Sevgili dostum...
Sana yazıyorum bu mektubu. Okumyacağını bile bile yazıyourm. Okunmayacağımı bilerek, kirletiyorum sayfaları. Daha önce yaptığın gibi, yaptığım gibi.
Yazmak için bir nedenim yok. Ve artık, senin çağın da yok. Sadece, seni tekrar tekrar kağıtların arasına gömüyorum. Seni çoğaltıyor ve senden koca bir mezar yaratıyorum. Tüm mezar taşlarının üzerine isminin yazıldığı mezar. Toplu bir katliamda bir anda her parçanın kurşuna dizildiği bir mezar. Ve şimdi kendi Lahey Adalet Divanı'mı yapıyorum, müsaadenle.
Yazıyorum, hükmümü kendi ellerimle, tırnaklarımla, kanımla keserek, yazıyorum. Öldürme tutkuma son vermek için yazıyorum. Hem suçlu, hem hakim, hem tanık olmak için yazıyorum. Bir çağı üstüne, tıpkı sevgililerimin yüzüme kapıları, camları, hatta fare deliklerini kapatır gibi, kapatarak hükmümü veriyorum. Bir kabus gibi, kusarak yazıyorum. Vampirler dünyasına son noktayı çoğaltmamak üzere koyarak yazıyorum. Ben yazmakla yazgılıyım.
Senin için tüm birikmiş kirli çoraplarımı yıkadım. Onlar ki bir asırlık ayak kokularımın esiriydiler. Giderayak, bir özgürlük girişimimin olmasını istedim. Çoraplarımı kokusuz, ayaklarımı da korkusuz astım çamaşır iplerine. Ve ellerim deterjanlı sarkıyorum dünyanın dibine. Keşke, bunların hepsini bir makineyle yapsaydım diye düşünüyorum. Ama beceriksizim, makineni çalıştıramıyorum. Bir de, istemedim, kendimden sonra ev arkadaşıma elektirik faturasıyla elveda demeyi. Eline, suratsız memurlarca tutuşturulmuş bir fiyat listesiyle akıttığım artıklar üzerine çekilmiş artık su giderlerinin yapışmasını. Sadece, giderken fazladan kullandığım Lipton çay poşetleri için üzülebilir, eğer yüzü yoksa. Ama, çikolatamın yarısını ona bıraktığımı umarım iyilikle anar. Ve bir de tüm satırları harabeye dönüşmüş, sayfaları birer enkaz yığınını haline gelmiş kitaplarımı. Yer yer seni gömmek için defterlerden aşırdığım çizgisiz varakların cilt kapaklarını. Aslında kendimi, tıpkı senin kendini bana bıraktığın gibi bırakıyorum ona. Ancak, benim, seni benim gibi anacak, hiçbir anlayışlı dostumun olmadığını bil.
Ve son. Bir centelmenlik yapıp uzatmalardaki kesintiler için hakemlerin üzerine orta sahaya kadar yürümeyeceğim. Hiçbir uzatmanın işe yaramayacağını biliyorum; bu uzam sonsuza dek uzatılsa bile, durduğum yerden bir adım bile öteye uzanmayacağım. Ve formamı bırakacağım kimse de yok. Zaten bir ömrü kendimle oynayarak geçirdim.
Beni hatırlayanların başını yakarım...
Pazar, Temmuz 12, 2009
Salı, Temmuz 07, 2009
XIX. Yüzyılı konuşmak...
XX. Yüzyıl çok dar. XXI. Yüzyıl için konuşmaksa mantıksız. Aslında bu ve bir önceki asırlar XIX. Yüzyılın çocukları. Yırtıcı iki velet. Saman altından su yürüten kuşakların modern barınağı. XXI ve XX. Yüzyıllarda insanlığa savrulan tüm okların yayını XIX. Yüzyılda aramak gerek.
Kimine göre esrük, kimine göre akıl çağı, XIX. asır. Bir düşünce bataklığı, bir hareket cenneti. Bütün "izm"lerin atar damarı. Tarih içinde birikmiş aklın, deliliğin, mekanın ve varlığın doğuş efsanesinin yaratıldığı dönem. Çağdaş insanın atalarının yaşadığı tutarsız bir zaman.
Modern dünya kadar, Türkiye'de bu çağın eseri. Tüm düşünceleri, incelikleri, liderleri, kabusları, ahlakı ve hatta diniyle Türkiye'nin sırtına geçirilen gömlek XIX. Yüzyıl damgasını taşıyor. Ne laikler bu yüzyılı aşabildiler, ne dinsizler, ne dindarlar. Hepsi aynı yüzyıldan bulduğu bir ismin çatısı altında barınma telaşı içinde. Yapılan devrimlerin fikir yapısı neredeyse XIX. Yüzyıl kaynaklı. Sosyalizm, sekülarizm, laiklik, islamçılık, milliyetçilik, halkçılık, batıcılık ved. sonraki yüzyılların düşüncesini değil, ahlak ölçülerini de belirlemiş. Tüm beceriksizliklerimizin de çıkış noktası bu çağ. Tüm didişmelerimizin, toplumsal çözülmüşlüğümüzün, söylem canbazlığımızın, iktidarsızlığımızın, tutkularımızın ve hatta cinsiyetmizin şekillendiği, yerleştiği, kanıtlandığı ve meşrulaştığı aralık bu zaman. Hepimiz birer XIX. Yüzyıl çocuklarıyız. Bağnazlık bağlarımız ve yobazlık göbeğimiz bu çağda kesildi. Bu çağda doğurdu "modern doğu"nu ihtiyar şark. Tüm isimler bu çağda üretildi, bulundu, verildi.
XIX. Yüzyıl doğum yüzyılımız. 200 yıllık bebek Nizam-i Cedid'le konuşmağa başladı; Ilımlı İslam'la anjio geçiriyor. Borçlu yaşam alışkanlığımızın başladığı, toprak kayıplarının doğallaştığı, Batı'dan ve Doğu'dan silinmenin içe sindirildiği, küçük düşürülmenin diplomatik bir ahlak olduğu vaaz edildiği karanlık bir yolçuluk dönemi. Basın denen yarı doğru, yarı gerçek hayaletin kurgulandığı ve hep "tarafsızlığı"nın gündemde tutulup, bir türlü tarafsızlaştırılamadığı söylemler zincirinin halkalaştılrıldığı asır. Suikastların, aydınların, mollaların, kaypakların, halkın ve iktidarın beynimize kazıldığı büyülü yıllar.
XIX. Yüzyıl direnişin, insan olgusunun varlıksal bir zemine kaydırıldığı ve kaygılandırıldığı dönemeç. XIX. Yüzyıl hayvansal sevgilerimizin doğduğu ve "hayvanlaştıkça" daha fazla hayvani sevgilere katlandığımız milat. Kılık ve kiyafetmizin değiştiği, cildimizin parlamağa başladığı, "sadık tebaa"larımızın sapıklaştığı, millet adı görmemiş kavimlerin ulusal çığlıklar atmağa başladığı, özgürlükler duvarının özsüzlece yıkıldığı, şehirlerin "medeniyetsiz" kalabalıklarla doldurulduğu ve adına hep "yeni düzen" denildiği çağ.
XIX. Yüzyıl, her şeyi ile tam bir çağ ve insanlığın sırtında mücadele ettiği bir bıçak.
Kimine göre esrük, kimine göre akıl çağı, XIX. asır. Bir düşünce bataklığı, bir hareket cenneti. Bütün "izm"lerin atar damarı. Tarih içinde birikmiş aklın, deliliğin, mekanın ve varlığın doğuş efsanesinin yaratıldığı dönem. Çağdaş insanın atalarının yaşadığı tutarsız bir zaman.
Modern dünya kadar, Türkiye'de bu çağın eseri. Tüm düşünceleri, incelikleri, liderleri, kabusları, ahlakı ve hatta diniyle Türkiye'nin sırtına geçirilen gömlek XIX. Yüzyıl damgasını taşıyor. Ne laikler bu yüzyılı aşabildiler, ne dinsizler, ne dindarlar. Hepsi aynı yüzyıldan bulduğu bir ismin çatısı altında barınma telaşı içinde. Yapılan devrimlerin fikir yapısı neredeyse XIX. Yüzyıl kaynaklı. Sosyalizm, sekülarizm, laiklik, islamçılık, milliyetçilik, halkçılık, batıcılık ved. sonraki yüzyılların düşüncesini değil, ahlak ölçülerini de belirlemiş. Tüm beceriksizliklerimizin de çıkış noktası bu çağ. Tüm didişmelerimizin, toplumsal çözülmüşlüğümüzün, söylem canbazlığımızın, iktidarsızlığımızın, tutkularımızın ve hatta cinsiyetmizin şekillendiği, yerleştiği, kanıtlandığı ve meşrulaştığı aralık bu zaman. Hepimiz birer XIX. Yüzyıl çocuklarıyız. Bağnazlık bağlarımız ve yobazlık göbeğimiz bu çağda kesildi. Bu çağda doğurdu "modern doğu"nu ihtiyar şark. Tüm isimler bu çağda üretildi, bulundu, verildi.
XIX. Yüzyıl doğum yüzyılımız. 200 yıllık bebek Nizam-i Cedid'le konuşmağa başladı; Ilımlı İslam'la anjio geçiriyor. Borçlu yaşam alışkanlığımızın başladığı, toprak kayıplarının doğallaştığı, Batı'dan ve Doğu'dan silinmenin içe sindirildiği, küçük düşürülmenin diplomatik bir ahlak olduğu vaaz edildiği karanlık bir yolçuluk dönemi. Basın denen yarı doğru, yarı gerçek hayaletin kurgulandığı ve hep "tarafsızlığı"nın gündemde tutulup, bir türlü tarafsızlaştırılamadığı söylemler zincirinin halkalaştılrıldığı asır. Suikastların, aydınların, mollaların, kaypakların, halkın ve iktidarın beynimize kazıldığı büyülü yıllar.
XIX. Yüzyıl direnişin, insan olgusunun varlıksal bir zemine kaydırıldığı ve kaygılandırıldığı dönemeç. XIX. Yüzyıl hayvansal sevgilerimizin doğduğu ve "hayvanlaştıkça" daha fazla hayvani sevgilere katlandığımız milat. Kılık ve kiyafetmizin değiştiği, cildimizin parlamağa başladığı, "sadık tebaa"larımızın sapıklaştığı, millet adı görmemiş kavimlerin ulusal çığlıklar atmağa başladığı, özgürlükler duvarının özsüzlece yıkıldığı, şehirlerin "medeniyetsiz" kalabalıklarla doldurulduğu ve adına hep "yeni düzen" denildiği çağ.
XIX. Yüzyıl, her şeyi ile tam bir çağ ve insanlığın sırtında mücadele ettiği bir bıçak.
Pazar, Temmuz 05, 2009
Başka bir dünya yok...
Sevgili ...
Petersburg'da beyaz örtü üzerinde sokak geçidi yapıyorum. Karları ezen topuklarımın çıkardığı ezgiler eşliğinde. Beyaz bir dünyanın ortasında yürüyorum. Seninle başka türlü bir hayatın hayellerini kurarak; başka bir dünyanın olmadığını bile bile yürüyorum. Elin elimde, ellerim cebimde; bu aşkı soğuktan ölmemek için paltomla ısıtarak yürüyorum.
Nehrin donmuş ölü yüzü, kesilmiş saçları, uzaktan boğulurcasına bağıran vapurların sesleri; içimdeki tekkenin duvarlarına yansıyan kamera ışıkları dek kalbimin karanlıklarını yarıp geçmekte. Ebeveyinlerine kızıp evden kaçmış bebek gibiyim. O kadar kızgınım ki, tüm dünyayı gezebilirim.
Kar ve cebimdeki demir rubleylerin sesiyle beste yapabilirim. Beyaz hırıltılar arasına sokulan demir hıçkırıkları. Kabusun müziği. Bu müzik benim, kafamda 10 gün içinde bütün paramı nasıl bitirdiğimin final müziği. Param olsaydı, elinde çorba tasıyla dilenen ihtiyar teyzenin bağırsaklarından sıcak çorba treninin geçmesini sağlayabilirdim. Muhtemelen o da kar adam gibi yapay gözlerle bana bakıp: "sbosiba moy sınok" deyip, öğlen için bu defa tencereyle dilenecekti. Aklıma, Türkiye'de seçimlerin birinde kullanılan bir afiş geldi: kendisi iktidarda olduğu halde, Tansu hanım, köylünün boş tenceresini gösterip aş vaat ediyordu. Dünyanın yarından çoğunun boşluğu dolduran insanlardan oluşması ne acı.
Yoldaş İgnatiyev'i görmek; sanırım bu boşluktan kurtarabilir beni. Adetidir, her sabah apartmanın önüne geceden kalma boğazındaki tüm pislikleri derleyip toparlayıp çöp torbası gibi koca bir tükürük halinde bırakmak. Nerde, siyah bir tükürüğü kar örtüsünün içine gömülmüş görsem o yoldan İgnatiyev'in geçtiğini düşünürüm. Beyaz yollarda petrol çukuru gibi açılmış siyah balğamlar; İgnatiyev'in gezegenimize kazandırdığı nimet bu.
Yıl başına günler var. Şehir meydanlarında dev "yolka"lar kurulmağa başlanmış. Her yolkanın dibinde bir Noel baba dileniyor. Bir yudum içmek için "10 rubleye" ihtiyacı var. Çoğu akıl hastası ve para alamadığı zenginleri Stalin'e rapor etmekle tehdit ediyor. Yeni sistemin sokağa salıverdiği eski kurtlar bunlar. Yakalarında Sosyalist Emek rozetleri, ceblerinde Komunist Parti cüzdanları. Çok değil, 20 sene önce kürsülerden Lenin'in meddahlığını yapıyorlardı, şimdi çitayı "10 rubleye" kadar düşürmüşler. "Hitler'i biz yendik" diyor, amca. "Biz olmasaydık Rusya y.. yemişti". "Y..." yememek davası üzerine bir şeyler yemek mücadelesi. Rusya'da sadece karlar beyaz...
Petersburg'da gece de gündüz de aynı renk tonunda. Boğuk bir dünya; boğuk bir hayat; ve yüzlerce romana konuk olacak yaşamlar. Hâlâ bir yerlerde Anna Karen'lerin yaşadığı muhtemel. Bu boğuk yaşamın tek eskiği Dostoyevski'lerinin olmaması.
Derken Sergi Evine kadar gelmişim. Kapısı önünde eski kitaplarını satılığa çıkarmış akademisyenin gündemi hiç değişmez. Hâlâ birilerinin kendisinden Marks, Engels, Lenin, Stalin külliyatlarından birini alacağını bekliyor. Kitapları içinde kayda değer tek eser Fasmer'in Etimoloji sözlüğü. Karşıma çıkan ilk kelime: "hiştan". Açıklaması şöyle: Eski Türkçe "iç don" sözünün Rusça'ya geçmiş biçimi. Alt çamaşırlarını bile Eski Türklere borçlu oldukları bir dünya.
Ellerim üşüyor, daha yazamayacağım. Isınmam gerek...
(gün yok, aralık 2008)
Petersburg'da beyaz örtü üzerinde sokak geçidi yapıyorum. Karları ezen topuklarımın çıkardığı ezgiler eşliğinde. Beyaz bir dünyanın ortasında yürüyorum. Seninle başka türlü bir hayatın hayellerini kurarak; başka bir dünyanın olmadığını bile bile yürüyorum. Elin elimde, ellerim cebimde; bu aşkı soğuktan ölmemek için paltomla ısıtarak yürüyorum.
Nehrin donmuş ölü yüzü, kesilmiş saçları, uzaktan boğulurcasına bağıran vapurların sesleri; içimdeki tekkenin duvarlarına yansıyan kamera ışıkları dek kalbimin karanlıklarını yarıp geçmekte. Ebeveyinlerine kızıp evden kaçmış bebek gibiyim. O kadar kızgınım ki, tüm dünyayı gezebilirim.
Kar ve cebimdeki demir rubleylerin sesiyle beste yapabilirim. Beyaz hırıltılar arasına sokulan demir hıçkırıkları. Kabusun müziği. Bu müzik benim, kafamda 10 gün içinde bütün paramı nasıl bitirdiğimin final müziği. Param olsaydı, elinde çorba tasıyla dilenen ihtiyar teyzenin bağırsaklarından sıcak çorba treninin geçmesini sağlayabilirdim. Muhtemelen o da kar adam gibi yapay gözlerle bana bakıp: "sbosiba moy sınok" deyip, öğlen için bu defa tencereyle dilenecekti. Aklıma, Türkiye'de seçimlerin birinde kullanılan bir afiş geldi: kendisi iktidarda olduğu halde, Tansu hanım, köylünün boş tenceresini gösterip aş vaat ediyordu. Dünyanın yarından çoğunun boşluğu dolduran insanlardan oluşması ne acı.
Yoldaş İgnatiyev'i görmek; sanırım bu boşluktan kurtarabilir beni. Adetidir, her sabah apartmanın önüne geceden kalma boğazındaki tüm pislikleri derleyip toparlayıp çöp torbası gibi koca bir tükürük halinde bırakmak. Nerde, siyah bir tükürüğü kar örtüsünün içine gömülmüş görsem o yoldan İgnatiyev'in geçtiğini düşünürüm. Beyaz yollarda petrol çukuru gibi açılmış siyah balğamlar; İgnatiyev'in gezegenimize kazandırdığı nimet bu.
Yıl başına günler var. Şehir meydanlarında dev "yolka"lar kurulmağa başlanmış. Her yolkanın dibinde bir Noel baba dileniyor. Bir yudum içmek için "10 rubleye" ihtiyacı var. Çoğu akıl hastası ve para alamadığı zenginleri Stalin'e rapor etmekle tehdit ediyor. Yeni sistemin sokağa salıverdiği eski kurtlar bunlar. Yakalarında Sosyalist Emek rozetleri, ceblerinde Komunist Parti cüzdanları. Çok değil, 20 sene önce kürsülerden Lenin'in meddahlığını yapıyorlardı, şimdi çitayı "10 rubleye" kadar düşürmüşler. "Hitler'i biz yendik" diyor, amca. "Biz olmasaydık Rusya y.. yemişti". "Y..." yememek davası üzerine bir şeyler yemek mücadelesi. Rusya'da sadece karlar beyaz...
Petersburg'da gece de gündüz de aynı renk tonunda. Boğuk bir dünya; boğuk bir hayat; ve yüzlerce romana konuk olacak yaşamlar. Hâlâ bir yerlerde Anna Karen'lerin yaşadığı muhtemel. Bu boğuk yaşamın tek eskiği Dostoyevski'lerinin olmaması.
Derken Sergi Evine kadar gelmişim. Kapısı önünde eski kitaplarını satılığa çıkarmış akademisyenin gündemi hiç değişmez. Hâlâ birilerinin kendisinden Marks, Engels, Lenin, Stalin külliyatlarından birini alacağını bekliyor. Kitapları içinde kayda değer tek eser Fasmer'in Etimoloji sözlüğü. Karşıma çıkan ilk kelime: "hiştan". Açıklaması şöyle: Eski Türkçe "iç don" sözünün Rusça'ya geçmiş biçimi. Alt çamaşırlarını bile Eski Türklere borçlu oldukları bir dünya.
Ellerim üşüyor, daha yazamayacağım. Isınmam gerek...
(gün yok, aralık 2008)
Cuma, Temmuz 03, 2009
Ey kimsesizler kimsesi...
Kıytırık dünyamın iki yorum kahramanı var: Ridvan ve Mihman. Bir de cama ara sıra Banu konardı; o da yok...
İki kişilik bir okur dünyası. Gelde kendini balkondan aşağı fırlatma. Oysa ben, hep okunmak için yaşadım; hep okurlarım için var olmak, okurlar için keşfetmek, okurlar için...
Tanrı'daki da sabır. Kimsenin kimseni okumadığı dönemde her anın kaydını tutmak. Müthiş doğrusu.
En iyi okur Tanrı.
(Ve şimdi Duruttt gelecek, kaybol gitsin...)
İki kişilik bir okur dünyası. Gelde kendini balkondan aşağı fırlatma. Oysa ben, hep okunmak için yaşadım; hep okurlarım için var olmak, okurlar için keşfetmek, okurlar için...
Tanrı'daki da sabır. Kimsenin kimseni okumadığı dönemde her anın kaydını tutmak. Müthiş doğrusu.
En iyi okur Tanrı.
(Ve şimdi Duruttt gelecek, kaybol gitsin...)
Perşembe, Temmuz 02, 2009
Ey ahh!
Ve ey sonsuzluk; ve üstümdeki ve bütün acizliğimle ben.
Ve kurtarılmayan kalbim; ve çaresizliğim.
Beni affet ve beni bağışla.
Ve yaptıklarım; yapacaklarım için,
Ve altını çizdiğim satırlar için;
İçinde kaybolduğum kitaplar için,
Küstüğüm yazarlar; hayranlarım için,
Yazdıklarım ve yazacaklarım için,
En iyi dostum babam için,
Beni yakma.
Beni incitme.
Beni koru, koru...
(Üstümdekine...)
Ve kurtarılmayan kalbim; ve çaresizliğim.
Beni affet ve beni bağışla.
Ve yaptıklarım; yapacaklarım için,
Ve altını çizdiğim satırlar için;
İçinde kaybolduğum kitaplar için,
Küstüğüm yazarlar; hayranlarım için,
Yazdıklarım ve yazacaklarım için,
En iyi dostum babam için,
Beni yakma.
Beni incitme.
Beni koru, koru...
(Üstümdekine...)
Çarşamba, Temmuz 01, 2009
Hiç kimsin artık...
Önce sevgini kaybedersin, sonra sevdiklerini; en sonunda da kendini. Hiç kimsin artık...
Kitapların ortasına, sayfa sonlarına düşersin. Ve ancak bir dipnot olarak hatırlanır, kaynakçalara konuk olursun.
Yapabileceğin tek şey, bir satırdan fazla yer kaplamak, ötekilerin kitabında.
Yüzün yok, ellerin yok, parmakların; çilelerin, aşkların ve yaşadıkların.
Bilgi deposunda küflenmeğe başlarsın; kokarsın, bozulursun.
Çağın laneti olmak; sağladığın unvan bu.
Ne konuştuklarında varsın, ne yazdıklarında. Ne bir sevgiline oyuncak bağışladın; ne kendini bağışlattın.
Az'dın, hiç oldun. Yaşam karanlık; tedirgin, gölgeli.
Tek kurtuluş var...
Söyleme: sana, bana ve sona kalsın.
Yazıyorum...
Yazacağım, yakacağım, yırtacağım.
Bana gülen piçlerin birkaç kuşak sonrasını çökertmek için,
Elimden geleni ardıma koymamak için,
Her şeyi bulanık, karanlık resmetmek için.
Okuyacaklar...
Mahkumlar, bunun için yaratılmışlar, mevcburlar. Aralarında muhakkak biri inanacak, kanacak ve tüm çığlıkların, kurtuluş reçetelerinin arasında azar azar, lime lime yok olacak.
Yazıyorum...
Bundan bin sene sonra beni keşfedecek beyinsizlere, aptallara, pisliklere yazıyorum. Kapılarında süründüğüm patronların bilmem kaçıncı s... kuşak sonraki sürüngellerine dert, bela, azap getirmek için yazıyorum.
Ve sen, ancak seni yaralamak için yaratıldığımı unutmayacaksın.
(Dışımdakine...)
Kitapların ortasına, sayfa sonlarına düşersin. Ve ancak bir dipnot olarak hatırlanır, kaynakçalara konuk olursun.
Yapabileceğin tek şey, bir satırdan fazla yer kaplamak, ötekilerin kitabında.
Yüzün yok, ellerin yok, parmakların; çilelerin, aşkların ve yaşadıkların.
Bilgi deposunda küflenmeğe başlarsın; kokarsın, bozulursun.
Çağın laneti olmak; sağladığın unvan bu.
Ne konuştuklarında varsın, ne yazdıklarında. Ne bir sevgiline oyuncak bağışladın; ne kendini bağışlattın.
Az'dın, hiç oldun. Yaşam karanlık; tedirgin, gölgeli.
Tek kurtuluş var...
Söyleme: sana, bana ve sona kalsın.
Yazıyorum...
Yazacağım, yakacağım, yırtacağım.
Bana gülen piçlerin birkaç kuşak sonrasını çökertmek için,
Elimden geleni ardıma koymamak için,
Her şeyi bulanık, karanlık resmetmek için.
Okuyacaklar...
Mahkumlar, bunun için yaratılmışlar, mevcburlar. Aralarında muhakkak biri inanacak, kanacak ve tüm çığlıkların, kurtuluş reçetelerinin arasında azar azar, lime lime yok olacak.
Yazıyorum...
Bundan bin sene sonra beni keşfedecek beyinsizlere, aptallara, pisliklere yazıyorum. Kapılarında süründüğüm patronların bilmem kaçıncı s... kuşak sonraki sürüngellerine dert, bela, azap getirmek için yazıyorum.
Ve sen, ancak seni yaralamak için yaratıldığımı unutmayacaksın.
(Dışımdakine...)
Pazar, Haziran 28, 2009
Beyt-i kadim
Saçma ey göz, eşkiden gönlümdeki odlara su,
Kim bu denli duduşan odlara kılmaz çare su.
(İçimdekine...)
Kim bu denli duduşan odlara kılmaz çare su.
(İçimdekine...)
Pazartesi, Haziran 15, 2009
Kafkas Güncesi
MEKTUP 11
Sevgili Faruk. Umarım bu satırları eline geçiren birisi erkeğin erkeğe mektubunu, hele de bunu bir “sevgi” sözcüğüyle başlatmasını ebesinin şeyine yormaz. Aslında bir sürü insana mektup yazmışlığım vardır. Çoğu adresini görmemiş bile. Amaçsız karalama gibi çöplüğe gömülecekleri anı beklemekteler.
İnsanın hitap edecek birinin olması mükemmel birşey. Konuşmak güzel; özellikle de insanla. Ama inan bana, bu gökkubbe altında ben konuşma krizi yaşıyorum. Yaşadığım ekonomik krizlerden daha beter bu, daha feci.
Bugün heyheylerim üzerimde. Canlı bomba gibi yürüyorum Tiflis sokaklarında. Selam verecek bir ılık ses pimimin çekilmesine sebep olabilir. Bummmmmmmmmmmm.
Sabah Nana’yı gördüm. Şişko kocası Anatoli ile birlikte. Birlikte mi? Hiç sanmam. Farklı gezegenler gibi duduyorlardı. Aralarındaki boşluğu kapatacak bir çekime gerek varmış gibi. Gördüm, ama görmemek için bu şehri terk edebilridim. Onlarla konuşmak, İETT otobüsüne binmek gibi bir şey. Kalabalık, basırık ve tüm oturacakları teyzeler kapmış. Yetmezmiş gibi, ayakta can çekişenleri yönlendirirler de: “Gel yavrum, yaklaşın. Dışardakiler de binsinler”. Nana bir ötobüs, Anatoli de şöför. Ve bu çarpık araç bugünkü yolçu açlığını benimle gidermekte istekli.
Onlar sayesinde karnımı doyurdum. İyi denilmese de orta düzey bir kahvaltı. Bazı insanların yanında yemek, konuşmaktan daha iyi. Çayın berbat olması sigara keyfimin de içine soktu. Sigarayı çay içen biri keşfetmiş olmalı. Kral olsaydım, sigara içmeyenlere çayı yasaklardım.
Nana, dünyadaki 6 milyar insanın annesi gibi duruyor. Henüz 30’undaki bu kadın gelecek 6 milyarı da rahminde taşır. Çok dengesiz. Sigara çıkartmak için elimi her cebime sokuşumda, onun için uzuvlarımın kabarıklığını dengelemeğe çalıştığımı sanıyor. Doyumsuz bir fil, pezevenk bir kocayla “9 Nisan şehitleri” caddesinde yürüyorum. Tanıdıkların, kesinlikle fiyat konusunda mutabık olup olmadığımızı hayal ettiklerine kuşkum yok. Nana’yla olmak mı; yok daha neler. Budist gibi şeyimde kova taşımağı yeğlerdim.
Bir yolunu bulup ektim onları. Ama Tiflis küçük yer. Şehrin girişinde çıkardığın gazın kokusunu bitişinde alabilrisin. Hele Nana, o gün şehirde dolaşmağa karar vermişse, yeraltına inmen gerekir.
