Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Cinnet ve Erdem

''bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin...''
Nilgün Marmara

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

Masamdakiler - I


Sevgili dostum ve kalem arkadaşım Ahmet Bey, Aşkabat'tan her dönüşünde beni sevindirecek ve hatta mutlu edecek kitapları bulup getirmeyi ihmal etmez. Bir ülkeden diğerine kitap taşımanın külfeti çekilecek gibi değil. Ama bir kitap sevdalısı için bu çile bir "sevgili nazına" benzer. 7 yıl aradan sonra ülkeme gittiğimde annebaba ziyaretinden önce kitapçıları dolaşmıştım. Bir ayda harcamam gerekeni daha o gün tükettim. İşin kötüsü hayatımda asla pazarlık yapamam; bir şeyin fiyatı neyse verir alırım. O kadar kitap almama rağmen şerefsiz satıcı "hadi bu da benden olsun" demedi ya, en çok buna üzülmüşümdür. Yaşamım boyunca hal ehli bir tüccara denk gelmedim. İşin kötüsü ihtiyacım olan şeyleri de hep bu türden tüccar bozuntusu insanlardan almışımdır. Ama her şeye rağmen bugün aldığım kitapları elime alıp baktığımda çok mutlu olurum. Bende, birde kitap fetişizmi var. Kitaplar sevgililerim. Sevişirim onlarla; koklarım saatlerce. Aldığım her kitabı ortadan açıp sayfalarını koklarım, köpek gibi, bir it gibi. Evet, kitaplara köpeklik yapmaktan utanmadım hiçbir zaman.

Neyse, sevgili Ahmet'in sayesinde çırakla arasam bulamayacağım birkaç kaynağa kavuştum. Kitaplar Türkmenistan'da Türkmence basılmış. Türkmence nefis bir dil. Türkçenin eskicil birçok özelliklerini hâlâ yaşatmakta. Türkmence, İran ve Kafkasya sahasında konuşlulan Azerbaycan Türkçesi, Anadolu ve Balkanlar'da konuşulan Türkiye Türkçesi ve Moldova'daki azınlık Gaguzların konuştuğu Gagauz Türkçesi ile birlikte Oğuzca'nın bir kolunu oluşturmakta. Hafif bir kulak aşinalığı ve bazı harfleri tanımakla rahatlıkla okunulabilecek bir dil. Türkmenler büyük bir kültür hizmeti başlatmışlar. Türk tarihiyle ilgili eski tarihi kaynakları Türkmence'ye tercüme edip sırasıyla yayınlamaktadırlar. Bunların bazıları da Ahmet sayesinde bana ulaşmakta. Son gelişinde sağolsun yine birkaç kitap getirmiş.

Bunlardan biri Gazneli döneminin, yani XI. Yüzyıl müellifi Muhammed Utbî'nin "Tarih-i Utbî" veya "Tarih-i Yemüni'd-devle" adıyla meşhur dünyaca ünlü bir eser. Eser, şanına yakışır bir biçimde basılmış. Zamanında Karahanlılar üzerine çalışırken aylarca arayıp da bulamadığım eserin bu şekilde elime geçmesi çok garip. Eser dili Arapça. Oldukça süslü ve ağır bir dili var. O yüzden tercümesi tam bir zanaat isteyen bir uğraştır. Ancak Türkmence'ye tercüme eden Atamurat Sarıyev bu işi aynı ustalıkla yapmış. Kısaca her tarihçinin kendi kitaplığında olmasını isteyeceği türden bir baş yapıt. Eserin önemi, dönemin tarihine ışık tutacak ender kaynaklardan biri olmasındadır. Bildiğim kadarıyla eser ilk kez Mısır'da Meninî diye bir araştırmacı tarafından basılmış. Bendeniz de Karahanlılar çalışmamda sevgili Kalayanî dostum tarafından bu neşrinden yararlanmıştım.

Diğer bir kitap ise ünlü Ortaçağ İslam müellifi Raşideddin Vatvat'ın kaleminden çıkmış. "Resmi Hatlar" adıyla yayınlanan bu eser İslam tarihinin ilk resmi divan yazışmalarının bir çeşit tutanakları hükmünü taşımaktadır. Vatvat, kendisi XII. Yüzyıl müellifidir. Eseri Horezmşahlar döneminin diplomatik yazı örneklerini bize sunmaktadır. Bu eser sayesinde İslam tarihinde ilk kez bir devletin gizli tutanaklarının içeriğini öğrenmiş olmaktayız. Gerçi kendisinden önce birkaç örneği bulunsa da Vatvat'ın eserinin önemi tam ve eksiksiz oluşundadır. Kitapta tamıtamına 121 mektup, menşur ve resmi yazı örneği bulunmaktadır. Eşsiz bir eser.

Diğer bir kitap ise çok az Türkologun yazmaya cesaret edebileceği bir konuyu işlemiş: etimoloji. Yazarı benim de tanıdığım, bildiğim ve rahmetle anacağım bir isim: Soltanşa Ataniyazov. Eserinin adı "Türkmen Dilinin Etimolojisi". Dev bir eser. Türkmen dilçiliğinde bu alanda yazılmış belki de tek eser. Yani bir dilin kelimelerinin tarihi. Türkiye Türkçesi açısından da değeri bir yapıt aynı zamanda. Çünkü Anadolu Türkçesindeki hemen hemen Türkçe bütün sözcüklerin kökenine bu kitapta rastlamak olasıdır. Nitekim kitapta, bir sözün diğer Türk dillerindeki okunuşlarına da yer verilmiş. Etimolojik bilimi açısından eserin eleştirilecek bazı yönleri olsa da bu alanda bir ilk olduğundan taktirle karşılanmalıdır. Belki yazar bu alanda Alman Türkologlarından Gerhard Dorfer'in devasa nitelikteki eserini görmüş olasydı, bazı eksikliklerini giderebilirdi. Öyle sanıyorum, yazarı çalışmasında yanlış yöne sapmasını sağlayan Ermeni Türkolog Sevortyan'ın şimdilerde 6. cildi yayınlanan Türk Dillerinin Etimoloji Sözlüğü eseri olmuştur. Çünkü bu eserinde Sevortyan, Türk dilleri için ortak dil olarak Türkmenceni esas almıştır ki, bu da onun yöntem olarak yanılmasına yol açmıştır. İlginç olan, Türk dillerinin ortak bir etimoloji sözlüğünü yazma girişiminin bir Ermeni Türkolog tarafından yapılmasıdır. Bu yüzden ona şükran borçlu olduğumuzu da unutmayalım.

Evet, bu tarafımdan paha biçilemez eserler masamın süsü konumundalar. Ne diyelim Allah devamını getirsin. Ve Allah, sevgili Atmet' sık sık Türkmenistan'a gitmeyi nasip etsin.

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Avrupa’nın Doğu İmajı


“Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasındaki düşünsel engeller, cehaletle ve mit yaratma yoluyla pekiştiriliyordu. Batı Doğuyu İslam’ın serpilip geliştiği ve canavarca ırkların çoğalmakta olduğu tehlikeli bir bölge olarak algılanıyordu. Zaten Müslümanlar canavar bir ırk görüntüsündeydiler, çirkin, kara ve köpek kafalı olarak portreleri yapılıyordu. Sarazenler ve Cynoceohali (köpek kafalılar) arasında geniş bir birlik vardı. Bu düşmanlığın yol açtığı anti-İslamcı polemik, Hıristiyanların dinlerinden cayma olgusuna karşı zihinlerini koruyabilmelerini mümkün kılmış ve de Hıristiyanlığa bir çok bakımdan kendilerinden üstün bir uygarlıkla uğraşma ediminde öz-saygı kazandırmıştı”.

Bu satırlar Rana Kabbani’nin “Avrupa’nın Doğu İmajı” kitabının ikinci paragrafını oluşturmakta. Yazar, tezatlar dünyasına dikmiş gözlerini. Sürrealist Doğu’nun bulanık renklerinin koynunda sevgilisiyle kaçamak yapmaktan uzak, bu renkli ortamın hüznü içinden sesleniyor bize. Batılı ressamın tuvalinde Doğu pek alaycı bir çehrenin tonlarını işlemekte. Batılı sevgili güzel doğanın karanlıklarına vurulmuş Doğulu cadalozların, baş kesenlerin, yolundan çıkmışların, ar-namus tanımayanların, kadere yazı-tura atanların tonlamalı süslemesiyle tablonun geri planında ürkütücü yüzler misali bize doğru sarkmaktadır. Riyakarlık hep “Öteki”sinde aranmaktadır.

Rana Kabbani bir Suriyeli yazar. 1958 Şam doğumlu. Dünyanın iki farklı ucunda New-York ve Endonezya’da eğitimini tamamlamış. Ortadoğu’yu yıldızlardan gözlemliyor adeta, eğitim aldığı mekanların bölgeye uzaklıkları düşünülürse. Önce 1977’de ABD’de Washington, ardından George Town üniversitesine devam etti. Mezun olduktan sonra Lübnan iç savaşı yıllarında Beyrut’taki Amerikan Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Sonra, ver eline Batı’ya. 1980’de Cambridge İngiliz Edebiyatı doktorası ve doktoru oldu. Mahmut Derviş’in şiirlerini Arapça’dan İngilizce’ye aktarmakla ismini duyurdu. Halen İngiltere yaşıyor ve yazıyor. “Avrupa’nın Doğu İmajı”, yazarın eserlerinin kıdemlisi. Varsın Türk okur birde kendi Doğulu imajını onun çizdiği Avrupa aynasından izlesin. Eser, 1993 yılında Bağlam Yayıncılık tarafından Serpil Tunser’in Türkçe’siyle ülkemizde basılmış. Hala raflarda ve okunmasını bekliyor.

Kitap, bir çilenin öyküsü. Ağzıyla kuş tutsa yaranamayanın hikayesi. Renksizlerin renklilere karıştığı çamaşır makinesine atılıp iyice haşlandığımızı fark ediyoruz kitabın satırlarını okurken. Doğu’nun, Batı’nın geniş hayallere dalıp ufku seyrettiği sırada gökyüzünde beliren Çoban Yıldız’ı olmadığını görüyoruz. Ne masumları insaflı, ne eşkıyaları zalim. Kötüler iyi, iyiler kötü. Korku, dokuz başlı ejderha gibi boyuna ateş kusuyor üzerimize.

Çürümüş bir zekayı arındırmıyor Rana. Tanıtıyor. Ölçüyü arıyor ve de insafı. Kör olası çöpçüler süpürmüşler aşkımı der gibidir, bize. Batılının yarattığı Doğulu mumyanın, nasıl olurda kutsandığı dile getirmekte. İşte, bu mumyanın canlı inançlarından bir epizot size. “Tale of the Ensorcelled Prince” hikayesinde prensin karısı, her gece onu uyuşturucu ile uyuttuktan sonra, şehrin öbür yakasındaki harap bir kulübeye cüzzamlı bir zenci ile yatmaya giderdi. Kara adam kadına olmadık hakaretler yağdırır, geç gelmesine sinirlenir ve ona sıçan haşlaması yedirirdi. Kadın kendisini savunmaya çalışınca da adam daha çok öfkelenirdi:

“Lanet olası! Kara adamların şerefi üstüne yemin ediyorum ki bir kere daha bu kadar geç gelirsen sana eşlik etmeyeceğim, vücudum vücudunun hiçbir yerine dokunmayacak. Siz aşağılık ikiyüzlüler! Siz çatlaklar! Sizin kirli zevklerinizi tatmin edeceğiz ha! Asalak karı! Kokuşmuşlar! Alçak beyazların en alçağı!”

Hikaye böyle uzayıp gider. Güzzamlı zenginin zekice ırk çözümlemelerinin kaynağında yer alan beyaz kadın Doğulu Müslüman kralın eşi. Oysa, ırksal ayırımlar ve söylemler Avrupa’nın eseri. Batılı yazar olanca siniriyle dövmekte kalemiyle Doğuluyu. Onu bir zevk düşkünü, zenci uzvunun kölesi olarak tanımlamakta. Rana, bu Batılı öfkenin izini sürmekte ve onun ürettiği “Öteki”yi tanıtmaktadır.

Eser, beş bölümden oluşuyor. Bir Giriş ve bir Sonuç kısımları da bölümlere eşlik ediyor. Kitabın bir Doğulu yazarın kaleminden çıkması düşüncenin seyrinde de önemli. Kısaca, Avrupalıya göre Doğu imajımızı görmemiz açısından okunması gereken bir eser.

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

Samurai


Yapmak istediklerimden biri de bir "Samurai Tarihi" yazmaktır. Aslında çoğu Rusça olmak üzere gereken kaynağa da sahip sayılırım. Ama Japonya'yı görmeden yazılacak bir Samurai kitabı ne denli sağlıklı olabilir ki.

Samurailer, bir dönemin Japonya'sına damgasını vurmuş "kılıç erbabı" diyeceğimiz savaşçılar sınıfıydı. Savaşçılar ender toplumlarda bir silk veya bir sınıf olarak anılmışlardır. Avrupa'da şövalyeler veya Doğu'da ordu çoğu zaman bir sınıf kategorisi içinde gösterilmemişlerdir. Samurailer bu anlamda anılmaya değerler.

Samurailer, sadece birer canlı ölüm makineleri olmamışlardır. Kendileriyle birlikte bir okul ve felsefe geliştirmişlerdir. Beş Çember Kitabı bunlardan biri. Yazarı 1584 doğumlu Miyamoto Musaşi. Musaşi bir Samurai. Daha 30'una bastığında 60 döğüşü kazanmış ve karşıtlarının tamamını öldürmüştü. Ardından "Kılıç Yolu" felsefesini biçimlendirmeye başlamış. "Beş Çember Kitabı" bu felsefenin bir ürünü. Japonlarca Kensai adını alan (Kılıç Piri) Musaşi'nin bu kitabı savaş sanatının kaynakçası sayılır.

Bir geleneğin ölümü bazen acı veriyor. Samurai geleneği ölmedi, katledildi. Ve ne ilginçtir ki, bu geleneğin katili Japonya'nın en büyük imparatoru Meici olmuş. Ama Samurailik bir tutku olarak kalacak mı, söylemek zor. Çünkü Japon aklı fazlaca rasyonalist.

