gösterememiş. Türk şiirinin Fars ve Arap edebiyatı üzerinde yer almasının gerekçesi bu olabilir. Bu birde ilk Türk aydınlanmacılarının şair olmasından ileri gelmektedir. İlginç olan gerek Arap, gerek Fars modern şiiri Türk edebiyatında hiç sevilmeyen bir akımı Servet-i Fünun’u ölçü edinmiştir. Çağdaş Fars şiirinin kurucusu en-Nima ve Mısır Çağdaş Arap şiirinin öncüsü el-Akkâd kendi ülkelerinde Servet-i Fünun uyduları gibiler.

Mahmud el-Akkâd (1889-1964)’ın önemli iki özelliği bulunmaktadır. Birincisi, kendisinden öncekilere göre o Fransız edebiyatının değil İngiliz edebiyatının etkisindedir. Hatta İngilizceni Arapçadan daha iyi konuştuğu söylenilir. İkincisi, klasik Arap şiirinin kalıplarını koruyarak modern olayları şiire aksettirmiştir. Üslup olarak da konusal kutupluluğu Arap şiirine kazandırmıştır. Şiirlerinde Mısır milliyetçiliği hemencecik fark edilmektedir. Firavunlarla, Müslüman fatihleri aynı sırada durur ve Mısır’ı birer vazgeçilmezleri olarak tanımlanır. Doğayı kutsayış onun tasvirlerinde egemen olup, bunun üzerinde yaratıcı sevgiyi imgeler.

El-Akkâd aynı zamanda bir eleştirmedi. Siyasetten uzak olmasına rağmen başı siyasi iktidarla birçok kez belaya girmiş biridir. Eleştiri oklarını çevresindekilere ve aynı zamanda bir yayıncı olduğunda Mısırlı kitapçılara fırlatmaktan kaçınmamıştır. Batıyı düşüncesizce taklit etmeyi hor görmüş, o da el-Hâkim’i gibi, Mısır’ın Avrupalı demokratik devletlerle tanışmasını istemiştir.

Kendisiyle aynı çizgide duran İbrahim Abdü’l-Kadir el-Mazinî (1890-1947) ile birlikte el-Akkâd iki cihan savaşı arasındaki geçiş dönemi Arap edebiyatını temsil etmişlerdir. El-Mazinî ise ününü daha çok hiciv alanında pekiştirmiştir. Mısır basınının en uslanmaz dil ustası olmuştur. Onun “Yazar İbrahim” adlı romanı okunmaya değerdir. Eser, Mısır’da yaşayan dul bir yazarın hayatına pencere açmaktadır. Önünde aşk bahçelerinin uzandığı bir pencere. Sisli, bulanık ve uyduruk; bir dereden ve birkaç yosmadan oluşan bir dünyaya açılan pencere. Bu yüzden roman olarak Mazinî aşılmayacak birsi değildir.

el-Akkâd ve Mazinî’nin bir diğer ortak tutkusu kadınlar olmuştur. Kimin olmamış ki? Ama onlarınki daha boğucu ve biraz da nesnel. Kadın, buz yerine düş tutmuş Nil onlar için. Uzun, upuzun bir gizem; Afrika’dan Avrupa’ya uzanan bir gizem. Mısır kadınından istedikleri de belki buydu. Afrikadan Avrupa’ya akan bir su olmasıydı. Ama bu su hiçte parlak değildir. Mavi güzelliği intihara da yol açabilir. Ama hiçbir Mısırlı erkek Nil’de boğulmak istemez. Çünkü bu nehrin kendisinin olmadığını biliyor. Mısır kadınına karşı yönelen fellah baskısı bu ait olmamak sorunundan doğmuş olabilir. Belki de zırvalık diyip geçmeliyiz. Hadi öyle olsun.

Mısırlı Polemikçiler
Heykel’in Mısır aydınları üzerinde hakkı vardır. Temür’ü adam edenin o olduğu söylenilir. Mısır’da eleştiri edebiyatı estetik kaygıdan doğar. Estetik ve güzel kavramı Arap edebiyatında en çetrefilli konudur. Yer yer “erkek” (“oğlan” mı demeliyiz) kokar. “Hadım erkek” bedeninin eski Yunan düşüncesi ve İslam öncesi ve sonrası Arap divan şiirinde özümlenen bir şey olması çağdaş edebiyat eleştirmenlerinin susarak geçiştirdikleri bir konudur. Özellikle, X-XIII. Yüzyıllar arası Arap edebiyatında “cinselliğin” ifrat ettiği dönemlerdir. Sonradan yakıldığını bildiğimiz onlarca pornografik eser yazılmıştır bu dönemde. Buna karşılık çağdaş Arap estetik kuramını daha az utanılır buluyoruz. Güzele akıl karışıyor bir yerde.

Hüseyin Heykel (1888–1956), Muhammed Mendûr (1858–1930), Zeki Mübarek (1895–1952) Çağdaş Mısır Arap edebiyatının ilk polemik yazarları. Bilimsel estetikte ısrarcı bu herifler Arap eleştirel edebiyatına çok şey kazandırmışlar. Özellikle de “yazı üslubu” alanında. Hepsi de Batılı, ama en fazla onlar Batı’ya saldırmışlar. Ama bütün eleştirel teknikleri Batı yöntembiliminin kalıplarına dayanmaktadır.

Bir İslam ve Aksiyon Adamı: Rida
Düşünen Müslüman Aydının Bir Örneği
Kurguya kafa yoran Müslüman düşünüre ender rastlamaktadır. İdeoloji, Müslüman’ın belini kırmış. Çiklet gibi laf gevşiyor dilinde. Taklit bu yüzden şart ve kaçınılmaz onlar için. Her şeyin rengi yeşil olsun da, Amerikan kumaşı olsun fark etmez. Bu yüzden Rida’ya bütün Müslüman düşünürler minnet duymalı. Tam bir çıkış olmasa da, amali ile fikri bütün bir adam Rida.

Muhammed Raşit Rida (1865-1935) (Türkçe Rıza okunuyor) Suriyeli ve Trablus doğumlu; ama İran asıllı. Kendisine Mısırlı Afganî denilirdi. Müftilik yapmış, düşünmüş; dini yorumlamış ve yine düşünmüş; yazmış ve tekrar düşünmüş ve bizi de düşündürtmüş. Daha genç yaşlarında Abduh’a bulaşmış. Muhammed Abduh, kanayan bir gönül. İltihap kapmış bir yarayı temizleyerek geçti ömrü. Sağlatmadı, sadece yaşatmaya çalıştı. Ama öğrencisi Rida’nın beyninde bu yaraya reçete olmasa da, bazı formülleri vardı. Rida, “el-Menar” (Fener)’ın yayıncısıdır. Arapça okuyan bütün İslam dünyasına yayılmış en büyük dergi el-Menar. İslam reformunu savunmuş ve siyasal anlamda bir İslam Birliği modeline destek çıkmıştır.

Rida, soru sormanın Şeytan icadı olmadığını kavramış birkaç Müslüman düşünürden biri. “Hadi rast gele” diyip, fakirin sırt sıvazlayıcısı dindarlara ha girdi girecek dedirtecek bir tip.