Öğlen, şehirde sıcak ve savaş kokusu artmakta. Tiflis’e Güneş ve Ruslar aynı anda saldırıyor. Her kes yarın yokmuş gibi yaşıyor.
.. .. ..08
MEKTUP 12
Zaman kanser gibi yiyip bitiriyor – diyor H. Miller – sevgili Faruk. Kaçış yok, hava boğucu, insanlar kasat ve kaskatı. Bir fahişeler gülüyor, bir de şeytan. Burada biraz daha kalacak olursam, öleceğimden eminim. Denizsiz şehirler hapishane gibidir. Ve ben, bu hapishanenin arşivine düşürülmüş özel bir kurt gibi okuyorum. Bütün bir Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiye’nin kirli çamaşırlarının arasında. Günde binlerce sayfa çevirmekten parmaklarım fıtık olacak.
Az uyku, az yemek, az sevgi (hiç yok), az oksijen. Azgelişmişliğin tam da göbeğine demirlemişim. Her yer ajan kaynıyor: Gürcü, İngiliz, Amerikan, Yahudi, Ermeni, Türk. Her yerde bir çift gözün üzerinize açılıp kapandığını bilmek insanın bütün isteklerini kurutuyor. Özel yaşamınızı iliklerinize gömüp yaşamak. Dışarı fırlayacak her sıvı aleyhinizde delil olabilir. Yaşayacaksın, ama damarsız, kalpsiz, böbreksiz, hissiyatsız.
Gürcüce bilmiyorum ve her yerde de bu dilde basılmış yüzlerce kitap karşıma çıkıyor. Aslında Gürcüce denen bir dil yok. Her Gürcü bir dil ve hepsi de Gürcüce.
Dün gece Sadık aradı. Geldiğimi öğrenmiş ve sömürülmek istiyor. Arabası, parası, kadınları ve içkisi olan bir Ankaralı. Gürcülerin her an düşmanına dönüşebilecek bir tip. Mübarek, sanki geneleve gelmiş gibi bakıyor etrafa. Uzuvlarının dilencisi. Çevresinde uydu gibi gezinen arkadaşları (hepsi de Ermeni Kürdü) ağacı kemiren kurtlara benziyorlar. Onlar Sadık’ın eroin deposu. Para insanı yok ediyor. Sadık’ı gören zenginliğe tövbe eder. İnsan kudurunca özel bir yaratık olup çıkıyor. İyi bir sadakat örneği Sadık: çirkinliğe, iğrençliğe, pisliğe. Onunla geçecek zamandan nasıl çalmanın derdi benimkisi. Onun hesabına bol bol içebilirim. Ama kıtlağa giren her yudumda Sadık’ın biraz daha şiştiğini, böbürlendiğini görmek çok acı. Zavallım dünyayı kendisinin beslediğini sanıyor. İstediği tek şey: onurlandırılmak. Ama ben yediği çanağa işeyen biriyim. Sadık, sankı ona hoş bir söz söylemem için zuhur etmiş dünyaya. Rüyasında bile göremez.
Yazıyorum. Boğularak, gaz odası mahbusu gibi yazıyorum. Sadece yazarak arınacağımı, kurtulacağımı sanıyorum. Ama her yazıyı yeteneksiz beynin kabusları olarak mühürlüyorum. Her yazı bir yaşamın kepenklerini indirmekte. Geceleyin bir putunun kırıldığını keşfeden yabaniden farkım yok.
.. .. ..08.
Sevgili Faruk. Umarım bu satırları eline geçiren birisi erkeğin erkeğe mektubunu, hele de bunu bir “sevgi” sözcüğüyle başlatmasını ebesinin şeyine yormaz. Aslında bir sürü insana mektup yazmışlığım vardır. Çoğu adresini görmemiş bile. Amaçsız karalama gibi çöplüğe gömülecekleri anı beklemekteler.
İnsanın hitap edecek birinin olması mükemmel birşey. Konuşmak güzel; özellikle de insanla. Ama inan bana, bu gökkubbe altında ben konuşma krizi yaşıyorum. Yaşadığım ekonomik krizlerden daha beter bu, daha feci.
Bugün heyheylerim üzerimde. Canlı bomba gibi yürüyorum Tiflis sokaklarında. Selam verecek bir ılık ses pimimin çekilmesine sebep olabilir. Bummmmmmmmmmmm.
Sabah Nana’yı gördüm. Şişko kocası Anatoli ile birlikte. Birlikte mi? Hiç sanmam. Farklı gezegenler gibi duduyorlardı. Aralarındaki boşluğu kapatacak bir çekime gerek varmış gibi. Gördüm, ama görmemek için bu şehri terk edebilridim. Onlarla konuşmak, İETT otobüsüne binmek gibi bir şey. Kalabalık, basırık ve tüm oturacakları teyzeler kapmış. Yetmezmiş gibi, ayakta can çekişenleri yönlendirirler de: “Gel yavrum, yaklaşın. Dışardakiler de binsinler”. Nana bir ötobüs, Anatoli de şöför. Ve bu çarpık araç bugünkü yolçu açlığını benimle gidermekte istekli.
Onlar sayesinde karnımı doyurdum. İyi denilmese de orta düzey bir kahvaltı. Bazı insanların yanında yemek, konuşmaktan daha iyi. Çayın berbat olması sigara keyfimin de içine soktu. Sigarayı çay içen biri keşfetmiş olmalı. Kral olsaydım, sigara içmeyenlere çayı yasaklardım.
Nana, dünyadaki 6 milyar insanın annesi gibi duruyor. Henüz 30’undaki bu kadın gelecek 6 milyarı da rahminde taşır. Çok dengesiz. Sigara çıkartmak için elimi her cebime sokuşumda, onun için uzuvlarımın kabarıklığını dengelemeğe çalıştığımı sanıyor. Doyumsuz bir fil, pezevenk bir kocayla “9 Nisan şehitleri” caddesinde yürüyorum. Tanıdıkların, kesinlikle fiyat konusunda mutabık olup olmadığımızı hayal ettiklerine kuşkum yok. Nana’yla olmak mı; yok daha neler. Budist gibi şeyimde kova taşımağı yeğlerdim.
Bir yolunu bulup ektim onları. Ama Tiflis küçük yer. Şehrin girişinde çıkardığın gazın kokusunu bitişinde alabilrisin. Hele Nana, o gün şehirde dolaşmağa karar vermişse, yeraltına inmen gerekir.
Öğlen, şehirde sıcak ve savaş kokusu artmakta. Tiflis’e Güneş ve Ruslar aynı anda saldırıyor. Her kes yarın yokmuş gibi yaşıyor.
.. .. ..08
MEKTUP 12
Zaman kanser gibi yiyip bitiriyor – diyor H. Miller – sevgili Faruk. Kaçış yok, hava boğucu, insanlar kasat ve kaskatı. Bir fahişeler gülüyor, bir de şeytan. Burada biraz daha kalacak olursam, öleceğimden eminim. Denizsiz şehirler hapishane gibidir. Ve ben, bu hapishanenin arşivine düşürülmüş özel bir kurt gibi okuyorum. Bütün bir Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiye’nin kirli çamaşırlarının arasında. Günde binlerce sayfa çevirmekten parmaklarım fıtık olacak.
Az uyku, az yemek, az sevgi (hiç yok), az oksijen. Azgelişmişliğin tam da göbeğine demirlemişim. Her yer ajan kaynıyor: Gürcü, İngiliz, Amerikan, Yahudi, Ermeni, Türk. Her yerde bir çift gözün üzerinize açılıp kapandığını bilmek insanın bütün isteklerini kurutuyor. Özel yaşamınızı iliklerinize gömüp yaşamak. Dışarı fırlayacak her sıvı aleyhinizde delil olabilir. Yaşayacaksın, ama damarsız, kalpsiz, böbreksiz, hissiyatsız.
Gürcüce bilmiyorum ve her yerde de bu dilde basılmış yüzlerce kitap karşıma çıkıyor. Aslında Gürcüce denen bir dil yok. Her Gürcü bir dil ve hepsi de Gürcüce.
Dün gece Sadık aradı. Geldiğimi öğrenmiş ve sömürülmek istiyor. Arabası, parası, kadınları ve içkisi olan bir Ankaralı. Gürcülerin her an düşmanına dönüşebilecek bir tip. Mübarek, sanki geneleve gelmiş gibi bakıyor etrafa. Uzuvlarının dilencisi. Çevresinde uydu gibi gezinen arkadaşları (hepsi de Ermeni Kürdü) ağacı kemiren kurtlara benziyorlar. Onlar Sadık’ın eroin deposu. Para insanı yok ediyor. Sadık’ı gören zenginliğe tövbe eder. İnsan kudurunca özel bir yaratık olup çıkıyor. İyi bir sadakat örneği Sadık: çirkinliğe, iğrençliğe, pisliğe. Onunla geçecek zamandan nasıl çalmanın derdi benimkisi. Onun hesabına bol bol içebilirim. Ama kıtlağa giren her yudumda Sadık’ın biraz daha şiştiğini, böbürlendiğini görmek çok acı. Zavallım dünyayı kendisinin beslediğini sanıyor. İstediği tek şey: onurlandırılmak. Ama ben yediği çanağa işeyen biriyim. Sadık, sankı ona hoş bir söz söylemem için zuhur etmiş dünyaya. Rüyasında bile göremez.
Yazıyorum. Boğularak, gaz odası mahbusu gibi yazıyorum. Sadece yazarak arınacağımı, kurtulacağımı sanıyorum. Ama her yazıyı yeteneksiz beynin kabusları olarak mühürlüyorum. Her yazı bir yaşamın kepenklerini indirmekte. Geceleyin bir putunun kırıldığını keşfeden yabaniden farkım yok.
.. .. ..08.
Pazar, Haziran 14, 2009
Kafkas Güncesi
Not: Heterotopya "mezarlık" demek. Bu blogu bana Faruk oluşturmuştu. İstanbul'u terkedeceğim tarihe kadar çeşitli dönemlerde Faruk'a yazdığım mektupların bir kısmını burada yayınlayıp, kalemimi de Faruk'un mezarına bırakıp burasını kapatacağım.
MEKTUP 6.
Sevgili Faruk.
Günlerden ne bilmiyorum, önemli de değil. Zaten yaşamıyorum. Günlerin yaşayanlar için sayısal bir değeri, bedeli var. Tiflis’te bir lağım çuğurunda olduğumu biliyorum, sadece. Oda, bok kokuyor. Daha ilk günden kaşınıyorum. Benden önce binlerce orosbunun içine gömüldüğü bir yatak, bir ayağını muhtemelen son dünya savaşında kaybetmiş bir masa, bir raf – hayret çok iyi durumda – mutfak, banyo tuvalet kardeşleri, ve ve ve ıvır zıvır şeyler. Kendimi kapattığım hapishanenin demirbaşları bu kadar.
Dostsuz da yaşanabilirmiş demek; sevgisiz ve parasız da. İstanbul’da keder ve ıstırapla yaşanabilirliği keşfetmiştim, Ankara’da aşkla, Tiflis’te pislikle. Hayatımın her anı bir sahne; ama hepsi de finalsiz.
Bulunduğum bütün şehirlerde gerçekleştirdiğim ilk ziyareti burada da tekrarladım: kitapçıya gitmek. Bir şehirin kitapçıları ve kadınları güzelse yaşanabilir benim açımdan. Kitap bizim boyunbağımız, alınacak en iyi hap; afyon, uyuşturucu, tecavüz edilecek kadın. Her kitap bir kadın ve ben 2000 kadınla yatmakla ünlü pornografi yıldızı Rocco’dan daha fazla deneğimliyim.
İnsan neden okur, Faruk? Hiç düşündün mü? Düşünme, boş ver. Zaten düşünecek durumda da değilsin. Kısa yoldan sana söyleyim ben. Çaresizlkten. Yalnızlıktan, kimsesizlikten okur insan. Yaşamın dışında kalan namuslu bir insanın kitap dışında hırsızlığını yapacak hiçbir nesne yok.
İkinci mekan: internet kulübleri. Yine mektubsuzum, mailsizim. Kimse yazmıyor. Yazmasınlar, umrumda mı? Zaten yazacakları da ne ki. Nasılsın, iyimisin, nerelerdesin, kendini özlettin ve ve ve, beşinci sınıf sorular. Açıkcası çoğunu okumuyorum bile. Bir şiir, bir roman, mektup, mail kutsal gibi bir cümleyle hemen oracıkta kurşuna dizmiyorsa beni satırların tren yolçuluğunu izlemenin bir anlamı yok.
Şarkı söylüyorum odamda. Daha doğrusu şarkı linç ediyorum. Bu sesin kırıp parçaladığı şarkı katliamını hayal bile edemezsin. Ama şarkı söylemenin çok zor olmadığını keşfeddim. Bunun için insana pek bir malzeme de gerekmez. Bir ağzın ve hırıltıları sürdürebilecek kıtlağın olması kafidir. Bir de daha önce yapılmışlardan bir parça biliyorsan, kaynat gitsin boğazının derinliklerinde. Bilmiyorsan, uydur. Zaten çağdaş müzik zırıltılı bir makine değil mi?
Kaburgalarım ağrıyor. Ama benim doğuracağım bir Havva yok. Çok zorlasam, ancak bir bit çıkar o kadar. Tiflis’te insanın yaşamak için cankurtaranla dolaşması gerek.
Akşam Şota Rustaveli caddesi kaynıyor. Kibarlarla fahişeler aynı kafeden beslenmekte. Eskilerden bir kaç tanıdık dışında kimsem yok burada. Eskiler de çok eskimiş; kadını da, erkeği de. Burada bir yerlerde savaş sürüyor, ama nerede olduğunu kimse kestirmiş değil. Zaten bileni, Gürcülerin peygamber ilan edecek halleri de bulunmuyor. Dünya çok dengesiz, namussuz ve yırtık burada. Tiflis, karadeliğin başkenti. Ve benim yazmak dışında kurtuluşum yok.
Ağustos 2008.
MEKTUP 6.
Sevgili Faruk.
Günlerden ne bilmiyorum, önemli de değil. Zaten yaşamıyorum. Günlerin yaşayanlar için sayısal bir değeri, bedeli var. Tiflis’te bir lağım çuğurunda olduğumu biliyorum, sadece. Oda, bok kokuyor. Daha ilk günden kaşınıyorum. Benden önce binlerce orosbunun içine gömüldüğü bir yatak, bir ayağını muhtemelen son dünya savaşında kaybetmiş bir masa, bir raf – hayret çok iyi durumda – mutfak, banyo tuvalet kardeşleri, ve ve ve ıvır zıvır şeyler. Kendimi kapattığım hapishanenin demirbaşları bu kadar.
Dostsuz da yaşanabilirmiş demek; sevgisiz ve parasız da. İstanbul’da keder ve ıstırapla yaşanabilirliği keşfetmiştim, Ankara’da aşkla, Tiflis’te pislikle. Hayatımın her anı bir sahne; ama hepsi de finalsiz.
Bulunduğum bütün şehirlerde gerçekleştirdiğim ilk ziyareti burada da tekrarladım: kitapçıya gitmek. Bir şehirin kitapçıları ve kadınları güzelse yaşanabilir benim açımdan. Kitap bizim boyunbağımız, alınacak en iyi hap; afyon, uyuşturucu, tecavüz edilecek kadın. Her kitap bir kadın ve ben 2000 kadınla yatmakla ünlü pornografi yıldızı Rocco’dan daha fazla deneğimliyim.
İnsan neden okur, Faruk? Hiç düşündün mü? Düşünme, boş ver. Zaten düşünecek durumda da değilsin. Kısa yoldan sana söyleyim ben. Çaresizlkten. Yalnızlıktan, kimsesizlikten okur insan. Yaşamın dışında kalan namuslu bir insanın kitap dışında hırsızlığını yapacak hiçbir nesne yok.
İkinci mekan: internet kulübleri. Yine mektubsuzum, mailsizim. Kimse yazmıyor. Yazmasınlar, umrumda mı? Zaten yazacakları da ne ki. Nasılsın, iyimisin, nerelerdesin, kendini özlettin ve ve ve, beşinci sınıf sorular. Açıkcası çoğunu okumuyorum bile. Bir şiir, bir roman, mektup, mail kutsal gibi bir cümleyle hemen oracıkta kurşuna dizmiyorsa beni satırların tren yolçuluğunu izlemenin bir anlamı yok.
Şarkı söylüyorum odamda. Daha doğrusu şarkı linç ediyorum. Bu sesin kırıp parçaladığı şarkı katliamını hayal bile edemezsin. Ama şarkı söylemenin çok zor olmadığını keşfeddim. Bunun için insana pek bir malzeme de gerekmez. Bir ağzın ve hırıltıları sürdürebilecek kıtlağın olması kafidir. Bir de daha önce yapılmışlardan bir parça biliyorsan, kaynat gitsin boğazının derinliklerinde. Bilmiyorsan, uydur. Zaten çağdaş müzik zırıltılı bir makine değil mi?
Kaburgalarım ağrıyor. Ama benim doğuracağım bir Havva yok. Çok zorlasam, ancak bir bit çıkar o kadar. Tiflis’te insanın yaşamak için cankurtaranla dolaşması gerek.
Akşam Şota Rustaveli caddesi kaynıyor. Kibarlarla fahişeler aynı kafeden beslenmekte. Eskilerden bir kaç tanıdık dışında kimsem yok burada. Eskiler de çok eskimiş; kadını da, erkeği de. Burada bir yerlerde savaş sürüyor, ama nerede olduğunu kimse kestirmiş değil. Zaten bileni, Gürcülerin peygamber ilan edecek halleri de bulunmuyor. Dünya çok dengesiz, namussuz ve yırtık burada. Tiflis, karadeliğin başkenti. Ve benim yazmak dışında kurtuluşum yok.
Ağustos 2008.
Cuma, Haziran 12, 2009
Sensizliğin 4. günü...
Benim kaderim, dostlarımın kaybını yaşamak. Tanımakla kaybetmek arasındaki ana tanıklık etmek. Her dost; bir kayıp, bir yağma, bir hırsızlık eylemi, bir cinayet, bir katl; hep Aşura, hem muharrem. Her dost bir mürşit; kayıp imam; beklenen gün, beklenen sonsuzluk; aranan sahip.
Yaktın sen gönlüm evin, vesl-i yar için
Düşmez idim bu zulme, kaşane neylesün.
Yaktın sen gönlüm evin, vesl-i yar için
Düşmez idim bu zulme, kaşane neylesün.
Salı, Haziran 09, 2009
Güle güle Faruk
Bu Yaka gazetesinin mimarı, Gerçek Hayat dergisinin yazı işleri müdürü Ömer Faruk Yücel'i (1983-2009) dün kaybettik.
Sevgili dostuma, Allah'tan rahmet, değerli eşine, ailesine ve sevgili dostum Davut Yücel'e sabır ve selamet diliyorum.
Güle güle yücel Faruk...
Sevgili dostuma, Allah'tan rahmet, değerli eşine, ailesine ve sevgili dostum Davut Yücel'e sabır ve selamet diliyorum.
Güle güle yücel Faruk...
Pazar, Nisan 19, 2009
Türk Kafkası'nda Siyasi ve Etnik Yapı

Türk Kafkası'nda Siyasi ve Etnik Yapı "Eski Çağlardan Günümüze Azerbaycan Tarihi"
İsmail Mehmetov
Tarih
İstanbul - 2009
ISBN 978-975-437-718-7
Tercüme: Ekber N. Necef - Şamil Necefov - 1. Hamur - 16,5x23,5 cm - 853 sayfa
Fiyatı: 50,00 TL
“Azerbaycan” bugün Kafkasya ve İran sahası içinde bölünmüş bir coğrafyanın adıdır. Azerbaycan tarihi Sovyet tarihçilerince; “sınıf çatışmaları tarihi” olarak yani Marksist-Leninist bir bakışla yazılmıştı. Bu usulde Doğulu toplumların yapılanmasında baskın rolü olan siyasî otorite (devlet) ikinci planda bırakılmış, baskıcı ve sömürücü güç olarak görülmüş, göçebelik kültürü, boy ve hükümranlık anlayışı işgalci tanımı içine sokulup yerleşiklik öne çıkarılmaya çalışılmıştır… Batı tarihçiliğinin “göçebelik barbarlıktır” anlayışı da tarihin doğru yazılamamasına esaslı bir sebeptir. Bu yüzden, göçebe Türklerin rolü yeterince anlaşılamamakta, yerleşiklik, sınıf temeline oturtulmakta, halk ayaklanmalarına, ezilen sınıfın belirleyiciliğine özel önem verilmektedir.
Ayrıca, Azerbaycan, İran ve Anadolu’da Moğol fetihlerinin önemi de yeterince kavranamamış, “işgal” ve “istila” değerlendirmesiyle geçiştirilmiştir.
Bağımsızlıktan sonra yapılan bilimsel çalışmalardaki ciddiyetsizlik, Azerbaycan tarihçiliğini “geri kalmış toplumların kendilerine tarih yaratma çabası” olarak göstermektedir. Nitekim bağımsızlığa kavuşmuş eski Sovyet cumhuriyetleri tarihçileri Batılı meslektaşlarının küçük düşürücü “tarih yaratma çabası” yargısını haklı çıkarırcasına, kendilerine tarihî bir kimlik aramaktadırlar.
Türkiye açısından ise, Demirperde gerisindeki Türk dünyasına ve tarih alanında yapılmış bilimsel çalışmalara kapılar açılınca, ideolojik bakış veya kaynaklara ulaşamama gibi sebeplerle bir yanı daima eksik kalmış olan tarihî ve kültürel çalışmalar mükemmelleşme yolunda sür’atli bir gelişme göstermektedir.
İşte, elinizdeki şu eser, yukarıda bahsedilen kusurlardan berî olmak çabasıyla, değerli tarihçi Prof. Dr. İsmail Mehmetof tarafından kaleme alınmış olup Doğu Anadolu ve Kafkasya’nın güneyindeki bölgeler için de zengin tarihî malzemeye ve değerlendirmelere dayanan ufuk açıcı bir eserdir. Bölgeyle ilgili siyasî ve etnik açılımların bilimsel değerlerini ve geçerliliklerini, sosyal problemlerin kökenlerini vukufla gözler önüne sermektedir.
Not. Eser Ekber N. Necef tarafindan yeni bashtan duzenlenerek, ekler ve notlandirmayla tercume edilmishtir.
Salı, Mart 10, 2009
Cennet ve Cehennem
Kutsal kitapların en fazla dikkat çeken bu iki sözcüğü, birbirinin karşıtı olarak hep karşımıza çıkmaktadır. Anlam olarak genelde “cennet-iyi”, “cehennem-kötü” mekanlar olarak yorumladığımız bu iki sözcüğün etimolojisi oldukça derinlerde gizlidir.
“Cennet”, Arapça’da “canna-bahçe” anlamında geçmektedir. “Cann” – eski Sami dillerinde “sık dalları ve yapraklarıyla zeminini gölgelendiren hurmalık” anlamındadır. Bunun çoğulu olan “cannat” – setirler manasındadır.
Cennet’le ilgili en geniş açıklama Kur’an’ın kendisine bulunmaktadır. Burada “cennet” – ahirette ödüllendirilmiş insanların barındığı nimetler yurdu olarak tasvir edilmektedir. Kur’an’da cennet birden fazla tasvirle tanımlanmıştır: “dar el-salam” – selamet evi; “dar el-huld” – sonsuzluk evi; “cannat el-ma’va” – sığınılacak cennet; “dar el-mukama” – oturulan ev; “dar el-hayavan” – yaşam evi; “el-makam el-amin” – emin yer; “el-firdevs” – bağ-bahçe ved. Bunların dışında birde cennet çeşitlerinden söz edilmektedir: Cennet el-Na’im – nimetler cennetleri; cannat ‘adn – Aden cennetleri; cannat el-firdevs – bağ-bahçeli cennetler (Kur’an, 10:9-10; 19:60-63; 20:75-76; 26:55-57).
Cennet, bazı bilginlere göre, Kur’an’da iki türde tanımlanmıştır: maddi ve manevi. Maddi tanımlarda cennet genelde 5 içerikte sunulmaktadır: 1. “ev, kasır, oba, çadır” (9:73; 29:58; 39:20,37); 2. Eşleri dünyada görülmeyen ağaçlık alan (55:48, 56:29); 3. Türlü ve bol meyveli mekan (2:25; 38:51; 52:18; 55:52; 56:42); 4. Altından ırmaklar akan ve pınarlar çağlayan bahçe (4:12,56,121; 10:9; 15:45; 65:11); 5. Gönlün çekeceği her türlü nimetlerin olduğu yer (13:37; 38:51,69; 43:72; 52:19). Bununla bile cennetin süresiz olduğu, onu hak edenlerin burada hiçbir hastalıkla, sıkıntıyla, ihtiyarlıkla karşılaşmayacakları; asla sinirlenmeyecekleri, huysuzluk ve keder görmeeycekleri belirtilmektedir.
Buna karşılık “cehennem” ise kötülerin, zalimlerin, haksızların, kısaca suçluların gideceği bir azap mekanıdır. Arapçada “cahannam” anlamında geçen kelime aslen İbranice olup “gehinnom/gihinnam”dan gelmektedir. Kudüs yakınlığında bulunan Hinnom vadisi adını buradan almaktadır. Rivayete göre, bu vadide yer alan Moloç denilen bir kuyu vardı. Buraya kurbanları atardılar. Nitekim, eski metinlerde “cihinnam” olarak “bi’r” kelimesine sıfat olarak “çok derin” karşılığında da geçen bu sözcükle ilgili tanım ve tasvirler oldukça eskidir. İlk bilgiler Sumerler, Mısırlılar ve Akkadlarca yazıya geçirilmiştir.
Kur’an’da cennet’in karşıtı olarak geçen cehennem için çoğu zaman “ateş” anlamında “nar” kullanılmıştır. Yine Kur’an’da “cahim” diğe bir sözcükte bulunmaktadır.
Tasvir ve tanımlarda özellikle 7 sayısı dikkat çekmektedir. 7 katlı gök, 7 sütünlu cennet, 7 kapılı cehennem ifadeleri Kur’an’da sıkça geçmektedir. Arşın 7 günde yaradılması ve diğer tanımlarda da 7 ortak sayı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sayıları ve harfleri kutsal kabul eden çevrelerde buradakı “7” rakamına önemli atıflar yapılmıştır.
Bkz: Halim Sabit Şibay, Cehennem, İA, c. III, s. 45-47;
Halim Sabit Şibay, Cennet, İA, c. III, s. 102-104;
“Cennet”, Arapça’da “canna-bahçe” anlamında geçmektedir. “Cann” – eski Sami dillerinde “sık dalları ve yapraklarıyla zeminini gölgelendiren hurmalık” anlamındadır. Bunun çoğulu olan “cannat” – setirler manasındadır.
Cennet’le ilgili en geniş açıklama Kur’an’ın kendisine bulunmaktadır. Burada “cennet” – ahirette ödüllendirilmiş insanların barındığı nimetler yurdu olarak tasvir edilmektedir. Kur’an’da cennet birden fazla tasvirle tanımlanmıştır: “dar el-salam” – selamet evi; “dar el-huld” – sonsuzluk evi; “cannat el-ma’va” – sığınılacak cennet; “dar el-mukama” – oturulan ev; “dar el-hayavan” – yaşam evi; “el-makam el-amin” – emin yer; “el-firdevs” – bağ-bahçe ved. Bunların dışında birde cennet çeşitlerinden söz edilmektedir: Cennet el-Na’im – nimetler cennetleri; cannat ‘adn – Aden cennetleri; cannat el-firdevs – bağ-bahçeli cennetler (Kur’an, 10:9-10; 19:60-63; 20:75-76; 26:55-57).
Cennet, bazı bilginlere göre, Kur’an’da iki türde tanımlanmıştır: maddi ve manevi. Maddi tanımlarda cennet genelde 5 içerikte sunulmaktadır: 1. “ev, kasır, oba, çadır” (9:73; 29:58; 39:20,37); 2. Eşleri dünyada görülmeyen ağaçlık alan (55:48, 56:29); 3. Türlü ve bol meyveli mekan (2:25; 38:51; 52:18; 55:52; 56:42); 4. Altından ırmaklar akan ve pınarlar çağlayan bahçe (4:12,56,121; 10:9; 15:45; 65:11); 5. Gönlün çekeceği her türlü nimetlerin olduğu yer (13:37; 38:51,69; 43:72; 52:19). Bununla bile cennetin süresiz olduğu, onu hak edenlerin burada hiçbir hastalıkla, sıkıntıyla, ihtiyarlıkla karşılaşmayacakları; asla sinirlenmeyecekleri, huysuzluk ve keder görmeeycekleri belirtilmektedir.