Salı, Mayıs 16, 2006

Burjuvazinin Das Kapitali Üzerine Bir Sieyes


Burjuva sınıfının ve toplumunun oluşumu Batı’da “ulus”un oluşumudur. İşlevsel sermaye akılcı ve uluscu sermaye üzerine kurulmuştur. Bunun içinde akıl anlamında bir entelektüel gücü, ulus anlamında da sınırları belirlenmiş aynı dili konuşan bir ulusu kendi bekası için zorunlu görmektedir. Bu anlamda bilim ve onun kuramcısı olan entelektüel Batı’da sermaye odaklı bir yeni gelişimin içinde yer almıştır. Kralcı sermayenin, yani klasik anlamda hazine gücünün yanında olmamasının başlıca gerekçesi bu yapılarda enteleküelin varlığının korunaksızlığıdır. Aydın da çıkarcıdır, sermayedar kadar. Uzlaşı tek taraflı değildir bu anlamda. Bilimsel olgular ve bütünler, toplusal yapılanmalar ve çıkarlar, parasal güçler ve kaynaklar burjuva iktidar anlayışının birbirine bağlı basamaklarını oluşturmaktadır.

Burjuvazinin “Das Kapitali”ni yazan bir papazdır: Emmanuel Sieyes. Onun için, bütün çağdaşları “Burjuva Devriminin kendisidir” demekle bu mülhit zekanın hakkını teslim etmişlerdir. Batılı bir düşünüre göre, “Büyük Fransız Burjuva ihtilali Sieyes ile başlar ve Sieyes ile tamamlanır”. Marsel Prélot bu konuda ne denli tarafsız kalsa da onun için şu ifadeleri kullanmaktan kaçınamamıştır: “Sieyes olmasaydı devrim, konsüllük ve imparatorluk olmazdı diyemeyeceğim, ama muhakkak durum bambaşka bir gelişim izlerdi”.

Çağdaş düşüncemizin sınır ötesinde kalmış bu zekanın, burjuva toplum düşüncesinin Marks’ı olduğunu söylemekte hiçbir sakınca göremiyorum. Bütün anlamlarıyla ilk kes o, burjuva toplumunun varlık gerekçesini netlikle ortaya koymuştur. Bugünkü bilim, entelektüel, iktidar söylemlerini tanımak için Sieyes’siz bir adım bile atamayız. Ve en önemlisi Sieyes, mevcut zaman, tarih, yargı ve idare anlayışımızın fikir babasıdır.

Emmanuel Sieyes, 1748 yılında Frejus’da doğdu. Varlıklı bir aileden geliyordu. Babasının zoruyla papaz oldu. 1787 yılında da Orléans Meclisine papaz temsilcisi olarak seçildi. Konumu gereği en üstün bir mevkide bulunuyordu; ama bolluk göz çıkarabiliyor Batı; öyle de oldu. Hem de ne öyle? Bütün Avrupa’yı yeni baştan canlandıran ve şekillendiren filiz meğer bu papazın beyninde tohum salmış. Modern Batı, mülhit bir papazın zakasında XVIII. Yüzyılın karanlıklarında oluşan bir kıta anlayışının kopyası adeta.

Sieyes’in siyasal gündem sorunlarına ve tartışmalara katılması 1788 yılında başlar. Sıkça Paris’e giderek devrimçi derneklerde konuşmalar yapıp kendi “toplumsal sanat” dediği görüşlerini açıklar. “Tiers Etat” adıyla üç broşürden oluşan eserini yazar. İlk ikisi üzerinde adı yazılmazken, üçüncü broşürde adı ve bir din adamı olduğu belirtilmiştir.

Toplumsal Sanat
Toplumsal Sanat nedir? Sieyes’e göre, “ulusların mutluluğunu artırma ve sağlama sanatıdır”. Bu ancak bütün hakları teslim edilmiş veya bütün haklarını kendi tekelinde toplamış ulusun oluşumuyla mümkündür. Ulus herşeyi belirleyici ve her şeyi değiştirici güçtür. Ulusu belirleyecek herhangi bir kuvvet ve zorunluluk düşünülemez. Hükümetler, ancak kendi varlığını borçlu olduğu yasaları saydığı sürece meşrudur; Ulus ise kendi varlığını hiçbir şeye borçlu olmadığı gibi, daima meşrudur ve meşruluğun tek kaynağıdır. Ulus kendi siyasal toplumunu kurma haklarına sahiptir.

Siyasal Toplum
Siyasal toplum nedir? Sieyes’e göre, siyasal toplumun kurulmasının üç aşaması vardır: 1. Kişisel İrada: kişiler kendi aralarında birleşir; bu birleşmeyi istemek bir ulusun oluşum biçimidir. Birleşme kişisel iradelerin anlaşmasıyla mümkündür. O halde iktidarın kaynağı budur. 2. Ortak İrade: Kendi arasında birleşen kişiler kamunun gereksinimlerini belirlemek için birbirine danışırlar. Bu durumda da iktidar kişisel iradeden çıkıp kamunun olur, yani ortak iradeye dayanır. 3. Temsili İrade: Ulusa katılan kişilerin çoğalması onların doğrudan doğruya ortak iradeye katılamayacağını ortaya çıkardığı için temsili iradeye başvurulur. Böylece toplum kendi iradesinin temsilen yönetilmesini sağlar, ama istediği zaman bunu geri alabilir. Bu işlemi anayasa yapacaktır.

Anayasa
Anayasa yasama ve yürütme kurulunun örgütünü ve işlemlerini ayarlar. Burada yetki kendi haklarının ortak iradesini yürütecek temsilcilerin değil, temsilcileri işbaşına getiren ulusundur. Anayasayı belirleyen güç ulustur. Anayasa ulusu ortak iradeye bağlayan bir yasal gerekçedir.

Ulus
Ulus nedir? Ulus herkesin katıldığı, ayrıcalıkların olmadığı bir topluluktur. Ulusu bağlayacak hiçbir güç ve zorunluluk yoktur. Onun birşey istemesi birşeyin meşruluğu için yeterlidir. Bir anayasaya bağlı olmak ulusun bütün özgürlüğünü elinden kaçırdığı anlamına gelmez. Ulus kendisi dışında bir varlık tanımayacağına göre, hatta böyle bir varlık olmadığına göre, kendi kendisiyle sözleşmeye girmez. Böyle olsa dahi, sözleşmeye katılanlar aynı iradenin parçaları olduğu için bu irade de sözleşmenin bir parçası olmaktadır. Sieyes şöyle diyor: “Bir ulus hiçbir biçimde bağımsızlığını kaybetmez; yazılı hukukun yüce başı ve kaynağı olduğu için iradesini şu ve bu biçimde belirtmesi, bu irade karşısında bütün yazılı hukukların silinmesine yeter”.

Ulusun Sesi
Peki ulus sesini nasıl duyuracak? Olağanüstü temsilcilerini seçerek. Seçilen temsilciler ulus iradesinin tümünü temsil edemezler, ancak belli bir anlaşmazlık üzerinde karar vermeye yetkindirler. Olağan temsilciler seçerken hiçbir ayrıcalık gözetilmeyecektir. Seçmenlik hakkı ise eşit olarak her yurttaşa tanınacaktır. Temsilci hakkını elinde bulunduran kendisine dokunmazlık sağlamaz mı? Hayır, çünkü temsilci olma hakkı ona sadece kamudaki anlaşmazlıkları gidermesi için verilmiştir.

Eşitlik
Sieyes’e göre, “bütün ayrıcalıkların amacı, bir insana, belli bir yasa karşısında dokunulmazlık tanımak veya yasalarca yasaklanmayan bir şey üzerinde ayrı bir hak tanımaktır”. Eşitlik “başkasına zarar vermeyeceksin” üzerine kuruludur. Bütün yasalar bu prensibin işlemesinden doğar. Bu yüzden iyi ve kötü yasalar vardır. Yasanın engel olmadığını yapmak herkesin hakkıdır. Toplum içinde bir veya birkaç kişiye yasa karşısında dokunulmazlık tanınmışsa eğer bu ona “başkasına zarar verebilirsin” demektir. Bir yasa ya iyidir, ya da kötüdür. İyiyse herkesin uyması gerekir, kötüyse de insan özgürlüğünü baltaladığı için biran önce kaldırılması gerekmektedir.

Halk ve İdare
Sieyes bu kavramı “üçüncü sınıf” dediği toplum veya halk üzerinden tanımlar. Üçüncü sınıf nedir? Sieyes bunu üç bölümde irdeler: 1. Üçüncü sınıf nedir? Herşey; 2. Siyasal düzende bugüne kadar neydi? Hiçbir şey; 3. İstediği nedir? Birşey.

Üçüncü sınıf aslında ulusun her şeyi, doğrudan doğruya kendisidir. Ulus demek, ortak bir düzene, ortak yasalara uyanların topluluğu demktir. Üçüncü sınıfın istediği birşeyler olabilmektir. Halkın öyle aşırı dilekleri yok, insan gibi yaşamak, insani haklarının korunmasını istemektedir. Ancak halk aldatılabilir. Bunun içinde halkın kendi cesaret ve bilgisinden başka güveneceği hiçbir şeyi yoktur. Peki ne olacak? Halk kendi Üçüncü Meclisini seçecektir. Ama Üçüncü Meclis soylularsız ve din adamları olmadan seçilemez diyeceksiniz. Daha iyi ya. Halk Genel Meclis kuramazsa Millet Meclisi kurar.

Sieyes’in Toplumsal Kuramının Özeti
1. Ulus doğal bir varlıktır.
2. Her iktidarın bir nedeni vardır.
3. Ulusun bağımsızlık iradesine egemenlik denilir.
4. Ancak bu egemenliği ulusun kendisi doğrudan doğruya kullanamaz.
5. Anayasa yoluyla temsilcilere aktarır.
6. Temsilcilerin yetkileri anayasayla sınırlandırılmıştır.
7. Bu anayasa kendiliğinden değiştirlemez.
Buradan da ulusun ortak iradesi doğmaktadır. Ulusun ortak iradesi ise dörde bölünmektedir:
1. Kurucu İrade: anlaşmazlıkları çözümler;
2. Dileme İradesi: halkın dileklerini dinler;
3. Yönetim İradesi: yürütme işini üzerine alır ve yasalar sunar;
4. Tasama İradesi: yasaları hazırlar.

Sieyes’in Kuramının Eleştirisi
Bu haliyle bakıldığında kendi içinde mükemmel gibi gözüken Sieyes’in “toplumsal” söylemi bazı boşluklarla doludur. Sieyes her şeyden önce oligarşiyi desteklemektedir. Onun kuramındaki bağlar kralcı iktidar düzeninin değişmesi ve ulus kimliğinin oturuşmasıdır. Ulus kimliğinin kuramcısı ise yeni sermaye akımının işletmecileridir. Ulusu öncelik olarak görür, çünkü ulusal kimliği devşirdikçe kendi temsili kimliği de işler. Sieyes toplumun yönetimsel gücü derken “cesaret ve bilgiden” söz eder. Bilgi toplumu, bilimsel olgular üzerinden hareket eden toplum demektir. Bilimin amacı ise yararlanmaktır. Sieyes şöyle der: “Yararlanmak istediğimiz herhangi bir bilim dalını kendi dar sınırları içinde bırakmayacağız. O zaman hiçbir verimli sonuç alamayız. Düşünce alanında gerçek bir işbirliğine varmak istiyorsak çeşitli bilimler arasında karşılıklı bağlar kurmak zorundayız”. Sieyes burada “yararlanmak” düşüncesini ortaya atmaktadır. Yararlanmak burjuvazinin birincil gerekçesidir. Yararlanmak içinde “yaratmak” olgusu gerekmektedir. O halde bunu yapacak olanda bilimdir. Yararlanmanın ölçüsü yaratmak olduğundan, ancak o şekilde verim sağlanılmaktadır. Verimin sağlanılması içinde bilimi bir güç olarak kullanmak gerekecektir. Bunun içinde insanı öğrenmek şarttır. Sieyes “insanı öğrenmek ve insanı anlamak zorundayız” demektedir. Bu da “mantık ve akılla” mümkündür. Peki bu akılsal değer neye bağlı kalmalıdır? Sieyes’e göre, “toplum sanatını yaratacak olan kişi günün ve geçmişin örneklerinden başını kaldıramazsa çeşitli kalıplar içinde bulanıp kalacaktır”. Çünkü hiçbir çağın koşulları başka bir çağa uymaz. Toplumsal sanatta zamansal değerler önemlidir. Toplum değeleri her daim yaratılış içindedir. Ancak bu şekilde kendi kendimizi aşabiliriz. Kuracağımız mantık düzeni akılla mümkündür. Bilime dayanmayan politika – burasına dikkat – düzeni uzun süre yaşayamaz. İşte, burjuvazinin “Das Kapitali” veya “Kavgam”ı elinizin aldındadır: Sieyes ve onun “Tiers Etat”ı.

Salı, Mayıs 09, 2006

Günce'den

Sevgili Lena için...


Bu bulantı,

Benim yazgım,

Ellerimde duruyorlar sevgiliden geri çevrilen

Çiçekler gibi…


Bu sarhoşluk

Benim ruhum

Görüntümü bozuyorlar yüzümde çıkan

Kirli sakkalar gibi

Ben bir düş gibi gezdim bütün gönül sahralarını

Kollarımda zincirler

Yaşam tuzsuz ve bütün kadınlarım yabancı

Azgelişmiş gibi.

Sözde yakacaktım, ne varsa senden geri kalan hatıralarımı

İşte bu kadar eksiğim ben.

18.12.1992

İki İntiharın Bir Belgesi: Plath ve Marmara


Sevgili Adnan, dün bana Nilgün Marmara'nın 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesinde mezuniyet tezi olarak yazdığı "Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi" adlı Everest Yayınlarınca yeni basılan kitabını getirmiş. Sevgili dostuma şükran borçluyum.

70 sayfalık bu nefis kitap bir çırpıda okunacak bir dilde yazılmış. Kitap H. Grane'nin şu dahiyane mısralarıyla başlıyor:

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: "Tadı güzel mi dostum?"
"Acı, acı" diye karşılık verdi,
"Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim".

Daha ilk sayfada kendinizi bir parçalanmış kalp sahnesinin içinde buluyorsunuz. Bu satırları okurken, Nilgün'ün kendi yaşam ipini ortasından kesip atması Türk Edebiyatı için büyük bir kayıp olarak görülmekte. Gerçekten de kalemindeki farklılık hisseddiriyor kendisini. Ama, bu trajik infazını gerçekleştirmeseydi onu bu kadar severmiydim? Belki de H. Grane'nin söylediği gibi, biz bir parça acı yemekten hoşlanırız. Bu kendi kalbimiz bile olsa.