Çağdaş Arap düşüncesinde, tarihinde ve sosyal anlayışında Osmanlı’nın yeri “cehennem”dir. Bu yüzden “Osmanlı” adıyla Ortadoğu’ya bakan günümüz siyaset ve düşünce adamları buradaki yerel toplumsal ve sosyolojik anlayışları görmüyor demektir. Batı hiçbir şey öretemese dahi Araba Osmanlı karşıtı olmayı öğretmiş. Cilalı bir Osmanlı vardır Arap tefekküründe. Sevenin dostu yoktur mantığı. Rida, bu düşünceye meydan okumuş. Türkler olmadan bir İslam birlik idealinin göçebenin sahrada bostan yapmasına benzediğini söylemiş. Jön Türklerin yanında yer almış, ama onlar kendilerini doğrultamayınca da Osmanlı Adem-i Merkeziyetçi Partisine katılarak, hiç değilse Arap Birliğine çare aramış. Afrika, Orta ve Uzak Doğu’dan öğrenci getirip okutmuş. Tek amacı vardı İslam.

Rida’nın el-Menar’da yer alan “İmamet yahut Büyük Hilafet” kapsamlı yazısı üzerinde ciddi biçimde durmayı gerektiren bir çalışmadır. Bu eser, İslam dünyasında Atatürk’e karşı yönlendirilmiş ilk ciddi çalışmadır. Rida eleştirisinde isterik tavırlara yer vermez. Hilafeti kaldırdı diye Atatürk’ü sevmiyorum diyen ideoloji öğrencisi değildir. O, dinle siyasetin ayrı olup olmayacağını tartışır. Ona, göre İslam anlayışında dini olanla dünyevi olanın yetkisel bir ayrımı olanaksıdır. Sultan ve halife kimliğini tekil bir tanım içinde irdeler ve birleştirici güç olarak “Şark ahlakı”na sığınır. Onun bu düşünceleri tartışmaya açıktır; olumlu ve olumsuz yönde bir yığın destekleyici kanıt sunulabilir. Rida’nın tek eksiği olguları inançsallaştırmasıdır. Onu Batılı yapan tek şey bu. Rida, görüntüyü fazlaca önemsedi ve birçok şeyi görmezlikten geldi. Hiç değilse Gazalî’ye şöyle bir bakabilirdi; sultan ve halife arasında yaşadığı tereddütlerde. Tarihsel olarak da el-Mes’udî’deki “İslam devleti” teorisinin nasıl devşirildiğini bulabilirdi.

Rida büyük bir etki uyandırdı. İslamî söylemin olgunlaşması onun eseri. İhvan-i Müslüm’in ve onun kurucusu Hasan el-Benna ondan beslendiler. Onun kadar akli gündemi takip etmesler de temelde onun açığa vurduğu görüşler üzerinden İslamî tartışmalarını sürdürdüler. Rida karşıtlarında da bir hareketlilik uyandırdı. Ali Abdü’r-Razîk “İslamiyet ve Otoritenin Temelleri” çalışmasını ona eleştiri olarak yazmıştır. Razîk, bu yapıtında halifelik ile İslam’ın organik bağının olmadığını savundu. Bu konudaki bazı vurguları hâlâ etkisini korumaktadır.

Rıda, bir ara çevresindekiler tarafından Masonlukla suçlanmışsa da bu konu oldukça muğlak kalmaktadır. Her halde ona yapılan Masonluk suçlaması, İranlı Ademiyetçilere yapılmış suçlama gibi kendisini doğrultamamıştır.

Ya İslam Ya Hiç: Hasan el-Benna
Benna, düşünce olarak Rida’nın sağında yürüdü. Görüşlerini onun terkipleri üzerine tasarladı; özellikle Atatürk, hilafet, din ve devlet ayırımı konusunda adeta onun daha radikal kopyası gibiydi. Ama Benna daha bir hareketli ve kıpır kıpırdı. Filistin’de süren direnişin dini çehresi hâlâ yaşıyorsa bu onun eseridir.

Hasan el-Benna (1906–1949) Mısır’ın Mahmudiye kentinin köklü bir ailesinden gelmektedir. Dede-baba hadis âlimi olayı meslek edinmiş bir ailedendir. Parlak bir zekâsı vardı. Okuduğu her şeyin bir örneğini kafasına kopya ederdi. 15’ine geldiğinde sular seller gibi çağlamaktaydı. Darü’l-Ulum’da bitirme imtihanını verirken 18.000 beyti ve bir o kadar da nesri ezbere sıralamaktaydı. Mübarek bülbül sanki. Bu ona, okul birinciliği kazandırmış; ama birde kusur eklemiş. Benna, çok ender sayıda bir şeyin doğruluğunu tartışmaya açacaktı. Kemik gibiydi. İktidara gelseydi, Mısır’ın Humeyni’si olması kaçınılmazdı. Taviz yok derdi ve haklıydı. Çünkü gözünün önünde işlenen bir İngiliz trajedisi söz konusuydu. Perişan ve yorgun bir Mısır’ı İngiliz “akıl baloncuklarıyla” neşelenmesine dayanamazdı ve dayanmadı da.

İhvan-i Müslimin siyasal ve sosyal özdeşleşmeyle oluşmuş İslami bir akım. Salt anlamda işlenmiş bir öğretisi yok, ama hareket kabiliyeti ve etki gücü oldukça yoğun. Bu durum ona sadece iktidara gelene kadar yararlı olabilir, iktidara gelince İran gibi bir Rafsancanî aramak zorundalar. İran inkılâbının dinozorunu Mısır sineye çekebilir mi; bilemem. Mevcut iktidarı çekiyorsa, sorun yok demektir.

Benna, “Ya İslamiyet, Ya da Hiçbir Şey” diyordu. Bir anlamda el-Ezher ilahiyatçılar kanadının siyasal söylemiydi bu. Bilimsel tekniklerle kurgulanmış bir İslam teziydi. Ancak, Benna asla Batı’dan aldığı ve kullandığı akli oyunları kabul etmedi. Örneğin, Benna bilgini bütünsel olarak tanımladı. Ona göre, bilginin tarafı yoktu ve Tanrısaldı. Oysa, pekala Batı bilgisinde rasyonellikle-irrasyonellik arasında kutup kaymaları hem vardı. Ya ampirik göndermelere ne demeli? İslam’ın siyasal söylemini kabartması belki ona bu konular üzerinde düşünme fırsatını vermemiştir. Bu da bazı konularda oldukça saf görüşler sarf etmesine neden olmuştur. Söz gelimi, vahiy kurgusunun bilimsel doğruların bir maddi parçası sanması gibi.

Öldürüldüğünde, Mısır’da her türlü dengeyi kurabilecek bir İslam cemaati oluşturmuştu. Öğretisi ve örgütü hâlâ da Mısır’daki mevcut rejimlerin kâbusu olmaya devam etmektedir. Buna rağmen İhvan-i Müslümin etik bir topluluktur. Ona karşı yönlendirilen “tutucu” yaklaşımlar birer çamur atmadır.