Buna karşılık “cehennem” ise kötülerin, zalimlerin, haksızların, kısaca suçluların gideceği bir azap mekanıdır. Arapçada “cahannam” anlamında geçen kelime aslen İbranice olup “gehinnom/gihinnam”dan gelmektedir. Kudüs yakınlığında bulunan Hinnom vadisi adını buradan almaktadır. Rivayete göre, bu vadide yer alan Moloç denilen bir kuyu vardı. Buraya kurbanları atardılar. Nitekim, eski metinlerde “cihinnam” olarak “bi’r” kelimesine sıfat olarak “çok derin” karşılığında da geçen bu sözcükle ilgili tanım ve tasvirler oldukça eskidir. İlk bilgiler Sumerler, Mısırlılar ve Akkadlarca yazıya geçirilmiştir.
Kur’an’da cennet’in karşıtı olarak geçen cehennem için çoğu zaman “ateş” anlamında “nar” kullanılmıştır. Yine Kur’an’da “cahim” diğe bir sözcükte bulunmaktadır.
Tasvir ve tanımlarda özellikle 7 sayısı dikkat çekmektedir. 7 katlı gök, 7 sütünlu cennet, 7 kapılı cehennem ifadeleri Kur’an’da sıkça geçmektedir. Arşın 7 günde yaradılması ve diğer tanımlarda da 7 ortak sayı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sayıları ve harfleri kutsal kabul eden çevrelerde buradakı “7” rakamına önemli atıflar yapılmıştır.
Bkz: Halim Sabit Şibay, Cehennem, İA, c. III, s. 45-47;
Halim Sabit Şibay, Cennet, İA, c. III, s. 102-104;
Farukiler: Handeş'te Bir türk Devleti (1388-1600)
Sevgili dostum Faruk için...
Handeş veya bazı kaynaklara göre Hande olarak zikredilen bu memleket Hindistan’da kuzeyde Narbada, doğuda Berar, güneyde Acanta dağları ve batıda Gucerat eyaletiyle sınırlı bir vilayettir. Handeş/Hande adını tarih sahnesine çıkaran ortaçağın ortalarında burada ortaya çıkmış Farukiler (Fârûkî/Faruqî) hanedanlığıdır (Haig T. W, The Faruqi Dynasty of Khandesh (İndian Antiquary), Bombay 1918). Eyaletin merkezi Burhanpur (Burxan pur) idi. En güclü istehkam kalesi ise Asir (Aşir) hesap ediliyordu. Kaynaklarda muhtemelen “h/d” karışımı dolayısıyla, özellikle Babürlü Türk İmpartorluğu döneminde bu eyaletin adı Dandeş olarak geçmektedir. Handeş, muhtemelen “Han-deşt” biçiminde Türkçe “han/khan” (kağan’dan gan/han, yani hükümdar) adıyla İrani dillerde “çöl/bozkır” anlamında “deş(t)” sözünden (örneğin Deşt-i Kıpçak=Kıpçak bozkırı; Rabandeşt=Raban çölü gibi) türedilmiş olmalıdır. Bu anlamda Handeş=Han bozkırı anlamına gelmektedir. Gerçekten de arazinin yapısı bozkır özellikleri taşımaktadır (An Arabic History of Gujarat, et. by E. Denison Ross, London 1921 (2. bsk.)).
Farukiler’in kökeni tartışmalıdır. Hakim idareçi zümre kendisinin Halife Ömer el-Faruk’dan geldiğini iddia etmektedir. Ancak bu, hanedanın kendi hakimiyetini meşru kılmak için uydurduğu bir iddiadır. Daha güvenilir kaynaklar – ki, bunların başında hanedanın tarihini içeren Tarih-i Firişte eseri yer almaktadır (özellikle II. cilt) – hanedanın kurucusu sıfatıyla gösterdikleri Melik Raca’nı, Muhammed b. Tuğluk’ın emirlerinden Han Cihan Faruki’nin oğlu olduğunu belirtirler.
Muhammed b. Tuğluk, Hindistan’da Dehli’de 1320-1414 yılları arasında hüküm sürmüş Türk kökenli Tuğluklular hanedanının bir mensubudur. Tuğluklular kendileri Karaunaslar isimli bir boydan türemişlerdir. Hindistan’ı ziyaret etmiş ünlü seyyah İbn Batuta bu hususta şunları aktarmaktadır: “Sultan Tuğluk, Karavna olarak bilinen Sind ülkesi (Sind adı kaynaklarda Kuzey Hindistan için kullanılıyordu – N.M.) ile Türk ülkesi arasındakı dağlarda oturan Türkler’dendir” (İbn Batuta Ebu abdullah Muhammed ibn Muhammed, Voyages d’İbn Battutah, ed. C. Defremery-B. R. Sanguinetti, Paris 1854, t. III, s. 202). Karavna, Karaunas boy adının kaynaklarda “Karauna”, “Karavniye” biçiminde yazılışlarından biridir. “Unas/Una” adına bakılırsa, muhtemelen bu isim Sanskrit kaynaklarında geçen “Hun” adının tahrif edilmiş biçimi olmalıdır. “Kara” adıysa bir sıfattır; yerine göre “büyük”, “fakir” gibi anlamlar ifade etmiştir. Tuğlukluların kurucusu “fakir” biri olduğundan her halde “Karaunaslar”, Sind civarında oturan yarı yerleşik “fakir Hunlar”dan olmalıdırlar.
Tuğlukluların en güçlü hükümdarı “Giyaseddin” unvanı taşıyan Muhammed b. Tuğluk (1325-1351) olmuştur. Çevresinde Alaeddin Kalçı (Halçı), Han Cihan gibi güclü Türk emirlerinin bulunduğu bu hanedanlık ele geçirdiği yerleri kendi emirlerine tahsis etmiştir. Şems Sirec Afif’in Tarih-i Firuzşahi ve Barani’nin Tarih-i Firuzşahi isimli eserlerine bakılırsa, Muhammed b. Tuğluk’un emirlerinden Han Cihan’ın nüfuzu Tuğluklu hükümdarı Firuzşah (1351-1388) döneminde hayli artmıştır. Firuzşah 77 yaşına vardığında devlet işlerini tümden Han Cihan’a bırakmıştır. Ancak bu durum diğer emirler arasında hoşnutsuzluğa neden olunca, Firuzşah torunu Giyaseddin II. Tuğlukşah’ı velieht, Han Cihan’ı da onun naibi ilan etti. Bir süre sonra da kendisi hakimiyetten çekilip, devleti bu ikisine bıraktı. Nitekim Ekim 1388 yılında da vefat etmiştir. Ancak Giyaseddin II. Tulukşah ile Han Cihan’ın hakimiyeti uzun sürmedi. Melik Rükneddin Candan isimli bir emir tarafından 1389 yılında ortadan kaldırılan Giyaseddin II. Tuğlukşah ile Han Cihan’ın yerine Tuğluklular tahtına Ebu Bekrşah oturtuldu (Şems Sirec Afif, Tarih-i Firuzşahi, A. M. Hüseyn nşr., Agra 1938, s. 36 ved; Barani, Tarih-i Firuzşahi, Seyyid Ahmed Han nşr., Calcutta 1862, s. 508 ved.).
İşte, adı geçen bu Han Cihan, Farukiler devletinin kurucusu Melik Raca’nın babası olup, devletin adı olan Farukiler de onun adından gelmektedir. Farukiler’in isim babası Han Cihan köken itibariyle Baranlu boylarına mensuptur. Bu boy, türk tarihinde önmeli bir yere sahip idi. Taşıdıkları boy adı “baran”, Türkçe “koç” demektir. Daha, IX-XI. Yüzyılarda Orta Asyada Yabgu Oğuz Devleti’nin hanedan boyu olmuş, XI. Yüzyılın ortalarında ortadan kalktıktan sonra Selçuklu coğrafyasına yerleşerek, bir kısmı Azerbaycan ve Anadolu yönünde göç ederken, bir kısmı da Kuzey Hindistan’a gitmiştir. Batıya gelenleri burada merkezi Tebriz olan Karakoyunlu Devleti’nin (1410-1468) temelini atmış ve kurucuları Kara Yusuf başkanlığında Osmanlılarla ittifak içinde Timur’a karşı savaşmışlardır. Karakoyunlu Baranlı boyunun Osmanlı ve genel anlamda bölge toplumları üzerinde büyük etkisi olmuştur. Zira, Osmanlı tarihinin “asabiyyet” dönemi olarak gösterilen II. Murat sonrası dönemlerde Osmanlılar’da güçlenen “Oğuz” anlayışında Baranluların yoğun etkisi vardır. Zira Karakoyunlular, Osmanlılar’ın “Oğuz Han’ın torunu Kayı’dan geldiği”ni öne sürerek kendilerinin kardeşleri ilan etmiştiler (Geniş bilgi için bkz. Köprülü M. F, Osmanlı’nın Etnik Kökeni, İstanul 1999 (2.bsk), s. 74 ved.). Kısaca, Farukiler, köklü bir boydan ve gelenekten geliyorlardı.
Tuğluklu hükümdarı Firuzşah döneminde Han Cihan eline geçirdiği geniş yetilerden yararlanarak oğlu Melik’in, Firuzşah tarafından Handeş eyaleti hakimi olarak tayin edilmesine çalışmıştır. Bunun üzerine de Firuzşah, Melik ibn. Han Cihan’a Handeş’i cagir (malikane) olarak vermiş ve onu bölgenin valisi tayin etmiştir. Handeşi eline geçiren Melik, buradakı yerli hükümdar unvanı olan “Raca”nı kabul ederek, 1388 yılında Firuzşah’ın ölümüyle Tuğluklu Devletinde meydana gelen kargaşadan yararlanmak suretiyle kendisini bağımsız ilan etmiştir. Böylece, Farukiler Devleti 1388 yılında Melik Raca tarafından kurulmuştur (Haig T. W, Farukiler mad., İA, c. IV, s. 471).
Melik Raca kendisini “han” ilan etti ve Handeş’teki konumunu pekiştirerek burada kendi devletinin temellerini attı. 9 Nisan 1399 yılında vefat eden Melik Raca’nın yerine Farukilerin başına büyük oğlu Nasir Han geçmiştir. Farukiler Devleti’nin yükseliş dönemi işte bu hükümdar zamanında gerçekleşmiştir. Nasir Han babasında kendisine miras kalan küçük devletin sınırlarını genişlendirmiş, Asirgah’ı bir Hint reisinin elinden alarak buraya Handeş adını vermiştir. Ardından da Burhanpur’u devletinin merkezi ilan etmiştir. Nasir Han, Darkan hükümdarı Alaeddin Ahmed’le de iyi ilişkiler kurmuş ve Farukiler’in varlığı için tehdit oluşturacak güçlerle iyi geçinmeğe çalışmıştır. Bu amaçla kendi kızını Alaeddin Ahmed’le evlendirmiştir. Uzun bir süre hükümdarlık ettiği anlaşılan Nasir Han Faruki, 1436 yılında damadı Alaeddin Ahmed’in elindeki Darkan’a hücum etdi. Ancak, Ahmed topladığı yeni birliklerle ona karşı koymuş ve 1437 yılında Farukileri ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Nitekim, bu olaydan hemen sonra da Faruki hükümdarı Nasir Han 1437 yılında vefat etmiştir. Yerine, daha babasının sağlığında veliaht ilan edilmiş büyük oğlu Miran Adil Han geçmiştir. Ancak onun hakimiyyetinin uzun sürmediği anlaşılıyor. Zira, kaynaklar I Adil Han olarak zikredilen bu Faruki hükümdarının 1441 yılında bilinmeyen bir nedenden suikasta kurban gittiğini yazırlar (Tarih-i Firişte, c. II). Olayda, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu Miran Mübarek Han’ın parmağının olup olmadığını bilmiyoruz. Miran Mübarek 5 Haziran 1457 yılında vefat etmiş ve hakimiyyet dönemi huzurlu ve sükunet içinde geçmiştir. Ölümünden sonra yerine II. Adil Han adıyla bilinen Melik Gani geçmiştir. Farukilerin en güçlü hükümdarı olarak tesmiye edilen II. Adil Han, Gucerat krallığına karşı mücadele etmiş ve kendisinden önce Handeş hakimlerinin ona ödemek zorunda kaldığı vergini kesmiştir. 15 Temmuz 1492 yılında vefat edince Farukiler Devletinin tahtına kardeşi Davud Han (Da’ud) geçmiştir. Davud’un “sessiz” geçen hakimiyetliyi 28 Ağustos 1508 yılında onun vefatıyla tamamlanmıştır.
Davud Han’dan sonra Farukiler tahtı uğrunda iç mücadelelerin prtaya çıktığı dikkati çekmektedir. Bu kargaşadan yararlanan Davud’un yeğeni ve anne taraftan Gucerat hakimi I. Mahmud’un torunu olan III. Adil Han hakimiyyeti eline geçirmiştir. Kaynaklar, onun bizzat dedesi I. Mahmud tarafından 1 Nisan 1509 yılında Faruki tahtına çıkarıldığını belirtirler (Fanshawe H. C, Gucerat mad., İA, c. IV, s. 820). Ancak, bu durum, Handeş’teki Faruki hanedanının Gucerat etkisi altına girmesine neden olmuştur. Nitekim, bundan sonra ancak Gucerati hanedanına mensup kadınlardan olan şehzadeler Faruki tahtına oturmuşlardır.
III. Adil Han 24 Ağustos 1520 yılında ölmüştür. Yerine anne taraftan Guceratlı bir kadından doğmuş oğlu Miran Muhammed Şah geçmiştir. Farukiler ailesinin en politik ve kurnaz hükümdarı hesap edilen Miran Muhammed, dayısı Bahadır’ın vefatından sonra Gucerat üzerinde de hakimiyetlik iddiasında bulunmuştur. Nitekim, bu amaçla Gucerat tahtına çıkmak üzere yola çıkmış, ancak Ahmedabad’a varmadan yolda 4 Mayıs 1536 yılında vefat etmiştir. Yerine kardeşi Miran II. Mübarek geçmiş ve 19 Temmuz 1566 yılında vefatına kadar Handeş’i yönetmiştir. Ondan sonra oğlu Miran Muhammed Handeş hükümdaır ilan edilmiş ve 1576 yılına kadar Farukilerin başında bulunmuştur. Ölümü, oğulları arasında kısa sürelik taht kavgasının ortaya çıkmasına neden oldu. Zira, Miran Muhammed’in bir oğlu Baburlu hükümdarı Ekber şah’ın hizmetinde bulunuyordu. Muhammed ölünce yerine geçen ve ilk kez bir Faruki olarak “şah” unvanını alan Hasan’ın deneyimsizliğinden yararlanan kardeşi Raca Ali, Ekber şah’tan aldığı destek ile Agra’dan Handeş üzerine hareket etmiş ve tahtı eline geçirmiştir. Bu durum, Farukilerin Baburlu hakimiyeti latına girmesi anlamına da geliyordu. Nitekim, Raca Ali “şah” unvanını kullanmaktan kaçınarak, Baburlara bağlı olduğunu beyan etmiştir. Akıllı ve siyasetçi biri olan Raca Ali, güclü Baburlu devletiyle ortak hareket etmiş ve zamanının çoğunu Ekber şah’ın yanında Ahmednagar’da hüküm süren Dehli hakimleriyle muharibelerde geçirmiştir. Bu sırada Berar eyaleti üzerinde taraflar arasında ciddi bir savaş sürmekteydi. Berar’ı eline geçirmek isteyen Hadım Süheyl Han’a karşı Ekber şah’ın ordusunda yer alan Raca Ali meydana gelen Sonpat savaşında 1596 yılında vefat etmiştir. Ondan boşalan Faruki tahtına oğlu Bahadır Han geçmiştir. Ancak son derece beceriksiz olan Bahadır Han zamanının büyük bir kısmını içki meclislerinde ve kadınlarla eğlencede geçirmekteydi. 4 yıllık hakimiyyeti döneminde devlet hazinesini boşaltmış ve keyfi davranışlar sergilemiştir. Hatta, bir defasında güclü Baburlular’a karşı savaş bile ilan etmiş, sonunda 1599/1600 yılında Ekber şah’ın Handeş’e hareket edip burasını eline geçirmesine ve Bahadır Han’ı hapsedip Lahor’a sürgün etmesine neden olmuştur. Bahadır Han Lahor’da 1623/24 yılında vefat etmiştir. Farukiler Devleti ise 1600 yılında sona ermiş ve Handeş Baburlu eyaleti haline gelerek Dandeş adını almıştır (Bayur H, Hindistan Tarihi, Ankara 1987, c. II, s. 71 ved).
Böylece, Handeş’te kurulan bir Türk hanedanlığı olan Farukiler 212 yıl (1388-1600) varlığını korumayı başarmıştır. Yeterli kaynakarın olmaması, onlarla ilgili gerekli bilgilerimizin az ve kısıtlı kalmasına neden olmaktadır. Ama, Farukiler’in genel anlamda “adil bir hükümdarlık” olduğu belirtilmektedir. Müslüman olmalarına karşılık, Faruki hanları yerel Hintli halkların inançlarını ve geleneklerini yaşamalarını hoş karşılamış ve onlara karşı hiçbir baskı uygulamamışlardır. Hatta, bir çok Faruki hükümdarının sarayında Hintli bilgelerin, Hintli rekkasların (dansçılar) yer aldığı belirtilmektedir. Aralarında “hinduzme” merak salan hanlar da olmuştur. Örneğin, sonuncu han Bahadır, Hintli bir güzele aşık olduğundan din değiştirmeği bile göze almıştır. Özetle, tarihçiler ve araştırmaçılar, Hindistan’da bin yıldan fazla devam eden İslam serüveninde Farukiler’in de konumunu ve önemini ciddiye almak zorundalar. Farukiler, Hindistan’da bin seneden fazla devam eden Müslüman, iki binyıl süren Türk siyasi geleneğinin de bir parçasıdır.
Handeş veya bazı kaynaklara göre Hande olarak zikredilen bu memleket Hindistan’da kuzeyde Narbada, doğuda Berar, güneyde Acanta dağları ve batıda Gucerat eyaletiyle sınırlı bir vilayettir. Handeş/Hande adını tarih sahnesine çıkaran ortaçağın ortalarında burada ortaya çıkmış Farukiler (Fârûkî/Faruqî) hanedanlığıdır (Haig T. W, The Faruqi Dynasty of Khandesh (İndian Antiquary), Bombay 1918). Eyaletin merkezi Burhanpur (Burxan pur) idi. En güclü istehkam kalesi ise Asir (Aşir) hesap ediliyordu. Kaynaklarda muhtemelen “h/d” karışımı dolayısıyla, özellikle Babürlü Türk İmpartorluğu döneminde bu eyaletin adı Dandeş olarak geçmektedir. Handeş, muhtemelen “Han-deşt” biçiminde Türkçe “han/khan” (kağan’dan gan/han, yani hükümdar) adıyla İrani dillerde “çöl/bozkır” anlamında “deş(t)” sözünden (örneğin Deşt-i Kıpçak=Kıpçak bozkırı; Rabandeşt=Raban çölü gibi) türedilmiş olmalıdır. Bu anlamda Handeş=Han bozkırı anlamına gelmektedir. Gerçekten de arazinin yapısı bozkır özellikleri taşımaktadır (An Arabic History of Gujarat, et. by E. Denison Ross, London 1921 (2. bsk.)).
Farukiler’in kökeni tartışmalıdır. Hakim idareçi zümre kendisinin Halife Ömer el-Faruk’dan geldiğini iddia etmektedir. Ancak bu, hanedanın kendi hakimiyetini meşru kılmak için uydurduğu bir iddiadır. Daha güvenilir kaynaklar – ki, bunların başında hanedanın tarihini içeren Tarih-i Firişte eseri yer almaktadır (özellikle II. cilt) – hanedanın kurucusu sıfatıyla gösterdikleri Melik Raca’nı, Muhammed b. Tuğluk’ın emirlerinden Han Cihan Faruki’nin oğlu olduğunu belirtirler.
Muhammed b. Tuğluk, Hindistan’da Dehli’de 1320-1414 yılları arasında hüküm sürmüş Türk kökenli Tuğluklular hanedanının bir mensubudur. Tuğluklular kendileri Karaunaslar isimli bir boydan türemişlerdir. Hindistan’ı ziyaret etmiş ünlü seyyah İbn Batuta bu hususta şunları aktarmaktadır: “Sultan Tuğluk, Karavna olarak bilinen Sind ülkesi (Sind adı kaynaklarda Kuzey Hindistan için kullanılıyordu – N.M.) ile Türk ülkesi arasındakı dağlarda oturan Türkler’dendir” (İbn Batuta Ebu abdullah Muhammed ibn Muhammed, Voyages d’İbn Battutah, ed. C. Defremery-B. R. Sanguinetti, Paris 1854, t. III, s. 202). Karavna, Karaunas boy adının kaynaklarda “Karauna”, “Karavniye” biçiminde yazılışlarından biridir. “Unas/Una” adına bakılırsa, muhtemelen bu isim Sanskrit kaynaklarında geçen “Hun” adının tahrif edilmiş biçimi olmalıdır. “Kara” adıysa bir sıfattır; yerine göre “büyük”, “fakir” gibi anlamlar ifade etmiştir. Tuğlukluların kurucusu “fakir” biri olduğundan her halde “Karaunaslar”, Sind civarında oturan yarı yerleşik “fakir Hunlar”dan olmalıdırlar.
Tuğlukluların en güçlü hükümdarı “Giyaseddin” unvanı taşıyan Muhammed b. Tuğluk (1325-1351) olmuştur. Çevresinde Alaeddin Kalçı (Halçı), Han Cihan gibi güclü Türk emirlerinin bulunduğu bu hanedanlık ele geçirdiği yerleri kendi emirlerine tahsis etmiştir. Şems Sirec Afif’in Tarih-i Firuzşahi ve Barani’nin Tarih-i Firuzşahi isimli eserlerine bakılırsa, Muhammed b. Tuğluk’un emirlerinden Han Cihan’ın nüfuzu Tuğluklu hükümdarı Firuzşah (1351-1388) döneminde hayli artmıştır. Firuzşah 77 yaşına vardığında devlet işlerini tümden Han Cihan’a bırakmıştır. Ancak bu durum diğer emirler arasında hoşnutsuzluğa neden olunca, Firuzşah torunu Giyaseddin II. Tuğlukşah’ı velieht, Han Cihan’ı da onun naibi ilan etti. Bir süre sonra da kendisi hakimiyetten çekilip, devleti bu ikisine bıraktı. Nitekim Ekim 1388 yılında da vefat etmiştir. Ancak Giyaseddin II. Tulukşah ile Han Cihan’ın hakimiyeti uzun sürmedi. Melik Rükneddin Candan isimli bir emir tarafından 1389 yılında ortadan kaldırılan Giyaseddin II. Tuğlukşah ile Han Cihan’ın yerine Tuğluklular tahtına Ebu Bekrşah oturtuldu (Şems Sirec Afif, Tarih-i Firuzşahi, A. M. Hüseyn nşr., Agra 1938, s. 36 ved; Barani, Tarih-i Firuzşahi, Seyyid Ahmed Han nşr., Calcutta 1862, s. 508 ved.).
İşte, adı geçen bu Han Cihan, Farukiler devletinin kurucusu Melik Raca’nın babası olup, devletin adı olan Farukiler de onun adından gelmektedir. Farukiler’in isim babası Han Cihan köken itibariyle Baranlu boylarına mensuptur. Bu boy, türk tarihinde önmeli bir yere sahip idi. Taşıdıkları boy adı “baran”, Türkçe “koç” demektir. Daha, IX-XI. Yüzyılarda Orta Asyada Yabgu Oğuz Devleti’nin hanedan boyu olmuş, XI. Yüzyılın ortalarında ortadan kalktıktan sonra Selçuklu coğrafyasına yerleşerek, bir kısmı Azerbaycan ve Anadolu yönünde göç ederken, bir kısmı da Kuzey Hindistan’a gitmiştir. Batıya gelenleri burada merkezi Tebriz olan Karakoyunlu Devleti’nin (1410-1468) temelini atmış ve kurucuları Kara Yusuf başkanlığında Osmanlılarla ittifak içinde Timur’a karşı savaşmışlardır. Karakoyunlu Baranlı boyunun Osmanlı ve genel anlamda bölge toplumları üzerinde büyük etkisi olmuştur. Zira, Osmanlı tarihinin “asabiyyet” dönemi olarak gösterilen II. Murat sonrası dönemlerde Osmanlılar’da güçlenen “Oğuz” anlayışında Baranluların yoğun etkisi vardır. Zira Karakoyunlular, Osmanlılar’ın “Oğuz Han’ın torunu Kayı’dan geldiği”ni öne sürerek kendilerinin kardeşleri ilan etmiştiler (Geniş bilgi için bkz. Köprülü M. F, Osmanlı’nın Etnik Kökeni, İstanul 1999 (2.bsk), s. 74 ved.). Kısaca, Farukiler, köklü bir boydan ve gelenekten geliyorlardı.
Tuğluklu hükümdarı Firuzşah döneminde Han Cihan eline geçirdiği geniş yetilerden yararlanarak oğlu Melik’in, Firuzşah tarafından Handeş eyaleti hakimi olarak tayin edilmesine çalışmıştır. Bunun üzerine de Firuzşah, Melik ibn. Han Cihan’a Handeş’i cagir (malikane) olarak vermiş ve onu bölgenin valisi tayin etmiştir. Handeşi eline geçiren Melik, buradakı yerli hükümdar unvanı olan “Raca”nı kabul ederek, 1388 yılında Firuzşah’ın ölümüyle Tuğluklu Devletinde meydana gelen kargaşadan yararlanmak suretiyle kendisini bağımsız ilan etmiştir. Böylece, Farukiler Devleti 1388 yılında Melik Raca tarafından kurulmuştur (Haig T. W, Farukiler mad., İA, c. IV, s. 471).
Melik Raca kendisini “han” ilan etti ve Handeş’teki konumunu pekiştirerek burada kendi devletinin temellerini attı. 9 Nisan 1399 yılında vefat eden Melik Raca’nın yerine Farukilerin başına büyük oğlu Nasir Han geçmiştir. Farukiler Devleti’nin yükseliş dönemi işte bu hükümdar zamanında gerçekleşmiştir. Nasir Han babasında kendisine miras kalan küçük devletin sınırlarını genişlendirmiş, Asirgah’ı bir Hint reisinin elinden alarak buraya Handeş adını vermiştir. Ardından da Burhanpur’u devletinin merkezi ilan etmiştir. Nasir Han, Darkan hükümdarı Alaeddin Ahmed’le de iyi ilişkiler kurmuş ve Farukiler’in varlığı için tehdit oluşturacak güçlerle iyi geçinmeğe çalışmıştır. Bu amaçla kendi kızını Alaeddin Ahmed’le evlendirmiştir. Uzun bir süre hükümdarlık ettiği anlaşılan Nasir Han Faruki, 1436 yılında damadı Alaeddin Ahmed’in elindeki Darkan’a hücum etdi. Ancak, Ahmed topladığı yeni birliklerle ona karşı koymuş ve 1437 yılında Farukileri ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Nitekim, bu olaydan hemen sonra da Faruki hükümdarı Nasir Han 1437 yılında vefat etmiştir. Yerine, daha babasının sağlığında veliaht ilan edilmiş büyük oğlu Miran Adil Han geçmiştir. Ancak onun hakimiyyetinin uzun sürmediği anlaşılıyor. Zira, kaynaklar I Adil Han olarak zikredilen bu Faruki hükümdarının 1441 yılında bilinmeyen bir nedenden suikasta kurban gittiğini yazırlar (Tarih-i Firişte, c. II). Olayda, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu Miran Mübarek Han’ın parmağının olup olmadığını bilmiyoruz. Miran Mübarek 5 Haziran 1457 yılında vefat etmiş ve hakimiyyet dönemi huzurlu ve sükunet içinde geçmiştir. Ölümünden sonra yerine II. Adil Han adıyla bilinen Melik Gani geçmiştir. Farukilerin en güçlü hükümdarı olarak tesmiye edilen II. Adil Han, Gucerat krallığına karşı mücadele etmiş ve kendisinden önce Handeş hakimlerinin ona ödemek zorunda kaldığı vergini kesmiştir. 15 Temmuz 1492 yılında vefat edince Farukiler Devletinin tahtına kardeşi Davud Han (Da’ud) geçmiştir. Davud’un “sessiz” geçen hakimiyetliyi 28 Ağustos 1508 yılında onun vefatıyla tamamlanmıştır.