Bu da onun farklılığı. Tıpkı kendisi demişken: "Bütün sanatçılar zihinlerini meşgul eden, kendi varoluşlarının farklılığını ifade etmekle yükümlüdürler". Dün bu satırları sevgili Davut Yücel'e okuduğumda bana şunu söyledi: "Sadece sanatçılar mı, abi?" Doğru, artık bütün insanlık kendi varoluşunun farklılıklarını yaratmakta ve ifade etmekte. Ne acı, bunun bir yükümlülük halini alması.

Kitapta yer alan büyülü ifadelerden biri de Yessenin'e ait. Şöyle der: "Ölmek bu dünyada yeni bir şey değildir, ama yaşamak daha da az yenidir".

Umarım bu az olan yeniliği kitabı okuyan bütün okurlar tadar.

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Dilimden Kelimeler – II




Not: Bu yazının ilki cemaat.com'da yer almaktadır.
Meraklılar için:
http://www.cemaat.com/?q=node/1384



Eksik olmaz gâmımız bunca ki bizden gâm alıp,
Her gelen gâmlı gider şâd gelip yanımıza.

Fuzulî

1.1. Kimim ben?
1.2. Bilmiyorum!
1.3. Yürüyen, konuşan bir canlı. Bazen güler, bazen de ağlarım. Sonsuz olmadığını bilen bir tür. Hep bir bütünün parçası; aslında yalnız. Kırık bir yüz. Aynası olmayan bir yaşam. Çekiliri mi? Neden olmasın? En büyük özelliğimiz acıya duyulan özlemimiz değil mi? Ah, yaşamımın üzerine çekilen kara bulutların arkasındaki mavi dünyayı görecek miyim? Hiç sanmıyorum?
1.4. Ben tüketilmek için varım. Bütün varlıklar gibi.

2.1. Yaşamak gerek?
2.2. Neyi? Nasıl? Neden? Niçin? Nerede?
2.3. Bu bir zorunluluk, bir inanç, bir kural ve bir saçmalık. Hayat, birbirimiz arasında nesnel bir eğlence değil mi? Ne çokta taraftarı var, şu aptal eğlencenin? Herkes aynı hayatın renklerini taşıyor. Dünya 6 milyar takımı olan devasa bir lig. Her senenin şampiyonu aynı. Birbirimize gösterdiğimiz sadece yüzlerimiz. Deri üzerine yapılmış yağlı boya. Yaşam sergi. Ve dünya kendisine çarpacak mutluluk denen göktaşını bekliyor.
2.4. Yaşamak gerek; bu çılgınlığın hanelerini doldurmak için.

3.1. Erkek?
3.2. İnsanoğlu iki boyutlu. Biri kadın, öbürü erkek. Herkes yarım ve herkes arayışta. Bütünleşmek için, yaratmak için. Kendi yerlerini kendi benzerlerine bırakmak için. Kendi kopyalarını (korsan bile olsa) çoğaltmak için.
3.3. Bu oyunda zor olan erkeğin rolü. Çünkü yaptıklarına önce kendi inanmalı ve ardından inandırmalı. Pis bir iş. Ve bütün pislikler erkeğin icadı. Kadın bir tanık. Bir çelişki, bir varsayım. Erkeğin, bir tümdengelim taktiği. Mantık, en kusursuz cinayetten daha kusursuz.
3.4. Erkek, kategorik bir yığın. Bu denklem yıkılmadığına göre, eşitlik rüya yorumcularının tekelinde.

4.1. Mavi?
4.2. Keşke her şey mavi olsa?
4.3. Tanrı sözcüğü aslında mavi demek. Fizik bilimciler gökyüzünün mavi olmasını genişliğin yoğunlaşmasından oluştuğunu sanıyorlar. Yani sonsuzluğun üzerimizde oluşturduğu yoğunluk. Mavi, tutkuların rengi. Mavi mavi bakardı bütün kadınlar bana. Ama ben, kendi siyah örtümle kapatırdım geceme doğan mavi dolunayları. İbn-i Arabî, “Allah, cübbemin altında” demiş; belki de bedensel karanlığın mavi sonsuzluğu kapattığını düşünüyor olmalı?
4.4. Aslında her şey mavi; sorun bunu fark etmiyor olmamız.

5.1. Hayaller?
5.2. Dalgıç kıyafetlerimiz bizim. Sonsuzluğa açılırken boğulmamak için giydiğimiz can yelekleri. Erkek kara, kadın deniz. Sularda kıyılan nikahlar, hayaller. İsmi aşk, tarifi gözyaşları. Tatsız ve doyumsuz. Ağlamayan dinsizdir.
5.3. Yaşam, yıkık hayaller üzerine bina edilir. Aynı nehirde ikinci kez yıkanamayız. Bu yüzden herkesin ilki gözlerinde bir esaret acısı kadar ağrı barındırır. Düşler acılarımızdan kurtuluş reçetemiz.
5.4. Herkes hasta ve dünyanın salgını gönül yarası.

Son: Erkek, yaşamı tüketmek olan bir kimlik; bütün hayalleri mavimsi.

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

İRAN TARİHİ: SANALDAN GERÇEĞE



İran adı tarihte coğrafi bir tanım olarak ortaya çıkmış ve son yüzyıla kadar bu böyle kullanılmıştır. Etnik anlamda İran kimliği İran’da yaşayan bütün kesimleri içine almak için kullanılan İranlı tanımını içermektedir. Pers/Fars kimliğini öne çıkaran araştırmacılar ve ideologlar İran ve İranlı tanımlarını Fars adının ve kimliğinin eşanlamlısı olarak göstermektedirler ki bu büyük bir yanlışlık olup, hiçbir tarihi ve belgesel gerekçesi bulunmamaktadır. Bir kere etnik anlamda Fars kimlik anlayışının ortaya çıktığı tarih XX. Yüzyılın başlarından öteye gitmemektedir. İkincisi, bu tanım siyasal ve ideolojik gerekçelerden ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü, Fars kimliği tarih boyunca hep saray çevresine bağlı olup idari ve bürokratik bir kimliği içine alarak daha çok dil üzerinden işlevsellik kazanmıştır. Son olarak bürokratik anlamda Fars kimliğini İran’da yaygınlaşması aşağıda da göreceğimiz gibi Selçuklularla eş zamana denk gelmektedir.

Resmi İran kaynakları, özellikle son dönemde Avrupa’da, İran ve Rusya’da yapılan tarihçilikte, İran’daki mevcut dersliklerde ve edebi-kültürel çalışmalarda, İslam’dan önceki İran’daki İrani kimlik hiçbir gerekçe gösterilmeden Fars kimliğinin bir ön tarihi yapılmaktadır. Tarih ve dilcilik anlayışı gereği Rus kimliğinin bütün Rusya coğrafyasında yaşayan toplumların geçmişini içine almayacağı, Anglo-Sagson kimliğinin Avrupa’daki bütün Germenik kültürü sahiplenemeyeceği gibi, Fars kimliği de İran’daki bütün İrani kimliği kapsayamaz. Olsa olsa bunlar arasında sadece dilsel, tarihsel ve diğer bağlardan söz edilebilir. Fars kimliğine de İrani kimliğin bir kolu, bölgeye ancak Samanoğulları döneminde ve sonrasında nüfus etmeye başlayan dil ağırlıklı olmak üzere Hint-Avrupai bir bürokratik kimlik olarak bakmak gerekmektedir. Nitekim, bütün tarihi veriler bize bunu bu yönde yorumlamaya fırsat vermektedir. Bugün İran’da yoğun bir Fars dili ve kimliğinin baskısı altında erimekte olan İrani gruplara ve topluluklar bir nebze İran’ın gerçek yerlileri olarak bakmak gerekmektedir.

İran coğrafya gereği Güney Asya’nın tam üzerinde bulunduğundan Doğu’dan kopup gelen göçler için hep geçit görevini yapmıştır. Bu yüzden eskiden beri İran’da meydana gelen göç dalgalarını izlemek ve bir sonuca varmak hiçte kolay değildir. Modern tarihçilik ve dilcilik bütün uğraşlarına rağmen İslam öncesi İran’da yaşamış etniklere tam bir kimlik verememiştir. Bugün dahi İran kentlerinde, şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde küçük adacıklar gibi izini sürdüren yüzlerce İrani etnik grubun ve onların konuştukları dillerin kökenini ortaya çıkartmak en büyük sorunlardan birini oluşturmaktadır. Fars ideologlar bu grupları İran’daki Fars etno-kültürünün bir uzantısı, kalıntısı veya akrabası olduğunu iddia etmekteler. Ancak aradaki etnik, dilsel ve tarihi uçurum o denli büyük ki bunlarla Fars kimliği ve dili arasında doğrudan bir bağlantıdan söz etmek hayali bir tarih oluşturmak anlamından öte bir içerik taşımayacaktır.

Bugün İran’da adeta değim yerindeyse can çekişen Pamir dilli küçük İrani azınlıkların, dağılmış ve büyük ölçüde eriyerek izlerini kaybettirmiş Tati grupların, eski İrani kimliğin kalıntıları olan Güney Hazar çevresi toplulukların, Merkez İran bölgesinde küçük etnik adacıklar gibi serpilmiş ve sadece eski kuşakların dillerini unutmadığı Damgani, Demavendi, Gezi, Velatru, Zefreyi, Sohreyi, Biyanbaneki, Semnani, Lasgerdi, Amereyi, Aştiyani ve nice yüzlerce gurupların tarihini, kültürel mirasını, gelenek ve göreneklerini, sosyal ve medeni yaşam tarzını en ince ayrıntısına değin araştırmadan Fars kimliğine bağlamak siyasi bir amaçtan öte bir anlam taşımamaktadır. Bu görüşe karşı çıkacak olan araştırmacıların iddialarını bastırmak için İran genelinde oturan bu gibi yüzlerce etnik grubu bölgesel, kültürel, dilsel ve coğrafi olarak tanımlayarak gerek kendi aralarındaki, gerekse de iddia edildiği gibi Fars kimliği arasındaki onarılması imkânsız farkları ortaya çıkartmak ve tartışmak pek zor değildir. Bunun için basit bir önermede bulunmak yeterlidir. Dilcilik tarihinde ve araştırmalarında her dil için yapılması zorunlu gözüken (ki bu dilin kökenbilimini belirlemek açısından çok önemlidir) etimolojik bellekten söz edilmektedir. Etimolojik bellek, bir dilin kendine özgü orijinal sözcüklerini ortaya çıkararak o dilin yapısını ve dilbilimsel varlığını belirlemektedir. Farsça için böyle bir şeyi tasarladığımızda “üstün ve egemen bir Fars dili ve kimliği ile övünenler” tam bir hüsrana uğrayacaklardır. Nitekim, Farsçanın %60 Arap kökenli sözcükler, %5’i Eski Pehlevice sözcükler, %10 ila 15’i Tacik orijinli sözcükler, geri kalan %20 ila 25’lik oranın da çoğunu Farsçanın ilk yazılı metinlerinden çok önceler var olan Hoten, Tohar, Sogd metinlerinde geçen sözcükler ve kaybolmuş ve diğer Hint-Avrupai diller içinde erimiş Horezmi, ve diğer yerel dillerden edinilmiş kelimler toplusu oluşturmaktadır. Bu durumda bize bir soru sormak düşer: Peki, Farsça denilen bu dilin orijinal varlığı nerede? Nerede konuşuldu? Kimler bu dili temsil etmekteydi? Neden bu dilde yerel öğeler yok? Farsçayı neden kültürel yerel unsurlar (destanlar, halk türküleri, arkaik özellikler içeren masallar, ninniler ve şarkılar) ve sosyal yerel kimlikler (ilkel özellikler sergileyen yerel topluluklar, köyler, gelişmişlik dışı nitelikler sergileyen sosyo-kültürel kalıntılar ved.) beslememektedir? İşte, Ortadoğu’da yaygın bir Perso-İran veya Fars-İran kimliğinden söz eden gerek Batılı, gerek Rus, gerek Fars ideolojisini savunan İranlı tarihçilerin bu soruları yanıtlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sözünü ettikleri bu egemen ve etkin kimlik hayali bir tarih anlayışını siyasi ve ideolojik yöntemleri kullanarak insanların zihnine dayatmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Batı, Rus ve son yüzyıldaki İran tarihçilerinin üzerine basarak vurguladıkları Fars – Pers bağlantısı da büyük ölçüde hayalidir. Tek yakınlık isim ortaklığı (Pers/Pars/Fars) ve Farsçada yer alan %5’lik kelime oranına dayanmaktadır. Dilbilimsel, özellikle Batı dil anlayışında gramatoloji olarak tanımlanan morfolojik tanımamlalar, dilin kuruluş teması ve yapısı gibi belirgin bağlar Fars ve Pers dilleri arasında akrabalık şöyle dursun, yaklınlığın bile olduğunu söylemeye bize fırsat vermemektedir. Bir kere, eldeki metinlere dayanarak Perscenin dişil ve eril adlar özellikleri gösteren bir dil yapısına sahip olduğu belirginken, Farsçada böyle bir kuramsal ve işlevsel yapı hiç görülmemektedir. Bu, dilbilimsel açıdan şiddetle yanıtlanması gerek bir konudur.

Bir diğer üzerinde durması gerek konu ise etnik Fars kimliği problematikidir. Etnik anlamda Pers kimliği ile Fars kimliği arasında bir bağlantı kurmak çok zor olmaktan öte imkânsızdır da. Birincisi, Pers kimliği hala etnik anlamda tanımlanmamıştır. Yani, Pers veya Parsua denilen adın etnik bir anlam içerdiğini söylemek eldeki mevcut verilere göre mümkün değildir. Tarihte, özellikle de Bisutun yazıtlarında Pers adı belirsiz bir tanım olarak görülür. Ortaya atılan son yorumlara göre, bu tanım Hahamenişiler döneminde (M.Ö. 550-331), özellikle de kral I. Darius zamanında siyasi-askeri bir terim olarak kullanılmış olabilir. Zira, Bisutun yazmasındaki Pers adıyla yapılan işaret askeri bir kimliye gönderme yapmaktadır. Tabii sırf buna dayanarak bir yargıda bulunmak doğru olmayacaktır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki Pers adı dahi etnik bir kimliği ifade etmek bakımından oldukça eksik bir tezdir. İkincisi, Arapların Fars adını verdiği kimlik ilk kez Buhara, Gazne gibi önemli devlet merkezlerinde ve özellikle de sarayların idari katmanında Tadjik veya Tacik etno-dilsel unsurunun bir uzantısı olarak görülmektedir. Bu haliyle Samanoğulları ve daha sonra Gazneli sarayı bünyesinde pekişen Fars tanımı ile Büyük İskender’le tarihe karışan Pers adı arasındaki tarihi fark nasıl kapatılacaktır? Tabii, bu soru da Fars ideolog-tarihçilerinin çözmesi gereken bir sorudur.