Eski Mısırlılar Avrupalı Oluyor: Firavuncular
Mısır’ın gerçek sahipleri olarak Kıptilerin bu edebiyat içinde yerlerinin olmadığını söyleyecek değiliz doğal olarak. Onlar da kendilerince çağdaşlaşma peşindeydiler. Batı algısı Müslümanlardan daha çok onları vurmuştur. Kıptiler, tarihsel açıdan düşünüldüğünde her yönüyle yok olmuş bir kimliktir. Tarih bir gün olara geri dönecektir, ama ne zaman. Bence, çok yakında Batı tarihçilik algısında temeli Kıpti uygarlığı alacaktır. Bu, mevcut Batı literatürü göz önüne alınırsa kaçınılmaz gibi gözükmektedir. Zaten, Kıptiler de artık geçmişleri dışında bir anlam ifade etmemektedirler.

Mısırcılığa dönüş, tarihe dönüş demektir. Mısırcı Müslüman aydınlar daha gerilere döndükçe ortaya çıkardıkları malzeme ellerinde kaldı. Çünkü ihtişam abidesi olarak dünyanın kulaklarına küpe gibi takılı duran piramitler onlara ait değildi. Mısır edebiyatında Firavunculuğun doğuşu bir zorunluluktu. Akımın kurucusu Kıpti kökenli Selâme Musa idi. Az buçuk Batı liberal geleneğine bulaşmış, efsanevi sosyalizmi özümsemişti. Selâme Musa lafı gevelemeden Kıptilerin edebi ve düşüncel geleceğini şöyle tanımlamıştır: “Asya’yı sonlandırıp, yüzümüzü Avrupa’ya dönmeliyiz. Doğu’ya hiç değer vermiyorum, çünkü Batı’ya inanıyorum. İşte Batılılaşma bu!”. Nankör mü dersiniz? Belki de en dürüstü o. Çünkü hemen hemen herkes öyle yapıyordu, ne dediklerinin farkında olmadan.

Çağdaş Mısır Arap Edebiyatından Son Bir Sayfa
Çağdaş Mısır Arap edebiyatının kurucuları papaz çocuklarıydı. Mısır aydını farkında olsun olmasın bir parça kilise ekmeği yemiştir. Rida ve Benna’da dâhil. İlginçtir, Hıristiyan kökenli bu araştırmacılar Mısır’da bütün etniklerin yeniçağ edebiyat ve düşüncesinin temellerini atmış ve ona ortam sağlamışlardı. Selâme Musa, Zeydan’ın el-Hilal’ında yayıyordu fikirlerini; onun gibi Müslüman Araplar da aynı dergide boy gösteriyorlardı. Avrupa’nın Hıristiyan olması doğal olarak onların bir adım önde olmasına yaramıştır. Araplar ve Kıptiler “1-0” yenik başlamak zorundaydılar. Üstelik hakem olarak görülecek bütün araçlar ve gereçlerde onlara karşıydı. Hakeme rağmen yenmek gerçek yaşamda mümkün olmayabilir.

En büyük zorluk, Arap aydınlarının ve edebiyatçılarının yaşadığı kavram yokluğuydu. Modern düşüncede simgeye yer yoktu; oysa bütün bir Arap edebiyatı simgeden oluşmaktadır. Bu çatışma nasıl önlenebilirdi? Öte yandan Hıristiyan Arapların birbiri ardına yazdıkları romanlar Mısır kitlesini peşine takmışı bile. Bir diğer sorun ise Mısır iktidarı kendilerini yansıtmıyordu. Ne zaman yansıttı ki? En kıdemli Mısırlı “İngiliz sofrasında hizmetçi” olmakla övünebiliyordu ancak. Köle psikolojisi kendi içinde yeni bir efendiyi doğurmuştu. Biraz daha iyi olmak Mısırlı için kendi yurttaşları gözünde efendi olmaktı. Bu şartlar altında Mısır edebiyatı tutunabilmişse büyük başarı sayılabilir. Ancak bu edebiyat çalıp-çırparak kurulmuş bir yapıdır. Edebi öğeler tanınmadan edinilmiştir. En kötü Batılı yazarı okumak bile Mısır aydını için avantaj olarak görülmüştür. Fransız lirikası, sembolizmi, İngiliz realizmi kovalanıp durmuştur. Halil Cubran bile “benlik” kurgusunu İngiliz W. Bleke’de öğrenir. Bu denli öteki oluş Mısır’da gölgeli bir İslam’ın oluşumunu sağlıyordu. Birkaç kuşak sonra bu gölge hepten gerçek olarak kabul edilecekti. Batıya karşı savaş açan Mahmut Temür ve İslam Birliği yanlısı olan Rida dahi kurgusal bir mantık boşluğundan kurtulamazlar. Evet, onlar da tıpkı dedeleri ve atları gibi fatih yürekleriyle namaz kılıyor, dua ediyor ve Allah’tan sakınıyorlardı; ama dedeleri gibi fatihler misali yaşamıyorlardı.

Mısır hâlâ bir Gazzalî aramaktadır. Aksi takdirde Rida onlar için bir Farabî, Benna ise bir imam olarak aşılmaz kalacaktır. Gazzalî’siz bir İbn Rüşt Mısır’ın neyine gerek?

Perşembe, Ekim 26, 2006

Borsa: Çağın Mabedi



"Borsa: Birçok adliye saraylarından daha saygıdeyer, ibadethanelerden daha kutsal, tüm milletlerin temsilcilerinin
insanlığın hayrı için buluştukları bir yer. Orada Musevî, İsevî ve Muhammedî sanki aynı dine inanıyorlarmış gibi birbirleriyle muamele yaparlar ve sadece iflas edenlere Kâfir derler"

Voltaire, Yıl: 1644
Londra Kraliyet Borsası önü

Hoş Geldi...


LAİK ON BİR AYLAR BAŞLADI,
HAYIRLI OLSUN!

Cumartesi, Ekim 21, 2006

Bir Mabet Bekçisinin Bekçisi


Eleştirel anlamda Cemil Meriç’in eserleri, fikirleri, düşüncesi, tercümeleri Dücane Cündioğlu’nun elimize geçen bu yapıtına kadar hakkıyla yapıldığı söylenemez. Cemil Meriç bizim dimağımızda yırtıcı aforizmalarıyla tat olmanın ötesine geçmemiştir. Cemil Meriç’le bağımız “hocaya hayranlık” boyutunun dışına çıkmamıştır. Daha ziyade son on yılda rejimle pürüzler yaşayan belli sağ kesimin istinat mabedine dönüşen bu aydın, bir taraftan da entelektüel arayışlarda bulunan sağ gençliğin fikir durağı olmuştur. Eserleri İletişim yayınlarınca toplu halde basıldıktan sonra, bir kısmı korsan yayıncılar tarafından ticari metaa dönüştürülmesi yoluyla toplamda satışı 300 bini bulan Cemil Meriç eserleri hiçbir zaman toplu bir eleştirel bakışın hedefine oturtulmamıştır. Kısacası üç yüz binlik Meriç okuru, onun düşüncelerini sorgulama yetkisini kendinde görememiştir. Ya mırın kırın etmiş, ya da şatafatlı övgülerinin pirine dönüştürmüştür. Bu açıdan Dücane Cündioğlu’nun bu çalışması takdir edilmelidir. Dücane Cündioğlu’nun söz verdiği Cemil Meriç’le ilgili diğer iki kitabın seyri ne gösterir şimdilik meçhulümüzdür. Burada görüş ve düşüncelerimizi serinin elimizdeki ilk kitabıyla sınırlandırmak zorundayız.