Davud Han’dan sonra Farukiler tahtı uğrunda iç mücadelelerin prtaya çıktığı dikkati çekmektedir. Bu kargaşadan yararlanan Davud’un yeğeni ve anne taraftan Gucerat hakimi I. Mahmud’un torunu olan III. Adil Han hakimiyyeti eline geçirmiştir. Kaynaklar, onun bizzat dedesi I. Mahmud tarafından 1 Nisan 1509 yılında Faruki tahtına çıkarıldığını belirtirler (Fanshawe H. C, Gucerat mad., İA, c. IV, s. 820). Ancak, bu durum, Handeş’teki Faruki hanedanının Gucerat etkisi altına girmesine neden olmuştur. Nitekim, bundan sonra ancak Gucerati hanedanına mensup kadınlardan olan şehzadeler Faruki tahtına oturmuşlardır.
III. Adil Han 24 Ağustos 1520 yılında ölmüştür. Yerine anne taraftan Guceratlı bir kadından doğmuş oğlu Miran Muhammed Şah geçmiştir. Farukiler ailesinin en politik ve kurnaz hükümdarı hesap edilen Miran Muhammed, dayısı Bahadır’ın vefatından sonra Gucerat üzerinde de hakimiyetlik iddiasında bulunmuştur. Nitekim, bu amaçla Gucerat tahtına çıkmak üzere yola çıkmış, ancak Ahmedabad’a varmadan yolda 4 Mayıs 1536 yılında vefat etmiştir. Yerine kardeşi Miran II. Mübarek geçmiş ve 19 Temmuz 1566 yılında vefatına kadar Handeş’i yönetmiştir. Ondan sonra oğlu Miran Muhammed Handeş hükümdaır ilan edilmiş ve 1576 yılına kadar Farukilerin başında bulunmuştur. Ölümü, oğulları arasında kısa sürelik taht kavgasının ortaya çıkmasına neden oldu. Zira, Miran Muhammed’in bir oğlu Baburlu hükümdarı Ekber şah’ın hizmetinde bulunuyordu. Muhammed ölünce yerine geçen ve ilk kez bir Faruki olarak “şah” unvanını alan Hasan’ın deneyimsizliğinden yararlanan kardeşi Raca Ali, Ekber şah’tan aldığı destek ile Agra’dan Handeş üzerine hareket etmiş ve tahtı eline geçirmiştir. Bu durum, Farukilerin Baburlu hakimiyeti latına girmesi anlamına da geliyordu. Nitekim, Raca Ali “şah” unvanını kullanmaktan kaçınarak, Baburlara bağlı olduğunu beyan etmiştir. Akıllı ve siyasetçi biri olan Raca Ali, güclü Baburlu devletiyle ortak hareket etmiş ve zamanının çoğunu Ekber şah’ın yanında Ahmednagar’da hüküm süren Dehli hakimleriyle muharibelerde geçirmiştir. Bu sırada Berar eyaleti üzerinde taraflar arasında ciddi bir savaş sürmekteydi. Berar’ı eline geçirmek isteyen Hadım Süheyl Han’a karşı Ekber şah’ın ordusunda yer alan Raca Ali meydana gelen Sonpat savaşında 1596 yılında vefat etmiştir. Ondan boşalan Faruki tahtına oğlu Bahadır Han geçmiştir. Ancak son derece beceriksiz olan Bahadır Han zamanının büyük bir kısmını içki meclislerinde ve kadınlarla eğlencede geçirmekteydi. 4 yıllık hakimiyyeti döneminde devlet hazinesini boşaltmış ve keyfi davranışlar sergilemiştir. Hatta, bir defasında güclü Baburlular’a karşı savaş bile ilan etmiş, sonunda 1599/1600 yılında Ekber şah’ın Handeş’e hareket edip burasını eline geçirmesine ve Bahadır Han’ı hapsedip Lahor’a sürgün etmesine neden olmuştur. Bahadır Han Lahor’da 1623/24 yılında vefat etmiştir. Farukiler Devleti ise 1600 yılında sona ermiş ve Handeş Baburlu eyaleti haline gelerek Dandeş adını almıştır (Bayur H, Hindistan Tarihi, Ankara 1987, c. II, s. 71 ved).
Böylece, Handeş’te kurulan bir Türk hanedanlığı olan Farukiler 212 yıl (1388-1600) varlığını korumayı başarmıştır. Yeterli kaynakarın olmaması, onlarla ilgili gerekli bilgilerimizin az ve kısıtlı kalmasına neden olmaktadır. Ama, Farukiler’in genel anlamda “adil bir hükümdarlık” olduğu belirtilmektedir. Müslüman olmalarına karşılık, Faruki hanları yerel Hintli halkların inançlarını ve geleneklerini yaşamalarını hoş karşılamış ve onlara karşı hiçbir baskı uygulamamışlardır. Hatta, bir çok Faruki hükümdarının sarayında Hintli bilgelerin, Hintli rekkasların (dansçılar) yer aldığı belirtilmektedir. Aralarında “hinduzme” merak salan hanlar da olmuştur. Örneğin, sonuncu han Bahadır, Hintli bir güzele aşık olduğundan din değiştirmeği bile göze almıştır. Özetle, tarihçiler ve araştırmaçılar, Hindistan’da bin yıldan fazla devam eden İslam serüveninde Farukiler’in de konumunu ve önemini ciddiye almak zorundalar. Farukiler, Hindistan’da bin seneden fazla devam eden Müslüman, iki binyıl süren Türk siyasi geleneğinin de bir parçasıdır.
Perşembe, Şubat 26, 2009
Batı'nın Doğu'su
Bir okur gibi Yüksel Kanar kaleminin yabancısıyım. Elimdeki kitabı "Batı'nın Doğu'su: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi" (İstanbul, Kitapevi 2006, 340 sh.)başlığını taşıyor.
Bir günah kitabı. Batılı mitlerle savaşın kısa öyküsü. Uygar olmayan dünyanın "erdem" pozlarını açığa çıkaran bir gözlem. Sayın Kanar, sadece cüzi olanı aktarmış; barbarlığın sınırlarını çizmeğe kalkışsaydı külliyat oluşturmak zorunda kalabilirdi.
Oryantalizm cenabet bir kavram. İt defterine konulan varlık misali bir söylem. Bu doğmayan ve doğuramayan kadın tiplemesi Doğu'nu Flaubert'in "küçük oynaşı"na, "Floris and Blauncheflur" romanında ahlaksızlığın diz boyu olduğu hareme dönüştüren söylemler zincirinin halklarını çözmeğe uğraşan yazar, bilgiden çok bir çıldırmışlığın kronolojisini tespit etmekte.
Kanar'ın haykırışı tüm Doğuluların çilesi. "Batı'nın yegane uygarlığı, bugünkü bildiğimiz uygarlıktır. Bunun dışında tarih boyunca herhangi bir uygarlık geliştirememiştir" - diyor yazar. Sırf bu söylem bile dünyanın Batı gereksiniminin gereksizliğine ve bir zorlama olduğuna inanmak için yeterli. Ne var ki, Batı artık dışımızda değildir. Batı içimizdedir, aklımızdadır, gönlümüzdedir, şehvetimizdedir. Doğu'nun bu "Batı" kayması veya kaydırılması herhangi bir doğal afetin dehşetinden daha büyük, daha korkunç. Edwart Said biraz daha cesur olsaydı, Prometeus'un zincirlerini kırabilirdi. Ne var ki, Doğu halen prangaların eskimesini beklemekte. Ayaklarımızın çürüdüğünü söyleyen henüz bir yazar yok.
Bir günah kitabı. Batılı mitlerle savaşın kısa öyküsü. Uygar olmayan dünyanın "erdem" pozlarını açığa çıkaran bir gözlem. Sayın Kanar, sadece cüzi olanı aktarmış; barbarlığın sınırlarını çizmeğe kalkışsaydı külliyat oluşturmak zorunda kalabilirdi.
Oryantalizm cenabet bir kavram. İt defterine konulan varlık misali bir söylem. Bu doğmayan ve doğuramayan kadın tiplemesi Doğu'nu Flaubert'in "küçük oynaşı"na, "Floris and Blauncheflur" romanında ahlaksızlığın diz boyu olduğu hareme dönüştüren söylemler zincirinin halklarını çözmeğe uğraşan yazar, bilgiden çok bir çıldırmışlığın kronolojisini tespit etmekte.
Kanar'ın haykırışı tüm Doğuluların çilesi. "Batı'nın yegane uygarlığı, bugünkü bildiğimiz uygarlıktır. Bunun dışında tarih boyunca herhangi bir uygarlık geliştirememiştir" - diyor yazar. Sırf bu söylem bile dünyanın Batı gereksiniminin gereksizliğine ve bir zorlama olduğuna inanmak için yeterli. Ne var ki, Batı artık dışımızda değildir. Batı içimizdedir, aklımızdadır, gönlümüzdedir, şehvetimizdedir. Doğu'nun bu "Batı" kayması veya kaydırılması herhangi bir doğal afetin dehşetinden daha büyük, daha korkunç. Edwart Said biraz daha cesur olsaydı, Prometeus'un zincirlerini kırabilirdi. Ne var ki, Doğu halen prangaların eskimesini beklemekte. Ayaklarımızın çürüdüğünü söyleyen henüz bir yazar yok.
Perşembe, Şubat 19, 2009
Senin için...
“Bir öfkenin, bir acının kızgın demiri kalbimize dokunmadıkça ses gelmiyor oradan. Halbuki bizden ebediyyete kalacak: bu çıklık. Sevinç çığlığı, azap çığlığı, merhamet çığlığı” (C. Meriç).
İnsan kendisinden öte her kese rahimli. İnsanları tuhaflaştıran, kaderleri değil; kaybettikleridir. Kaybedince anlıyor insan, yitirdiklerinin hep kendinden parçalar olduğunu. İnsan da aslında duvar gibi, cam gibi. Tuğlaları düşüyor, cam kırıkları yerlere saçılıyor. Ufalanıyor, ufalanıyor. Aslında ufalandıkça insan çoğalır; ufalandıkça yayılır ve tanınır. Tarih için izi kaybolmuş kaleler daha değerlidir; daha özlenilirdir.
Ben senin cam kırıklarını toplayan arkeologum. Ha şimdi, ha bin sene sonra. İnsanlar senin keşfini bende okumalı. Senin Colombun olmak benim kaderim. Ama ben sana vardığımda bir kıta bulmalıyım, ütopya değil.
Dünya zatten bin derecenin altında soğuk, onu ısıtan senin aşkın.
İnsan kendisinden öte her kese rahimli. İnsanları tuhaflaştıran, kaderleri değil; kaybettikleridir. Kaybedince anlıyor insan, yitirdiklerinin hep kendinden parçalar olduğunu. İnsan da aslında duvar gibi, cam gibi. Tuğlaları düşüyor, cam kırıkları yerlere saçılıyor. Ufalanıyor, ufalanıyor. Aslında ufalandıkça insan çoğalır; ufalandıkça yayılır ve tanınır. Tarih için izi kaybolmuş kaleler daha değerlidir; daha özlenilirdir.
Ben senin cam kırıklarını toplayan arkeologum. Ha şimdi, ha bin sene sonra. İnsanlar senin keşfini bende okumalı. Senin Colombun olmak benim kaderim. Ama ben sana vardığımda bir kıta bulmalıyım, ütopya değil.
Dünya zatten bin derecenin altında soğuk, onu ısıtan senin aşkın.
Cumartesi, Temmuz 05, 2008
İyi Ki Doğdun Felsefe
Biliyor musunuz? Bugün Platon'un doğum günüydü.
Doğum günlerini pek kutlamam. Ama bu başka.
Her ne kadar, Muallim-i Evvel için bir mum yakıp, ardından bir dilek tutup, finalde de söndürmek gibi pagan bir inanca uymasam da, sırf onun için bugün Agora'ya indim. Ve ilk kez Platon adını nasıl duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Sanırım babam, küçükken bana Platon'la ilgili iki hikaye anlatmıştır.
BİRİNCİ HİKAYE
Küçük Platon civciv beslermiş. Her sabah onları çimenliye çıkarır, yem ve su verir, Güneşin ışınları azalmağa başladığında da toplayıp evine gidermiş. Bu sırada kendisi de bir taşın üzerine oturup, kafasını ellerinin arasına alıp dalıp gidermiş. Ama nedenini bilmediği bir biçimde civcivler her gün birer ikişer eksiliyormuş. Bir gün düşünme uğraşını bırakmış, bir sürü gibi civcivleri gütmeye başlamış. Bakmış, ötede dev ağaçların tepesinde kuluçkaya yatan bir karga her öğlen molasında civcivlerden birini kapıp gidiyor. Platon ses etmemiş. Tekrar civcivlerini toplamış ve evine dönmüş. Bu arada civcivlerin sayısı da 8'e inmiş. Karganın sonuncu civcivini aldığı güne kadar beklemiş ve ondan nasıl adilane bir intikam alması gerektiğini düşünmüş. Ve bulmuş.
Ertesi gün, karganın yuvaladığı ağacın altına gitmiş. Bir tasa su doldurmuş ve ateş yakmak için çevreden odun toplamış. Öte yandan da karganın mola vereceği zamanı kollamaktadır. Nihayet, karga beslenmek için yuvasından ayrıldığı sırada, hemen ağaca tırmanıp, kuşun yumurtalarını almış, suda ateşin üzerinde 10 dakka kadar haşladıktan sonra, tekrar yuvaya bırakmış. Karga beslendikten sonra bıraktığı sıcak yumurtalar üzerine gelip yerleşmiş. Zavallı kuş tüyleri dökülene kadar beklemiş yavrularının çıkmasını. Soğuklar düşünce de dayanamamış ölmüş.
Platon, karganın ne denli kinli ve inatcı bir kuş olduğunu hesaba katarak hayatının ilk felsefi eylemini planlamış.
İKİNCİ HİKAYE
Platon'un filozof olarak bir özelliği var. Söylemesi gereken şeyi en başında söyler, ardından teverruata dalardı. Onun bu özelliğini kavrayan da öğrencisi Aristo.
Günlerden bir gün Aristo şiddetli göz ağrıları geçiriyor. Ne illet etse de bir türlü dinmiyor. Bu arada acının önüne geçmek için elleriyle de gözlerini oyup-oyup okşamaktan vazgeçmemiş. Sonunda annesini sesler ve onu iyice öğütler:
"Bak ana, şimdi Platon'a gideceksin ve durumumu ona aktaracaksın. Onun sana söğleyeceği ilk sözcük önemli. Söylediği ilk şeyi aklında tut ve bana olduğu gibi aktar, gerisini dinlemesen de olur".
Annesi, koşar adım Platona gitmiş ve çocuğunun durumunu anlatmış.
Platon: "Bıktım, şu Aristo'nun elinden" demiş ve başlamış bir takım ilaçlar önermeğe.
Geri dönen anne, Platon'un ilk başta kendisine çok sert tepki verdiğini söyleyerek "Bıktım, şu Aristonun elinden" dediğini söyler ve başlar önerdiği ilaçları sıralamağa.
Bunun üzerine Aristo, annesinden ellerini arkadan bağlaması ister. Kadıncağız bir anlam veremediği oğlunun söylediğine harfiyen uyar. Bir süre sonra göz ağrıları dinen Aristo annesine "göz ağrısının geçmemesinin nedeninin durmadan onları okşayarak iyice rahatsız eden elleri olduğunu" söyler.
Not: Babam bu hikayeleri bana anlatırken Platon için "Eflatun", Aristo için de "Erastun" adını kullanmıştı.
Doğum günlerini pek kutlamam. Ama bu başka.
Her ne kadar, Muallim-i Evvel için bir mum yakıp, ardından bir dilek tutup, finalde de söndürmek gibi pagan bir inanca uymasam da, sırf onun için bugün Agora'ya indim. Ve ilk kez Platon adını nasıl duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Sanırım babam, küçükken bana Platon'la ilgili iki hikaye anlatmıştır.
BİRİNCİ HİKAYE
Küçük Platon civciv beslermiş. Her sabah onları çimenliye çıkarır, yem ve su verir, Güneşin ışınları azalmağa başladığında da toplayıp evine gidermiş. Bu sırada kendisi de bir taşın üzerine oturup, kafasını ellerinin arasına alıp dalıp gidermiş. Ama nedenini bilmediği bir biçimde civcivler her gün birer ikişer eksiliyormuş. Bir gün düşünme uğraşını bırakmış, bir sürü gibi civcivleri gütmeye başlamış. Bakmış, ötede dev ağaçların tepesinde kuluçkaya yatan bir karga her öğlen molasında civcivlerden birini kapıp gidiyor. Platon ses etmemiş. Tekrar civcivlerini toplamış ve evine dönmüş. Bu arada civcivlerin sayısı da 8'e inmiş. Karganın sonuncu civcivini aldığı güne kadar beklemiş ve ondan nasıl adilane bir intikam alması gerektiğini düşünmüş. Ve bulmuş.
Ertesi gün, karganın yuvaladığı ağacın altına gitmiş. Bir tasa su doldurmuş ve ateş yakmak için çevreden odun toplamış. Öte yandan da karganın mola vereceği zamanı kollamaktadır. Nihayet, karga beslenmek için yuvasından ayrıldığı sırada, hemen ağaca tırmanıp, kuşun yumurtalarını almış, suda ateşin üzerinde 10 dakka kadar haşladıktan sonra, tekrar yuvaya bırakmış. Karga beslendikten sonra bıraktığı sıcak yumurtalar üzerine gelip yerleşmiş. Zavallı kuş tüyleri dökülene kadar beklemiş yavrularının çıkmasını. Soğuklar düşünce de dayanamamış ölmüş.
Platon, karganın ne denli kinli ve inatcı bir kuş olduğunu hesaba katarak hayatının ilk felsefi eylemini planlamış.
İKİNCİ HİKAYE
Platon'un filozof olarak bir özelliği var. Söylemesi gereken şeyi en başında söyler, ardından teverruata dalardı. Onun bu özelliğini kavrayan da öğrencisi Aristo.
Günlerden bir gün Aristo şiddetli göz ağrıları geçiriyor. Ne illet etse de bir türlü dinmiyor. Bu arada acının önüne geçmek için elleriyle de gözlerini oyup-oyup okşamaktan vazgeçmemiş. Sonunda annesini sesler ve onu iyice öğütler:
"Bak ana, şimdi Platon'a gideceksin ve durumumu ona aktaracaksın. Onun sana söğleyeceği ilk sözcük önemli. Söylediği ilk şeyi aklında tut ve bana olduğu gibi aktar, gerisini dinlemesen de olur".
Annesi, koşar adım Platona gitmiş ve çocuğunun durumunu anlatmış.
Platon: "Bıktım, şu Aristo'nun elinden" demiş ve başlamış bir takım ilaçlar önermeğe.
Geri dönen anne, Platon'un ilk başta kendisine çok sert tepki verdiğini söyleyerek "Bıktım, şu Aristonun elinden" dediğini söyler ve başlar önerdiği ilaçları sıralamağa.
Bunun üzerine Aristo, annesinden ellerini arkadan bağlaması ister. Kadıncağız bir anlam veremediği oğlunun söylediğine harfiyen uyar. Bir süre sonra göz ağrıları dinen Aristo annesine "göz ağrısının geçmemesinin nedeninin durmadan onları okşayarak iyice rahatsız eden elleri olduğunu" söyler.
Not: Babam bu hikayeleri bana anlatırken Platon için "Eflatun", Aristo için de "Erastun" adını kullanmıştı.
Çarşamba, Mayıs 21, 2008
Akıl Aleti
Teknolojiye ilişkin çocukluğumdan beri duyduğum üç “ilginç” hikaye aklımdadır. Babaannemin refikası radyo sesini duyunca kalp krizi geçirerek ölmüş. Bu olay, ona “demirin konuşması” gibi bir kıyamet vaakası olarak gözükmüş. İkinci hikeyenin kahramanı “traktör”dü. Köyümüze ilk traktör geldiğinde insanlar haftalarca uyuyamamış ve bu garip şeyi meraklı bakışlarla irdelemişlerdir. Hatta, geceleri “traktörün uyanıp kendilerini öldürmemesi için” nöbet dahi tutmuşlardır. Üçüncü hikayeni ise Malatyalı bir dostum bana anlattı. Malatya’nın bir köyünde (dilimin ucunda ama hatırlayamadım) kıskanç koca “karısına göz koyan televizyonu vurmuş, ertesi sabahta jandarmaya teslim olmuş”. Evet, olay aynen böyle gerçekleşmiş – sevgili arkadaşımın anlattığına göre. Zira, haber sipikeri ajansı sunarken “devamlı adamın karısını kesiyormuş”. Karısı durumdan işkillenmiş ve olayı kocasına şikayet edince, adam silahını çektiği gibi televizyonu kurşuna dizmiş. Partlayan ekrandan ses çıkmayınca, suçluluk psikolojisi adamı dürtmüş olmalı ki sabahın erken saatlerinde jandarmaya başvurmuş. Ben kendi adıma, “katilin” jandarmadaki sorgusunu merak ediyorum (!).
Televizyonun hikeyesi, sinema kamerasının keşfiyle başlar. Thomas Edison kamerayı özel eğlencesi için icat etmiş. Adını da kulağına “akıl aleti” diye fısıldamış. Kendi anılarında bu garip icadın amacını şöyle tanımlar: “aydınlanmış bir demokrasi için tasarımlanan dünyayı olduğu gibi göstermeyi ve gerçekliğin ahlaki gücünü gözler önüne sermeyi” hedefliyordum. Tipik rasyonel bir uygulamaydı, yaptığı. Kendini ve gerçeği kendi dışına aktararak kendine gösterme. Ama hiç kimse onun bu icadını iplemedi. Ta ki, bu “cevher” Amerikalı göçmen Yahduilerin eline geçene kadar. Neden mi? Çünkü, tüm 17, 18, 19 ve 20 yüzyıllar boyunca gerçein görüntülenmesine en çok Yahudiler gereksinim duymuşlardır. Görüntü, daha adil bir kanıttır onlara görmüş olmalılar.
Yahudiler “soykırım toplumudur”. Bu ne yalandır, ne de övgü. Tüm modern yöntemlerle ilk tanışmış toplum olduklarından basının ve baskının (matbaa) ne denli önemli bir güç olduğunu iyi biliyorlardı. Hemen hemen bulundukları her şehirde birden fazla mattabları vardı. Geç ortaçağ ve Yeniçağda en fazla kitabı onlar basmışlardır. Kısıtlmalara ve engellemelere rağmen en yüksek okur-yazarlık oranı bu toplumdaydı. Yakılmış ve imha edilmiş olmasına rağmen (Rusya, Fransa, Almanya ved. ülkelerde bu türden olaylar yaşanmıştır) eski basılı kitap arşivi Yahudi topluluklarına aittir.
Yahudiler bir millet değildir ve belki de asla olmayacaklardır. Siyonizme karşı en aşırı saldırıların kahramanları da başkalarından çok kendilerinden çıkmıştır. Rasyonelleşme sürecinde din, iki toplumda ulus ruhunu icra etmiştir: Yahudilerde ve Ermenilerde. Belki bundan dolayı çağdaşlaşmanın en darbesini de bu ulusların dinleri almıştır. Günümüzde Judaizm yamanmayacak kadar yıpranmış bir gömleyi andırmaktadır.
II. Dünya Savaşı sırasında “Yahudi soykırı”mından dolayı sadece Hitler Almanyası’nı suçlamak bana hep komik gelmiştir. Evet, Hitler Almanyası’nın bu olaydan yakasını uzak tutması olanaksızdır, ama 1930 ve 1940’lı yıllarda Yahudileri suçlamayan tek bir Batı ülkesi bulmak zor. Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de, hatta Romanya’da bile dönemin basınını şöyle bir taramak bunun için yeterlidir. 27 Kasım 1919 tarihli The Times dergisinin kapağı “Yahudiler ve Bolşevizm” başlığını taşıyordu. Yazının müellifi Verax, İngiltere’deki Yahudileri için şöyle der: “İncil’i her şeyden fazla seven bu ülkede Yahudi düşmanlığının olmadığını söylemek olanaksızdır”. Morning Post’un editörü İ. H. A. Gwynne ise dergi kapağına “Dünyadaki Huzursuzluğun Nedenleri” bağlığını çıkarmış ne huzursuzluğun kaynağını açıkca “Yahudiler” diye belirlemiştir. Times, ise bu konunu devamlı işlemekten vazgeçmemiş ve hatta 8 Mayıs 1920 sayısında “Yahudi Tehlikesi” başlığını kapağına taşımıştır. Dergi, Yahudileri “Pax Judaica” kurmakla itham ediyordu. Düşmanlık boyutlarının nereye vardığını söylemek için en ilginç örnek kuşkusuz ünlü Yahudi hayranı ve Yahudi devletinin mimarı Churchill’in durumu olsa gerek. Daha I. Dünya savaşı sırasında yazılarında ve mektuplarında “Yahduiler yeryüzünün en seçkin ırkıdır” diyen Churchill, 1921 yılında şunları söylemekten kendini alıkoyamamıştır: “Bu şaşırtıcı ırkın değişik bir ahlak sistemi vardır. Hıristiyanlığa karşı dolu gözükmelerine karşılık felsefeleri kin ve nefretle yoğurulmuştur”.
Bir “Yahudi ülkesi” ABD’deki durumu hiç göz ardı etmeyelim. ABD basınındaki haberlere göre, Rusya’da meydana gelen Kızıl Korku’nun (Komunizmin) gerçek mimarlarını uzakta ramak saçmalıktır. Komunizmin kurucuları ABD’deki “60.000 Yahudi’dir”. Ve bunlar “içimizdeki düşmanlardır”. Bazı gazeteler komunistlerin para babasının Amerikalı Yahudi milyoner Jacob Schiff olduğunu açık biçimde beyan etmiştir. ABD’de yürürlüğe giren 1917 Casusluk Yasası, 1918 Kışkırtma Yasası, 1919 Kota Yasası ve 1924 Johnson Reed Yasası’nın hedefindekiler de Yahudiler’di. Amaç, Amerika’ya daha fazla Yahudinin göçünü engellemek ve onları denetim altına almaktı.
Fransa’da durum Yahudiler açısından tam bir kaostu. Her an yok edilmesi gerekilen kesim olarak gürülüyorlardı. “Siyon Büyüklerinin Protokolleri”nin Fransa’da “uydurulduğu”nu (bu belgeler toplusunun uydurma olduğu III. Napolyon’un “dünyaya hakim olma” nutkunun üslup ve içeriğini taşımasından belli oluyor, ama aralarında gerçekleri de olabilir) hatırlayalım. Benzer uydurma 1890’lardaki Dreyfus davasıydı. Yani, Hitler Almanya’sının “Yahudi soykırım” mantığı böyle bir ortamda bekişmiştir. Ama II. Dünya Savaşından sonra tüm Batılı ülkeler kendi “Yahudi suçlarını da Hitlerinkine ekleyip” arındılar.
Tüm bunlar bir toplumun “akıl aleti”ne neden gereksinim duyduğu psikolojisinin mantıksal nedelerini ortaya çıkartmaktadır. Görüntü, her şeyden önce kendilerine gerekliydi. İlginçtir, sinemanın ve televizyonun kurucuları kadar izleyicileri de ne zenginler, ne de orta sınıflardır. Hele aydınlar hiç değildir. Sineme ve televizyon fakirlerin (fakir Yahudilerin) icadıdır. Tüm Amerikan sinema ve televizyon şirketlerinin kurucularının tamamı (tabii ki Yahudi olanları) Doğu’dan (Batı Avrupa ve Rusya’dan) kaçmış fakir ve sıkıntılı ailelerin çocuklarıydı. Küçük bir liste bu durumu rahatlıkla ortaya çıkartmaktadır:
Carl Laemmle (1867-1939) Universal’ın kurucusu. 13 çocuklu fakir bir Yahudi ailesinin 10. çocuğu. Amerika’ya gelince önce katiplik işlerinde, ardından bir muhasebe dairesinde, sonra da bir giyim mağazasında çalıştı. Emeğine karşılık günlük birkaç on dolardan fazla alamıyordu. Daha sonra beş sente film seyredilen bir sinema açtı. Sonra bunu zincir haline getirdi. 1912 yılında artık bir filim stüdyosunun şefiydi. Hemen peşinden de Universal’ı kurdu.