Bütün bunları göz önüne alarak, tarihi kabaca aritmetik görüntüleme biçiminde tasarladığımızda bile (ki bu tarihi en ilkel biçimde kabullenmektir) İslam öncesi İran’daki İrani kimlikler ve kültürler ile IX-X. Yüzyılda Samanoğulları bünyesinde gelişen bürokratik Fars kimliği arasında uyumlu bir tabandan söz etmemiz sanallık olacaktır. Dolayısıyla, İran’ı bu veya şu etnik kesimin tek kutuplu tarihsel yaşam alanı olarak sunmak tarih adına bile hakarettir. Böyle bir tarihsel yapıyı ve mantığı kabul etmek tarihsel anlamda ezikliği ifade etmektedir. Son yetmiş yılda İran’da aşırı Fars kimlik dayatması altında ezilen Türk, Arap, Beluç, Mazeni, Lor, Bahtiyari, Kürt ve diğer etniklerin aşırı milliyetçi araştırmacıları buna alternatif olarak İran’da kalıcı bir Türk, Arap, Beluç, Taberi ve Kürt geçmişinden söz etmektedirler. Kökleri Sumerlere (Türklerin tezi), Akkatlara (Arapların tezi, belli ölçüde doğru olsa da) ve Kutilere (Kürtlerin tezi) dayatılan ve “kim daha eskidir tarihsel yarış mantığının” ifadesi olan bu tarz tarih bakışı temelden yanlış olduğu gibi, kültürel ve siyasal ezilmişliğin ortaya çıkardığı psikolojik bir savunma yönetimidir. Bu tarz itici tarih görüşleri, açıklamaları ve söylemleri yüzünden kendi içlerinde kültürel bir hesaplaşma veren yukarıda sözünü ettiğimiz İran’ın geneline dağılmış biçimde birer etnik ada gibi yaşayan İrani topluluklar da azınlık olmanın ve yoğun biçimde Fars dili etkisi altında erimenin verdiği psikoloji içinde sanal Farso-İran kimliğine sarılmaktadırlar. Bu da İran resmi tarih tezinin ve siyasi-ideolojik bakış açısının bu toplulukları çabuk yutmasını kolaylaştırmaktadır. Söz gelimi, İran resmi tarihçiliğinde Moğol kimliğine vurulan kötümser yakıştırma, Moğolluğun bir kabalık, geri kalmışlık belirtisi olarak sunumu bugün İran’da oturan ancak Fars ve Tacik dillerini konuşan kalabalık Hazari, İlkay veya İlgai gibi Türk-Moğol orijinli toplumların kendilerine Fars ve Ari demesine neden olmaktadır. Bu topluluklara kendi kimliklerini ortaya çıkarmak fırsatı vermek yerine bir başka Azerbaycanlı, Arap, Kürt ve diğer etniksel söylemi dayatmak, onları Fars diline ve kimliğine daha da çok sarılmaya itmektedir. Çünkü, insan ve özellikle toplum şuuru tarihsel bilinçsizlikten her zaman ürkmüştür. Doğru veya yanlış içinde bulunduğu kimliği kaybetmek ve yerine ondan daha güçlü bir kimliği koymadığı zaman kökenbilimsel olarak psikolojik bir travma yaşar. Bu travma korkusu Fars olmayan İrani toplulukları diğer etkin olmayan bilinçler karşısında Fars kimliğini daha kurtarıcı görerek kendi etniksel erime hızlarını artırmaktadır. Anlaşılacağı gibi, İran tarihiciliğinde tek bir tarihi öğeden söz etmek İran tarihini öğrenmek adına doğru olmayacaktır. Çünkü söz konusu bu coğrafyada halkların mutasyonu denilen olay her hangi bir coğrafyadan çok da engebeli, çok daha karmaşık, ağır ve tezatlı bir seyir izlemiş ve izlemektedir. Sırf tarihsel kimlik değerlerini belirleyerek İran için etnik bir harita belirlemek büyük uğraşlar gerektirmektedir.

İşte bütün bu eğriler, inişler, çıkışlar, karışımlar ve bütünleşmeler içinde Paniranist söylemin bölge tarihine egemen olduğu 1925 yılı öncesi ve sonrasında İran tarihine bakmak gerekmektedir. Bugün İran’da son seksen yılda egemen olan ve Batı tarihçiliğinde de güçlü biçimde destek gören Paniranist tarih söylemine göre, “Oğuz işgalcileri öncesi İran İslam dinini kabul etmiş homojen bir Pers, dolayısıyla Fars kimliğini temsil etmekteydi. Selçuklularla birlikte İran uzun yıllara Türklerin esaretinde kalmış, en nihayet bu esarete 1925 yılında son verilmiştir. Buna rağmen Farslar bu bin yıllık sürede kimlik, dil, kültür ve diğer yönlerden kendi varlıkalrını koruyarak ve Türk kimliğine karşı İran kimliğinin savunucusu olarak ayakta kalmışlardır. İran’daki Türkler aslında (özellikle de İran Türklerinin %80’i oluşturan Azerbaycan Türkleri) Türk olmayıp, Türk-Moğol işgalcilerin zoruyla Türkleşmiş İrani halklardır. Fars kimliği bu topluluklarla birlikte genel İran’ın tek ve yegane temsilcisidir”. Her şeyden önce şunu belirtelim ki İran gerek etnik, gerek, siyasi, gerek kültürel, soysal, dilsel ve diğer yaşamsal etkinliklerinden dolayı tek yönlü ve tek kutuplu bir ülke olmamıştır. Arap–İslam hakimiyeti ve ondan önceki Sasani ve daha önceki Pers imparatorlukları döneminde de böyle bir tekilleşmiş İran sosyo-kültürel kimliğinden söz edilemez. İran veya İranlılık adı verilen öğe hep coğrafi bir yaygınlık olarak süre gelmiştir. Bu coğrafi tanımın Ari adı ve kimliği ile özleştirilmesi net değildir. Avesta’da geçen İranviç tanımı muhtemelen Hint-Avrupai kimliğe sahip kayıp kimlik Harezmî/Horazmi denilen toplulukların coğrafi mekânını tanımlıyor olmalıdır. Bu tanım Mitraist dinsel kimlik içinde yer alan bir mekâna gönderme gibi görülür. Nitekim, bütün araştırmalara rağmen Mitraizm’in kökeni belirlenmediği için buna etnik bir ad atfetmek doğru değildir. Zerdüştlük bu Mitraist dinsel yapısı içinde sıyrılıp çıkmıştır. Çıktığı çevrenin Orta Asya’nın merkezi ve güney-batı yakası olduğundan burada dinsel bir çatışmaya neden olmuştur. Mistik öğeli olup, sonradan Firdevsi Şahname’sinde edebi bir yapıya dönüşen, muhtemelen Karahanlılardaki Alp-Er-Tonga kahramansı anlayışı ile Türk–İran(i) gibi ayrışma içeren Turan–İran tezadı da ilk kez Zerdüştlüğün ortaya çıkışıyla Mitraist dinsel yapı içinde beliren eski ve yeni dindarların kimliğini tanımlasa gerek. Avesta’da yer alan göndermeler bunu söylemeye bize hak vermektedir. Ancak bu Mitrazm’in Hint-Avrupai gibi tek bir etniksel bağı kapsadığını söylemeye fırsat vermemektedir. Zira, eski ve sonraki dönem Türk inanç yapısında da bu inancının kalıntıların rastlanmaktadır. Hatta, bu belirginlik Türk dinsel ve sosyal yaşam tarzında diğer etniklerinkinden daha net görülmektedir. Yine bu Mitraizm’in Türk kimliği ile özdeşleştiği anlamına gelmemelidir. Aral gölü çevresinde kaynaşıp duran eski etniklerin sınırları belirlenmediği sürece bu konuda ortaya atılacak tezler araştırmacıları bir ileri bir geri çekip duracaktır. Zerdüşti öğelerin İrani yapıya daha yakın olduğu bir gerçektir. Ancak buradaki İranilik karma bir bünyedir. Bazı araştırmalarına göre, bu tarz karma öğelerden biri de İranviç tanımı olmalıdır. Onlara göre, “son takı gibi duran viç mekân belirleme veya bir soyu yerel bir yapıya bağlama ekine” bakarak İran adının Ari adından farklı olarak üst veya coğrafi yer anlamlı olduğu söylenilebilir. İlginç olan, Sasanilerin bu adı hangi gerekçe ile benimsedikleri ve işgal ettikleri ülkelerin geneline verdikleridir. Burada sadece bir öngörüde bulunmak mümkündür. Bizce, İranviç tanımı dinsel bir tanımdır. Buradaki Turan-İran dinsel çatışmasından doğmuştur. Bu da Turan tanımını ne eski, ne de bugünkü yaygın söylemin aksine Türklerle en ufak bir yakınlığı olmamıştır. Turan ve İran adı Aral gölü havzasında bir ileri bir geri seyir izleyen Hint-Avrupai kültürlerin kendi gelişim süreci içinden çıkmış olmalıdır. Zerdüşt inanç kurgusu Turan veya Turani kimliği dışladığından, bu tanım İran’ında hakim Sasaniler tarafından doğudaki “barbarlara” verilmiştir. Muhtemelen, daha sonra çeşitli gerekçeler yüzünden Türkler bu adı benimsemiş olmalıdırlar. Ki, Türklerin bu adı benimsedikleri de net değildir. Sadece iki tarihsel gerekçe bu söyleme destek vermektedir. Firdevsi Şahname’sinde Akhun-Sasani hükümdarlarının savaşını andıran nitelemeler ve Kaşgarlı Mahmud’taki Alp Er Tonga kimliğinin siyasal bir kültürel karşı koyma aracı olarak savunulması Turan kimliğinin Türklerin kendilerine yakıştırdığını zorda olsa söyleme fırsatı vermektedir. Mitrasit öğelerin (Öküz’ün kutsallığı, demir-ateş özleştirmesi ve içerdiği sembolik değerler, ışık öğretisi gibi öğeler) Türklerce de paylaşımı Turan atfını güçlendirmiş olmalıdır. Aksi takdirde Turan kimliği İranik akraba bir tanımdan öte anlam ifade etmemekte ve günümüzde Türk milliyetçiliğinin de bu söylemin arkasına sığınmamaları gerekmektedir. Buradan yola çıkarak Sasanilerin İran adını benimsemeleri hakkında ortaya atacağımız teze gelmek amacındayız.

Bilindiği gibi, Sasani öncesi İran Part veya Parfiyalıların egemenliği altındadır. Bu hanedanın kurucuları Dahae, yani Dai’ler gösterilmektedir. Dailer, İskit/Sak kökenli bir kavim olup, muhtemelen Hint-Avrupai kolundan Turanî bir kimliye sahiplerdi. Partlar Turani kimlik içinden çıkmışlardı. Göçebe gelenekleri, hâkimiyet yapıları, idare olguları ve İran’ı kendi ülkeleri olarak görmeyip sadece bir hâkimiyet alanı olarak belirlemeleri Partların İran’daki yerleşik İrani kimliye yabancı olduklarını, bunun dışında Orta Asya kök salmış bir İrani (yani ona akraba Turan) kimliğini benimsediklerini göstermektedir. İşte bu kimlik ve hâkimiyet anlayışı karşısında Sasanilerin hem bir dayanağı olacak, hem de Partları işgalci konumuna düşürecek bir kimliği İran adını benimsemeleri bir olasılık olarak görülmektedir. Böylece, İran adı siyasi bir pekiştirmedir. Sasanilerden sonra bölgede ortaya çıkan devletlerin bu tanımı kabullenmesi bir siyasal hak iddia etmeden ileri gelse gerek. İran adının ortaya çıkma gerekçesi olarak öngörülen bu tanım, diğer ve benzeri tanımlara göre biraz daha mantıklı gözükmektedir.

Pers ve Sasani İmparatorlukları döneminde İran’ın homojen olmayan etnik yapısını belirlemek oldukça zordur. Bundan olsa gerek, bütün araştırmacılar adeta bir kuralmış gibi, İran’ı soyutlanmış Pers ve Sasani etno-politik bir kimlik içinde tanıtmaktalar. Oysa, tarihte ne Pers, ne de Sasani etnik kimliğinden söz edilmez.

Halkların şekillenişi, etniksel özellikler alması oldukça karmaşık sosyal süreçleri içermektedir. Bu bakımdan İran coğrafya olarak birçok karanlık akislerin sık sık görünüp kaybolduğu aynaya benzemektedir. Aynaya akseden bu karanlık görüntüler, İran’daki etniklerin hayaletleşen varlığıdır. İnsan gibi, toplumlarında ruhsal yapıları bulunmaktadır. Toplumu ayakta tutan doğasal denklemler olsa da, bir siyasi kurgu, bir kültürel bellek üzerinde birden fazla toplumun ruhi serüveni bulunmaktadır. İnsan yaşamı gibi, tarihte bükülmeler, kaynaşmalar ve zikzaklarla doludur. Aslında tarihçi, tarihi kendi yaşamı gibi düşünmelidir. Hiç kimse kendi yaşamı için katışıksızlıktan söz edemez. Yaşam, insani kaynaşmalarla çoğalmakta, zenginleşmektedir. Bu tür zenginlik İran tarihinde bolca bulunmaktadır.

Dünya tarihi, psikolojik kırılmalar yaşayan bir insanın belleği gibi kırılmalardan, kesintilerden, unutmalardan, ezberlediği hikâyelerden, hiç unutmadığı etkili olaylardan oluşmaktadır. En çabuk unutulanlar başlangıç öyküleridir. Çünkü zaman ona ilişkin izleri hızla silmiştir. Kocamış bir tarih için bu tür unutmalar çok doğaldır. Arkeoloji bilimi, bütün çabalarına ve özverilerine rağmen bu unutulmuş geçmişle ilgili bize sadece kırıntıları aktarmaktadır. Bu kırıntılara dayanarak İran’da tarihsel yoğunluğun M.Ö. V. Bin yılda netleşmeye başladığını söyleyebiliriz. Daha M.Ö. VIII ile VI. Bin yıllarda birbiri ardına, bazen de eşit dönemlerde parlayıp sönen Karminaye, Siyalek, Tepe Çeşeali, Giyan, Parikan, Hasanlu uygarlıklarının gerçek sahiplerinin kimler olduğunu belirlemek hiç mi hiç mümkün değildir. İlkel görüntüleri içinde bize yaşamlarında kullandıkları alet ve gereçler dışında hiçbir şey bırakmamışlardır.