Kitapta edinilecek ilk izlenim yazarın takip ettiği araştırma yöntemidir. Burada gözlemlenen şey, eserin kronolojik bir düzleme oturtulmasıdır. Müellif, Cemil Meriç’in mütercim yönünün kronolojik biz çizelgesini ortaya koymaktadır. Ama bunu yaparken Cemil Meriç’in fikri tezatlarına daha fazla öncelik tanıması ilginçtir. Müellif, kendince vardığı görüşlere, daha doğrusu Cemil Meriç hakkında şekillendirdiği hükme eserinde yer vermez; ama küçük ipuçları biçiminde ifade etmekten de kaçınmaz. Bütün halinde eserde Dücane Cündioğlu’na ait parçalar azdır. Eser Cemil Meriç’ten yapılmış planlı, programlı ve yöntemli alıntıların sıralanması ve bu alıntılar arasındaki bağın dahi Cemil Meriç’in sözleri, ifadeleri ile sağlanması ile dikkat çekmektedir. Yazar tipik bir arşiv tarama metnini önümüze koymuş gibidir. Müellif, bir anlamda okurun, kendi Cemil Meriç okumasına tanıklık etmesini istemektedir. Metodik anlamda eser kendi içinde objektifliği yansıtmaktaysa da, yorumsal ve kurgulama anlamında çalışmanın konumu soru altında bırakılmıştır. Dikkatli bir Cemil Meriç okuru burada şu soruya takılıp kalabilir: bir yorumbilimci olan Dücane Cündioğlu, yorumbilimsel anlamda “niyet”e ilişkin vurguyu nasıl ayarlamaktadır? Galiba bu sorunun yanıtını öğrenmek için serinin diğer iki kitabının yayınlanmasını beklememiz gerekecektir.

Dikkati çeken ikinci bir husus yazarın, okuru Cemil Meriç yazınında ağırlık kazanan belli kavramlara sıkça yönlendirmesidir. Ancak burada dikkati çeken kavramlar kavramsal bütünlüğün anlam kazanmış çeşitli ifadeleri olarak değil, anlam yüklenmiş dönemsel şekilleri (dilim varmıyor, negatifleri diyecektim) olarak görüntülenmektedir. Yorumbilimci için kavramın etimolojik ve epistemolojik varlığının ne denli önemli olduğu biliniyor. Dücane Cündioğlu bunu Kur’an okumalarında gayet büyük bir başarıyla da sergilemiştir. Ancak burada seçilen “Meriçleşen kavramlar” havanın aydınlanması ve kararmasıyla birer yıldız misali bir gözüküp bir kaybolmaktadırlar. Eserde dalından arındırılarak sıralanan bu kavramlar o kadar sönük duruyorlar ki sanki hetmeneotik yöntemin esirleri gibidirler.

Üçüncü nokta, müellifin olgunlukla ifade edemediği, ama izlenilen yöntemin bize rahatlıkla anlattığı Cemil Meriç’in yaşadığı fikri ve düşünsel tezatlardır. Örneğin, Meriç’in Rıza Tevfik’e bakışında olduğu gibi. 1968’de C. Meriç için Rıza Tevfik “mabedi penceresinden seyreden” biriydi. 1976’da “anarşizmle anarşiyi birbirine karıştıracak kadar” gölgeli fikir adamı, 1981’de ise filozof, yani “kelimenin Yunan’daki manasıyla bir filozoftur”. Avam’a ilişkin çizdiği tezatlar, Hilmi Ziya Ülken için sarfettikleri de öyledir. Dönemsel olarak Cemil Meriç yazınında izlenilen farklılaşmaların birkaç tutanağı bunlar. İtiraf edelim: belirtilen bu hususlar tezat mı? Dücane’ye göre öyledir; ya Meriç’e göre? Dürüstlük! Zira söz konusu Dücane tarafından “belgelenen” tezatlar, zaten Meriç’in kendisi tarafından açıklanmaktadır. Yani C. Meriç bunu itiraf ediyor. Şunu söylüyor Meriç: “anlamak için değil kusur bulmak için okuyordum”. Şayet, bir okumada öncelik anlamak değil de kusur aramaksa bulunur elbette. Bu durumda Meriç okuduklarında ne kadar kusur aradıysa, Dücane de Meriç’te o kadar kusur bulacaktır. Ve okur, burada yorumbilimsel anlamda “niyet”i önemsiyorsa, üzgünüm Meriç’i Dücane’den daha samimi bulacaktır. Zira Meriç ayıplarını söylemekte kusur görmez.

Gelelim bütün halinde eserin kendisine. Önsöz’deki şu açıklama çok manidardır: “Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir dil ve çeviri sorunlarıyla yakından ilgilenmiş, sayısız çeviri eleştirisi yazmış bir “dil sevdalısı” – söylemekten niçin utanayım – bir “dil delisi” olarak, meslektaşım genç Meriç’in adeta kutsal bir metni çevirircesine gösterdiği o muazzam titizlik ve dikkat karşısında büyülenmiş; takdir hislerimi nasıl ifade edeceğimi bilemez hale gelmiştim…” Yanlış anlamadıysak yazar “dil sevdalısı” ve “dil delisi” olarak kendi şahsından söz ediyor. O halde bir “dil ustası” üzerine eser ve eleştiri yazarının bir “dil delisi” olduğunu anlıyoruz. Peki, neden bu eserde okur, “ustayla – delinin” “dil savaşına” tanıklık edemiyor? Oysa Cemil Meriç hakkında ve özellikle de onun mütercimliği üzerine yazmadan önce “dil”, “Cemil Meriç’in dili” ve “Cemil Meriç’in Türkçesi” üzerinde yazmak gerekmektedir. Çünkü mütercim, münekkit ve mütefekkir Meriç her şeyden önce “lisan”dır. Acaba, kendisi bir “dil delisi” olan, yorumbilimci, anlam araştırmacısı ve dil sevdalısı neden Cemil Meriç “dili”nden kaçınıyor? Oysa okurun mütercim, münekkit ve mütefekkir Meriç’i anlaması için öncelikle Meriç’in “dilden anladığı nedir?”, “Meriç’e göre dil nedir?”, “Meriç’in dil anlayışı neye dayanır?”, “Dil konusunda bu denli ısrarcı olan Meriç ne kadar dile hâkim ve dili ne kadar biliyor”, “onun kalemle lekelediği uydurukça Türkçeler ve Osmanlıca sözcükler neyin nesi?” gibi bir yığın soruların yanıtını bulması hakkıdır. Sanki içine düşürülmek istediğimiz mabede havada indirme yapıyoruz. Mabedin “dil yolu” ve “dilinin yolu” kapalı. Bir “dil delisi”nin görevi her şeyden önce dilin yolunu ve dil yolunu açacak “deliliği” göstermesidir. Yoksa biz bu “deli”den ve “deli”likten ne anlarız? Belki, bunun için çıkacak olan son iki “deli gömleği”ni daha denemek gerekir, bilemeyiz ki?