Marcus Leow (1872-1927) – Metro-Goldwyn-Mayer’in kurucusu. Garson bir Yahudi çocuğu. Çaresizlikten 12 yaşında eğitimine son vermiş ve bir matbaada çalışmağa başlamıştır. Daha okuldayken 6 yaşından beri gazete satıyordu. Matbaadan sonra da deri sektöründe işçi olarak çalıştı. 30 yaşına geldiğinde artık iki defa iflas etmiş bir tüccardı. Tiyatrolar zinciri kurdu, ardından medya patronluğuna soyundu.
William Fox (1879-1952) – Twentieth Century sahibi. Açlık sınırının da altında bir yaşamın içinde gelmiştir. Macaristan doğumludur ve 12çocuklu bir ailenin evladıdır. New-York’a geldiğinde çocuktu. Yıllarca Castle Garden Göçmen bürosunda kaldı. 11 yaşında sanayide çalışmağa başladı. Sonra bir sineme zincirinin başında görüyoruz onu.
Louis Mayer Yahudi bir bilginin oğlu; Sam Goldwyn bir demirçi yardımcısı; Harry Cohn troleybüs şöförü; Jess Lasky kornetçi; Sam Katz kuryelik; Dore Schary garson; Adolph Zukor kürk satıcısı; Darryl Zanuck aynı; ünlüWarner Brothers’in sahipleri Warner kardeşleri ise Polonyalo fakir ayakkabı tamircisinin dokuz çocuğu payesini taşıyorlardı. Yani, sinema ve televizyonun kurucuları fakir ve dilenci Yahudi çocukları. İzleyicileri de farklı kimseler değildi.
Eğlence 1890 yılına kadar Batı’da zenginler içindi. Fakirlerin eğlenmeye ya hakkı yoktu, ya da imkanı. Sinema ve televizyon fakirlerin eğlence alanı olarak doğdu. 1890 yılında New York’ta bir tek eğlence merkezi yokken, 1900 yılında 1000-‘i bulunuyordu. Neredeyse tamamı sinema kulübü, amatör tyatro sahneleri ved.
Çok daha ilginci ise sesli ve renkli sinemaya daha önceden de geçilebileceği gerçeğinin olmsıydı. Ama herkes uzun bir süre sessizlik ve reksizlik içinde kalmayı tercih etmiştir. Gerekçe mi, ses ve renki görüntü toplumu “kızşkırtabilirdi”. Duymak ve gösterileni tüm ayrıntılarıyla izlemek tehlikeliydi. Bu cesareti gösterenler Warner kardeşleri olmuşlardır. Çünkü kardeşler güzel sesi ve fiziği olan kız kardeşleri Raso’nun “sessiz ve karanlıkta” kalamsına daha fazla dayanamamışlardır. Hollywood, böylece sesli sinemaya geçmiştir.
1930’lu yıllarda sinema sanayisinin Yahudi devleri televizyona el attılar. Perakendecilik Yahudi aklıydı ve bunu rasyonelleştirenler de bizzat kendileri olmuşlardır. Dolayısıyla, müşteri onlar için her şeyden önce idi. Çünkü, gerçek güç tüketiciydi. Ve bunu Yahudiler daha 18. Yüzyılda tüm çıplaklığıyla kavramışlardır. Çağdaş Yahudi sermayesi, daha da gerçeği kapitalist sermayesi böyle doğmuştur.
Evet, çağdaş akıl aletimizin mimarı Yahudiler. Macaristan’ın, Polonya’nın, Ukrayna’nın, Almanya’nın kırsallarından çıkmış, bıkmanın ve usanmanın ne olduğunu bilmeyen bir avuç insan. Medya çağının ve medya imparatorluğunun devleri. Çağın nasıl oluşturduğunu onlardan öğrenme gereksinimi duymasakta, bilmemiz “ahlaki” bir sorumluluk gerektirmektedir. Nede olsa, dünyanın en fazla televizyon izleyen ikinci milleti olma payesini haketmemiz gerekir.
Ünlü Yahudi sosyoloğu Arthur Ruppin’in dediği gibi: “Hıristiyanlar elleriyle suç işliyorlar, Yahudiler ise akıllarıyla”. "Adam yerine koyup" adımızı anmadığı için Ruppi’ye teşekkür mü etmeliyiz, karar vermek güç.
Televizyonun hikeyesi, sinema kamerasının keşfiyle başlar. Thomas Edison kamerayı özel eğlencesi için icat etmiş. Adını da kulağına “akıl aleti” diye fısıldamış. Kendi anılarında bu garip icadın amacını şöyle tanımlar: “aydınlanmış bir demokrasi için tasarımlanan dünyayı olduğu gibi göstermeyi ve gerçekliğin ahlaki gücünü gözler önüne sermeyi” hedefliyordum. Tipik rasyonel bir uygulamaydı, yaptığı. Kendini ve gerçeği kendi dışına aktararak kendine gösterme. Ama hiç kimse onun bu icadını iplemedi. Ta ki, bu “cevher” Amerikalı göçmen Yahduilerin eline geçene kadar. Neden mi? Çünkü, tüm 17, 18, 19 ve 20 yüzyıllar boyunca gerçein görüntülenmesine en çok Yahudiler gereksinim duymuşlardır. Görüntü, daha adil bir kanıttır onlara görmüş olmalılar.
Yahudiler “soykırım toplumudur”. Bu ne yalandır, ne de övgü. Tüm modern yöntemlerle ilk tanışmış toplum olduklarından basının ve baskının (matbaa) ne denli önemli bir güç olduğunu iyi biliyorlardı. Hemen hemen bulundukları her şehirde birden fazla mattabları vardı. Geç ortaçağ ve Yeniçağda en fazla kitabı onlar basmışlardır. Kısıtlmalara ve engellemelere rağmen en yüksek okur-yazarlık oranı bu toplumdaydı. Yakılmış ve imha edilmiş olmasına rağmen (Rusya, Fransa, Almanya ved. ülkelerde bu türden olaylar yaşanmıştır) eski basılı kitap arşivi Yahudi topluluklarına aittir.
Yahudiler bir millet değildir ve belki de asla olmayacaklardır. Siyonizme karşı en aşırı saldırıların kahramanları da başkalarından çok kendilerinden çıkmıştır. Rasyonelleşme sürecinde din, iki toplumda ulus ruhunu icra etmiştir: Yahudilerde ve Ermenilerde. Belki bundan dolayı çağdaşlaşmanın en darbesini de bu ulusların dinleri almıştır. Günümüzde Judaizm yamanmayacak kadar yıpranmış bir gömleyi andırmaktadır.
II. Dünya Savaşı sırasında “Yahudi soykırı”mından dolayı sadece Hitler Almanyası’nı suçlamak bana hep komik gelmiştir. Evet, Hitler Almanyası’nın bu olaydan yakasını uzak tutması olanaksızdır, ama 1930 ve 1940’lı yıllarda Yahudileri suçlamayan tek bir Batı ülkesi bulmak zor. Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de, hatta Romanya’da bile dönemin basınını şöyle bir taramak bunun için yeterlidir. 27 Kasım 1919 tarihli The Times dergisinin kapağı “Yahudiler ve Bolşevizm” başlığını taşıyordu. Yazının müellifi Verax, İngiltere’deki Yahudileri için şöyle der: “İncil’i her şeyden fazla seven bu ülkede Yahudi düşmanlığının olmadığını söylemek olanaksızdır”. Morning Post’un editörü İ. H. A. Gwynne ise dergi kapağına “Dünyadaki Huzursuzluğun Nedenleri” bağlığını çıkarmış ne huzursuzluğun kaynağını açıkca “Yahudiler” diye belirlemiştir. Times, ise bu konunu devamlı işlemekten vazgeçmemiş ve hatta 8 Mayıs 1920 sayısında “Yahudi Tehlikesi” başlığını kapağına taşımıştır. Dergi, Yahudileri “Pax Judaica” kurmakla itham ediyordu. Düşmanlık boyutlarının nereye vardığını söylemek için en ilginç örnek kuşkusuz ünlü Yahudi hayranı ve Yahudi devletinin mimarı Churchill’in durumu olsa gerek. Daha I. Dünya savaşı sırasında yazılarında ve mektuplarında “Yahduiler yeryüzünün en seçkin ırkıdır” diyen Churchill, 1921 yılında şunları söylemekten kendini alıkoyamamıştır: “Bu şaşırtıcı ırkın değişik bir ahlak sistemi vardır. Hıristiyanlığa karşı dolu gözükmelerine karşılık felsefeleri kin ve nefretle yoğurulmuştur”.
Bir “Yahudi ülkesi” ABD’deki durumu hiç göz ardı etmeyelim. ABD basınındaki haberlere göre, Rusya’da meydana gelen Kızıl Korku’nun (Komunizmin) gerçek mimarlarını uzakta ramak saçmalıktır. Komunizmin kurucuları ABD’deki “60.000 Yahudi’dir”. Ve bunlar “içimizdeki düşmanlardır”. Bazı gazeteler komunistlerin para babasının Amerikalı Yahudi milyoner Jacob Schiff olduğunu açık biçimde beyan etmiştir. ABD’de yürürlüğe giren 1917 Casusluk Yasası, 1918 Kışkırtma Yasası, 1919 Kota Yasası ve 1924 Johnson Reed Yasası’nın hedefindekiler de Yahudiler’di. Amaç, Amerika’ya daha fazla Yahudinin göçünü engellemek ve onları denetim altına almaktı.
Fransa’da durum Yahudiler açısından tam bir kaostu. Her an yok edilmesi gerekilen kesim olarak gürülüyorlardı. “Siyon Büyüklerinin Protokolleri”nin Fransa’da “uydurulduğu”nu (bu belgeler toplusunun uydurma olduğu III. Napolyon’un “dünyaya hakim olma” nutkunun üslup ve içeriğini taşımasından belli oluyor, ama aralarında gerçekleri de olabilir) hatırlayalım. Benzer uydurma 1890’lardaki Dreyfus davasıydı. Yani, Hitler Almanya’sının “Yahudi soykırım” mantığı böyle bir ortamda bekişmiştir. Ama II. Dünya Savaşından sonra tüm Batılı ülkeler kendi “Yahudi suçlarını da Hitlerinkine ekleyip” arındılar.
Tüm bunlar bir toplumun “akıl aleti”ne neden gereksinim duyduğu psikolojisinin mantıksal nedelerini ortaya çıkartmaktadır. Görüntü, her şeyden önce kendilerine gerekliydi. İlginçtir, sinemanın ve televizyonun kurucuları kadar izleyicileri de ne zenginler, ne de orta sınıflardır. Hele aydınlar hiç değildir. Sineme ve televizyon fakirlerin (fakir Yahudilerin) icadıdır. Tüm Amerikan sinema ve televizyon şirketlerinin kurucularının tamamı (tabii ki Yahudi olanları) Doğu’dan (Batı Avrupa ve Rusya’dan) kaçmış fakir ve sıkıntılı ailelerin çocuklarıydı. Küçük bir liste bu durumu rahatlıkla ortaya çıkartmaktadır:
Carl Laemmle (1867-1939) Universal’ın kurucusu. 13 çocuklu fakir bir Yahudi ailesinin 10. çocuğu. Amerika’ya gelince önce katiplik işlerinde, ardından bir muhasebe dairesinde, sonra da bir giyim mağazasında çalıştı. Emeğine karşılık günlük birkaç on dolardan fazla alamıyordu. Daha sonra beş sente film seyredilen bir sinema açtı. Sonra bunu zincir haline getirdi. 1912 yılında artık bir filim stüdyosunun şefiydi. Hemen peşinden de Universal’ı kurdu.
Marcus Leow (1872-1927) – Metro-Goldwyn-Mayer’in kurucusu. Garson bir Yahudi çocuğu. Çaresizlikten 12 yaşında eğitimine son vermiş ve bir matbaada çalışmağa başlamıştır. Daha okuldayken 6 yaşından beri gazete satıyordu. Matbaadan sonra da deri sektöründe işçi olarak çalıştı. 30 yaşına geldiğinde artık iki defa iflas etmiş bir tüccardı. Tiyatrolar zinciri kurdu, ardından medya patronluğuna soyundu.
William Fox (1879-1952) – Twentieth Century sahibi. Açlık sınırının da altında bir yaşamın içinde gelmiştir. Macaristan doğumludur ve 12çocuklu bir ailenin evladıdır. New-York’a geldiğinde çocuktu. Yıllarca Castle Garden Göçmen bürosunda kaldı. 11 yaşında sanayide çalışmağa başladı. Sonra bir sineme zincirinin başında görüyoruz onu.
Louis Mayer Yahudi bir bilginin oğlu; Sam Goldwyn bir demirçi yardımcısı; Harry Cohn troleybüs şöförü; Jess Lasky kornetçi; Sam Katz kuryelik; Dore Schary garson; Adolph Zukor kürk satıcısı; Darryl Zanuck aynı; ünlüWarner Brothers’in sahipleri Warner kardeşleri ise Polonyalo fakir ayakkabı tamircisinin dokuz çocuğu payesini taşıyorlardı. Yani, sinema ve televizyonun kurucuları fakir ve dilenci Yahudi çocukları. İzleyicileri de farklı kimseler değildi.
Eğlence 1890 yılına kadar Batı’da zenginler içindi. Fakirlerin eğlenmeye ya hakkı yoktu, ya da imkanı. Sinema ve televizyon fakirlerin eğlence alanı olarak doğdu. 1890 yılında New York’ta bir tek eğlence merkezi yokken, 1900 yılında 1000-‘i bulunuyordu. Neredeyse tamamı sinema kulübü, amatör tyatro sahneleri ved.
Çok daha ilginci ise sesli ve renkli sinemaya daha önceden de geçilebileceği gerçeğinin olmsıydı. Ama herkes uzun bir süre sessizlik ve reksizlik içinde kalmayı tercih etmiştir. Gerekçe mi, ses ve renki görüntü toplumu “kızşkırtabilirdi”. Duymak ve gösterileni tüm ayrıntılarıyla izlemek tehlikeliydi. Bu cesareti gösterenler Warner kardeşleri olmuşlardır. Çünkü kardeşler güzel sesi ve fiziği olan kız kardeşleri Raso’nun “sessiz ve karanlıkta” kalamsına daha fazla dayanamamışlardır. Hollywood, böylece sesli sinemaya geçmiştir.
1930’lu yıllarda sinema sanayisinin Yahudi devleri televizyona el attılar. Perakendecilik Yahudi aklıydı ve bunu rasyonelleştirenler de bizzat kendileri olmuşlardır. Dolayısıyla, müşteri onlar için her şeyden önce idi. Çünkü, gerçek güç tüketiciydi. Ve bunu Yahudiler daha 18. Yüzyılda tüm çıplaklığıyla kavramışlardır. Çağdaş Yahudi sermayesi, daha da gerçeği kapitalist sermayesi böyle doğmuştur.
Evet, çağdaş akıl aletimizin mimarı Yahudiler. Macaristan’ın, Polonya’nın, Ukrayna’nın, Almanya’nın kırsallarından çıkmış, bıkmanın ve usanmanın ne olduğunu bilmeyen bir avuç insan. Medya çağının ve medya imparatorluğunun devleri. Çağın nasıl oluşturduğunu onlardan öğrenme gereksinimi duymasakta, bilmemiz “ahlaki” bir sorumluluk gerektirmektedir. Nede olsa, dünyanın en fazla televizyon izleyen ikinci milleti olma payesini haketmemiz gerekir.
Ünlü Yahudi sosyoloğu Arthur Ruppin’in dediği gibi: “Hıristiyanlar elleriyle suç işliyorlar, Yahudiler ise akıllarıyla”. "Adam yerine koyup" adımızı anmadığı için Ruppi’ye teşekkür mü etmeliyiz, karar vermek güç.
Salı, Nisan 29, 2008
Tarihte Ti – Oğuz Bağlantısı
Çin kaynaklarındaki ismiyle Ti veya Di olarak belirtilen bu kavimlerin tarihi m.ö. III. Bin yıla kadar uzanmaktadır. Örneğin Çin’de efsanevi Hsia hanedanına ait bilgiler arasında, m.ö. III. Bin yılda Çin’in kuzey kısmı boyunca yerleşim alanları edinmiş “barbar” (göçebe) kavimlerden söz edilmektedir. Çin kaynakları bu kavimleri toptan Ti (Di) ve Junğlar olarak tanımlıyorlardı (1). Bu kavimlerin menşei hâlâ tartışma konusudur. Son dönemlerde tarihçiler bunlardan Junğları Moğolların ataları, Tileri ise Türklerin ataları olavağı yönünde görüşe varmışlardır. Zamanında Alman Türkolog W. Eberhard bu konudaki Çin kaynaklarını tarayarak şu kanıya varmıştır:
“Di (Ti) işareti köpeği gösteren işaretle yazılır; bundan kurda intikal olunabilir, bunun da H’yunğ-nu (Hun) kavimlerinin totem hayvanı olduğu malumdur. Sonra, bundan başka yine köpek tabu ve Junğların efsanelerine yakınlaşmak, aynı zamanda kurt efsanesini bunlara bağlamak, böylece Junğları, Diler gibi H’yunğ-nu almak için denemelere girişilebilir”. Ama Eberhard’ın kendisi Dileri, Dunğ-hu’larla kıyaslamıştır (2). Bu Dunğ-hu kavmini İngiliz Türkolog S. G. Glasson “Oğuzlar”ın cedleri hesap edecekse de bu görüş tarihçilikte kabul görmemiştir.
Doktor Manchen-Helfen’e göre, Tiler aslında Ting-Ling’lerdir. Bunların adı sonraki kaynaklarda Ti-Li biçiminde de geçmiştir. Ancak Tiler, diğer bir görüşe göre Gav-çığ’lardan da olabilir. Ting-Ling ve Gav-Çığlar Türktürler. Bir başka görüşe göre de Ti’ler Ku-di’lerin de atası olabilir. Ku-diler Tobaların bir kavmi olduğundan bunlar da Türktür (3).
Anlaşılan, Tiler daha ziyade Türk kavimlerle bağlantılı bir topluluk olmuştur. M.ö. III-I. Binyıllar arasında Çin’in kuzey kısımlarından başlayıp, Aral Gölü’ne kadar geniş sahada Ti, Junğ, H’yenyun ve Hün-yu kavimleri oturmaktaydı. Bunlara daha sonraki Türk-Moğol kavimlerinin ataları olmuşlardır. Bazı bilgileri göz önüne alarak bunlardan Junğların Moğolların, Ti, H’yenyun ve Hün-yuların ise Türklerin ilk cetleri olduğu görüşü ileri dürülebilir. Daha sonraki Türk kavimlerinin şeceresini göz önüne alırsak, Türk boyları genelde iki büyük boydan teşekkül etmişlerdir. Tilerden Ti-Li, daha sonra Ting-Ling, onlardan da Töles ve Oğur/Oğuzlar; H’yenyun ve Hün-yulardan ise Hunlar, Hunlardan ise Göktürkler türemişlerdir. Bunu kanıtlayacak bazı bilgiler mevcuttur. Örneğin, Çin yıllığı Ch’un-ch’iu’nda yer alan bir bilgini yorumlayan Bahaeddin Ögel’e göre, Ti adı, m.ö. 10. Yüzyılda (yani, m.ö. I. Bin yılda) “kuzeydeki bir kısım Türk kitlelerine toptan verilen bir isimdir. Chao döneminde bunlar sıkça Çin’e saldırı düzenlerdiler”. Yine aynı müellif, bir diğer Çin kaynağına dayanarak şöyle der: “Kao-ch’eler (yani Çince karşılığı Yüksek Arabalılar olan Tölesler gastedilmektedir – E.N.) eski Kırmızı Ti’lerin neslinden, geri kalan kısımlarındandırlar. Onların ilk adları Ti-li idi. Kuzey bölgelerinde iken adları Ch’ih-lo idi. Bütün Çinliler onları Kao-ch’e ve Ting-Ling sayarlar. Onlar, Hsiung-nu (Hunlar)’la aşağı yukarı aynıdırlar. Fakat zamanla küçük farklar meydana geldi. Onların atası Hsiung-nu’ların yeğeni idi” (4).
Bu bilgi, Tilerin Hunlarla akraba boy olduğunu, yeni ikisinin de adını bilmediğimiz bir ana boydan türediğini, daha sonraki Oğur, Oğuz, Uygur, Ting-Ling ve Kao-ch’e (Töles) kavimlerinin Türklerin Ti kanadından indiğini ortaya koymaktadır (5). Burada dikkati çeken bir husus daha vardır. Aktarılan bilgiler, m.ö. I. Bin yılında Tilerin birkaç kola ayrıldığını göstermektedir. Türk hakimiyet ve boy anlayışına göre, boyların sağ-sol, renklere göre ise ak-kara, ak-kırmızı-yeşil ved. biçiminde bölünmesine ilk defa Tilerde rastlamaktayız. Zira Tiler de bu dönemde Kırmızı Ti ve Ak Ti olarak ayrılmışlardır (6).
Böylece, bu bilgiler, bize Tilerin Türk kökenli bir kavim olduğunu ve tarihte adı geçen ilk Türk kavmi (m.ö. III. Binyıldan itibaren) olduğunu söylemek olanağı vermektedir. Büyük Hun Devleti döneminde diğer Türk kavimleri gibi Tiler de bu devletin yönetimi altına girmiştir. Hunlar döneminde Çin kaynakalrı artık Tilerden söz etmezler. Onların adı bu defa kaynaklarda Ting-Ling biçiminde geçmektedir. Ahmet Taşağıl’ın verdiği bilgilere göre, “Mo-tun (Mete) tarafından Büyük Hun İmparatorluğu m.ö. 206 (206) yılından sonra Orhun nehri havzasında hızla geliştirlmeğe başlandığında, etrafındaki değişik kavim ve byları teker teker hakimiyeti altına aldı. Bu anda karşımıza konumuz itibariyle Baykal Gölü’nün batısından Güney Sibriya’ya Yenisey havzasına kadar uzanan sahada önemli en eski Türk boylarından Ting-Ling’ler çıkmaktadır. Ting-Linglerin yönetici olan grupları da bu sahada yaşıyordu. Onların batı grubu İrtış Irmağı, güney grubu ise Gobi Gölünden Çin’e doğru yayıldı. Kuzey grubunu ise Baykal-Yenisey civarında yaşayanlar oluşturuyordu. Batı grubu önce Güney Kazakistan’a sonra Avrupa’ya, güney grubu Sarı Irmağın doğduğu yere doğru yayıldı” (7).
Buradan anlaşılan, Ti boyları Hunlar döneminde Ting-Ling adıyla tanınmakta olup, oldukça geniş bir alana yayılmışlardır. Onların yayıldıkları sahalar Göbi Gölü’nden başlayıp Aral Gölü ve Ural nehrine kadar uzanıyordu. Kaynaklar üzerine çalışma yapan araştırmacılar Ting-Ling adının ne anlama geldiğini de ortaya çıkartmışlardır. Bu isim Çin kaynaklarında T’ieh-le (okunuşu dek-lak0ti-lig, teg-reg), Ti-li (okunuşu: d’iek-liek, tiglig; Pulleyblank’a göre, dejk-lejk, drik-lek, dek-lek, t’ek-lek), Ch’ieh-le (okunuşu: t’iek-lek) ve T’e-le (bu ad daha sonra Tele/Dulu Türk kavimlerinin isiminde de rastlanılacaktır) (okunuşu: d’ek-lek) biçiminde geçmekte ve Türk –Moğol dillerinde kullanılan telegen, terge, tergen – araba; Tegreg – çember, kasnak, Tegrek
Böylece, W. M. McGoven, Tuan Lien-ch’en ve A. Taşağıl’ın da ortak görüş olarak belirttikleri gibi, “Neticede Ting-Linglerin Baykal Bölü’nün batısından Yenisey nehrinin kaynakları, Güney Sibirya ve Batı Kazakistan bozkırlarına kadar uzanan bir sahaya yayılmış olmaları söz konusudur. Diğer taraftan arkeolojik araştırmaların sonucuna göre m.ö. XII-VII asırlara arasında varlığını sürdüren Karasuk kültürünün Ting-Linglerin atalarına ait olduğu ileri sürülmektedir” (9).
Hunların çöküşünden sonra, Türk-Moğol karışımı Siyenbi kavimlerinin ortaya çıkışı, ardından da Ju-juan (Juan-juan) ve Uar (Avar, Uar-Hun, Ak-hun) boylarının eski Hun toprakalrında siyasi bir güç olarak belirmesi Ting-Linglerin yeniden isim değiştirmesine ve farklı adlar altında ortaya çıkmasına yol açmıştır. Miladan sonra V. Yüzyılda Ting-Linglerin iki kısma ayrıldıkları ve iki yeni isim altında ortaya çıktıkları görülmektedir. Birinciler doğuda, yani Gobi çevresi ile Orta Asya’nın doğu kesimlerinde yerleşen Çin kaynakalrında Kao-ch’e-Ting-ling biçiminde gösterilen Töleslerdir. A. Taşağıl’a göre, “Tabgaç (yani Toba, Çince adıyla Wei – E.N.) devrinde kuzeyde (Çin’in kuzeyinde, yani şimdiki Moğolistan’da – E.N.) yaşayan Türk kavimlerinin adları Kao-ch’e-Ting-ling şekliyle birleşik yazılmıştır. Bu da bize Ting-ling – Kao-ch’e – Töles devamlılığını ve bağlantısını göstermektedir” (10). İkinci gurup ise Güney Sibirya ve Kazakistan bozkırı boyunca batıya uzanarak Doğu Avrupa sahasını eline geçiren Ogurlardır. Ogur adı, Oğuz adının Türk dilinin “r
Ogur/Oğurlar Ting-lingler kanalıyla Ti’lerden geldikleri kesindir. Bu husutaki Çin kayıtlarını derleğen A. Taşağıl Ogurlar hakkında şöyle der: “Tarihi kaynakalrın ışığında Ting-ling’lerin batı grubundan çıktıkları anlaşılan Ogurlar, Doğu Avrupa’ya doğru göç etmeden önce üç ayrı kütle halinde yaşıyorlardı. Birinci kütle: Sır-Derya-Çu ırmakları arasında; ikinci kütle: Emba nehri havzası yani kuzey batı Kazakistan bozkırlarında; üçüncü kitle ise Yayık ırmağı civarında yaşıyordu. Büyük ihtimalle birinci kütle On-Ogurları, ikinci kütle Otuz Ogurları, üçüncü kütle ise Dokuz Ogurları meydana getirmiştir”.(12)
Batıya, yani Doğu Avrupa, Karadeniz ve Hazar bölgesiyle ta Güney Kafkasya’ya, Doğu Anadolu’ya yayılan yayılan Ogurlar (bir nevi erken Oğuzlar diyebileceğimiz bu Ting-ling kavimleri) kendi bağımsız boy adlarıyla da karışımıza çıkmaktadırlar. Bunlar boy adlarının sonunda “ogur/gur” adını barındıran isimlerle anılmaktalar. Kaynaklarda bu Ogur boylarından Sarogur (Sarı/Ak/Ogur), Bittigur (Beş Ogur), Ultingur-Altziagir (Altı Ogur), Kutrihur-Kuturgur (Tukutgur-Dokuz Ogur), Ungur-Hunugur (On Ogur), Utigur/Uturgur (Otuz Ogur).(13)
Ogurlar, 461-465 tarihlerinde Sabirler tarafından Ural dağlarının doğusundan batısına itilmişlerdir. Sabirlerin etkisiyle batıya çekilen Ogurlar burada yeni bir yapılanma içine girmiş ve uzun bir süre Bizans’ı, Sasanileri meşgul etmişlerdir. “Kafkasların kuzeyinde, Azak denizinin doğusunda On-Ogurlar, Don-Volga arasında yani daha kuzeyde Otuz Ogurlar, batıda Dnyeper’e doğru Doğuz Ogurlar”(14) oturmaktaydılar. Ogurların büyük bir kısmı Güney Kafkasya’ya inerek şimdiki Azerbaycan ve Ermenistan’da yerleşmişlerdir (15).