Ortadoğu eski çağı ve tarihin ilk dönemleri Sumerlerin ortaya çıkışıyla aydınlığa kavuşmaktadır. Kim oldukları ve kimlerden oldukları geride bıraktıkları onca kaynağa rağmen hala belirlenmiş değildir. Yerli olmadıkları, bölgeye kuzey-doğu yönünden geldiklerini kendileri de söylerler. Onları kendi uluslarının ataları yapmak için birçok milletin tarihçisi adeta kavgaya tutuşmuş ama bir sonuç alamamışlardır. Tarihte hiçbir söze sahip olmayan, ancak ulusalcılık rüzgârı ile tarihsel hak iddiasında bulunan ipsiz sahsız toplumlar bile kendilerini Sumerlere bağlamışlardır. Bu modaya en son kapılanlar ise Sovyet zincirlerinden sökülen uluslar oldular. Gürcüler, Kazaklar, Azerbaycan Türkleri şöyle dursun, özerk bir topluluk olan Mariler dahi yeni ulus tarihlerinin ilk bölümünü Sumerlere ayırmaktalar. Tabii bunlar kötü birer tarih arayışlarından öte bir anlam ifade etmemektedir. Kimliklerini bilmesek de, gerçek şu ki Sumerler ortaya çıktıkları Mezopotamya çevresiyle sınırlı kalmamış kültürel yönden İran’ın geniş bir kısmını da etkilemişlerdir. Bu yüzden İran tarihi adına bir Sumer etkisinden söz edebiliriz. Bu etki yoğun olarak Elamlarda görülür. Elam veya İlam İran’da beliren ilk siyasal, kültürel ve sosyal bir yerel oluşumdur. Elamlıların kim olduğu üzerine ortaya atılan bir yığın teze rağmen birini benimsemek çok zordur. Çünkü her tezin bir diğeri karşısında geçerli ve geçersiz yönleri bulunmaktadır. İhtimale en yakını, Elamlıların en son miladi 1000 yılında tarihte görülen ve adları dışında geride insani bir varlık bırakmayan Huzilerin ataları olduğu tezidir. Huzistan adı kayıp dil ve topluluk Huzilerin veya Elamlıların son ürünü olarak görülmektedir. Elamlarla ilgili günümüze yazılı metinler ve tabletler gelmiştir. Ancak bunların çözümlenmesi ve bir yere oturtulması şimdilik zordur. Bazı metinlere dayanarak Zagroş dil grubu kimlik tanımı yapılmışsa da bunun somut gerekçeleri net değildir. Bölgeyi M.Ö. III. Binli yılların ortalarından itibaren kasıp kavuran siyasi güçleri Guti ve Lulubiler temsil etmiştir. Ciddi bir siyasi güçleri, baskıcı yapıları ile bu iki kimliği belirsiz topluluk İran ve Mezopotamya’nın eski tarihinde etkin bir iz bırakmışlardır. Bölgedeki mevcut etniklerin bu kavimleri kendi ataları olarak tasarlamaları hala bir hayaldir. Tabii, bu uluslar kendi ırksal izlerini bir sonraki kavimlerde kaybettirerek ortadan kalkmışlardır. Ama günümüzden başlayarak bu izleri takip etmekle mantıksal bir sonuca ulaşmak doğru değildir. Bir sonraki dönemin İran coğrafyasının etkin siyasi güçleri Kassiler, Kaspiler, Mannalılar, Tapurlar, Mardlar, Amardalar, Kadusiler ve Medler veya Madalar olmuşlardır. Bu kavimlerin kökeniyle ilgili sadece yaygınlaşmış tezler bulunmaktadır. Buna göre, Tapurlar Teberilerin, Amard ve Mardlar Gileklerin, Kadusiler Talışların ataları olmalıdır. Ancak kesinleşmiş bir şey yoktur. En geçerli öngörüler bile Tapur adıyla Teber’in, Amord adıyla Amul’un etnonim benzeyişinden öteye gitmemektedir. İran’da en parlak siyasi güç olarak ortaya çıkan Medlerden günümüze ise hiçbir şey kalmamıştır. Dinsel kimlikleriyle ön plana çıkan bu toplumun yapı gereği geniş bir yazı geleneği olması gerekirken maalesef hiçbir Med yazısına rastlanmamıştır. İşte bu netleşmemiş etnikler üzerinden hareket etmek ve İran’da geçmişe ilişkin bir tarihsel altyapı tasarlamak bölgedeki hiçbir ulus için söz konusu değildir. M.Ö. VI. Yüzyıl ortalarında çağdaş İran efsanesinin yaratıcıları olarak sunulan Persler ortaya çıktılar. Ancak onlar bir efsaneden öte İran ve Mezopotamya’nın belleğinin kara şövalyelerine benzemekteydiler. İranistikler onlar için İran’da uzun süre bir mekan aradılar ve en sonunda Pasargat’ta karar kıldılar. Ancak Persler için aranılan Pasargat, Parsua veya Parsuva gibi mekanlar da pek gerçekçi görülmemektedir. Çünkü hiçbir tarihsel delili yoktur. Tevrat, Persleri ve onların kurucusu Kiros’u Yahudilerin kurtarıcısı olarak sunmakta ve onu ilahi güçlerle övmektedir. Ona göre, Kiros ve Persler Yahudileri Babil esaretinden kurtarmak için gelen kuzeyli işgalcilerdir. Konuya ilişkin kaynak yokluğundan dolayı şimdilik Tevrat’a inanmak zorundayız. Ancak Tevrat’a da inanmak her zaman doğru olmayabilir, söz konusu işin içinde Yahudilik taassupları bulununca. İskender M.Ö. 331 Gavgamel savaşında Yahudilerin bu ilahi kurtarıcıları olan Persleri tek kılıçla ortadan kaldırdığında bölgenin tarihinde Grek ve Doğu öğelerinin birleştiği bir Helenistik kültürün şekillendiği görülmektedir. Ucu Orta Asya derinliklerine kadar giden bu kültür İslam’a kadar etkisini azaltarak devam ettirmiştir. İskender sadece tek kişilik bir imparatorluk kurabildi. M.Ö. 323 yılında belirsiz ölümüyle ihtişamını da tabutuyla mezara gömdü. Ama adı uzun süre yaşadı. Bazı inançların mistik kahramanına dönüştü. Ölmediği yeraltına veya başka dünyalara çekildiği söylendi. Bu söylentilerin kaynağında kuşkusuz Pers siyasal olgusuna duyulan nefret yatmaktaydı. Tek kişilik imparatorluk dağıldı. Selevikosları en büyük toprakları kaptılar ve İran’ın büyük bir kısmına sahip çıktılar. Sadece kuzey-batıda küçük bir arazi Atropatena krallığına bırakıldı. Atropatena adı, o günden günümüze Azerbaycan coğrafi adının proto-tipi olarak gelecektir. Gerek Pers, gerek İskender ve Selevikoslar uzun süre doğuda kaynamakta olan kavimler göçünün önüne geçerek İskitleri İran’ın sınırında beklettiler. Ancak M.Ö. X. Yüzyılda Gobi Gölü çevresinde patlak veren büyük kuraklık Türklerin ataları Hun ve Tileri yerinden oynattı. Bunlar iki akraba topluluk olup Türk kimliğinin proto-tipleriydi. Adları daha M.Ö. III. Bin yılda Çin efsanelerine konu olmuştu. Onlar Chojları yerlerinden kovdular ve Çin’i almaya, burada bir devlet kurmaya zorladılar. Ardından Moğolların atları Jungları daha doğuya ittiler. Ancak kuraklık canlarına tak edince Merkezi ve Orta Asya’ya saldırdılar. Hemen yanı başlarında bulunan So veya Sak halklarına saldırdılar. Saklar Aral çevresindeki Kimmerleri yerlerinden oynattılar. Kimmerler peşlerinden gelen korkuyla Kafkaslar üzerinden Küçük Asya derinliklerine kadar sokularak Anadolu’da en parlak çağlarını yaşayan efsanevi kral Midas’ın devletine son verdiler. Felaket haberleri bir anda dönemin süper güçleri Urartu ve Asurları sardı. Anlatılan şeyler hiçte hoş değildi. Kimmerler bir salgın gibi önlerine çıkan her şeyi tehdit etmekteydi. Kimmer tehdidini bir diğer tehdit Sakalar dindirdiler. Saklara İran’ın belleğine korkulacak en büyük güç olarak işledi. Perslerin büyük kıralı ve Tevrat’ın peygamber kılıklı hükümdarı Kiros’un kafasını kestiler ve utanç verici biçimde öldürdüler. Persler ve Yahudiler peygamberlerinin bu acı verici ölümünü ele vermemek için ona doğal ölüm süsü verip, hayali bir mezar diktiler. Toplumlar kendi yarattıkları sürrealist kahramanları kolay kolay harcamazlar. Kirıs’da bunlardan biridir. Selevikosların son döneminde Amu-derya sınırlarında biriken Sak baskısını fazla durdurmak imkansızdır. Bunlardan Dailer diğer Massaget ve Sak gruplarını da yanlarına alarak İran’a girdiler. Birkaç ufak tefek çatışmanın ardından İskender’in varisleri de tarihe gömülmekten nasiplerini aldılar. Tarihte yok yoktur. Her güç bir alternatifi üreyince yok olmaya mahkumdur. Dailer Part adıyla İran’da geniş sınırlı bir krallık kurup, göçebeliğin verdiği dayanılması güç sayesinde Roma’ya adeta meydan okudular. Bu savaşlarda birkaç Roma imparatorunu bile hakladılar. O zamana kadar aldığı büyük zaferlerle başı dönen Roma bu darbelerle kendini buldu. Doğu sırların ve aşılması güç tılsımın sihirli bir büyüsü olarak Roma’nın karşısına çıktı. Daha Grekler Prometeus’u Kafkas Dağlarına zincirlemekle Doğu’nun mistik olduğunu itiraf etmişlerdir. Oysa, Doğu’da her şey normaldi ve toplumlar tarihsel seyir içinde birbirlerinin yurdunu ele geçirip, bir sonra gelecek olan işgalciyi beklemekteydiler. Partların sonu Sasanilerle geldi. Sasanileri ise birkaç Arap-Müslüman darbesi yok etti. İran yeni bir din ve kimlikle tanıştı. Ancak bu tanışıklık kolay olmadı. Uzun süren direnişler, ayaklanmalar, iç ve dış hesaplaşmalar ve siyasi çatışmalar İran’ı şekilden şekle soktu. Tarihler IX. Yüzyılın ortalarını gösterdiğinde İran’da birçok hanedanlı ortaya çıkmıştı. Buveyhiler, Tahiriler, Safariler, Samanoğulları, Saciler, Salariler, Revvadiler, Ziyariler ve birkaçı daha. Simcuriler ve Gazneliler Doğu İran’ı ele geçirip burada Türk devletler kurdular. Tarih 1040 yılını gösterdiğinde Oğuzların geleceği Güney Türkmenistan sahrasında yatan Dandanakan kumları üzerinde dalgalanmaktaydı.

Selçuklularla İran’a gelen kalabalık Oğuz-Türkmen grupları ilk olmadıkları gibi sonuncu da değillerdir. İran’daki Türk nüfusnun ve yerleşimlerin tarihi miladi başlarına kadar uzanmaktadır. Mevcut bilgiler ışığında Kafkasya bölgesinden Azerbaycan’ın içlerine ve Kuzey-Doğu İran üzerinden Horasan’ın güneyine ve hatta Sistan’a kadar Türklerin yayıldıkları bilinmektedir. Kafkasya’dan gelen Hun, Ogur, Çur, Bulgar, Sabir, Hazar göçleri Azerbaycan’da Selçuklu öncesi ciddi bir Türk varlığının oturduğuna işaret ederken, şimdiki Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının büyük ölçüde Türkleştiğini de ortaya koymaktadır. Bunlardan Sul/Çor, Hazar ve Çakurlu Türklerinin gerek Kafkasya, gerek İran Azerbaycanı topraklarında önemli yerleşimler edindikleri görülmektedir. Tarihçiler tarafından yanlışlıkla Kürt olarak tanıtılan ve şimdiki Muğan, Meşkin ve Erdebil çevresine dağılan Çakurluların Ermen yıllıklarında yer alan bilgilere göre Ogur/Bulgar kalıntısı oldukları bir gerçektir. Bunlar daha sonra Kara-koyunlu ve Kızılbaş boyları arasında önemli bir yer işgal edeceklerdir. Doğuda ise İran’a yapılan ilk Türk göçleri ve yerleşimlerinin miladi başlarında Kırmızı ve Ak Hun gruplarının gelişiyle oluştuğu bilinmektedir. Bu göçler sonrasında Kuzey-Doğu İran bölgesinde Hyon, Askil, Zavul, Kangar gibi Türk yerleşim alanlarının oluştuğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Ayrıca Arap kaynakları VII. Yüzyıldan itibaren Fars bölgesinde kalabalık Halaç ve Oğuz Türklerinin ortaya çıktığını söylemekteler. Gazneliler döneminde bunlara birde Karluklu Türkleri katılacaklardır. Nitekim Gazneli Devletinin kurucuları da Karluklardır. Bunlar İran’daki Türk nüfus varlığının Selçuklulardan 1000 yıl öncesine kadar uzandığını göstermektedir. Dolayısıyla, resmi İran tarihçiliğinde Türklere yöneltilen “işgalci, barbar” gibi saldırgan bakış açı hiçbir biçimde kabul edilmezdir. Selçuklu öncesi yapılan ciddi Türk göçlerini dikkate aldığımızda Türkler’in İran’daki varlığının Farslardan çok eski olduğu görülmektedir.

Selçuklular, Batı, Eski Sovyet ve çağdaş İran tarihçiliğinde tanıtıldığı gibi “barbar” bir siyasal kimlik olarak değil, İran’daki toplumsal hakları belli ölçüde gözeten bir güç olarak karşımıza çıkmaktalar. Nitekim, İran’daki başta Farslar olakla diğer İrani topluluklara ait ilk edebi ve kültürel yapıtlar bu dönemden itibaren ortaya çıkmaya başlar. Selçuklular döneminde İran’ın dini ve mezhep cereyanları ve akımları bakımından parlak bir dönem geçirdiği, edebiyat bakımından zengin ürünlerin ortaya çıktığı bir dönem olarak bilinmektedir. Öte yandan Selçuklular döneminde gelen yeni göçlerle İran’da kalabalık bir Türk nüfusunun oluştuğu söylenmektedir. Bu yeni ve taze güç, Haçlılar karşısında gerileyen İslam toplumlarının coğrafi ve kimlik bakımından ayakta kalmasını da sağlayacaktır. Doğal olarak kazanılan başarılardan birinci dereceden Selçukluların ve Türklerin yararlanması gerekmekteydi. Nitekim, Selçuklularla siyasi bakımdan Ortadoğu ve Anadolu’nun Türk kimliği kazanması bunun bir göstergesidir.