Cuma, Ekim 20, 2006

Bir Yağmur Mevsimi


''...hep temiz şeylerim olacak. Beyazlar giyeceğim. hiçbir zaman güçlü kuvvetli olmayacağım artık, bu bitkinliği alt edemeyeceğim ama bir süre sonra kıyıda-kumsalda gezecek gücü bulabileceğim kendimde-...Akşam üstü, kumsal boyunca yürüyeceğim, oturacağım özel bir yer olacak, tam karanlık çökerken, orkestranın Viktor Herbert'ten seçmeler çaldığı çadırın az ötesinde... Kocaman, pencereleri kepenkli bir odam olacak. Bir yağmur mevsimi, yağmut, yağmur, yağmur. Kentteki yaşamdan öylesine yorgun düşmüş olacağım ki YALNIZ YAĞMURU DINLEMEK YETECEK. Öylesine dingin. Yüzümdeki kırışıklıklar uçup gidecek. Gözlerim yanmayacak artık. Dostlarım olmayacak. Tanıdıklarım bile. Uykum gelince, ağır ağır yürüyerek küçük otelime döneceğim. Kâtip, iyi geceler Miss Jones diyecek, şöyle bir gülümseyip anahtarımı alacağım. Ne gazete okuyacağım, ne radyo dinleyeceğim; dünyada olup bitenlerden haberim bile olmayacak. Zamanın geçtiğinin bilincine varmayacağım hiç... Bir gün aynaya bir bakacağım ki saçlarım ağarmaya başlamış ve işte o zaman, yirmi beş yıldır, uyduruk bir adla, dostsuz, tanıdıksız, hiç kimseyle ilişkisiz yaşadığımı anlayacağım. Buna biraz şaşacağım ama pek umursamayacağım. Zamanın böyle rahat geçtiğine sevineceğim. Bazen sinemaya giderim belki. Arka sırada otururum, çevremde o koyu karanlık, iki yanımda benim varlığımdan habersiz, kıpırtısız oturan karaltılarla. Perdeyi gözleyecek. Düşsel kişileri. Öykülerdeki kişiler. Uzun kitaplar okuyacağım, ölü yazarların güncelerini. Dünyadan el etek çekmeden önce tanıya geldiğim kişilerden daha yakın bulacağım onları kendime. Ne tatlı, ne sakin bir dostluk olacak ölü şairlerle kurduğum bu dostluk, ÇÜNKÜ NE ONLARA DOKUNMAK ZORUNDA KALACAĞIM NE DE SORULARINI YANITLAYACAĞIM. Bana bir şeyler söyleyecekler, yanıtlamamı beklemeden. Onların bana gizler açıklayan seslerine kulak verirken uykum gelecek. Kitap elimde uykuya dalacağım ve yağmur yağacak. Uyanıp yağmurun sesini duyacağım, yine dalacağım. Bir yağmur mevsimi, yağmur, yağmur, yağmur... Sonra günün birinde, bir kitabı kapattığımda ya da, gece sinemadan-saat on birde tek başıma-döndüğümde aynaya bir bakacağım ki saçlarım ağarmış. Beyaz, bembeyaz. Dalgalardaki köpükler kadar beyaz... Gövdemi yoklayacağım parmaklarımla, ne kadar zayıfladığıma, inceldiğime şaşıp kalacağım. Tanrım nasıl ipince olacağım. Saydam nerdeyse. Gerçek sayılmayacak kadar ince. Sonra birden kavrayacağım, yani belli belirsiz anlayacağım, bu küçük otelde her türlü toplumsal ilişkiden, sorumluluktan, kaygılardan ya da tedirginliklerden uzak-yaşadığımı-neredeyse elli yıldır. Yarım yüzyıl. Bir yaşam boyu nerdeyse. Buraya gelmeden önce tanıdığım kişilerin adlarını anımsayamayacağım bile, birinin yolunu beklemek duygusu nasıldır, gelmeyecek birinin yolunu beklemek, hiç anımsayamayacağım... Sonra-aynaya bakarken-kıyıda gezinti saatimin gelip çattığını sezeceğim, gövdemi hırpalayan güçlü rüzgâra bırakıp, dünyanın ucundan esen, daha da öteden, uzayın serin, dış uçlarından esen, uzayın uçlarının ötesinin de ötesinden, oradan esen rüzgâra...''
Tennessee WILLIAMS
Yağmur Gibi Söyle Bana

Not: Kaçıp gitme duygusunu, kırgınlığı bu kadar güzel kim anlatmıştır ki...
Tennessee Willıams de güneyli bir yazar... Faulkner gibi... 1983'te, muhtemelen intihar ederek ölüyor, bir otel odasında... B. Garipoğlu.

Salı, Ekim 17, 2006

Anti-Din


Beden, ulaşılabilir tek mal varlığıdır.

Ve çağımızda beden, siyasi kuşatma altındadır. Bedenin siyasal olarak kuşatılması, karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır. Bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının nedeni büyük ölçüde üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır. Fakat buna karşılık bedenin işgücü olarak oluşması ancak, onun bir tabiiyet ilişkisi içine alınması halinde mümkündür. Burada ihtiyaç anlamında bedensel ihtiyaç aynı zamanda özenle düzenlenen, hesaplanan ve kullanılan siyasal bir araçtır. Beden ansak hem üretken beden, hem de tâbi kılınmış beden olduğunda yararlı güç haline gelebilmektedir. Bu tâbi kılma durumu yalnızca ya şiddet, ya da ideoloji aracılığıyla elde edilebilmektedir. Doğrudan ve fizik de olabilir, güce karşı güç kullanılabilir, maddi unsurlara yönelebilir ama bu yüzden şiddete yönelik olmayabilir; hesaplanmış, düzenlenmiş, teknik olarak düşünülmüş olabilir; ince olabilir ve ne silaha, ne de teröre başvurabilir, ama gene de fizik düzlemde kalabilir. Yani tam olarak bedenin işleyişinin bilimi olmayan bir beden bilgisi, ve onları yenme yeteneğinden daha fazla bir şey olmak üzere, onun güçlerine bir egemen olma olabilir; bu bilgi ve bu egemen olma bedenin siyasal teknolojisi olarak adlandırabileceğimiz şeyi oluşturmaktadır. Bu teknoloji tabii ki dağınık, sürekli sistematik söylemler halinde nadiren formüle edilmiş durumdadır. Çoğu zaman yamalı bohça gibidir. Çok dağınık usuller ile aletleri devreye sokmaktadır. Sonuçlarının tutarlığına rağmen çoğu zaman çok biçimli bir düzenlemeden ibarettir. Üstelik onun yerinene belirli bir kurumun tarzı içinde, ne de bir devlet aygıtı içinde belirlemek mümkündür. Bunlar ona başvurmakta; onun bazı süreçlerini kullanmakta, değerlendirmekte veya dayatmaktadırlar. Fakat bizzat kendisi, mekanizmaları ve etkileri itibariyle tamamen başka bir düzeyde yer almaktadır. Bir bakıma aletlerin ve kurumların devreye soktukları, ama gerçeklik alanı bir bakıma bu büyük işleyişler ile maddilikleri ve güçleriyle birlikte bizzat bedenler arasında yer alan bir iktidar mikrofiziği söz konusudur.