Göktürk devletinin ortaya çıkması Moğolistan’da Ju-juan-Apar (Avar) devletinin çökmesine neden olmuştur. bunun üzerine Avarlar Sabirleri yerinden oynatmış, Sabirler de Ogurları daha batıya sıkıştırmışlardır. Ama Göktürk tehdidi artınca Avarlar daha batıya gelmişlerdir. Bu göç harekatı Ting-linglerin iki kolunu, yani Ogurlar ile Tölesleri biribirnden ayırmıştır. Ogurlar Batı Türklüğü içinde erimişlerdir. Bunlar sırasıyla Sabir, Avar, Hazar, Peçenek ve Kıpçaklar arasında yer almış, önemli bir ksımı da Bulgarlara, Ruslara, Bizansa karışarak izini kaybettirmiştir. Orta Asya’da kalan Ting-linglerin Töles boyları Göktürk hakimiyetini kabul etmiş ev daha sonra ortaya çıkacak Oğuz teşekkülünün temelini oluşturumuşlardır. Böylece, elimizdeki kaynaklar bize kesin ve net biçimde Oğuzların Ti’lerden geldiklerini söylemeğe olanak tanımaktadır.
Kaynakça
1. Gumilev L. N, Hunlar, çev: D. Ahsen Batur, Selenge Yay, İstanbul 2002, s. 28.
2. Eberhard W, Çin’in Şimal komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, TTK Yay, Ankara 1942, s. 119.
3. Bu görüşler için bkz. Eberhard, Çin’in şimal., s. 119.
4. Çin yıllıkları Ch’un-ch’iu, Wei-shu ve Pei-shih’de geçen bu bilgiler için bkz. Ögel B, “İlk Töles Boyları: Ugur, Ting-Ling ve Kao-ch’e’ler”, Türk Tarih Kurumu Belleten Dergisi, cilt: XII, Sayı: 48, Ekim 1948, Ankara 1948, s. 811-812, dipnot. 76-79.
5. Nitekim, B. Ögel, Ugur/Ogur boyların ilk Töles, yani Ti boylarının sonraki devamcıları olarak tanıtmaktadır. Aynı makale, s. 801-805.
6. Bu hususta bkz. Eberhard, Çin’in şimal, s. 117; Ögel, İlk Töles boyları, s. 811, dipnot 76.
7. Taşağıl A, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, TTK Yay, Ankara 2004, s. 7.
8. Golden P. B, Türk Halkları Tarihine Giriş: Ortaçağ ve Erken Yeniçağ’da Avrasya ve Ortadoğu’da Etnik Yapı ve Devlet Oluşumu, çev. Osman Karatay, KaraM Yayınları, Ankara 2002, s. 75.
9. Bu ve diger kaynaklar için bkz. Taşağıl, Çin kaynaklarına göre eski Türk boyları, s. 8.
10. Aynı eser, s. 11, dipnot 17-18.
11. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, s. 77-78’de “Oğur Türkçesi” kısmına.
12. Taşağıl, Çin kaynakalrına göre Eski Türk boyları, s. 14.
13. Aynı eser, s. 14-15; Bu kavimler hakkında geniş bilgi için bkz. Golden, Türk Halkları tarihine giriş, s. 78-84.
14. Taşağıl, Çin kaynakalrına göre Eski Türk boyları, s. 15.
15. Djafarov Yu, Gunni i Azerbaydjani, Elm neşriyatı, Baku 1993, s. 1-100.
“Di (Ti) işareti köpeği gösteren işaretle yazılır; bundan kurda intikal olunabilir, bunun da H’yunğ-nu (Hun) kavimlerinin totem hayvanı olduğu malumdur. Sonra, bundan başka yine köpek tabu ve Junğların efsanelerine yakınlaşmak, aynı zamanda kurt efsanesini bunlara bağlamak, böylece Junğları, Diler gibi H’yunğ-nu almak için denemelere girişilebilir”. Ama Eberhard’ın kendisi Dileri, Dunğ-hu’larla kıyaslamıştır (2). Bu Dunğ-hu kavmini İngiliz Türkolog S. G. Glasson “Oğuzlar”ın cedleri hesap edecekse de bu görüş tarihçilikte kabul görmemiştir.
Doktor Manchen-Helfen’e göre, Tiler aslında Ting-Ling’lerdir. Bunların adı sonraki kaynaklarda Ti-Li biçiminde de geçmiştir. Ancak Tiler, diğer bir görüşe göre Gav-çığ’lardan da olabilir. Ting-Ling ve Gav-Çığlar Türktürler. Bir başka görüşe göre de Ti’ler Ku-di’lerin de atası olabilir. Ku-diler Tobaların bir kavmi olduğundan bunlar da Türktür (3).
Anlaşılan, Tiler daha ziyade Türk kavimlerle bağlantılı bir topluluk olmuştur. M.ö. III-I. Binyıllar arasında Çin’in kuzey kısımlarından başlayıp, Aral Gölü’ne kadar geniş sahada Ti, Junğ, H’yenyun ve Hün-yu kavimleri oturmaktaydı. Bunlara daha sonraki Türk-Moğol kavimlerinin ataları olmuşlardır. Bazı bilgileri göz önüne alarak bunlardan Junğların Moğolların, Ti, H’yenyun ve Hün-yuların ise Türklerin ilk cetleri olduğu görüşü ileri dürülebilir. Daha sonraki Türk kavimlerinin şeceresini göz önüne alırsak, Türk boyları genelde iki büyük boydan teşekkül etmişlerdir. Tilerden Ti-Li, daha sonra Ting-Ling, onlardan da Töles ve Oğur/Oğuzlar; H’yenyun ve Hün-yulardan ise Hunlar, Hunlardan ise Göktürkler türemişlerdir. Bunu kanıtlayacak bazı bilgiler mevcuttur. Örneğin, Çin yıllığı Ch’un-ch’iu’nda yer alan bir bilgini yorumlayan Bahaeddin Ögel’e göre, Ti adı, m.ö. 10. Yüzyılda (yani, m.ö. I. Bin yılda) “kuzeydeki bir kısım Türk kitlelerine toptan verilen bir isimdir. Chao döneminde bunlar sıkça Çin’e saldırı düzenlerdiler”. Yine aynı müellif, bir diğer Çin kaynağına dayanarak şöyle der: “Kao-ch’eler (yani Çince karşılığı Yüksek Arabalılar olan Tölesler gastedilmektedir – E.N.) eski Kırmızı Ti’lerin neslinden, geri kalan kısımlarındandırlar. Onların ilk adları Ti-li idi. Kuzey bölgelerinde iken adları Ch’ih-lo idi. Bütün Çinliler onları Kao-ch’e ve Ting-Ling sayarlar. Onlar, Hsiung-nu (Hunlar)’la aşağı yukarı aynıdırlar. Fakat zamanla küçük farklar meydana geldi. Onların atası Hsiung-nu’ların yeğeni idi” (4).
Bu bilgi, Tilerin Hunlarla akraba boy olduğunu, yeni ikisinin de adını bilmediğimiz bir ana boydan türediğini, daha sonraki Oğur, Oğuz, Uygur, Ting-Ling ve Kao-ch’e (Töles) kavimlerinin Türklerin Ti kanadından indiğini ortaya koymaktadır (5). Burada dikkati çeken bir husus daha vardır. Aktarılan bilgiler, m.ö. I. Bin yılında Tilerin birkaç kola ayrıldığını göstermektedir. Türk hakimiyet ve boy anlayışına göre, boyların sağ-sol, renklere göre ise ak-kara, ak-kırmızı-yeşil ved. biçiminde bölünmesine ilk defa Tilerde rastlamaktayız. Zira Tiler de bu dönemde Kırmızı Ti ve Ak Ti olarak ayrılmışlardır (6).
Böylece, bu bilgiler, bize Tilerin Türk kökenli bir kavim olduğunu ve tarihte adı geçen ilk Türk kavmi (m.ö. III. Binyıldan itibaren) olduğunu söylemek olanağı vermektedir. Büyük Hun Devleti döneminde diğer Türk kavimleri gibi Tiler de bu devletin yönetimi altına girmiştir. Hunlar döneminde Çin kaynakalrı artık Tilerden söz etmezler. Onların adı bu defa kaynaklarda Ting-Ling biçiminde geçmektedir. Ahmet Taşağıl’ın verdiği bilgilere göre, “Mo-tun (Mete) tarafından Büyük Hun İmparatorluğu m.ö. 206 (206) yılından sonra Orhun nehri havzasında hızla geliştirlmeğe başlandığında, etrafındaki değişik kavim ve byları teker teker hakimiyeti altına aldı. Bu anda karşımıza konumuz itibariyle Baykal Gölü’nün batısından Güney Sibriya’ya Yenisey havzasına kadar uzanan sahada önemli en eski Türk boylarından Ting-Ling’ler çıkmaktadır. Ting-Linglerin yönetici olan grupları da bu sahada yaşıyordu. Onların batı grubu İrtış Irmağı, güney grubu ise Gobi Gölünden Çin’e doğru yayıldı. Kuzey grubunu ise Baykal-Yenisey civarında yaşayanlar oluşturuyordu. Batı grubu önce Güney Kazakistan’a sonra Avrupa’ya, güney grubu Sarı Irmağın doğduğu yere doğru yayıldı” (7).
Buradan anlaşılan, Ti boyları Hunlar döneminde Ting-Ling adıyla tanınmakta olup, oldukça geniş bir alana yayılmışlardır. Onların yayıldıkları sahalar Göbi Gölü’nden başlayıp Aral Gölü ve Ural nehrine kadar uzanıyordu. Kaynaklar üzerine çalışma yapan araştırmacılar Ting-Ling adının ne anlama geldiğini de ortaya çıkartmışlardır. Bu isim Çin kaynaklarında T’ieh-le (okunuşu dek-lak0ti-lig, teg-reg), Ti-li (okunuşu: d’iek-liek, tiglig; Pulleyblank’a göre, dejk-lejk, drik-lek, dek-lek, t’ek-lek), Ch’ieh-le (okunuşu: t’iek-lek) ve T’e-le (bu ad daha sonra Tele/Dulu Türk kavimlerinin isiminde de rastlanılacaktır) (okunuşu: d’ek-lek) biçiminde geçmekte ve Türk –Moğol dillerinde kullanılan telegen, terge, tergen – araba; Tegreg – çember, kasnak, Tegrek
Böylece, W. M. McGoven, Tuan Lien-ch’en ve A. Taşağıl’ın da ortak görüş olarak belirttikleri gibi, “Neticede Ting-Linglerin Baykal Bölü’nün batısından Yenisey nehrinin kaynakları, Güney Sibirya ve Batı Kazakistan bozkırlarına kadar uzanan bir sahaya yayılmış olmaları söz konusudur. Diğer taraftan arkeolojik araştırmaların sonucuna göre m.ö. XII-VII asırlara arasında varlığını sürdüren Karasuk kültürünün Ting-Linglerin atalarına ait olduğu ileri sürülmektedir” (9).
Hunların çöküşünden sonra, Türk-Moğol karışımı Siyenbi kavimlerinin ortaya çıkışı, ardından da Ju-juan (Juan-juan) ve Uar (Avar, Uar-Hun, Ak-hun) boylarının eski Hun toprakalrında siyasi bir güç olarak belirmesi Ting-Linglerin yeniden isim değiştirmesine ve farklı adlar altında ortaya çıkmasına yol açmıştır. Miladan sonra V. Yüzyılda Ting-Linglerin iki kısma ayrıldıkları ve iki yeni isim altında ortaya çıktıkları görülmektedir. Birinciler doğuda, yani Gobi çevresi ile Orta Asya’nın doğu kesimlerinde yerleşen Çin kaynakalrında Kao-ch’e-Ting-ling biçiminde gösterilen Töleslerdir. A. Taşağıl’a göre, “Tabgaç (yani Toba, Çince adıyla Wei – E.N.) devrinde kuzeyde (Çin’in kuzeyinde, yani şimdiki Moğolistan’da – E.N.) yaşayan Türk kavimlerinin adları Kao-ch’e-Ting-ling şekliyle birleşik yazılmıştır. Bu da bize Ting-ling – Kao-ch’e – Töles devamlılığını ve bağlantısını göstermektedir” (10). İkinci gurup ise Güney Sibirya ve Kazakistan bozkırı boyunca batıya uzanarak Doğu Avrupa sahasını eline geçiren Ogurlardır. Ogur adı, Oğuz adının Türk dilinin “r
Ogur/Oğurlar Ting-lingler kanalıyla Ti’lerden geldikleri kesindir. Bu husutaki Çin kayıtlarını derleğen A. Taşağıl Ogurlar hakkında şöyle der: “Tarihi kaynakalrın ışığında Ting-ling’lerin batı grubundan çıktıkları anlaşılan Ogurlar, Doğu Avrupa’ya doğru göç etmeden önce üç ayrı kütle halinde yaşıyorlardı. Birinci kütle: Sır-Derya-Çu ırmakları arasında; ikinci kütle: Emba nehri havzası yani kuzey batı Kazakistan bozkırlarında; üçüncü kitle ise Yayık ırmağı civarında yaşıyordu. Büyük ihtimalle birinci kütle On-Ogurları, ikinci kütle Otuz Ogurları, üçüncü kütle ise Dokuz Ogurları meydana getirmiştir”.(12)
Batıya, yani Doğu Avrupa, Karadeniz ve Hazar bölgesiyle ta Güney Kafkasya’ya, Doğu Anadolu’ya yayılan yayılan Ogurlar (bir nevi erken Oğuzlar diyebileceğimiz bu Ting-ling kavimleri) kendi bağımsız boy adlarıyla da karışımıza çıkmaktadırlar. Bunlar boy adlarının sonunda “ogur/gur” adını barındıran isimlerle anılmaktalar. Kaynaklarda bu Ogur boylarından Sarogur (Sarı/Ak/Ogur), Bittigur (Beş Ogur), Ultingur-Altziagir (Altı Ogur), Kutrihur-Kuturgur (Tukutgur-Dokuz Ogur), Ungur-Hunugur (On Ogur), Utigur/Uturgur (Otuz Ogur).(13)
Ogurlar, 461-465 tarihlerinde Sabirler tarafından Ural dağlarının doğusundan batısına itilmişlerdir. Sabirlerin etkisiyle batıya çekilen Ogurlar burada yeni bir yapılanma içine girmiş ve uzun bir süre Bizans’ı, Sasanileri meşgul etmişlerdir. “Kafkasların kuzeyinde, Azak denizinin doğusunda On-Ogurlar, Don-Volga arasında yani daha kuzeyde Otuz Ogurlar, batıda Dnyeper’e doğru Doğuz Ogurlar”(14) oturmaktaydılar. Ogurların büyük bir kısmı Güney Kafkasya’ya inerek şimdiki Azerbaycan ve Ermenistan’da yerleşmişlerdir (15).
Göktürk devletinin ortaya çıkması Moğolistan’da Ju-juan-Apar (Avar) devletinin çökmesine neden olmuştur. bunun üzerine Avarlar Sabirleri yerinden oynatmış, Sabirler de Ogurları daha batıya sıkıştırmışlardır. Ama Göktürk tehdidi artınca Avarlar daha batıya gelmişlerdir. Bu göç harekatı Ting-linglerin iki kolunu, yani Ogurlar ile Tölesleri biribirnden ayırmıştır. Ogurlar Batı Türklüğü içinde erimişlerdir. Bunlar sırasıyla Sabir, Avar, Hazar, Peçenek ve Kıpçaklar arasında yer almış, önemli bir ksımı da Bulgarlara, Ruslara, Bizansa karışarak izini kaybettirmiştir. Orta Asya’da kalan Ting-linglerin Töles boyları Göktürk hakimiyetini kabul etmiş ev daha sonra ortaya çıkacak Oğuz teşekkülünün temelini oluşturumuşlardır. Böylece, elimizdeki kaynaklar bize kesin ve net biçimde Oğuzların Ti’lerden geldiklerini söylemeğe olanak tanımaktadır.
Kaynakça
1. Gumilev L. N, Hunlar, çev: D. Ahsen Batur, Selenge Yay, İstanbul 2002, s. 28.
2. Eberhard W, Çin’in Şimal komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, TTK Yay, Ankara 1942, s. 119.
3. Bu görüşler için bkz. Eberhard, Çin’in şimal., s. 119.
4. Çin yıllıkları Ch’un-ch’iu, Wei-shu ve Pei-shih’de geçen bu bilgiler için bkz. Ögel B, “İlk Töles Boyları: Ugur, Ting-Ling ve Kao-ch’e’ler”, Türk Tarih Kurumu Belleten Dergisi, cilt: XII, Sayı: 48, Ekim 1948, Ankara 1948, s. 811-812, dipnot. 76-79.
5. Nitekim, B. Ögel, Ugur/Ogur boyların ilk Töles, yani Ti boylarının sonraki devamcıları olarak tanıtmaktadır. Aynı makale, s. 801-805.
6. Bu hususta bkz. Eberhard, Çin’in şimal, s. 117; Ögel, İlk Töles boyları, s. 811, dipnot 76.
7. Taşağıl A, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, TTK Yay, Ankara 2004, s. 7.
8. Golden P. B, Türk Halkları Tarihine Giriş: Ortaçağ ve Erken Yeniçağ’da Avrasya ve Ortadoğu’da Etnik Yapı ve Devlet Oluşumu, çev. Osman Karatay, KaraM Yayınları, Ankara 2002, s. 75.
9. Bu ve diger kaynaklar için bkz. Taşağıl, Çin kaynaklarına göre eski Türk boyları, s. 8.
10. Aynı eser, s. 11, dipnot 17-18.
11. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, s. 77-78’de “Oğur Türkçesi” kısmına.
12. Taşağıl, Çin kaynakalrına göre Eski Türk boyları, s. 14.
13. Aynı eser, s. 14-15; Bu kavimler hakkında geniş bilgi için bkz. Golden, Türk Halkları tarihine giriş, s. 78-84.
14. Taşağıl, Çin kaynakalrına göre Eski Türk boyları, s. 15.
15. Djafarov Yu, Gunni i Azerbaydjani, Elm neşriyatı, Baku 1993, s. 1-100.
Pazar, Nisan 06, 2008
Epistemoloji
İdrak (Algı)
Bilginin Oluşum ve Gelişim Süreci Olarak Algı
İdrak (algı) felsefesi (gnosoloji veya epistemoloji) teorik felsefenin bir parçası olup; algının doğası, olanakları ve sınırları, bilginin gerçekle ilişkisi, algının öznel ve nesnel sorunlarını öğrenir; algı sürecinin genel ilkin koşulları, bilginin doğruluk koşulları, hakikatın ölçüsü, algının biçim ve düzeyleri ve bir dizi diğer sorunları öğrenmektedir. Bir diğer anlamda algı – bilginin edinilmesi ve geliştirlmesi; onun sürekli derinleştirilmesi, genişlendirilmesi ve olgunlaştırılması sürecidir.
İnsanların edindikleri bilgi, aynı zamanda onların özel ve toplumsal sermayesidir. Gelişmiş çağdaş toplumun serveti çoğu zaman bilgi düzeyinde ortaya çıkır; bilgili, eğitimli insanlarca oluşturulur.
Epistemoloji, Eski Grekçe episteme=bilgi ve logos=bilme sözcüklerinden türedilmiştir. Epistemoloji, algı sürecinin genel eğilimleri ve sonuçları olan bilgini öğrenir. Bilginin yorumlanması varlık hakkında öğrenim (ontoloji) ile birlikte geleneksel teorik felsefenin parçası hesap edilir. Avrupa klasik felsefesinde bu yorum genelde “insan aklı” hakkında genel öğrenim kapsamında araştırılırdı. Bizim algı hakkında şimdiki tasavvurumuzun temelini atmış Descartes, Locke, Leibnez, Yum, Kant sırf bu içerikte anlaşılmışlardır. XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren felsefenin bu alanı özel felsefi dal gibi düşünülmeğe başlanmıştır. Onu bu dönemde geenlde gneseoloji (Grekçe gnosis=algı) adlandırılmıştır. Son on yıld epistemoloji tanımı daha ziyade İngiliz dilli ülkelerde kullanılmaktadır. Bazı düşünürler, özellikle C. Popper, sadece bilimsel algını araştırılmasını epistemoloji olarak tanımlar.
Bir takım bilim dalları da algı sorunuyla ilgilenemktedir. Örneğin R. Wolf’a göre, “...psikoloji de algını öğrenir, ancak epistemoloji algının iç mekanizmasıyla az ilgilenir, bizim nasıl düşünmemizi, ne bildiğimizi belirlemenin, kanıtlamanın veya öne sürmenin mümkünlüğü ile ilgilenir” (Volf R. P, O filosofii, Moskva 1996, s. 39).
İnsanın yaranmasıyla birlikte onun algısı da yaranmıştı. Materialist düşünürlere göre, algı gerçekliğin yansımasının özel biçimidir; yansıtma materianın genel özelliğidir. Dialektik materalizme göre, genellikle şuur (bilinç) yansımanın en yüce biçimidir; böyle yansıma ise insanın çıkarına uygun olarak emek, üretim uğraşı esasında çevresel gerçekliği değişmek yoluyla sadece insan toplumunda gerçekleşir; anlaşılan, sadece insana özgüdür. Örneğin, Lenin’in Yansıma Teorisi. Ancak bu anlayış Rus düşünür V. A. Lektorskiy tarafından şöyle eleştirilmiştir: “duygunu nesnel alemin öznel sureti düşünmek basitçe sesualist bir yaklaşımdır ve her halde geçen yüzyılın ortalarında (XX. Yüzyılın ortaları – N.M.) kesin biçimde anakronizme dönüşmüştür” (Lektorskiy V. A, Epistemologiya: klassiçeskaya i neklassiçeskaya, Moskova 2001, s. 8).
Mitolojide ve cosmogonide olduğu gibi algı çabası her şeyden önce dünyanın doğasını, onun yapısını ve insanın burada edindiği konumu anlamağa yöneliptir.
Bir dizi çağdaş Avrupalı düşünürlerin kanısınca, son dönemlerde algı teorisiyle düşünürlerden daha ziyade doğabilimlerinin temsilcileri ilgilenmişlerdir. Örneğin, Alman düşünür ve mantık bilimci H. Reyhenbach (1881-1953) göre, “ilginç olsa da XIX-XX. Yüzyıllarda kesin algı teorisi düşünürler tarafından değil, doğabilimciler tarafından oluşturulmuştur” (Reyxenbax G, Filosofiya prostranstva i vremeni, Moskova 1985, s. 14).
Algı teorisi, daha eski düşünürlerce öne sürülmüştür. Demokritus, algını yansıma olarak düşünürken; Platon, ruhun önceler arı düşünce ve güzellik saltanatında olduğu hakkında kendi tasavvurunu hatırlamasını algıyla aynılaştırırlar. Son dönemde materialistler, yansıma anlayışını pasif, seğirici süreç biçiminde açıklamaktalar. Tüm dönemlerin idealistleri yansımaya karşı çıkarak, algını öznenin keni bilincinin, ruhunun derinliğinden çıkardığı anlayışlar, kategoriler, idealar sistemini oluşturması süreci gibi, yani bilginin kendi-kendini oluşturması süreci olarak yorumlarlar. İdealizmin buradaki güçlü savı, algılayan öznenin, onun ruhunun, bilincinin yaradıcı etkinliğini daha da geliştirmesidir.
Algı, bilincin içeriğinin şekillenemesi olarak karmaşık bir süreç olup; dünya hakkında bilginin elde edilmesi ve geliştirilmesi sürecidir. Algı kendinin düşünmek, çevreni, aynı zamanda kendini kavramak yeteneğini göstern bilincin yardımıyla uygulamaya konulur. Bilgi, tüm algı sürecinin sonucudur. Algı süreci etkinlikte olan bilinçtir. Bunun yanı sıra bilgi, bilincin mevcutluk üsulüdür.
Algı tarihen gelişen ve bununla da salt insani süreç olarak bilginin korunması, toplanması, çokalmasıdır. Böylece, algı insan kimliğinin manevi gelişimidir.
Algı aynı zamanda hakikatın düşünülmüş biçimde kavranılması ve pratikte uygulanmasıdır. Algı da pratik gibi bazı hallerde direkt, bazı hallerde dolayı yolla tüm insan etkinliğini karakterize etmektedir.
Bizim düşüncemizin gerçek dünyanı kavramak yeteneği var mıdır? Bunu imkansız sayan düşünürlere agnostikler denilmektedir. Bunlardan biri olarak Kant’a göre, insan sadece kendi yarattığı şeyler hakkında bilir. Yeni Kantçılara göre, bu bilgi bizim hakkında hiç birşey bilmediğimiz ilk başlangıç tarafından yaradılır. Çünkü mutlak bilgiye sahip olmak olanaksızdır. Buna rağmen agnostikler bilimsel bilginin gücünü inkar etmiyorlar.
Algı teorisinin merkezi sorunlarından biri: kendini kavramaktır. Felsefi anlamda kendini kavramak – insanın kendi cismani doğasını bimesi ve hatta kendi ruhunun duyu, hiss ve emosya gibi taraflarını kavraması değil. Bu – insanın kendini kavrama yeteneğini, tefekkürünü, aklını kavramaıdır. Ama bu oldukça zor bir iştir, hatta bazı düşünürlere göre olanaksızdır.
Tüm felsefe gibi algı felsefesi de çağdaş dönemde Descartes ve Kant’ın temsil ettiği ve rasyonallığın klasik çeşidini yansıtan geleneğe yeni yaklaşım sorunu karşısındadır. L. Witgenshtein, M. Haidegger, J. Derrida’ya göre, bu gelenek ya tümden bir tarafa fırlatılmalı, ya da önemli biçimde öğrenilmelidir.
Algının Öznesi ve Nesnesi
Özne ve nesnenin karşılıklı ilişkisi felsefenin sonsuz sorunudur. Felsefe için algının nesnesi tümden dünya, bu dünyaya ait olan bu veya şu sonuçların çıkarılması olanağıdır. Ancak nesne araştırma kamsamından daha geniştir. Aynı nesne çok sayıda araştırmaya konu olabilir. Nesne kavranılan, özne ise kavrayadır. Algı sürecinde özne-nesne karşılıklı etkisini iki yönde yorumlarlar: ilki, marksistlerin öne sürdüğü felsefenin başlıca sorunu kapsamında, yani materianın bilince ilişkisi kapsamında. Burada nesne birinci, önze ikincidir. İkincisi, özne ve nesnenin karşılıklı etkisi gerçekliğin kendinin karşılıklı etkisinde olan iki biçimidir. Bu gerçeklikte ise kavrama faaliyeti sonucunda manevi süreç gibi hareket edir.
Duyusal Algı ve Onun Biçimleri
Algı – öğrenilen şeylerin duyuların yardımıyla insan tarafıdan yansıtılmasıyla başlar. Farabî’ye göre, “Hissiyat sahası – yaradılan dünyadır. Yaradılandan ve hükümden yüksekte olan (İlk Varlık) ham hisiyattan, hem de akıldan gizlidir. Ancak onun gizliliği onun açılmasından farklı değil; zira, Güneş tutulduğundan o daha açık gözükür”( Al-Farabi, Estestvenno-nauçnıe traktatı, s. 269-270).
Duyu. Duyu en basit hissi surettir.
Kavrama. Eşyaların tam sureti insanların bilincinde algının yüksek biçimi olan kavrama düzeyinde belirir. Kavrama duyular sonucu belirir. Fakat, kavrama duyuların toplamı değildir. Bu eşyanın tam suretidir ki esas insanın hiss organlarının doğrudan kabul edebileceği dış özelliklerin, niteliklerin, tarafların toplamı kendinde birleştirir. Kavrama – duyulara göre hissi algının daha karmaşık biçimidir.
Tasavvur. Eşyaların insanın hiss organlarına doğrudan etki etmediği zaman onu görmektir. Önceden bizim duyularımıza çarpmış, kavranılmış, sonradan ise bellenimize kaydedilmiş eşya ve olayların gerektiği zaman bilinçte yeniden canlanmasıdır.
Tahayyül. Tahayyül, kavrama sürecini tekrarlar ve bizim psişik yarma olanaklarımızın daha bir örneğidir.