Selçuklu ve ardından gelen kısa sürelik Hazemşahlar döneminden sonra Ortadoğu XIII. Yüzyılın başlarında Moğol fetihlerine sahne oldu. Moğolların ilk dönemi sarsıcı olaylara neden olmuş ve bu şöyle veya böyle bölge ülkelerinin tarihine yansımıştı. Ancak Moğollara yapılan çağdaş İran tarihçiliğindeki ağır suçlamalar da büyük ölçüde anlamsızdır. Oysa, İlhanlı dönemi Türk dili ve edebiyatının parlama çağları yanında Fars dilli edebiyatın zirve noktası ve Fars dilinin kesin olarak Arapçanın yerini almasının bir göstergesi olduğu bilinmektedir. Başta V. V. Barthold olmakla çok sayıda Batılı araştırmacı İlhanlı dönemini, özellikle XIV. Yüzyıl başlarını Fars dilli yazının gelişme dönemi olarak sunmakalar. Bu etki uzun süre hızını koruyacaktır. Moğol hakimiyetini Türk nüfusu beslemekteydi. İlhanlılar döneminde de İran’da kalabalık bir Türk nüfusunun olduğu biliniyor. Bazı grupları ise Orta Asya’dan gelenlerle birlikte Anadolu ve Suriye’ye ve hatta Mısır’a gittikleri bilinmektedir. İlhanlı hükümdarlarının Moğolca yanında Türkçe öğrenmeleri ve bir sonraki dönemde Türkçe-Farsça sözlükler yazdırmaları İran’daki Türk nüfus yoğunluğuyla izah edilebilir. Nitekim, XIV. Yüzyıl başlarında siyasi ve askeri güç de Türklerin etkisi altına girmiştir. Bunun üzerine Türk-Moğol karışımı Çobanlılar ve Celayirliler (İlkailer) devletlerinden sonra İran’daki kontrol Kara-koyunlu ve Ak-koyunlu gibi hepten Türkmen hanedanlıklarının eline geçmiştir. Ak-koyunlular döneminde Şirvan’daki Arap kökenli, ancak kendilerini Anuşirevan soyundan kabul eden Şirvanşahlar karşısında siyasi meşruyet arayan Erdebil’deki Türk sufi hanedanı Safeviler birkaç başarısız girişimin ardından yenilerek Anadolu’da kendilerine güç aramya koyuldular. Bunlardan Şeyh Cüneyit ile Şeyh Haydar’ın Anadolu’daki Ortadoks İslam anlayışına sahip Türk boyları üzerinde ouşturdukları etki daha sonra Safevi Devletinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Safeviler, Anadolu’daki Osmanlı siyasetinden huzursuzlanan Ortodoks Türk kitlelerinin İran’a gelişini sağladı. Safevi Devleti bu güçten beslenecekti. Ancak bu oluşum, İran’da Şii Fars ulema kimliğinin ortaya çıkmasına da neden oldu. İlginç olan, Safevi Devletinin kurucuları Kızılbaş Türkleri olduğu halde dini mercii Arap caoğrafyasından getirilen Şii ulemaya verilmişti. Bu İran tarihçiliğinde koca bir boşluk olarak görülen ve hala araştırılmasını bekleyen Şii-Kızılbaş çatışmasına neden olacaktır. Özellikle, devlet bünyesinde süren bu çatışmanın kırılma noktası Kaçarlar dönemine denk gelmektedir.

XVIII. Yüzyıldan Hindistan’a sirayet eden İngilizler 1858 yılında buradaki Türk Baburlu Devletine son vererek bölgeyi kendi sömürgeleri haline getimişlerdir. Aynı tarihlerde Hazar bölgesine can atan Rusya’nın İran’a müdahalesi İngilizlerin de dikkatini kalıcı biçimde bu sahaya çekti. Kaçarların Kafkasya’yı kaybetmemek için Ruslara karşı giriştileri 1804-1812 ve 1826-1828 savaşları tam bir hezimetle sonuçlandı. Bu savaşlar askeri bakımdan bölgedeki Türk gücünün kırılması dışında, siyasi bakımdan da Türklerin zayıflamasını sağladı. Bu savaşlarda Kaçarların yanında yer alan İngilizler ve Fransızlar, Ortadoğu’daki Türk siyasal kimliğini parçalamak için bir dizi senaryolar ürettiler. Kaçar şahzadesi Abbas Mirza’nın bütün çabalarına bakmayarak, Kaçarlar gerek mali, gerek siyasi ve gerekse de askeri bakımdan İngilzlerin etkisi altına girdiler. Savaş tazminatını ve alınan kredileri ödemekte zorluk çeken Kaçar yetkilileri bunun karşılığında İran’da İngilizlere, Ruslara, Fransızlara, Hollandalılara, Belçikalılara büyük yaptırımlar olanağı verdiler. Bütün bunlar Kaçar İran’ını yarı sömürge konumuna soktu. Öte yandan Rusların Kafkasya’da Ermenilerden oluşturdukları uydu bir ulus ve devlet projesine benzer biçimde İngilizlerde Fars bürokrat ve ulema kesimince desteklenen bir Fars ulus kimliğini pekiştirmeye başladılar. Bunun üzerine İran’da ikinci dil olarak Farsçayı kullanan bütün İrani topluluklar Pers/Fars kimliğinin bir uzantısı olarak görüldüler. İngiliz casus ve misyoner Reporter’in Hindistan ve İran’da sürdürdüğü uzun sürelik misyonerlik faaliyetleri bunun açık kanıtıdır. Reporter ailesi İran’da Pehlevilerin başa gelmesinde, Panfarsizm ve Paniranizm ideolojilerinin oluşumunda ve hatta Musaddık’a karşı yapılan 1953 CIA darbesinde de etkin bir rol üstlenecekti. Bunun dışında İngilizler, İran’da Türk siyasal kimliğinin de önüne geçmeye başladılar. 1850 sonrası yapılan bir saray darbesiyle Emir Kebir öldürüldü ve onun başını çektiği Türk kanadı dağıdıldı. Bundan sonra Kaçar şahları kimlik olarak Türk, ancak yetkisiz konuma geldiler. İdari işler başını Fars bürokratların çektiği vezirlik idaresine, yani hükümete verdildi. Türklere karşı beslenilen antipati o denli büyüktü ki, askeri güç olarak Türkler ordudaki yönetimden ihraç edildiler. Kaçarların son döneminde bu köklü Türk hanedanını Rus Kazak birlikler ile Batılı subaylarca eğitilen gayri-Türk birlikler korumaktaydılar.

Buna rağmen Türkler İran’daki mücadelelerini bırakmadılar. XIX. Yüzyılın sonlarında Kafkasya Türkleri ve genel anlamda Rusya ve Osmanlı Türklerinde baş gösteren aydınlanma harekatının etkileri İran Türkleri arasında da yankı buldu. Medrese ekolu dışında Batı tarzı eğitim almış bir zümre hızla İran’da parlamaya başladı. İlginç olan İran aydınlanmasına yoğun biçimde katılan kesimin Türkler arasından çıkmasıdır. Bu rüzgara XX. Yüzyıl başında Gilek, Mazandaran ve bazı İrani topluluklar koşulsa da, onlar İran’ın genelini temsil eden Türk aydınlanmacılar arasında erimekteydiler. Buna karşılık Fars ulema kesimi ise dini ağırlıklı görüşler benimseyerek örgütlenmeye başlamıştır. Bu iki zümrenin yolu 1905-1911 İran devriminde kesişmiş, ulemanın monraşiden yana olmasıyla bir nevi ihanete uğramış olan Türk aydınlarını yoğun biçimde ulusalçı-sosyalist ideolojilere mahkum etmiştir. İngilizlerin merkeziyetçi İran yönetimini kendi etkileri altına alması karşısında İran’daki çıkarlarını korumak adına Ruslar Kuzey İran etnikleri arasında serpilmeye başlayan güçleri destekleme yoluna gittiler. Ruslar bu alanda önemli bir avantaja sahiplerdi. Nitekim, 1870’lerden beri Kafkasya ve Orta Asya’da gelişmekte olan Rus sanayisinde kalabalık bir İranlı göçmen çalışmakta ve yaşamaktaydı. Bunlar çoğu Rusya’ya izinsiz gelmişlerdi ve ailelerini beslemek umuduyla kaçak işçi gibi çalışıyorlardı. Bunlar doğal olarak bu şehirlerde yapılanmakta olan yeni sürecide yakından gözlemleme fırsatı bulmaktaydılar. 1907-1910 yıllarında İran Azerbaycanı’nda yaşanan olaylarda 20.000 fazla Kafkasya’da çalışmış ve 1905-1907 Rus Burjuva ihtilaline karışmış devrimcinin rol aldığını belgeleyen Rus kayıtları bulunmaktadır. Bunlar İran içinde bölgesel etnik olayları tetikleyici güçler olarak ortaya çıktılar. Ancak Rusya’da 1905-1907 devrimin başarısızlığı üzerine gelişen ulusalçı akımlar bugüçleri ikiye böldü. 1917 Şubat Devrimi sonrasında Kafkasya ve Kuzey İran’da, hatta Kaşkay bölgesinde faaliyet gösteren iki Türk akımının olduğu görülmektedir. Birinciler Türk milliyetçileri, ikinciler ise sosyalistler idi. Türk milliyetçileri Osmanlının çöküşünden ve Türkiye’de Kemalist devrimin Rusya ile ittifak oluşturmak zorunda kalması yüzünden Azerbaycan’da iki yıllık bir hükümet kuran Müsavatçıların etkisine girdiler. Buna karşılık sosyalistler ise Bolşevikleri desteklemeye ve onlardan yardım almaya başladılar. Bu iki güç karşısında İran’da İngilizler başını önce Seyit Ziyaeddin, daha sonra Rıza Han’ın çekeceği Fars milliyetçilerini kullanmaya başladı. 1919 yılında son Kaçar şahı Ahmet çevresindeki bazı Türk gruplarla son bir teşebbüste bulunup İngiliz baskısını kırmayı denemek ve İran’ı tam İngiliz sömürgesi ilan eden anlaşmayı onaylamaktan boyun kaçırmak istediyse de, 1921 darbesiyle her türlü hakimiyet yetkisinden men edilerek tümden Fars ulusçuların etkisi altına düşürüldü. Bolşevik Rusya ve İngilizler Kafkasya ve İran’da yeni bir siyasal Türk kimliğinin ortaya çıkmasına fırsat vermemek için İran’daki Farsçı yönetimi desteklediler. Türkiye’nin de içine düşmüş olduğu büyük bunalım karşısında Türk ulusçuları ağır bir yenilgi aldılar. Müsavatçıların İran’daki faaliyetleri 1925 yılına kadar sürdü. Kafkasya’da ise 1937-1938 Stalin terörüne kadar ayakta kaldılar. Yurttışına dağılanlar Türkiye’den beklenileni alamayınca Hitler Almanya’sı safına geçerek 1945 yılına kadar etkin biçimde varlıklarını sürdürdüler. Ama sonuç hüsran oldu. Hitler Almanya’sının yenilgisi, Rusya Müslümanları ve Türk esirlerinden oluşturulan ordunun dağılması, İran ve Kafkasya Türk kimliği için mücadele veren son akımın da ortadan kalkmasına neden oldu. Birçoğu savaştan sonra Sovyet İstihbarat çalışanları tarafından suikasta kurban gittiler. Bu dönemden sonra İran’da yeni bir süreç başladı.

1925 yılında Rıza Han, Kaçarlar yönetime son verip kendisini İran şahı ilan etti. Türklerden ve Araplardan önce yaşandığı var sayılan “Büyük Fars” kimliğine gönderme yaparak Pehlevi adını aldı. Pehlevi rejimi aşırı Fars kimliğini temel alan “tek ulus, tek dil” prensiplerine dayanmaktaydı. Buna göre, İran Ortadoğu’daki “pak ve kutsal Ari ırkının” tek temsilcisidir. İran’daki bütün etkinler de dilleri ve yaşam tarzları ne olursa olsun bu ırkın bir koludurlar. “İran eşittir Fars” mantığı ile 1930 yılında İran’da ilk kez Fars dili devlet dili ilan edildi. O zamana kadar Farsça bürokratik ve edebi bir dil olarak sarayın dışına pek etki edememiştir. Bazı Batılı tarihçilerin “Fars dili Selçuklulardan beri İran’ın resmi devlet dilidir” açıklması pek doğru değildir. Buna gerekçe olarak bürokratik işlemlerin Farsça yürütüldüğü gösterilmektedir. Oysa, aynı şey bütün bir erken ve orta çağ boyunca İran’da hukuki işlemlerin Arapça yürütülmesini gerekçe göstererek Arapça içinde söylenilebilir. Yine bunun gibi, XIX. Yüzyılın başlarına kadar askeri bir yapıya sahip olan İran’daki Türk yönetimlerinde askeri dilin Türkçe olması dolayısıyla Türkçenin devlet dili olduğu görüşü de öne çıkarılabilir. Yine, Eski Sovyet, Batı, çağdaş İran ve hatta Azerbaycan tarihçiliğinde “Farsça Safevi şahı Şah Abbas’tan beri İran’ın resmi dilidir” görüşünü destekleyecek hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Bütün bunlar Fars merkezli tarih anlayışının ileri sürdüğü ön yargılarda ileri gelmektedir. Batı ve Rus tarihçiliğinin ve dilciliğinin Türklere karşı takındığı olumsuz tavır bu anlayışa daha da geçerlilik kazandırmıştır.