Oysa bu mikrofiziğin incelenmesi burada uygulanan iktidarın mülkiyeti olarak değil de, bir strateji olarak kabul edilmesini; iktidarın egemenlik etkilerinin bir sahiplenmeye değil de, düzenlemelere, manevralara, taktiklere, tekniklere, işleyişlere bağlanmalarının; onda elde tutulabilen bir ayrıcalıktan daha çok, her zaman gergin, her zaman faaliyet halinde olan bir ilişkiler ağının keşfedilmesini; ona model olan bir devir işlemini gerçekleştiren sözleşme veya bir alanı ele geçiren fetihten çok, sürekli çarpışmaya almak gerekmektedir. Sonuç olarak, bu iktidarın kendini tutmaktan çok icra edildiğini; egemen sınırın kazanılmış veya muhafaza edilmiş ayrıcalığa değil de, onun stratejik konumlarının bütünsel sonucu olduğunu kabul etmek gerekir - egemen olunanların konumunun dışa vurduğu ve bazen de sürdürdüğü etki.

Öte yandan bu iktidar ona sahip olmayanlara yalnızca bir zorunluluk veya yasaklanma olarak uygulanmamaktadır; onları kuşatmakta, onların içinde ve onların uzantısından geçmektedir; tıpkı onların ona karşı olan mücadelelerinde, onların üzerindeki mücadelelerinden destek aldıkları gibi, bu iktidar da egemen olunanlardan destek almaktadır. Yani yönetenleri yönetilenler beslemektedir.

Bunun anlamı bu ilişkilerin toplumun iyice derinliklerine indiği, bunların devletin yurttaşlarla ilişkilerinde veya sınıflar arasındaki sınırda yerleşmedikleri ve bunların bireyler, bedenler, hareketler ve tavırlar, yasanın veya yönetimin genel biçiminde yeniden üremekle yetinmedikleridir. Süreklilik varsa da benzerlik ve türdeşlik değil de, mekanizmanın ve tarzın özgüllüğünün olduğudur. Nihayet bunlar tek bir anlam taşımamaktadır. Sayılmayacak kadar çok karşılaşma noktasının; her birinin kendi çatışma, mücadele ve güç ilişkilerinde hiç değilse geçici olan tersine dönme tehlikesini taşıyan istikrarsızlık odaklarını tanımlamaktadır. bu mikro iktidarların devrilmeleri demek ki ya hep ya hiç yasasına uymamaktadırlar; bu devrilme aygıtların yeni bir denetimi veya yeni bir işleyişi veyahut kurumların bir tahribi tarafından bir kerede ebediyen geçerli olmak üzere kazanılmış durumda değillerdir; buna karşılık bu yerelleşmiş olaylardan hiçbiri, içine hapsedildiği şebekenin tümünün üzerinde meydana getirdiği etkilerin dışında, tarihin kapsamı içinde yer almamaktadır.

Belki de bilginin ancak iktidar ilişkilerinin askıya alındığı yerde olacağını ve bilginin ancak onun emirlerinin, taleplerinin ve çıkarlarının dışında gelişebileceğini düşündüren koskoca bir gelenekten de vazgeçmek gerekmektedir. Daha çok iktidarın bilgi ürettiğini, iktidar ve bilginin birbirlerini doğrudan içerdiklerini; bağlantılı bir bilgi alanı oluşturmadan iktidar ilişkisi olmayacağını, ne de aynı zamanda iktidar ilişkilerini varsaymayan ve oluşturmayan bir bilginin ve bilgi alanının olmayacağını kabul etmek gerekir. Demek ki "iktidar-bilgi" ilişkilerini iktidar sistemine nazaran serbest olacak veya olmayacak bir bilgi öznesinden itibaren çözümlemek gerekir. Bunun tersine, bilen öznenin, bilinecek nesnelerin ve bilme tarzlarının, iktidar-bilgi arasındaki bu karşılıklı temel kapsamların ve onların tarihsel dönüşümlerinin etkileri olduklarını göz önüne almak gerekir.

Kısaca, iktidara yararlı olan veya ona ayak direyen bir bilgiyi üretecek olan bilgi öznesinin faaliyeti değil de, iktidar-bilgi, onları kat eden ve onları oluşturan mümkün bilgi biçimi ve alanlarını belirleyen süreçler ve mücadelelerdir.
Bugün bedenlerimizle, siyasal bir anatominin düşünü kurmak mümkündür. Artık özgür bir beden, günümüzde daha çok beden-olmayandır. Ancak bu bile, bedenin bir ruh olarak kalması, bedenin modern cezalandırma uygulamalarına katlanması demektir. Çünkü ruh, bir siyasal anatominin sonucu ve aleti; bedenin bizzat hapishanesidir. Modern yörüngede insan beden ve ruh olarak iktidarın insanı beden anlamında somut olarak ele geçirmesi, ruh olarak da cezalandırmasının dışında değildir. Artık iktidar, Tanrı'nın yerini tümden ele geçirmiştir. Bu iktidarın dini bilimdir. Anti-din olarak bilim.

Bir Direnişin Belgesi


Bu kitap,1920-1945 yılları arasında Azerbaycan Türklerinin Milli Mücadelesi'ni konu edinmektedir. Kapsadığı dönem itibarıyla yankıları Kafkasya'dan çevre ülkelere (özellikle Sovyetler Birliği İçindeki Türk ülkeleri ile Türkiye ve İran'a) ve yurtdışında (Fransa, Almanya, İngiltere, Polonya, Romanya vb.) uzanan Bölşevikler ile Karşıtlarını Yeraltı Savaşı'ın büyük bir incelikle takip etmektedir. Kitapta özellikle, Sovyet ve yabancı ülke istihbarat birimleri arasında sürdürülen ilan edilmemiş savaş, gizli örgütler, yeraltı çatışmaları, istihbarat takip zinciri ve Stalin dönemine özgü Sovyet siyasetinin benzeri örneklerini belgeleyen çok sayıda konuya dikkat çekilmiştir....

Elinizdeki kitap, bugüne kadar Sovyet dönemi Azerbaycan Türkleri hakkında söylenmiş resmi ve resmi olmayan bütün görüşleri ve yazılmış bütün tarih araştırmalarını altüst ederek alanında tek eser olacak bir monografi olma iddasını taşımaktadır.
Çeviri: Ekber N. Necef
Redaksiyon: Tuğçe Aygül
Teknik Hazırlık: Yusuf Yağ
Kapak Düzeni: Hatice Dursun
Yayınevi: Kaknüs
Tarih: İstanbul Eylül 2006, 1. Baskı
Sayfa: 704
Orijinal Dili: Azerbaycan Türkçesi
Boyut: ciltsiz, 16 x 22 cm, 2. hamur
Fiyatı: 25,00 YTL

Perşembe, Ekim 12, 2006

Evren Yiğit, Aşk Yüzünden, hikayeler kitabı çıktı. Çok güzel hikayeler. İşte bir örnek...