Somut Düşünce ve Onun Biçimleri
Somut düşünce süreci algının teorik düzeyinde gerçekleşir ve üç temel biçimde sürer: anlayış, muhakeme ve akli sonuç.
Anlayış: anlayış eşyaların, olayların en genel, esas ve gerekli özellikleri, alametleri, niteliklerini yansıtır. Anlayış herhangi düşünce olayının esasını oluşturur, yani anlayışsız fikir yoktur. Anlayış, söz ve cümle ile tanımlanır.
Anlayış, muhakemelerin tamamlanmış toplamıdır. Özne kendinin zihinsel faaliyetlerinde anlayışlarından yararlanarak muhakimeler öne sürür. Tüm mantıksal muhakemeler elementar tekiller gibi anlayışlardan oluşmaktadır.
Muhakeme yürütmek için özel yeteneğe intellekt denilir. İlkin esas hesap edilen birkaç muhakemeden sonuç hesap edilen yeni muhakeme çıkarılmasına akli sonuç denilir.
Hakikat Hakkında Öğreti
Felsefenin amacı hakikata varmak değil, onu aramaktır. İbn Rüşt’e göre, “bir şeyin hakikilik koşulu onun herkez tarafından itiraf edilmesi değildir. zira, herkez tarafından itiraf edilme, her keze malum olmaktan öte birşey değildir. Bir şeyin herkezce itiraf edilmesinden kesinlikle bir sonuç çıkmır, ki bir şey ne ise kendi kendiliğinden hakikidir” (Averroes, Oproverjenie oproverjeniya, Kiev-SPb. 1999, s. 13).
Hakikatın neliği hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hakikat nesneldir, aksi halde o hakikat olamaz. Hakikat ideal olaydır, çünkü o fikrin özelliğidir, tüm fikirler de idealdir. Hakikat – düşünce ve varlığın aynılığıdır. Hakikat sadece Allah’tır.
Ontoloji, hakikatı kanıtlara uygunluk olarak öğrenir; epistemoloji ise hakikatı bizim düşüncemizin – bilgi ve inancın özelliği hesap ediyor. Max Blank’a (1858-1947) göre, “bilimsel idealerin önemi çoğu kez onun içeriğinin hakikiliğinde değil, değerinde bulunur” (Sbornik k stoletiyu so dnya rojdeniya Maksa Planka, Moskova 1958, s. 60). Gazzali’ye göre, “Hakikatın mantık yoluyla yüze çıkarılması algı demektir. Kendini bu duruma getirmek aynı anı doğrudan yaşamaktır. İyi niyetle diğerleriyle konuşmaktan ve onların deneğiminden elde edilmesi mümkün olan ise inançtır” (al-Gazali, İzbavlyaşiy ot zablujdeniya, Bkz. Averroes, Oproverjenie, s. 569).
İki tür hakikattan söz edilir: mutlak hakikat ve göreceli hakikat. Bilim, mutlak hakikatı inkar etmiyor, aksine onu gittikçe geliştiriyor. Mutlak hakikat nesne hakkında tam ve her yönlü bilgini kendinde birleştiren hakikata denilmektedir. Göreceli hakikat, herhangi bir şey hakkında sınırlı bilgidir.
Hakikatın Ölçüsü
Herhangi bir düşüncenin hakikatı veya yanlışlığının çözümlenmesine hakikatın kriteri denilmektedir. İnsan etkinliğinin tetkiki ile ilgilenen felsefi bilgiye praksioloji (yunanca praksioloji=etkinlik) denilir. Marksist felsefede buna praktika denilmektedir. Praktika, felsefi katgori gibi insanların her şeyden önce kendi maddi ve aynı zamanda manevi gereksinimlerini öğrenmeye doğru yöneldikleri maddi-değiştirici etkinliği demektir. Ancak, Maksist düşünürlerin çoğu bunu kabul etmiyorlar. Fransız düşünür T. V. Adorno (1903-1969) teori ve pratiğin ilişkisi hakkında şöyle der: “hiç tesaadüf değil ki marksist felsefede biçimlendirilen ve sonralar Lnein tarafından teorik yönden geliştirilen teori ile pratiğin birliği hakkındaki düşünce, genellikle, sonuçta herhangi teorik anlamda yoksun “diamat”ın kör dogmasına dönüşürdü. Burada praktizm biçiminde hem sonsuz irrasyonelizm, hem de baskıya ve insanı ezmeğe yönelik pratik ortaya çıkmaktadır” (Adorno T. V, Problemı filosofii morali, Moskova: Respublika 2000, s. 8-9).
Algı ve Yaratma
Algı sürecinde insan bireğin sahip olduğu tüm bilgiden yararlanır, konunun koşullarına açık biçimde katılmayan içeriğini açır, onun malum olan bigiyle kıyaslar, öğrenir, sorun durumu yeniden değişir ve sorunun çözümü başlayır.
Yaratma, özne ile nesnenin öyle bir karşılıklı etkisidir ki burada özne etkendir, dış dünyayı değiştiren, nesne ise öznenin kendi faaliyetine yöneltdiği şeydir. Nesnenin özelliği aynı faaliyetin içeriğini belirleyir. Bununla birlikte yaratma aynı zamanda öznenin kendisinin değişmesi, onun manevi ve fiziki yeteneğinin gelişimi demektir.
Bilimsel İdrak ve Yöntemleri
Bilimsel Algı’da İdea, Sorun, Hipotez, Konsept, Teori
İdea (Grekçe idea=gözüken şey, suret) anlam, önem, içerik anlayışlarını ifade eden felsefi kavramdır.
Problem (Grekçe roblem=engel, zorluk, görev) algının gelişimi sürecinde ortaya çıkan ve çözümlenmesi önemli ameli veya teorik ilgi taşıyan sorun veya sorunlar yığınına denilir. Popper’e göre, “...bilim sorunlardan başlar ve sonra onlarla rakabette olan ve eleştirel değierlednirilen söylemelre doğru gelişir” (Popper K, Logika i post nauçnogo znaniya, Moskova: Progress 1983, s. 485). Gadamer’e göre, problem “soru ve yanıt mantığı aracılığıyla” anlamak olanaksızdır (Gadamer X, G, İstina i metod, Moskova: Progress 1988, s. 443).
Hipotez (Grekçe hypothesis=esas, ihtimal, sanı), hakikiliği kanıt talep eden bilimsel sanıdır. Hipotezte yasalar ayrıca ortaya konulmur, çünkü içerik hiçbir zaman eşyanın yüzeyinde bulunmuyor. Hipotez belli kanıt ve olayları doğuran nedenler hakkında temellendirilmiş, bilimsel yönden düzenlenmiş bilgilere karşı olamayan öneriye denilir. Hipotezin başlıca özelliği onun sanı özelliği taşımasıdır.
Konsept (Latince conseptio=anlama, sistem) temel fikir, idea, herhangi olayı kavramak ve açıklamak yöntemi. Deleauz ve Guatarri’ye göre, “felsefe konsept bişimlendirmek, keşfetmek, oluşturmak sanatıdır. Filozof konseptin dostudur ve potensial olarak ona bağımlıdır... daha kesin söylersek, felsefe konsept yaradıcılığından ibaret bir öğretidir” (Delez J – Gvattari F, Çto takoe filosofiya, SPb: Aleteyya 1998, s. 10, 13-14, 25).
Teori (Yunanca Theoria=gözlem, araştırma, nazariye) algının tüm diğer biçimlerini bir tüm halinde birleştirir ve mükemmel mantıksal sisteme dönüştürür.
Algının Amprik ve Teorik Düzeyi
Bilimsel algının iki çeşidi bulunmaktadır: rasyonel ve amprik algı. Kant arı ve amprik algını birbirinden ayırmaktadır. Her algı deneyden başlar. Dış etkenler bizim duyularımıza sadece etki eder, insanın algı yetisini harekete geçirir. Bilimin amprik aşamasında başlıca görev kanıt (Factum=görülen iş, gerçekleşen iş) toplamaktır. Bilimde kanıt (factum) iki anlam taşır: gerçekte mevcut olan olay gibi; bu veya şu öneri konteksinde kanıtın tasvir edilmesi.
Teori kategoriler sistemidir. Bilgilerin toplamı teori olarak belirir ve buna göre teori somut zihinsel etkinliğin sonucu hesap edilir. T. Parsons’a göre, “doğal olarak hakiki teori kanıtlara dayanmalıdır. Ancak buradan şu sonuç çıkmaz, teoriden asılı olmadan ortaya çıkarılan kanıtlar teorinin nasıl olmasını belirleyen ve yahut teori hangi kanıtların açılacağını belirlemelidir ve bilimsel arayışlar hangi yönde yürütülmelidir” (Parsons T, O strukture sotialnogo deystviya, Moskova: Akademçeskiy Proekt 2000, s. 47-48).
Teorinin işlemleri şunlardır: a). Sintetik işlem – ayrı ayrı doğru bilgilerin tam, tüm biçimde birleştirilmesi; b). metodolojik işlem – teori doğrultusunda araştırma faaliyetinin çeşitli yöntemlerinin, araç ve üsullerinin biçimlendirilmesi; c). Önceden görme yeteneği işlemi; d). pratik işlem – teorinin pratiğe tatbiki.
Bilimsel Yöntem
Yöntem (Yunanca methodos=amaca ulaşmanın üsulü) en geniş anlamda herhangi sorunun teorik, algı, pratik yönden çözülmesi yoluna, üsulüne, kurallarına denilri. Metodoloji, bilimsel algının yöntemleri, onların teorik yönden yönlendirilmesi hakkında öğretidir. Yötemelr iki türdür: 1. Net ilmi veya özel metotlar; 2. Genel bilimsel yöntemler.
Yöntemler bilimin içeriğini oluşturur, onun birliğini ve gücünü temin eder. Onlar hakikatın açılmasına ve temellendirilmesine yönelmiş işlerin teşkilini ifade edir. Çağdaş bilimde yöntem sorununun oluşturulmasının iki yönü bulunmaktadır: Birinci yön, intelektin etkinliğini açıklamakla ilişkilidir ve bilimsel düşüncenin psikolojisini araştırır. İkinci yön, onun yüksek uzmanlaşmasının esaslarının açılması ile ilişkilidir.
Sinerji
Sinergetika (sinerji) karmaşık sistem, kaosda belli kuralın nasıl oluşması ve hem de bu kuralın er-geç dağılması hakkında bilimdir. Sinerji, kendi kendini oluşturan karmaşık sistemler hakkında bilimdir. German Haken (1927), “ben, sinerji sözcüünü önerirken aşağıdaki yorumu da ekledim: karşılıklı etki hakkında öğreti, ayrı ayrı parçalardan oluşan sistemlerde faaliyet gösteren genel yasaların araştırılması” (Jurnal Voprosı filosofii, No: 3, 2000, s. 54). O, sinerji’nin içeriğini şöyle açıklamaktadır:
1. Sistemin araştırılması birbirne karşılıklı etki gösteren bir kaç veya daha ziyade aynı ve yahut çeşitli kısımlardan oluşmaktadır.
2. Bu sistemler çizgisi değil.
3. Fiziksel, kimyasal ve biyoloji sistemleri gözden geçirende sıcaklık karşı koymasından uzak olan açık sistemlerden söz getmektedir.
4. Bu sistemler içsel ve dışsal kıpırdamalara maruz kalırlar
5. Sistemelr düzensiz olabilir
6. Nitelik değişimleri olabilir
7. Yeni emercent (meydana gelen) nitelikleri ortaya çıkır
8. Mekan, zaman, mekan-zaman ve yahut işlevsel yapılar ortaya çıkır
9. Yapılar düzenlenmiş veya kaos durumunda olabilir
10. Çoğu durumlarda matematikleşme olanaklıdır (Aynı dergi, s. 55).
Sinerji’nin metodolojik temeli “düzen kaostan yaranır” önerisidir.
Başlıca bilimsel ve mantıksal yöntemler
Bilimsel ve mantıksal yöntemler şunlardır:
Gözlem, araştırılan nesnelere ait parçaların amaca uygun, önceden düşünülmüş biçimde kabul edilmesi, kavranılmasıdır. İki türlü gözlem vardır: 1. Olayların dıştan gözlenilmesiyle ilgilenen sade veya basit gözlem; 2. Birlikte uygulamaya konulan ve olayı içten yorumlayan gözlem.
Exsperiment (Latince experimentum = deney), nesnenin özellik ve ilişkileri hakkında bilgi elde edinmek amacıyla oluşturulmuş özel ortamda onun uygun biçimde değiştirilmesi veya yeniden oluşturulmasıdır. Deney, yapısal (struktur) ve işlevsel (Funksiyonel) özellik taşımaktadır. İlkinde olayların teknik akarına bilinçli müdahale; ikincisi ise bu veya şu ilişkilerin neden ve sonuçları hakkında olasılıkları kontrol etmektedir. Haidegger’e göre, “Doğa bilimlerinde araştırma alanında ve açıklamanın amacından bağımlı olarak araştırma deney sayesinde yürütülür. Bu şu demektir, bilimsel deney sayesinde araştırma olur, aksine deney ilk defa orada ve sadece orada mümkün olur ki doğanın kavranılması artık araştırmaya dönüştürülür. Çağdaş fizik kendi temelinde sadece ona göre matematikleşir ki o deneysel olabilir” (Xeydegger M, Vremya i bıtie, Moskova: Respublika 1993, s. 44).
Analiz, düşünce biçimi gibi araştırılan önceliğin esasen fikirde onu oluşturan kısımlara, taraflara, özelliklere, ilişkilere, gelişim aşamalrına ved. ayrılmasıdır.
Sintez, parçalanmış kısımları tam sistemde birleştirmek.
İnduksiya, genel sonuç özel fikirlerden oluşur.
Deduksiya, genel öngörülerden özel sonuçlara yönelen ailgı yöntemi.
Analoji, (Yunanca analogia=uygun düşme) aynı olmayan nesnelerin bazı tarafları, nitelikleri, ilişkileri arasında benzerlik.
İdealleştirme, gerçekliği mevcut olamayan ve hayata geçirilmeyen, ancak gerçek yaşamda önreği olmayan nesneler hakkında anlayışlar oluşturmak üsulü. “Bilimde yeterli kadar sıkça olayların sadeleştirilmiş modeli kurulur. Bu türden sadeleştrimeni de sıkça idealleştirme adlandırırlar. İdealeştirmeni – bilimsel benzerini sadeleştirme gibi ve yahut ciddi bilimsel anlayışlar oluşturmak gibi anlamakla aynılaştırmak olmaz” (Kanke V. A, Osnovnıe filosofskie napravleniya i kontseptsii nauki, Moskova: Logos 2000, s. 206).
Modelleme, yeni bilgi edinmek amacıyla nesneye, onun özelliklerini ve ilişkilerini değiştirmek yönünde amaca uygun etki göstermedir.
İntuisionizm veya construktivizm (kurucusu Holandalı matematikçi L. Bauer) riyazi yapıların başlangıcını formalistler yaptığı gibi semboller ile değil, intelektin açık riyazi intusiyalarla (Latince intueri=dikkatle bakmak) ilişkilendirirdler.
Soyutlaştırma (Latince abstracto=aralamak, uzaklaşmak) ve netleştirme’de, “burada biz raslantısal, önemsiz taraflardan uzaklaşır ve bilmi, nesnel algıya ulaşmak için genel, gerekli, önemli yönleri ayırırık.. Absrtac, anlayışların oluşması aracıdır” (Filosofskiy entsiklopediçeskiy slovar, Moskova: İNFRA 1999, s. 9). Netlik (Latince concretus=bitişme) çeşitliliğin birliğidir.
Mantıksal ve Tarihi metotlar: tarihsel denince hareket eden ve gelişen; mantıksal denince nesnel dünyanı insan bilincinde ideal biçimler biçiminde yansıtan düşüncelerin biribiriyle belli ve gerkli ilişkisidir.
Sistem metodu. Nesnenin kendi aralarında karşılıklı ilişkide olan elementlerinde olulşan tam sistemelr olarak öğrenir, araştırmayı karmaşık nesnenin çeşitli ilişkilerini ortaya çıkartmağa yönelir ve bu ilişkileri tek teoride birleştirir.
Bilim
Bilim
Bilim – insan tarafından toplanmış bilgi sistemidir, varlığı kavramaya yöneldilmiş insan etkinliğidir. Bilim sadece bilgi sistemi değil, aynı zamanda bilgi üretimi , hem de onların esasında yaşama dönüştürülen pratik etkinliktir. Kant’a göre, bilim doğayla diyaloga girmiyor, kendi dilini ona zorla kabul ettiriyor.
Bilimsel Bilginin Gelişim Süreci
Romantik dönem (XV-XVIII. Yüzyıllar) Bilim amatörce uğraşmalardan kurtularak bir sanat halini alıyor.
Klasik dönem (XVIII-XX. Yüzyılın başları) köklü teorilerin ortaya çıktığı dönemeç.
Post-klasik dönem (XX. Yüzyılın birinci yarısı), dünyanın çağdaş tanımlanmasının yapıldığı dönem.
Post neo-klasik dönem (günümüzde) bilimin devletin başlıca amaç ve gerecine dönüştüğü dönem.
Bilimsel Rasyonelizm
XX. Yüzyılda bilimsel rasyonalizm hakkında iki görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre, bilim, rasyonel bir öğretidir. Buna göre, öyl bir teori oluşturulmalıdır ki onun kendine özgü muhakeme yürütme yasaları, mantığı, kanıt ve hakikat ölçüleri olmalıdır. İkinci görüşe göre, bilimsel araştırmaların belli ölçülerine ve kriterlerine yönelmelidir.
Neopozitifistler, bilmsel rasyonellik için matematiksel fiziği esas almaktalar. Poppe’ye göre, rasyonellik sadece bilimsel algının gerekli koşulu değil, aynı zamanda “açık toplum”un temelini oluşturmaktadır. Büyük Bilim, “açık toplum” için ideal örnek oluşturmaktadır. Ancak, “bireylerin kişisel karar verdiği” toplumlar açık toplum hesap edilmektedir (Popper K, Otkırıtoe obşestvo i ego vragi, Moskova 1992, t. I, s. 218).
Bilimlerin Sınıflandırılması
1. İki çeşitli bilim alanının karşılıklı eleştirisi sonucunda yeni bilim ortaya çıkmaktadır: fizi-kimya=kimyasal fizik, biyo-kimya, jeofizik;
2. Bir somut bilim bir dizi diğer bilim alanlarına nüfuz eder: kibernetika.
3. Çeşitli taraflardan aynı zamanda aynı konuyu öğrenen birkaç bilimin birleşmesi, hatta kaynaşması da mümkündür: molekülyar biyoloji.
Bilim dışı bilimler de mevcuttur:
Kvaz-bilim: hayali, gerçek olmayan bilim.
Anormal bilim: çağdaş bilimsel toplum tarafından kabul edilmiş normların dışında kalan bilim.
Anti-bilim: bilim düşmanlığı.
Yabancı bilim: anti-bilimin bir diğer tanımlanması.
Raymont Aron’a göre, “kavramak istediğimiz bizi çevreleyen gerçeklik karşımızda neyse sonsuz bir şey gibi iki anlam taşır: extensiv ve intensiv. Şeyler mekanda sonsuz olarak genişlenir, olaylar zaman kapsamında gelişir. Materianın her santimetri kendinde sonsuz düzeyde özellik gizlemektedir... Dünyanın sürekliliğini içeren, bizin duyusal yeteneklerimizle edinilen bu sonsuzluk düşünceyle anlaşılmır... Tüm bilimlerin genel özelliği vardır: onlar duyusal sonsuzluğu ortadan kaldırırlar. Onlar aynılığın zorunluluğunu temine den üsullerle ayırılırlar” (Aron R, İzbrannoe: Vvedenie v filosofiyu istorii, Moskova-SPb: Universitetskaya kniga 2000, s. 78).
Gazali’ye göre, “zahiri ikim duyularla kavranılan ilimdir” (Gazzali, Kimya el-Saadet, İstanbul: Bayazit 1981, s. 24).
Günümüzde Thomas Khun (1922-1996) ve R. Feyerabend’e (1924) göre, bilimsel yöntemin doğasını belirlemeyen en iyi üsulü filozofluk yapmak değil, geçmiş ve günümüz bilginlerinin yapıtlarını gözlemleyip kaytetmektir.
Bilim ve Felsefe
A. L. Nikoforov’a göre, “bilim felsefesi özel felsefi akım, doğa ve toplum bilimlerinin felsefi sorunlarını değil, bilimin algı etkinliği gibi öğrenilmesi demektir. Bazen bilimin felsefesini, bilimsel yöntemlere dikkat etmek için bilimsel algının metodolojisi adlandırırlar. Bilimin felsefesini bilimin şu veya bu yönünü araştıran dalların toplamı olan bilimselbilime ait edirler” (Nikoforov A. L, Filosofiya nauki, Moskva: Dom intellektualnoy knigi 1998, s. 9).
T. Parsons’a göre, felsefeni bilimlerle birleştiren rasyonel algıdır (Parsons T, O strukture sotsialnogo deystviya, Moskva: Akademiçeskiy Proekt 2000, s. 66).
İlk bilim filozofu Aristoteles hesap edilir. O, rasyonel bilmi düşüncenin aracı (orgonon) olan formel mantık’ı oluşturmuştur. Yeni orgonon’un (bilimsel mantığın) kurucusu N. Copernicus’tur. Onun çabasını Galileo, Frans Becon, Descartes ve Newton geliştirmişlerdir.
Bilim ve Ahlak
M. Weber’e göre, bilmi – mutluluğa, özellikle de Allah’a götüren yol hesap etmek doğru değil, çünkü o aşağıdaki sorulara yanı vermiyor: Biz ne yapmalıyız? Biz, nasıl yaşamalıyız? Bu dünyanın anlamı var mı ve burada yaşamağa değer mi?
Barbur’a göre, “Genelde, bilimin etikaya bağımlı olduğu sanılıyor. Birçok bilgine göre, bilim nesnel ve tarafsızdır. Onlara göre, bilimsel teoriler değerlerden büsbütün serbestir, buna göre de kanıtları ve değerleri kesin olarak birbirinden ayırmak gerekir. Pozitifistlere inanacak olursak bilim rasyonel ve nesneldir; değer hakkında muhakemeler ise duygusal ve özneldir. Bağımsızlık düşüncesinin yanlıları bilim ve teknoloji arasında böyle kesin sınır çeker ve bilimadamları kendi keşiflerinin pratiğe geçirilmesi için sorumluluk taşımadıklarını kanıtlamağa çalışırlar. Onların kanısınca, bilim kesiflerin sonuçlarını önceden kesitrmek mümkün değil ve bilim adamlarının kendi yetkilerinden dışarıda kalan işler hakkında konuşmağa hakkı yoktur” (Barbur İ, Etika v vek texnologii, Moskva 2001, s. 34).
XX. Yüzyıl fizikçilerinden Max Born’a göre, “İnsani ve ahlaki değerler büsbütün bilimsel düşünceğe dayanamaz” (Born M, Moya jizn i vzglyadı, Moskva 1973, s. 128). Bunu Enstein’de destekler. Ona göre, “ben, bilimin insanlara ahlak öğreteceğini sanmıyorum. Ben, ahlak felsefesini genellikle bilimsel temelde kurulmasına inanmıyorum” (Eynşteyn A, Sobranie nauçnıh trudov, V 4-x tt., Moskva 1967, t. IV, s. 165).
Bilginin Oluşum ve Gelişim Süreci Olarak Algı
İdrak (algı) felsefesi (gnosoloji veya epistemoloji) teorik felsefenin bir parçası olup; algının doğası, olanakları ve sınırları, bilginin gerçekle ilişkisi, algının öznel ve nesnel sorunlarını öğrenir; algı sürecinin genel ilkin koşulları, bilginin doğruluk koşulları, hakikatın ölçüsü, algının biçim ve düzeyleri ve bir dizi diğer sorunları öğrenmektedir. Bir diğer anlamda algı – bilginin edinilmesi ve geliştirlmesi; onun sürekli derinleştirilmesi, genişlendirilmesi ve olgunlaştırılması sürecidir.
İnsanların edindikleri bilgi, aynı zamanda onların özel ve toplumsal sermayesidir. Gelişmiş çağdaş toplumun serveti çoğu zaman bilgi düzeyinde ortaya çıkır; bilgili, eğitimli insanlarca oluşturulur.
Epistemoloji, Eski Grekçe episteme=bilgi ve logos=bilme sözcüklerinden türedilmiştir. Epistemoloji, algı sürecinin genel eğilimleri ve sonuçları olan bilgini öğrenir. Bilginin yorumlanması varlık hakkında öğrenim (ontoloji) ile birlikte geleneksel teorik felsefenin parçası hesap edilir. Avrupa klasik felsefesinde bu yorum genelde “insan aklı” hakkında genel öğrenim kapsamında araştırılırdı. Bizim algı hakkında şimdiki tasavvurumuzun temelini atmış Descartes, Locke, Leibnez, Yum, Kant sırf bu içerikte anlaşılmışlardır. XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren felsefenin bu alanı özel felsefi dal gibi düşünülmeğe başlanmıştır. Onu bu dönemde geenlde gneseoloji (Grekçe gnosis=algı) adlandırılmıştır. Son on yıld epistemoloji tanımı daha ziyade İngiliz dilli ülkelerde kullanılmaktadır. Bazı düşünürler, özellikle C. Popper, sadece bilimsel algını araştırılmasını epistemoloji olarak tanımlar.
Bir takım bilim dalları da algı sorunuyla ilgilenemktedir. Örneğin R. Wolf’a göre, “...psikoloji de algını öğrenir, ancak epistemoloji algının iç mekanizmasıyla az ilgilenir, bizim nasıl düşünmemizi, ne bildiğimizi belirlemenin, kanıtlamanın veya öne sürmenin mümkünlüğü ile ilgilenir” (Volf R. P, O filosofii, Moskva 1996, s. 39).
İnsanın yaranmasıyla birlikte onun algısı da yaranmıştı. Materialist düşünürlere göre, algı gerçekliğin yansımasının özel biçimidir; yansıtma materianın genel özelliğidir. Dialektik materalizme göre, genellikle şuur (bilinç) yansımanın en yüce biçimidir; böyle yansıma ise insanın çıkarına uygun olarak emek, üretim uğraşı esasında çevresel gerçekliği değişmek yoluyla sadece insan toplumunda gerçekleşir; anlaşılan, sadece insana özgüdür. Örneğin, Lenin’in Yansıma Teorisi. Ancak bu anlayış Rus düşünür V. A. Lektorskiy tarafından şöyle eleştirilmiştir: “duygunu nesnel alemin öznel sureti düşünmek basitçe sesualist bir yaklaşımdır ve her halde geçen yüzyılın ortalarında (XX. Yüzyılın ortaları – N.M.) kesin biçimde anakronizme dönüşmüştür” (Lektorskiy V. A, Epistemologiya: klassiçeskaya i neklassiçeskaya, Moskova 2001, s. 8).
Mitolojide ve cosmogonide olduğu gibi algı çabası her şeyden önce dünyanın doğasını, onun yapısını ve insanın burada edindiği konumu anlamağa yöneliptir.
Bir dizi çağdaş Avrupalı düşünürlerin kanısınca, son dönemlerde algı teorisiyle düşünürlerden daha ziyade doğabilimlerinin temsilcileri ilgilenmişlerdir. Örneğin, Alman düşünür ve mantık bilimci H. Reyhenbach (1881-1953) göre, “ilginç olsa da XIX-XX. Yüzyıllarda kesin algı teorisi düşünürler tarafından değil, doğabilimciler tarafından oluşturulmuştur” (Reyxenbax G, Filosofiya prostranstva i vremeni, Moskova 1985, s. 14).
Algı teorisi, daha eski düşünürlerce öne sürülmüştür. Demokritus, algını yansıma olarak düşünürken; Platon, ruhun önceler arı düşünce ve güzellik saltanatında olduğu hakkında kendi tasavvurunu hatırlamasını algıyla aynılaştırırlar. Son dönemde materialistler, yansıma anlayışını pasif, seğirici süreç biçiminde açıklamaktalar. Tüm dönemlerin idealistleri yansımaya karşı çıkarak, algını öznenin keni bilincinin, ruhunun derinliğinden çıkardığı anlayışlar, kategoriler, idealar sistemini oluşturması süreci gibi, yani bilginin kendi-kendini oluşturması süreci olarak yorumlarlar. İdealizmin buradaki güçlü savı, algılayan öznenin, onun ruhunun, bilincinin yaradıcı etkinliğini daha da geliştirmesidir.