Pehleviler, İran’daki sadece Türklerin değil, bütün İrani toplumların gelişiminin önüne geçtiler. Rıza Şah döneminde İran’daki baskıdan nasibini almamış hiçbir topluluk bulunmamaktadır. Bu anlayış, İran’daki etnik gelişimi kendi sınırları içine hapsetti. 1941-1946 yıllarında İran’ın İngiliz ve Rus işgali altına düşması kendi sınırları içine hapsedilen bu etnik gelişmeleri yanlış yönden etkiledi. Başını Sovyetlerin çektiği Azerbaycancılık akımı İran’daki Türklerin safını tümden böldü. İran Azerbaycan, İran Türklüğünden koparılarak küçük bir coğrafiyaya mahkum edildi ve İran kamuoyu gözünde İran’ın bütünlüğünün ve varlığının en büyük tehdidi olarak yargılandı. Oysa, Kafkasya’daki Türklerde dahil İran Türkleri Ortadoğu Türk kimliğinin hep savunucuları ve bölgedeki asırılık imparatorluk geleneğinin temsilcileri olmuşlardır. Yeni anlayışa göre, Azerbaycan Türklerine, Türklerin zoruyla erimiş İrani Azeri ve Azerbaycanlı kimliği yakıştırıldı ve mazlum millet görüntüsü verdildi. Bu psikoloji kökü günümüze kadar gelen bölge Türklerinde büyük bir travmaya yol açacaktır. Bütün tarih, edebiyat, dil bu anlayış doğrultusunda yorumlandı ve teblig edildi. Azerbaycan sınırları içine hapsedilmiş bir yapay kimlik Pehleviler tarafından İran, Sovyetler tarafından Kafkasya Türklerinin sökülüp atılması zor alın yazgısına dönüştürüldü. 1945-1946 yılında İran Azerbaycanı’nda oluşturulan Pişaveri başkanlığındaki ADP Hükümeti bu yapay kimliğin ilk temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır.

Bu kimliğin dışında kalan aynı dili ve kimliği paylaşan İran Türkleri ise 1940’lı yılların sonunda Doktor Muhammed Musaddık liderliğinde Milli Cephe’yi oluşturarak İran’daki sömürü güçlerine savaş açtılar. 1951-1953 Musaddık hükümeti dönemi İran’da demokrasi ve özgürlük açısından övülmeye değerdir. Ancak Musaddık’ın petrolün millileştirilmesi, İran uluslarının eşitliği yönünde izlediği siyaset 1953 yılında onun CIA derbesiyle devrilmesine neden oldu. Devrilmesinde İran’da Panfarsist ideolojisinin kurucularından olan Reporter’in oğlu Şapur’un da yer alması dikkate değer bir husustur. Darbe öncesinde resmi İran tarihçiliğinde İran İslam devriminin mimarlarından gösterilen Ayetullah Kaşani’nin 10.000 dolar karşılığında darbecilerden yana yer alması ise ibret vericidir.

Darbe sonrası Muhammed Rıza Şahın İran’da başlattığı Ak Devrim uygulamaları İran’daki dengeleri daha da altüst etti. O zamana kadar şah İran’daki Fars ulema kesimin çıkarlarına pek dokunmamıştı. Ancak Ak Devrim politikları mollaların elindeki büyük avantajların sökülüp alınması anlamına geliyordu. Öte yandan İran’ın SAVAK zoruyla yönetilmesi toplumsal gerilimi de artırmıştı. Bu iki gelişimin şah rejimini hedef göstererek ortak cephede yer alması 1979 İran İslam Devrimini doğurdu. İmam Homeyni, devrimin sadece sürrealist bir kahramanı olarak İran’a geri döndü. O zamana kadar Homeyni, İran toplumu için abartıldığı kadar müstesna bir kişililk olmaktan çok uzaktı ve zaten hiçbir zamanda öyle olmadı. Yeni iktidar ülkeyi cami, hakimiyeti ise mimber olarak görüyordu. Vaaz politikalarına dayalı rejim iç hesaplaşmalardan ortaya çıkan Irak saldırısıyla kurtardı. 1983 yılında İran artık “küfürden arınmış bir ülkeydi”. İlginç olan bu tarihe kadar İran Devriminin Batı’da ve hatta Sovyet Rusya’da “çağdaş dünyanın en parlak devrimi” olarak reklam edilmesiydi. İran Devrimin gerisinde birçok gizli gerekçe aranmaktadır, ama bunların hiçbiri kanıtlanmış değildir. Devrim, ülkeye şeriat yasaları dışında hiçbir yenilik getirmedi. İran’ın en büyük sorunu olan etnikler konusunda eski Pehlevi uygulamaları olduğu gibi korundu. Irak savaşının bitimiyle İran ekonomik bazda bazı gelişmeler gösterdi. 1990 yılı sonrasında İran’a, rejimin “kara din” gölgesine rağmen toplumsal ve yaşamsal anlamda bazı refahlıklar geldi. Bütün olumsuzluklara rağmen bugün İran toplumu Ortadoğu ülkeleri arasında en müreffeh toplum olrak görülmektedir. Ancak mezhep fanatizmi, İran’ın daha da gelişmesini engelledi. Homeyni iktidarı boyunca İran’ın yurdışına yaptığı en büyük ihracak “devrim”di. Kendisini korumasız bulan yeni rejim silahlanmaya büyük önem verdi. Irak savaşı bu girişiminin yanlış olmadığını kanıtladı.

Bugün için İran 60 milyondan fazla nüfusun, 90’dan fazla etnik kesimin yaşadığı ve dünyadaki siyasal atmosferin üzerinde sıkıştığı bir darboğazdan geçmektedir. Yakın gelecek gözünü dört açıp İran’da olacakları beklemektedir. Büyük planlar yanında küçük hesaplarında söz konusu olduğu bu bekleyişin İran’a ne gitireceği belirsizdir.

İran’daki yönetim alternaitfi bol olan bir rejim gibi gözükse de aslında hiçte öyle değildir. Varolan dengeler üzerinde hafif bir oynama rejimi çöküşe itebilir. Rafsancani sonrası süreçte İran sesiz biçimde bir iç hesaplaşma yaşadı. Dünya kamuoyunun İran’a kendi kafasında geliştirdiği yargılarla bakması Hatemi’nin ülkedeki misyonunun “Gorbaçev’den farkısız” olduğunu gizledi. İranlılar mevcut rejimin alternatifi olarak federalizmi göstermekteler. Ancak bu içi boş ve bir ölçüde İran’daki etnikleri rahatlatan psikolojik bir söylemden öteye gitmemektedir. Federalist bir İran İslam Devrimi sırasında mümkün gözükürken (ki o dönemde Sovyetler devrimden bunu beklemekteydiler), bugün için federal yapıyı belirleyecek sınırların ortada kalmadığı görülmektedir. İran’ın kendi bünyesinden üretecek yegane alternatifin ülke içinde bir güçün (ordu) farklı bir biçimde yönetime el koyması olabilir. Ancak böyle bir şey hesaplarını İran üzerine yapan hiçbir gücü tahmin etmiyeceyinden ayakta duramaz.

Batılı güçler İran’la iligili geleneksel politikalarını desteklemekteler. Her ne kadar bu politikalarını demokrasi ve insan hakları söylemleri içinde gizleseler de İngiliz, Fransız ve Almanya’nın tasarısı İran pazarından ciddi bir pay kapmak yönündedir. Ancak bu garanti olmadığından kendi çıkarlarını destekleyecek bir yönetimden yanalar. Bu da yetmediyinden, İran’da her hangi bir azınlığı kendi saflarına çekmeleri gerkmektedir. Bu yönde Avrupa Briliği hepten bir “Kürt kartına” oynamaktadır. Irak’taki uygulamalarıyla ABD’nin bu kozu Avrupa’ya kaptırmaya niyetli olmadığı anlaşılıyor. Ancak bunun yanında ABD, bir zamanlar Sovyetlerin isteyip de yapamadığı “Azerbaycan Projesini” yedekte tutmaktadır. Rusya’nın İran’la sınırlarının kalmaması kendi adına büyük bir dezavantaj olarak görülmektedir. Ancak bu Rusya’nın tarafsız kaldığı anlamına gelmez. Azerbaycan ve Türkmenistan’ın ise İran’la sanal, ancak sanal olduğu kadar da gerçek bir toprak hesaplaşmaları bulunmaktadır. İran konusunda gözden kaçırılmaması gerek iki güç daha bulunmaktadır: İsrail ve Çin. Çin’in İran’la köklü anlaşmaları bulunmakta ve İran’ı silah bakımından besleyen en büyük “müttefik” olarak gözükmektedir. İsrail ise “bölgesel tehdit” söylemleri altında ABD cephesinde yer almaktadır. 1980’lere ait bir Sovyet istihbarat raporunda İsrail’in İran’ın parçalanmasından yana olduğu belirtilmektedir. Ancak Amerika’nın parçalanmış bir İran istediği pek düşünülemez. Aslında İran’la ilgili bütün bu güçlerin huzursuzluklarının kaynağında Türkiye’nin tepkisizliği yatmaktadır. Türkiye, İran’da ortaya çıkacak her hangi bir sorundan “öcü gibi” korkmaktadır. Buda Türkiye’nin Menderes Hükümetinden beri İran’a ilişkin hiçbir öngörüsünün bulunmamasından ileri gelmektedir. Oysa, 1925 yılında Atatürk, devrik İran şahı Sultan Ahmet’le İran’da İngilizlere karşı alternatif bir darbe planlayacak kadar ileri gitmiş, ancak şahın buna yanaşmaması sonucu geri addım atmıştır. 1941-1946 işgal yıllarında bile Sovyetlerin İran konusunda en çok çekindiği ülkenin Türkiye olduğu bugün ortaya çıkan Sovyet arşiv belgeleri doğrultusunda kesinken, bugün Türkiye dış politikasında bariz biçimde görülen “İran açığı” hiçbir biçimde izah edilemektedir. İran’la ilgili Türkiye’nin geleneksel iki korkusu bulunmaktadır: Kürtler ve Alevilik. Ancak, Irak’ta yaşanan son gelişmeler ilkinin Türkiye’nin kontrolünden çıktığını göstermektedir. Türkiye’nin kapsamı dışında kalan bir Kürt sorunu İran’daki “Aleviliği” de Türkiye aleyhinde canlandırmaktadır. Yaklaşık son on yıldan fazla bir süredir, Kürtler yoğun bir kimlik arayışı içindeler. Bu kimliği yerel öğelerle beslemek ön koşul olarak görüldüğünden, Kürt misyonerler Alevi altyapı kültürünü Kürtlüğe devşirerek İran’daki nüfus alanlarını genişletmekteler. Batı’daki çalışmaların bu yönde kendilerine destek olduğunu göstermektedir. Öte yandan İran’da ciddi bir Alevi kitlesinin varlığı gizletilmez. Şii rejimin baskısı Alevi toplumlarda geçici bir kimlik kaybına yol açmış gözükse de, bu kimliğin sağlam bir kültürel tabanı bulunduğundan şimdilik gizletilmiş bir uygarlık gibi gözükmektedir. Alevilik, Şiilikten tümden farklı olup kendince köklü iç katmanları bulunmaktadır. İran Aleviliğinin temsilcileri ise yoğunlukta olarak Türkler olmakla birlikte, aralarında Gorani gibi Kürtlere Aleviliği benimseyip devşirmede aracı olacak İrani bir topluluk da bulunmaktadır. Ancak, İran tarihi boyunca Aleviliğin ciddi sorun olduğu görülmemiştir. Kızılbaş söylem bile 1502 yılında Safevi Devlet kurulunca göz ardı edilmiş ve hatta baskıya uğramıştır. Ayrıca, İran Aleviliğinin Türkiye Aleviliğini tetikleyecek hiçbir gücü bulunmamaktadır. Bunda azgelişmişlik te önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin siyasal aklındaki “Osmanlı-İran mezhep savaşlarının canlı hatırası” olarak beliren bir İran Alevilik tehdidi söz konusu bile değildir. Aksine, İran Aleviliğini devşiren ve tamamlanmış bir Kürt kimliğinin gerek Türkiye, gerek İran, gerekse de Kafkasya Türklerine karşı kullanılacağı kaçınılmaz bir gerçeklik olarak görülmektedir. Ermenilerin, Süryanilerin ve Asurilerin bölgede uğradıkları son yüzyıldaki nüfus kaybı, Batı karşısında onların ciddiye alınmamasına ve Kürtlerin vitrine çıkmasına neden olmuştur. Tabii, bütün bölge toplumları gibi Kürtlerin de kendi kimlik haklarından yararlanmalarına itiraz edilemez. Ancak, Kürt kimliği kendi içi gereksinimlerinden doğmuş değildir. Büyük ölçüde sanal coğrafi ve sanal etnik tanımlarından beslenmektedir. Kürt kimliği bütün ideolojik ve siyasi karşı koymalara, yapılan onca çalışmalara rağmen birleştirici bir kimlik olmaktan uzaktır. Bu durumda, Türkiye için tehlike başkalarının tekelinde ve İran’daki belirsiz topluluğunda da katılımıyla kullanılacak bir Kürt sorunu gözükmektedir. Ancak, İran’ın devlet bütünlüğü tezini savunmakla Türkiye’nin bunun önüne geçeceği tezi de anlamsızdır. Nitekim, Kürt kartını Türkiye’ye karşı kullananların başından İran’ın kendisi gelmektedir. Son 10 ila 15 yılda Türkiye’nin İran sınırı boyunca yapılan Kürt yerleşimlerine destek vermek, Urmiye gibi bölgesel önemi büyük bir merkezi her hangi bir sorun halinde Türkiye’nin kontrolüne geçmemesi için Kürtleştirmek, Hoy ve Maku hattı boyunca Türk yerleşimlerini ortadan kaldırarak Türkiye’nin İran Azerbaycan’la doğal etnik sınırını kesmek ve yakın geçmişte PKK’ya verilen destek İran’ın devlet politikası olarak görülmektedir. Yine Aleviliğin Kürt tekelinde Anadolu’daki Kürt Alevilere enjekte edilmesi İran’ın göz yumduğu ve desteklediği yöntemlerdir. Bütün bunlar alternatif İran arayışları karşısında Türkiye’nin savunduğu mevcut İran’ın masum olmadığını göstermektedir. Öte yandan, sanal Homeyni kimliğinin 1990 öncesi Türkiye’nin Sünni kesimi arasında daha yoğun savunulduğunu söylemek ilginç bir husus olsa gerek. Oysa, birkaç ciddi projenin benimsenim uygulanması durumunda İran sorunun en avantajlı ülkenin Türkiye olacağı da bir gerçektir. Bunun için Türkiye’nin İran’a ilişkin ciddi ve sağlam bir gözleme gerksinimi bulunmaktadır.

Her şeye rağmen İran’ın Pandora’nın kutusu olmadığını hatırlatalım.

Çarşamba, Nisan 19, 2006

Anneme Mektuplar

Aziz anne! Tanıdığım ilk ve tek kadın. Sen, ey kutsal büyük. Göğsümde yaşıyorsun. Göğsümde yaşaman için yaşıyorum.