Kulak Kaşıntısı
Kulağımın içi kaşınıyor.
Felaket.
Önce azar azar başlıyor kaşıntı, geceleri. Sonra artıyor.
Kaşımak da bir zor ki kulağın içini.
Bir türlü geçmiyor. "Ne yapsam acaba?" diyorum.
Günler geçtikçe daha da artıyor.
Doktora gitmeye karar veriyorum.
Arkadaşlarıma soruyorum "Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?" diye.
"N’oldu ki?" diye soruyor arkadaşlarım.
"Kaşınıyor kulağım" diyorum. "
Uyuyamıyorum geceleri, kulak kaşınmasından!"
Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi.
"Çok iyi doktordur" diyor.
"Kimsenin çözemediğini çözer, iyileştiremediğini iyileştirir."
Gidiyorum doktora. Gözlüklü, şirin bir amca. Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor.
Şaşırıyorum önce. "İçinde kaşıntı var" diyorum.
"Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?"
"Yok" diyor, "Ben çoktan anladım ne olduğunu da, şimdi daha iyi görmek için bakıyorum."
"Nedir?" diyorum doktora.
"Eski sözler kaçmış kulağınıza" diyor.
"Nasıl yani?" diyorum. "Kimin sözleri?"
"Bakacağız" diyor.
Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet çıkarıyor.
"Yan durun. Kıpırdamayın" diyor bana.
Biraz irkiliyorum.
"Eski sözler" diyorum, "Ha?"
Cımbızın ucu kulağıma giriyor, canımı acıtmıyor nedense.
"Bir erkek sesi bu" diyor.
Sanki bir uğultu duyuyorum.
Cımbızı çıkarıyor kulağımdan.
"Yalan kaçmış kulağınıza!" diyor doktor.
Yalana bakıyorum. Küçücük bir şey gibi gözüküyor.
"Vay be! Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş? Hangi yalan peki?" diyorum.
"Durun, bekleyin" diyor doktor. "Dikkatli olmamız lazım. Tekrar kulağınıza kaçabilir. Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız."
Yalanı tüpün içine koyuyor. Kapağını da kapıyor tüpün. Serbest kalıyor yalan.
"Seni seviyorum" diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden.
"Yalanmış ha?" diyorum. Kulağım bile anlamış, kalbim hálá anlamıyor...

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Bir Kitap Üzerine Eleştiri Taslakları


Sevgili Yusuf Armağan, daha 65. sayfasında aramış ve şöyle demiştir: “kesinlikle okumalısın”. Sonrada “tutarsızlığın belgesini” tanıtmaya başlamıştı. Birkaç hafta sonra da cemaat.com toplantısında “Rüştü Hacıoğlu armağanı” notu düşülen imzayla da elime geçmişti. Söz konusu olan Dücane Gündioğlu’nun üç seri halinde yayınlayacağını müjdelediği son yapıtıydı: “Bir Mabet Bekçisi: Cemil Meriç”. Kitabı aşağı yukarı 2 günde tamamladım. İş kitapla ilgili yazmaya gelince debelendim durdum. Hâlâ bu süreç devam etmektedir. Taslak halinde kalemimden iki yazı çıktı.


Birinci Taslak:
Bir dostlar meclisinde birazcıkta kendi yüzsüzlüğümün katkısıyla avuçlarıma aldığım eser Dücane Cündioğlu’nun “Bir Mabet Bekçisi: Cemil Meriç” kitabının ta kendisi. Türkiye’yi ve Türkiye Türkçesini benim gibi sonradan keşfedenlerin yobazlıklarına dil kamçısı indirmiş “Türkçe’nin sultanı” hakkında sarfedilen her satıra dil cezası çekenler bazen intikam için koşarlar. Nefsimi öldürmenin artık anlamı yok. Hiçbir zaman bir Şitoist kadar mabetlere saygı duymadım. Çoğu zaman camilerin önünden hızla geçtim. Karşılaştığım birçok “Fildişi Kule”nin köşe taşlarına da bir köpek gibi kokumu bıraktım. Ne ağlama duvarlarına saygı duydum, ne kilisenin tavanlarına mum ateşiyle çivi yazıları kazıdım. Yutmaya çalıştığım yazılı kağıtlardan doyduğumda eşekler gibi çifte salladım. Bilgi üreten bir doğurgan olmayacağımı hep kanıtlamak istedim. Benim için kertenkeleler ve yılanların yaşamı bir bilgenin satırlar arasında geçirdiği sürüngenlikten daha değerlidir. Ve mabetler yağmalanmak için dikilmiştir; işte çağdaş dünyanın içine sızan bir ve belki de son barbarın itirafı.

Ama barbarlar da yaşarlar; hem de yerleşiklerin özenle diktikleri mabetlerin çevresinde. Ve bütün mabetler onlar için aynıdır. Havada süzen kartal ancak avına odaklıdır. Ama insaflıdırlar da. Göçebenin mantığında yok etmek yoktur. Çünkü yerleşiklerin sonu kendi sonudur. Ona peygamberler, bilgelerden daha samimi gelmektedir. Oysa düşünürler veya bilgeler insanlara daha yakın olduklarını iddia ederler. Hiç de değil. Peygamberler kendilerinden öncekilere dil uzatmazlar; düşünürler bu konuda barbarlardan daha zalimler. Kendi mabetlerini dikmek için dikili olanları yıkarlar. Sanki mabet yapımı için koca dünyada bir tek arsa tahsis edilmiş gibi.

Bir kitabı değil; bir kronoloji listesini okuyoruz. Hayat boyu aynı ip üzerinde zıplayan cambaza ne kadar temaşa edilebilir ki insan. Cemil Meriç böyle olmalıymış Dücane’ye göre. Oysa Meriç herkesten bir parça olmak istemiş: dindar, dinsiz, yürüyen, koşan, ağlayan, sevişen, aldatan, yaramazlık yapan, bağıran, çığıran, saldırgan ve ve… Bütün bir toplum olmak istemiş. Bilgelerle müritler arasında perdeyi kapatıp indiren bir koruma…

İkinci Taslak:
Bir dostlar meclisi…
Gam gölgesinde yankılanan kahkahalar. Herkesin sözü diğerlerinin boğazına takılıyor. Dünyayı yutan insan, söze gelince tıkanıyor. Neden acaba? Yaratılıştan yuttuklarını kelime olarak kusmaya ayarlı olduğundan mı? Bilemiyorum.

Yazının icadı M.Ö. 4000 yılı. İnsanoğlu 6 bin yıldır yazıyor. Dünya tefekkürünün yaşı bu. Genç mi, kocamış mı Allah’tan öte kimse bilmez. Arada birkaç kez Tanrı da kendi hikmetini serpiştirmiş bu tefekkür arşivinin şurasına burasına… İnsan zıvanadan çıkmasın diye.

Okur bir kopyacı. Satır çalmış, kahraman ayarlamış, düşünce yalamış bu kağıt yalaklardan. Yani bir şekilde okuryazar olmanın zevkinin tatmaya çalışmış.