Algı, bilincin içeriğinin şekillenemesi olarak karmaşık bir süreç olup; dünya hakkında bilginin elde edilmesi ve geliştirilmesi sürecidir. Algı kendinin düşünmek, çevreni, aynı zamanda kendini kavramak yeteneğini göstern bilincin yardımıyla uygulamaya konulur. Bilgi, tüm algı sürecinin sonucudur. Algı süreci etkinlikte olan bilinçtir. Bunun yanı sıra bilgi, bilincin mevcutluk üsulüdür.
Algı tarihen gelişen ve bununla da salt insani süreç olarak bilginin korunması, toplanması, çokalmasıdır. Böylece, algı insan kimliğinin manevi gelişimidir.
Algı aynı zamanda hakikatın düşünülmüş biçimde kavranılması ve pratikte uygulanmasıdır. Algı da pratik gibi bazı hallerde direkt, bazı hallerde dolayı yolla tüm insan etkinliğini karakterize etmektedir.
Bizim düşüncemizin gerçek dünyanı kavramak yeteneği var mıdır? Bunu imkansız sayan düşünürlere agnostikler denilmektedir. Bunlardan biri olarak Kant’a göre, insan sadece kendi yarattığı şeyler hakkında bilir. Yeni Kantçılara göre, bu bilgi bizim hakkında hiç birşey bilmediğimiz ilk başlangıç tarafından yaradılır. Çünkü mutlak bilgiye sahip olmak olanaksızdır. Buna rağmen agnostikler bilimsel bilginin gücünü inkar etmiyorlar.
Algı teorisinin merkezi sorunlarından biri: kendini kavramaktır. Felsefi anlamda kendini kavramak – insanın kendi cismani doğasını bimesi ve hatta kendi ruhunun duyu, hiss ve emosya gibi taraflarını kavraması değil. Bu – insanın kendini kavrama yeteneğini, tefekkürünü, aklını kavramaıdır. Ama bu oldukça zor bir iştir, hatta bazı düşünürlere göre olanaksızdır.
Tüm felsefe gibi algı felsefesi de çağdaş dönemde Descartes ve Kant’ın temsil ettiği ve rasyonallığın klasik çeşidini yansıtan geleneğe yeni yaklaşım sorunu karşısındadır. L. Witgenshtein, M. Haidegger, J. Derrida’ya göre, bu gelenek ya tümden bir tarafa fırlatılmalı, ya da önemli biçimde öğrenilmelidir.
Algının Öznesi ve Nesnesi
Özne ve nesnenin karşılıklı ilişkisi felsefenin sonsuz sorunudur. Felsefe için algının nesnesi tümden dünya, bu dünyaya ait olan bu veya şu sonuçların çıkarılması olanağıdır. Ancak nesne araştırma kamsamından daha geniştir. Aynı nesne çok sayıda araştırmaya konu olabilir. Nesne kavranılan, özne ise kavrayadır. Algı sürecinde özne-nesne karşılıklı etkisini iki yönde yorumlarlar: ilki, marksistlerin öne sürdüğü felsefenin başlıca sorunu kapsamında, yani materianın bilince ilişkisi kapsamında. Burada nesne birinci, önze ikincidir. İkincisi, özne ve nesnenin karşılıklı etkisi gerçekliğin kendinin karşılıklı etkisinde olan iki biçimidir. Bu gerçeklikte ise kavrama faaliyeti sonucunda manevi süreç gibi hareket edir.
Duyusal Algı ve Onun Biçimleri
Algı – öğrenilen şeylerin duyuların yardımıyla insan tarafıdan yansıtılmasıyla başlar. Farabî’ye göre, “Hissiyat sahası – yaradılan dünyadır. Yaradılandan ve hükümden yüksekte olan (İlk Varlık) ham hisiyattan, hem de akıldan gizlidir. Ancak onun gizliliği onun açılmasından farklı değil; zira, Güneş tutulduğundan o daha açık gözükür”( Al-Farabi, Estestvenno-nauçnıe traktatı, s. 269-270).
Duyu. Duyu en basit hissi surettir.
Kavrama. Eşyaların tam sureti insanların bilincinde algının yüksek biçimi olan kavrama düzeyinde belirir. Kavrama duyular sonucu belirir. Fakat, kavrama duyuların toplamı değildir. Bu eşyanın tam suretidir ki esas insanın hiss organlarının doğrudan kabul edebileceği dış özelliklerin, niteliklerin, tarafların toplamı kendinde birleştirir. Kavrama – duyulara göre hissi algının daha karmaşık biçimidir.
Tasavvur. Eşyaların insanın hiss organlarına doğrudan etki etmediği zaman onu görmektir. Önceden bizim duyularımıza çarpmış, kavranılmış, sonradan ise bellenimize kaydedilmiş eşya ve olayların gerektiği zaman bilinçte yeniden canlanmasıdır.
Tahayyül. Tahayyül, kavrama sürecini tekrarlar ve bizim psişik yarma olanaklarımızın daha bir örneğidir.
Somut Düşünce ve Onun Biçimleri
Somut düşünce süreci algının teorik düzeyinde gerçekleşir ve üç temel biçimde sürer: anlayış, muhakeme ve akli sonuç.
Anlayış: anlayış eşyaların, olayların en genel, esas ve gerekli özellikleri, alametleri, niteliklerini yansıtır. Anlayış herhangi düşünce olayının esasını oluşturur, yani anlayışsız fikir yoktur. Anlayış, söz ve cümle ile tanımlanır.
Anlayış, muhakemelerin tamamlanmış toplamıdır. Özne kendinin zihinsel faaliyetlerinde anlayışlarından yararlanarak muhakimeler öne sürür. Tüm mantıksal muhakemeler elementar tekiller gibi anlayışlardan oluşmaktadır.
Muhakeme yürütmek için özel yeteneğe intellekt denilir. İlkin esas hesap edilen birkaç muhakemeden sonuç hesap edilen yeni muhakeme çıkarılmasına akli sonuç denilir.
Hakikat Hakkında Öğreti
Felsefenin amacı hakikata varmak değil, onu aramaktır. İbn Rüşt’e göre, “bir şeyin hakikilik koşulu onun herkez tarafından itiraf edilmesi değildir. zira, herkez tarafından itiraf edilme, her keze malum olmaktan öte birşey değildir. Bir şeyin herkezce itiraf edilmesinden kesinlikle bir sonuç çıkmır, ki bir şey ne ise kendi kendiliğinden hakikidir” (Averroes, Oproverjenie oproverjeniya, Kiev-SPb. 1999, s. 13).
Hakikatın neliği hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hakikat nesneldir, aksi halde o hakikat olamaz. Hakikat ideal olaydır, çünkü o fikrin özelliğidir, tüm fikirler de idealdir. Hakikat – düşünce ve varlığın aynılığıdır. Hakikat sadece Allah’tır.
Ontoloji, hakikatı kanıtlara uygunluk olarak öğrenir; epistemoloji ise hakikatı bizim düşüncemizin – bilgi ve inancın özelliği hesap ediyor. Max Blank’a (1858-1947) göre, “bilimsel idealerin önemi çoğu kez onun içeriğinin hakikiliğinde değil, değerinde bulunur” (Sbornik k stoletiyu so dnya rojdeniya Maksa Planka, Moskova 1958, s. 60). Gazzali’ye göre, “Hakikatın mantık yoluyla yüze çıkarılması algı demektir. Kendini bu duruma getirmek aynı anı doğrudan yaşamaktır. İyi niyetle diğerleriyle konuşmaktan ve onların deneğiminden elde edilmesi mümkün olan ise inançtır” (al-Gazali, İzbavlyaşiy ot zablujdeniya, Bkz. Averroes, Oproverjenie, s. 569).
İki tür hakikattan söz edilir: mutlak hakikat ve göreceli hakikat. Bilim, mutlak hakikatı inkar etmiyor, aksine onu gittikçe geliştiriyor. Mutlak hakikat nesne hakkında tam ve her yönlü bilgini kendinde birleştiren hakikata denilmektedir. Göreceli hakikat, herhangi bir şey hakkında sınırlı bilgidir.
Hakikatın Ölçüsü
Herhangi bir düşüncenin hakikatı veya yanlışlığının çözümlenmesine hakikatın kriteri denilmektedir. İnsan etkinliğinin tetkiki ile ilgilenen felsefi bilgiye praksioloji (yunanca praksioloji=etkinlik) denilir. Marksist felsefede buna praktika denilmektedir. Praktika, felsefi katgori gibi insanların her şeyden önce kendi maddi ve aynı zamanda manevi gereksinimlerini öğrenmeye doğru yöneldikleri maddi-değiştirici etkinliği demektir. Ancak, Maksist düşünürlerin çoğu bunu kabul etmiyorlar. Fransız düşünür T. V. Adorno (1903-1969) teori ve pratiğin ilişkisi hakkında şöyle der: “hiç tesaadüf değil ki marksist felsefede biçimlendirilen ve sonralar Lnein tarafından teorik yönden geliştirilen teori ile pratiğin birliği hakkındaki düşünce, genellikle, sonuçta herhangi teorik anlamda yoksun “diamat”ın kör dogmasına dönüşürdü. Burada praktizm biçiminde hem sonsuz irrasyonelizm, hem de baskıya ve insanı ezmeğe yönelik pratik ortaya çıkmaktadır” (Adorno T. V, Problemı filosofii morali, Moskova: Respublika 2000, s. 8-9).
Algı ve Yaratma
Algı sürecinde insan bireğin sahip olduğu tüm bilgiden yararlanır, konunun koşullarına açık biçimde katılmayan içeriğini açır, onun malum olan bigiyle kıyaslar, öğrenir, sorun durumu yeniden değişir ve sorunun çözümü başlayır.
Yaratma, özne ile nesnenin öyle bir karşılıklı etkisidir ki burada özne etkendir, dış dünyayı değiştiren, nesne ise öznenin kendi faaliyetine yöneltdiği şeydir. Nesnenin özelliği aynı faaliyetin içeriğini belirleyir. Bununla birlikte yaratma aynı zamanda öznenin kendisinin değişmesi, onun manevi ve fiziki yeteneğinin gelişimi demektir.
Bilimsel İdrak ve Yöntemleri
Bilimsel Algı’da İdea, Sorun, Hipotez, Konsept, Teori
İdea (Grekçe idea=gözüken şey, suret) anlam, önem, içerik anlayışlarını ifade eden felsefi kavramdır.
Problem (Grekçe roblem=engel, zorluk, görev) algının gelişimi sürecinde ortaya çıkan ve çözümlenmesi önemli ameli veya teorik ilgi taşıyan sorun veya sorunlar yığınına denilir. Popper’e göre, “...bilim sorunlardan başlar ve sonra onlarla rakabette olan ve eleştirel değierlednirilen söylemelre doğru gelişir” (Popper K, Logika i post nauçnogo znaniya, Moskova: Progress 1983, s. 485). Gadamer’e göre, problem “soru ve yanıt mantığı aracılığıyla” anlamak olanaksızdır (Gadamer X, G, İstina i metod, Moskova: Progress 1988, s. 443).
Hipotez (Grekçe hypothesis=esas, ihtimal, sanı), hakikiliği kanıt talep eden bilimsel sanıdır. Hipotezte yasalar ayrıca ortaya konulmur, çünkü içerik hiçbir zaman eşyanın yüzeyinde bulunmuyor. Hipotez belli kanıt ve olayları doğuran nedenler hakkında temellendirilmiş, bilimsel yönden düzenlenmiş bilgilere karşı olamayan öneriye denilir. Hipotezin başlıca özelliği onun sanı özelliği taşımasıdır.
Konsept (Latince conseptio=anlama, sistem) temel fikir, idea, herhangi olayı kavramak ve açıklamak yöntemi. Deleauz ve Guatarri’ye göre, “felsefe konsept bişimlendirmek, keşfetmek, oluşturmak sanatıdır. Filozof konseptin dostudur ve potensial olarak ona bağımlıdır... daha kesin söylersek, felsefe konsept yaradıcılığından ibaret bir öğretidir” (Delez J – Gvattari F, Çto takoe filosofiya, SPb: Aleteyya 1998, s. 10, 13-14, 25).
Teori (Yunanca Theoria=gözlem, araştırma, nazariye) algının tüm diğer biçimlerini bir tüm halinde birleştirir ve mükemmel mantıksal sisteme dönüştürür.
Algının Amprik ve Teorik Düzeyi
Bilimsel algının iki çeşidi bulunmaktadır: rasyonel ve amprik algı. Kant arı ve amprik algını birbirinden ayırmaktadır. Her algı deneyden başlar. Dış etkenler bizim duyularımıza sadece etki eder, insanın algı yetisini harekete geçirir. Bilimin amprik aşamasında başlıca görev kanıt (Factum=görülen iş, gerçekleşen iş) toplamaktır. Bilimde kanıt (factum) iki anlam taşır: gerçekte mevcut olan olay gibi; bu veya şu öneri konteksinde kanıtın tasvir edilmesi.
Teori kategoriler sistemidir. Bilgilerin toplamı teori olarak belirir ve buna göre teori somut zihinsel etkinliğin sonucu hesap edilir. T. Parsons’a göre, “doğal olarak hakiki teori kanıtlara dayanmalıdır. Ancak buradan şu sonuç çıkmaz, teoriden asılı olmadan ortaya çıkarılan kanıtlar teorinin nasıl olmasını belirleyen ve yahut teori hangi kanıtların açılacağını belirlemelidir ve bilimsel arayışlar hangi yönde yürütülmelidir” (Parsons T, O strukture sotialnogo deystviya, Moskova: Akademçeskiy Proekt 2000, s. 47-48).
Teorinin işlemleri şunlardır: a). Sintetik işlem – ayrı ayrı doğru bilgilerin tam, tüm biçimde birleştirilmesi; b). metodolojik işlem – teori doğrultusunda araştırma faaliyetinin çeşitli yöntemlerinin, araç ve üsullerinin biçimlendirilmesi; c). Önceden görme yeteneği işlemi; d). pratik işlem – teorinin pratiğe tatbiki.
Bilimsel Yöntem
Yöntem (Yunanca methodos=amaca ulaşmanın üsulü) en geniş anlamda herhangi sorunun teorik, algı, pratik yönden çözülmesi yoluna, üsulüne, kurallarına denilri. Metodoloji, bilimsel algının yöntemleri, onların teorik yönden yönlendirilmesi hakkında öğretidir. Yötemelr iki türdür: 1. Net ilmi veya özel metotlar; 2. Genel bilimsel yöntemler.
Yöntemler bilimin içeriğini oluşturur, onun birliğini ve gücünü temin eder. Onlar hakikatın açılmasına ve temellendirilmesine yönelmiş işlerin teşkilini ifade edir. Çağdaş bilimde yöntem sorununun oluşturulmasının iki yönü bulunmaktadır: Birinci yön, intelektin etkinliğini açıklamakla ilişkilidir ve bilimsel düşüncenin psikolojisini araştırır. İkinci yön, onun yüksek uzmanlaşmasının esaslarının açılması ile ilişkilidir.
Sinerji
Sinergetika (sinerji) karmaşık sistem, kaosda belli kuralın nasıl oluşması ve hem de bu kuralın er-geç dağılması hakkında bilimdir. Sinerji, kendi kendini oluşturan karmaşık sistemler hakkında bilimdir. German Haken (1927), “ben, sinerji sözcüünü önerirken aşağıdaki yorumu da ekledim: karşılıklı etki hakkında öğreti, ayrı ayrı parçalardan oluşan sistemlerde faaliyet gösteren genel yasaların araştırılması” (Jurnal Voprosı filosofii, No: 3, 2000, s. 54). O, sinerji’nin içeriğini şöyle açıklamaktadır:
1. Sistemin araştırılması birbirne karşılıklı etki gösteren bir kaç veya daha ziyade aynı ve yahut çeşitli kısımlardan oluşmaktadır.
2. Bu sistemler çizgisi değil.
3. Fiziksel, kimyasal ve biyoloji sistemleri gözden geçirende sıcaklık karşı koymasından uzak olan açık sistemlerden söz getmektedir.
4. Bu sistemler içsel ve dışsal kıpırdamalara maruz kalırlar
5. Sistemelr düzensiz olabilir
6. Nitelik değişimleri olabilir
7. Yeni emercent (meydana gelen) nitelikleri ortaya çıkır
8. Mekan, zaman, mekan-zaman ve yahut işlevsel yapılar ortaya çıkır
9. Yapılar düzenlenmiş veya kaos durumunda olabilir
10. Çoğu durumlarda matematikleşme olanaklıdır (Aynı dergi, s. 55).
Sinerji’nin metodolojik temeli “düzen kaostan yaranır” önerisidir.
Başlıca bilimsel ve mantıksal yöntemler
Bilimsel ve mantıksal yöntemler şunlardır:
Gözlem, araştırılan nesnelere ait parçaların amaca uygun, önceden düşünülmüş biçimde kabul edilmesi, kavranılmasıdır. İki türlü gözlem vardır: 1. Olayların dıştan gözlenilmesiyle ilgilenen sade veya basit gözlem; 2. Birlikte uygulamaya konulan ve olayı içten yorumlayan gözlem.
Exsperiment (Latince experimentum = deney), nesnenin özellik ve ilişkileri hakkında bilgi elde edinmek amacıyla oluşturulmuş özel ortamda onun uygun biçimde değiştirilmesi veya yeniden oluşturulmasıdır. Deney, yapısal (struktur) ve işlevsel (Funksiyonel) özellik taşımaktadır. İlkinde olayların teknik akarına bilinçli müdahale; ikincisi ise bu veya şu ilişkilerin neden ve sonuçları hakkında olasılıkları kontrol etmektedir. Haidegger’e göre, “Doğa bilimlerinde araştırma alanında ve açıklamanın amacından bağımlı olarak araştırma deney sayesinde yürütülür. Bu şu demektir, bilimsel deney sayesinde araştırma olur, aksine deney ilk defa orada ve sadece orada mümkün olur ki doğanın kavranılması artık araştırmaya dönüştürülür. Çağdaş fizik kendi temelinde sadece ona göre matematikleşir ki o deneysel olabilir” (Xeydegger M, Vremya i bıtie, Moskova: Respublika 1993, s. 44).
Analiz, düşünce biçimi gibi araştırılan önceliğin esasen fikirde onu oluşturan kısımlara, taraflara, özelliklere, ilişkilere, gelişim aşamalrına ved. ayrılmasıdır.
Sintez, parçalanmış kısımları tam sistemde birleştirmek.
İnduksiya, genel sonuç özel fikirlerden oluşur.
Deduksiya, genel öngörülerden özel sonuçlara yönelen ailgı yöntemi.
Analoji, (Yunanca analogia=uygun düşme) aynı olmayan nesnelerin bazı tarafları, nitelikleri, ilişkileri arasında benzerlik.
İdealleştirme, gerçekliği mevcut olamayan ve hayata geçirilmeyen, ancak gerçek yaşamda önreği olmayan nesneler hakkında anlayışlar oluşturmak üsulü. “Bilimde yeterli kadar sıkça olayların sadeleştirilmiş modeli kurulur. Bu türden sadeleştrimeni de sıkça idealleştirme adlandırırlar. İdealeştirmeni – bilimsel benzerini sadeleştirme gibi ve yahut ciddi bilimsel anlayışlar oluşturmak gibi anlamakla aynılaştırmak olmaz” (Kanke V. A, Osnovnıe filosofskie napravleniya i kontseptsii nauki, Moskova: Logos 2000, s. 206).
Modelleme, yeni bilgi edinmek amacıyla nesneye, onun özelliklerini ve ilişkilerini değiştirmek yönünde amaca uygun etki göstermedir.
İntuisionizm veya construktivizm (kurucusu Holandalı matematikçi L. Bauer) riyazi yapıların başlangıcını formalistler yaptığı gibi semboller ile değil, intelektin açık riyazi intusiyalarla (Latince intueri=dikkatle bakmak) ilişkilendirirdler.
Soyutlaştırma (Latince abstracto=aralamak, uzaklaşmak) ve netleştirme’de, “burada biz raslantısal, önemsiz taraflardan uzaklaşır ve bilmi, nesnel algıya ulaşmak için genel, gerekli, önemli yönleri ayırırık.. Absrtac, anlayışların oluşması aracıdır” (Filosofskiy entsiklopediçeskiy slovar, Moskova: İNFRA 1999, s. 9). Netlik (Latince concretus=bitişme) çeşitliliğin birliğidir.
Mantıksal ve Tarihi metotlar: tarihsel denince hareket eden ve gelişen; mantıksal denince nesnel dünyanı insan bilincinde ideal biçimler biçiminde yansıtan düşüncelerin biribiriyle belli ve gerkli ilişkisidir.
Sistem metodu. Nesnenin kendi aralarında karşılıklı ilişkide olan elementlerinde olulşan tam sistemelr olarak öğrenir, araştırmayı karmaşık nesnenin çeşitli ilişkilerini ortaya çıkartmağa yönelir ve bu ilişkileri tek teoride birleştirir.
Bilim
Bilim
Bilim – insan tarafından toplanmış bilgi sistemidir, varlığı kavramaya yöneldilmiş insan etkinliğidir. Bilim sadece bilgi sistemi değil, aynı zamanda bilgi üretimi , hem de onların esasında yaşama dönüştürülen pratik etkinliktir. Kant’a göre, bilim doğayla diyaloga girmiyor, kendi dilini ona zorla kabul ettiriyor.
Bilimsel Bilginin Gelişim Süreci
Romantik dönem (XV-XVIII. Yüzyıllar) Bilim amatörce uğraşmalardan kurtularak bir sanat halini alıyor.
Klasik dönem (XVIII-XX. Yüzyılın başları) köklü teorilerin ortaya çıktığı dönemeç.
Post-klasik dönem (XX. Yüzyılın birinci yarısı), dünyanın çağdaş tanımlanmasının yapıldığı dönem.
Post neo-klasik dönem (günümüzde) bilimin devletin başlıca amaç ve gerecine dönüştüğü dönem.
Bilimsel Rasyonelizm
XX. Yüzyılda bilimsel rasyonalizm hakkında iki görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre, bilim, rasyonel bir öğretidir. Buna göre, öyl bir teori oluşturulmalıdır ki onun kendine özgü muhakeme yürütme yasaları, mantığı, kanıt ve hakikat ölçüleri olmalıdır. İkinci görüşe göre, bilimsel araştırmaların belli ölçülerine ve kriterlerine yönelmelidir.
Neopozitifistler, bilmsel rasyonellik için matematiksel fiziği esas almaktalar. Poppe’ye göre, rasyonellik sadece bilimsel algının gerekli koşulu değil, aynı zamanda “açık toplum”un temelini oluşturmaktadır. Büyük Bilim, “açık toplum” için ideal örnek oluşturmaktadır. Ancak, “bireylerin kişisel karar verdiği” toplumlar açık toplum hesap edilmektedir (Popper K, Otkırıtoe obşestvo i ego vragi, Moskova 1992, t. I, s. 218).
Bilimlerin Sınıflandırılması
1. İki çeşitli bilim alanının karşılıklı eleştirisi sonucunda yeni bilim ortaya çıkmaktadır: fizi-kimya=kimyasal fizik, biyo-kimya, jeofizik;
2. Bir somut bilim bir dizi diğer bilim alanlarına nüfuz eder: kibernetika.
3. Çeşitli taraflardan aynı zamanda aynı konuyu öğrenen birkaç bilimin birleşmesi, hatta kaynaşması da mümkündür: molekülyar biyoloji.
Bilim dışı bilimler de mevcuttur:
Kvaz-bilim: hayali, gerçek olmayan bilim.
Anormal bilim: çağdaş bilimsel toplum tarafından kabul edilmiş normların dışında kalan bilim.
Anti-bilim: bilim düşmanlığı.
Yabancı bilim: anti-bilimin bir diğer tanımlanması.
Raymont Aron’a göre, “kavramak istediğimiz bizi çevreleyen gerçeklik karşımızda neyse sonsuz bir şey gibi iki anlam taşır: extensiv ve intensiv. Şeyler mekanda sonsuz olarak genişlenir, olaylar zaman kapsamında gelişir. Materianın her santimetri kendinde sonsuz düzeyde özellik gizlemektedir... Dünyanın sürekliliğini içeren, bizin duyusal yeteneklerimizle edinilen bu sonsuzluk düşünceyle anlaşılmır... Tüm bilimlerin genel özelliği vardır: onlar duyusal sonsuzluğu ortadan kaldırırlar. Onlar aynılığın zorunluluğunu temine den üsullerle ayırılırlar” (Aron R, İzbrannoe: Vvedenie v filosofiyu istorii, Moskova-SPb: Universitetskaya kniga 2000, s. 78).
Gazali’ye göre, “zahiri ikim duyularla kavranılan ilimdir” (Gazzali, Kimya el-Saadet, İstanbul: Bayazit 1981, s. 24).
Günümüzde Thomas Khun (1922-1996) ve R. Feyerabend’e (1924) göre, bilimsel yöntemin doğasını belirlemeyen en iyi üsulü filozofluk yapmak değil, geçmiş ve günümüz bilginlerinin yapıtlarını gözlemleyip kaytetmektir.
Bilim ve Felsefe
A. L. Nikoforov’a göre, “bilim felsefesi özel felsefi akım, doğa ve toplum bilimlerinin felsefi sorunlarını değil, bilimin algı etkinliği gibi öğrenilmesi demektir. Bazen bilimin felsefesini, bilimsel yöntemlere dikkat etmek için bilimsel algının metodolojisi adlandırırlar. Bilimin felsefesini bilimin şu veya bu yönünü araştıran dalların toplamı olan bilimselbilime ait edirler” (Nikoforov A. L, Filosofiya nauki, Moskva: Dom intellektualnoy knigi 1998, s. 9).
T. Parsons’a göre, felsefeni bilimlerle birleştiren rasyonel algıdır (Parsons T, O strukture sotsialnogo deystviya, Moskva: Akademiçeskiy Proekt 2000, s. 66).
İlk bilim filozofu Aristoteles hesap edilir. O, rasyonel bilmi düşüncenin aracı (orgonon) olan formel mantık’ı oluşturmuştur. Yeni orgonon’un (bilimsel mantığın) kurucusu N. Copernicus’tur. Onun çabasını Galileo, Frans Becon, Descartes ve Newton geliştirmişlerdir.
Bilim ve Ahlak
M. Weber’e göre, bilmi – mutluluğa, özellikle de Allah’a götüren yol hesap etmek doğru değil, çünkü o aşağıdaki sorulara yanı vermiyor: Biz ne yapmalıyız? Biz, nasıl yaşamalıyız? Bu dünyanın anlamı var mı ve burada yaşamağa değer mi?
Barbur’a göre, “Genelde, bilimin etikaya bağımlı olduğu sanılıyor. Birçok bilgine göre, bilim nesnel ve tarafsızdır. Onlara göre, bilimsel teoriler değerlerden büsbütün serbestir, buna göre de kanıtları ve değerleri kesin olarak birbirinden ayırmak gerekir. Pozitifistlere inanacak olursak bilim rasyonel ve nesneldir; değer hakkında muhakemeler ise duygusal ve özneldir. Bağımsızlık düşüncesinin yanlıları bilim ve teknoloji arasında böyle kesin sınır çeker ve bilimadamları kendi keşiflerinin pratiğe geçirilmesi için sorumluluk taşımadıklarını kanıtlamağa çalışırlar. Onların kanısınca, bilim kesiflerin sonuçlarını önceden kesitrmek mümkün değil ve bilim adamlarının kendi yetkilerinden dışarıda kalan işler hakkında konuşmağa hakkı yoktur” (Barbur İ, Etika v vek texnologii, Moskva 2001, s. 34).
XX. Yüzyıl fizikçilerinden Max Born’a göre, “İnsani ve ahlaki değerler büsbütün bilimsel düşünceğe dayanamaz” (Born M, Moya jizn i vzglyadı, Moskva 1973, s. 128). Bunu Enstein’de destekler. Ona göre, “ben, bilimin insanlara ahlak öğreteceğini sanmıyorum. Ben, ahlak felsefesini genellikle bilimsel temelde kurulmasına inanmıyorum” (Eynşteyn A, Sobranie nauçnıh trudov, V 4-x tt., Moskva 1967, t. IV, s. 165).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)