Hiç kimse bilge doğmadı. Kör doğru, dilsiz doğdu, özgür doğdu, köle doğdu, yakışıklı ve piç doğdu, ama bilge asla. Zenginliği isteyen herkese verirmiş Allah, bilgiyi ise dilediğine. Bilge, dilenmiş olandır Tanrının katında.

Bilgenin tarifi ne çağımızda? Eğitimli ve bir alanda uzaman olan kimse. O halde bir dilenciler çağında yaşıyoruz. Tanrı ahir zamanda herkesi toplarmış gibi, bütün bilgeleri bu çağa toplamış. Topyekun infazı kolay olsun diye mi?

Düşüncenin pimi Lokman tarafından çekildi, ilkçağ düşünürlerinin elinde patladı, kokusu bir radyasyon gibi her tarafa dağıldı. Biz hepimiz birer radyasyon çocuklarıyız. Kanserliler ordusu. Tövbe etmeye fırsat kalmadan içtihat kapısı da kapandı. Pencereleri de kapattılar acaba?

Tarih, Newton ve Descartes’ten beri “ilerliyor”. Yer çekiminden kurtulmayınca çekim alanımızı ve gücümüzü kullanmaya başladık. Tıpkı bir piçin zinaya meşruluk araması gibi. Toptan bir ilerleme; birkaç tekenin peşine takılmış 6 milyarlık koyun sürüsü. Birçoğu ilerlemiyor adeta zıplıyor. Ve sürüden ayrılanları kurtlar kapmaya aday.

İnsanın zincirleri kopsa da, korku tılsımları aynı duruyor. İlkçağda tabiattan korkan insan, ortaçağda birbirinden korkmaya başladı. Günümüzde ise kendisinden. Sokrat’ın “kendini bil” dediği şey, bir kendilik kabusuna dönüştü. Bu süre içinde medeniyetlerin ihtişamlı rüzgarları gah doğudan, gah batıdan, bazen de kuzeyden esti. Güneyin rengi gibi bahtı da kara. Kıtaların ağlama duvarları okyanuslar.

Bu arada bir kitap çıkmıştı değil mi? Ne diyelim, hayırlı olsun.

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Bilgeden...


Ustat dedi:

"Eski çağın insanları sanatlar konusunda kültürsüz kabul ediliyorlar. Ama onlardan sonra gelenlere kültürlü soylular gözüyle bakılıyor. Fakat ben, bu sanatlara gereksinim duyduğumda eskiçağın insanlarını takip ediyorum"

Bir keresinde Çi Kang Tzu şakirtlerden hangisinin öğrenmeye meraklı olduğunu sordu, Üstat da ona şöyle cevap verdi: "Öğrenmeye meraklı olan Yen Hui vardı, ama maalesef ömrü kısa sürdü ve öldü, şimdi kimse yok".

Çi Lu, ölülerin ruhlarına karşı ne yapması gerektiğini sorunca Üstat dedi ki: "Yaşayanlara karşı görevini yerine getiremezken nasıl olur da ölülere karşı getirebilirsin?" Lü ölüm hakkında sorma cesareti gösterince Konfüçyüs'ün cevabı şu oldu: "Hayatı bile anlamazken ölümü nereden anlayacaksın?"

Hsien, şerefsizliğin anlamını sorunca, Üstat ona dedi ki: "ülkesi iyi veya kötü yönetildiği zaman sadece ne kadar maaş alacağını düşünenler şerefsizliktir".

Üstat dedi: "Eski zamanın insanları kendilerini geliştirmek üzere bilgilenirlerdi, şimdinin insanlarıysa başkalarını övebilmek için bilgileniyorlar".
Üstat dedi ki: "Güzellik kadar erdemlilikle de ilgilenen birini görmedik daha".

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Küçük Kararların Zorbalığı


Daha dün, gece ortasında kaybolmuş Çoban, yalnızlık içinde, bir yığın yıldızın ortasında, onu insanların cemaatine yakılaştıracak birleştirici ilkeyi arıyordu; tektanrılı dinlerin başarısı, insanlık durumunu çok uzun bir süre nitelemiş olan, hem coğrafyanın, hem de toplumun hapishanesinden çıkma gereksinimine çok şey borçludur.

Bizim sorunumuz çok başkadır. Her zaman aynı ölçüde yalnızız, ancak yalnızlığımız kalabalık içinde kaybolmuş, hareketli ve bağları olmayan insanın yalnızlığıdır. Sıkıntımız büyük bütünlükten ayrı düşmekten değil ortaya karışmaktan ileri geliyor. Gökler boşaldı ve biz, hiçbir birleştirici bütünlüğe yol açmayan bir yığın göstergenin ortasında takılıp kaldık.

Artık hiçbir siyasi ve felsefi düzenin yönetmediği bir çokluklar dünyasında, içimizde bir takım birliklerin bulunduğunu söyleyemeyiz. Duyumlarla dolan, çeşitli tepkilere maruz kalan yaşamlarımız bir kukla tiyatrosu gibi sürer. Bize kalan şey bir ot parçasına hayran olmak, bir Ay ışığına, gelip geçen bir heyecana hayranlık duymaktır. Ufalanmış dünyamızın zavallı küçük hazineleri. Kopernik devrimi, Dünyaya merkezdeki yerini kaybettirmişti, ancak hiç olmazsa Güneş ile birlikte bir merkez düşüncesini korumuştu. İşte ölmekte olan fikir bu fikirdir. Göreceliğin zaferi, ilkeler karşısında ilişkilerin zaferi.

Artık özgürlükten yoksun değiliz, ama özgürlük düşüncesinden yoksunuz. Bu çağın büyük sürprizi, çoğumuzun kendimizi iyi hissetmemizdir. Sanki daha önce hiç bu kadar özgür olmamışız gibi bir duygu besliyoruz ve artık bize ulaşmayan her tür engele maruz kalan atalarımıza üzülüyoruz. İzlediğimiz filimler, giydiğimiz giysiler ve daha da önemlisi hissettiklerimiz konusunda artık hiçbir yasak yok.

Diğerlerini görmekten insan artık kendiyle karşılaşmıyor. Her tür karşılaşma artık medyalaştırılmıştır, işaretlerle standartlaştırılmıştır. Paranın para olarak işareti, lüks maddelerin markaları. İlkesiz insanlar olarak bizler, artık sadece işlem operatörleriyiz. İlişkiler devamlı işliyor, hatta hiçbir insani örgütün işlemediği kadar iyi işliyor, ancak hiç kimse hangi amaçla işlediğini bilmiyor. İktidar, artık başkalarının bilgisini kısıtlamak değildir, aksine başkalarının bilgisini harekete geçirmektir. Bu bilgini başkalarının bize çabuk ulaşması adına kısaltırken, kendi kedimize ulaşmamız adına uzattıkça uzatırız. Küçük kararların zorbalığı altında ezilmek için sanki can atıyoruz. Tekrarların dünyasında tekrarlanmayan şeyler arıyoruz. En büyük fiyatları ona biçiyoruz. Bize ait olanların bizim üzerimizde olması, bizden değerli olması ve bize sahip olması bizi rahatlatıyor adeta.

Sanki yarattıkları şeyler yüzünden insan dünyadan kovulmuştur.