Görüşmeyeli üç yıl oldu. Benim için üç yıl, senin için üç bin yıl. Hicran belki sonsuza kadar sürecek. Tanımadan, tanışamadan solacak bahtım? Belki de hiç yoktun, yoksun. Ama ben senin çocuğunum. Yalnız, kimsesiz ve bahtsız biricik evladın.
Tarih: 19.11.99
Saat: 16.00

Korkak bir sonbahar Güneşi. Ve Deniz, susuz, gölgesiz. Vapurdayım. Hep yoldayım. Ölüme giden bir yolculuk. Çıplak ve yalnız. Tek başına bir dost. Beni bekleyen kimsem yok. Yalnızlık değil bu. Bir kabus, bir trajedi.
Tarih: 22.11.99
Saat: 13.30.

Bir insan harabesinin içindeyim. Ama ne önemi var, zaten ben orada değilim. Çünkü seninleyim, sendeyim. Her an, her gün. Ama bunun senin için de önemi yok. Bir kabus...
Tarih: 2.12.99
Saat: 13.20.

Pazar, Nisan 09, 2006

Türkler’in Orta Asya’ya Yayılışı


Orta Asya’nın tarihi ciddi anlamda İskitler’le başlar. Bir çok tartışmalar konu olan İskitler’in gerçek anlamda kimlikleri tespit edilmiş değildir. Her ne kadar araştırmacıların büyük bir çoğunluğu, onların İran kökenli olduğundan yana görüş belirtseler de, karşıtlarının iddiaları da aynı derecede geçerliliğini korumaktadır[1]. Son dönemde bu konuda birbirini destekleyen iki Rus tarihçisinin görüşü esas alınmaktadır. I. M. Artamonov’un irili ufaklı konuya ilişkin bir yığın çalışması[2] ve B. N. Grakov’un konuyu özetleyen bir monografisi[3], İskitler’in m. ö. 2 binin ortalarıyla m. ö. VII. Yüzyıl sonlarına kadar İdil-Ural bozkırlarında göçebe bir yaşam süren Srubnaya kültürüne mensup bulunanların neslinden olduklarını göstermektedir. Buna göre, İskitler’e ait arkeoloji bulgularında el geçen malzemeler Tunç Çağı Srubnaya kültüründe meydana gelmiştir. Bu kültürel özelliklerin Pers dönemiyle benzerlik içermesi İskitler’i İran kökenli olabileceği ihtimalini doğurmuştu[4].

Mevcut bilgiler ışığında İskitler’in bir tek etnik gruba dahil edilemeyeceği bilinmektedir. Grek kaynakları genel anlamda İskitleri üç kola ayırmaktalar: Göçebe İskitler, Ekinci İskitler ve Sabancı İskitler. Bunların da başında hakim zümre bulunmaktaydı ki Türk tarih literatüründe bu tabakaya İskit Boy-Beyi adı verilmektedir[5]. İskitler ana kitlenin etrafına çeşitli etnik grupların m. ö. 2 bin yılın ortalarından itibaren toplanması sonucu bugünkü Kazakistan bölgesinde kümeleşmeye başlamışlardı. Bunlar, m. ö. IX. Yüzyılda Kimmerler’in batıya hareketinden önce onların doğusunda bulunmuş olmalılar. Bilindiği gibi, Kimmerler İdil-Ural arası topraklarından İskit baskısı sonucu batıya geçmişlerdi. Daha önceki dönemlerde bunların Kazakistanın içlerine doğru Sır-derya’nın kuzeyi boyunca oturma ihtimalleri çok yüksektir. Kimmerler’in buradaki varlıkları m. ö. 2 binle m. ö. XVIII. Yüzyıllar arasında dayansa gerek. Onların doğusunda Balkaş, Tarbagatay ve Altay’lara doğru İskit boyları oturmuş olmalıdır. Kimmerler İran kökenli iken, İskitler İran dışındaki diğer etnik grupları da bünyelerinde barındırıyorlardı. Onların doğusunda ise erken Çin yıllıklarının genel bir isimle ‘Batı barbarları’ veya ‘Batı göçebeleri’ olarak tanıdıkları boylar meskundular[6]. Bu göçebe boyların Çin’le olan münasebetleri m. ö. 3 bin yıllarına kadar uzanıyordu. Bu boylar arasında genel olarak dördünün ismi erken dönem Çin kaynaklarına yansımıştır: Hun-yü, H’yenyun, Ti ve Junğ[7]. Bunlar arasında Junğlar’ın Çin’le komşu oldukları biliniyor[8]. Bu dönemde Çin’deki hakim hanedan Hsia idi[9]. Ti ve Di boyları Junğlar’ın kuzey-doğusundaydı ve onların da Hisa üzerine tacizleri sürekli bir hal almıştı[10]. Hunlar’ın ataları Hun-yüler daha kuzeyde H’yenyunlar’la birlikte veya komşu olarak oturuyordu[11]. Rivayete göre, m. ö. 2600 civarında Sarı Ülkenin hükümdarı, yani Hsia, Hun-yü’lere karşı bir sefer düzenlemişti. Anlaşılacağı gibi, m. ö. 3 bin ile m. ö. 1000 yılları arasında Aral çevresinden Gobi çölü üzerinden Çin’e kadar olan arazideki boyların dizilişi şöyle idi: en batıda Kimmerler, muhtemelen Aral’ın kuzeyinden Ural’a kadar olan sahaya hakimlerdi. Bunların çevresini batıdan, güneyden ve kuzey-batıdan Hind-Avrupa ve İran kavimleri sarmıştı. Kendileri de bir İran kavimi olan Kimmerler’in onlarla bir problemlerinin olmadığı, daha çok doğu ve kuzey-doğu komşuları İskitler’le sıcak temas halinde yaşadıkları muhtemeldir. Ikinci büyük boylar kümelenmesi İskitler olup İran ve Proto-Türk unsurları bünyelerinde barındırmaktaydılar. Bunların oturdukları arazi muhtemelen Kimmerler’in doğusundaki, şimdiki Kazakistan’ın Karatau Jotası, Taşkent Bölgesi, Kırgız Dağları, Balkaş üzerinden Tarbagatay ve Altay eteklerine ve Kazakistanın kuzey-doğusundan kuzy-batsısına doğru uzanıyordu[12]. Üçüncü büyük boylar grubu Ti veya Di’lerdi, bunlar daha sonra Çin yıllıklarının sözünü ettiği Tinğ-Ling, Ermeni ve Gürcü kaynaklarının ise Durg veya Turg dediği Tölös/Töles boylarının atalarıdır. Bunların İskitler’le komşu oldukları muhtemeldir. Ti’lerin Altay çevresinden Gobi’ye kadar Moğolistan sahasında oturdukları biliniyor. Hun-yü ve H’yenyun kavimleri daha kuzeyde bulunuyordu. Çin’e en yakın olan ve Moğolistan sahasında barınan kavimlere ise Junğlar’dı. Bu açıdan bakıldığında Eski Türkler’in ataları sayılabilecek Hun-yü ve Tiler doğudan komşuları Junğ, batı komşuları İskitler’le de kaynayıp karışmış oldukları muhtemeldir. Ayrıca, bu boyların bulundukları arazi kavimlerin her an birbirlerini tetiklemeye ve doğal veya askeri ciddi bir baskı olduğu zamanda birbirlerini harekete geçirmeye müsaitti. Böyle bir tehdit büyük itişmeler ve kakışmalar sonrasında ancak m. ö. XI-X. Yüzyıllarda ortaya çıkacaktır.

M. ö. XIV. Yüzyılda Junğ boyları Hami’den Kingan’a kadar uzanan geniş bölgeyi ellerinde bulunduruyordular[13]. Junğlar Çin’le bozkır arasında adeta üst konumundaydı. Junğlar’la birlikte adları geçen bir diğer bozkır kavimi Tiler’di[14]. Junğlar’la Tiler’in yakın ilişkiler içinde oldukları ve bunların sık sık Çin’e saldırdıkları biliniyor. Bu boyların kuzeyinde oturan Hunlar’ın Çin’le temasları oldukça kısıtlıydı. Hunlar’ın ve Tiler’in eski Türk toplulukları olduğu kesindir. Muhtemelen bunların bazı grupları İskitler’e karışmışlardı. İskitler’e karışmış bu gruplar hakkında kesin bilgilerimiz olmasa da erken feodal dönem Ermeni ve Gürcü yıllıklarına yansıyan bilgiler ışığında bu boyların kimliklerini tespit etmek mümkündür.

Kendileri de bir kuzeyli olan Chou hanedanlığı[15] Çin’in kuzeyini ele geçirdikten sonra Junğ ve Ti saldırılarının önüne geçmeye çalıştılar. Çin kaynaklarına yansıyan ilk ciddi Chou – Junğ – Ti savaşları m.ö. XII. Yüzyılın ortalarında olmuştu. Bu dönemde Chou’lu Prens Ch’ang Junğlara karşı büyük bir ordu sevk ederek, m.ö. 1140 yıllarında onlarla çetin savaşlara tutuştu. On yıldan fazla süren bu savaş 1130 yılında Junğlar’ın ve muhtemelen Tiler’in yenilgisiyle sonuçlanmıştı. Prens Ch’ang mağlupları Kan-su’nun kuzeyine atmıştı[16]. Tahminimizce, bu olay bölgedeki boyların dengesini bozmuş olmalıdır. Gerek Junğlar’la, gerekse de Tiler’e yapılan Chou baskınları bu boyları belli ölçüde yurtlarının dışına kaydırmış olmalıdır. Orta Asya’nın ve bozkır sahasının Türk yapısını açıklamak için Tinğ-ling veya onların ataları Ti/Diler’in durumuna açıklık getirmek gerekecektir.

Grumm-Grjimaylo’ya göre, Çinliler Ting-lingler’in ülkesini ‘Sha-sai’ olarak isimlendirmekteydiler. Burası, ‘Çölle’ kaplı arazi olarak belirtildiğinden, bölge Gobi’nin batı kesimlerine denk düşmektedir[17]. Daha sonraki Çin kaynakları, onları Kan-su’nun kuzeyinde göstermektedir. Eberhard’a göre, burası Orhon havalisi olsa gerek[18]. Yine bir diğer bilgiye göre, Ting-lingler H’yung-nu’ların kuzeyindiler[19]. Aktarılan son bilgiler Tiler’in genç dönemlerin ilişkindir. Çinlilerin bu bölgeye Sha-sai demesi tesadüf değil, zira Çinliler bölgede oturan toplulukları genel bir isimle ‘Sai halkları’ olarak tanıtıyorlardı. K. Czegledy, m.ö. IV-II. Yüzyıllar arasında bugünkü Taşkent, Isık Göl arasında ve Tanrı dağlarının batı bölgesinde Saka kavimlerinin oturduğunu söyler[20].

1140-1130 yılları arasında Choular’ın Junğlar’la birlikte Tiler’e de saldırdıkları kesindir. Tiler’in Türk oldukları biliniyorsa da, bunların Hunlar’la olan akrabalığı netlik kazanmış değildir. Çin kaynakları da bu hususta farklı görüşler sunmaktalar. Chiu-Tang Shu, Tölösler’in (Ting-ling) aslen Hsiung-Nu (Hun)’lardan ayrı bir nesilden geldiklerini vurgularken[21]; Tunğ-çi, onları H’yunğ-nu’ların bir boyu olarak tanıtmaktadır[22]. Pei-shih’te yer alan bir bilgi bu durumu açıklamaktadır. Kaynağa göre, m.ö. X. Yüzyılda kuzeyde oturan Türk boylarına genel bir adla ‘Ti’ denilmekteydi. Bunlar ‘Kırmızı’ (doğu) ve ‘Ak’ (kuzey) olmak üzere ikiye ayrılmışlardı. Kırmızı Tiler, daha sonra Tölöslerin ilk cetleri olacaktır[23]. Muhtemelen, Ak Tiler daha kuzeyde oturmakta, Kırmızı Tiler ise Çin’le sınır bölgelerde yurt edinmişlerdi. Hunlar’la Tiler akraba boylar olsa gerek. Bunların ayrılma süreci, yani ana boydan kopmaları m.ö. III. Bin yıllarına rastlamaktadır. Bu dönemde Tiler ana yurtlarını bırakıp aşağılara inince Hunlar uzun bir süre daha yurtlarında beklemişlerdi. M.ö. X. Yüzyılda Chou saldırısı ve boylar arasında baş gösteren sıkıntı Ak Tileri batıya doğru harekete geçirmiş olmalıdır. Ak Tiler’in göçü İskitleri de yurtlarından oynatmış olmalıdır ki bunun sonucunda onlar Kimmerler’in yurtlarını ele geçirmişlerdi. Yurtlarından olan Kimmerler’in batı macerası böyle başlamıştı. Ama Ti boylarının akınları durmayınca bu defa İskitler Kimmerler’in takip ettikleri yolu izlediler. Gürcü ve Ermeni kaynakları, m.ö. IV. Yüzyılda sona eren güçlü İskit/Saka göçlerinin yerini Durg/Turg adı verilen göçebelerin aldığını kaydetmekteler. Ermeni ve Gürcü yıllıkları Turg adı taşıyan iki Türk boyundan söz eder: Bunturg/Bundurg ve Haylandurg/Saylanturk[24].

VII-IX. Yüzyıllar arasında yazıldığı bilinen ‘Kartli’nin Müracaatı’ isimli anonim eserinde şöyle denilmektedir: “İskender (Makedonyalı Büyük İskender: m.ö. 336-323), Lota’nın oğullarının soyunu kaçmağa zorladı ve onlar karanlıklar ülkesine sığındırlar; orada zalim ve acımasız Bunturglar’la karşılaştılar. Onlar (Bunturglar) Kura nehri sahillerinde oturuyorlardı; dört şehirde yerleşmişlerdi. Onların hükümdarı fazla dayanamayacağını anlayıp uzaklaştı. Bu zaman Haldeyliler tarafından göç ettirilmiş Honlar geldiler. Bunturglar’ın hükümdarından haraç ödemek kaydıyla toprak istediler ve Zanavar’da yerleştiler. Bir süre sonra Aleksandr (İskender) geldi. Şehirlerden üçünü ve kaleleri yağma etti ve Honları kılıçtan geçirdi. Sonra Aleksandr Sarkine’yi ele geçirdi. Bundan sonra Bunturglar orayı bırakıp gittiler”[25]. Y. S. Takayşvili[26], N. J. Marr[27], L. M. Melikset-bek[28] ve A. Melikişvili[29], Gürcü ve Ermeni kaynaklarında geçen bu boyların batıya gelen ilk Türk göçleri olduğunu kabul etmekteler. Müelliflerin fikir ayrılıkları yaşadıkları husus, Bunturglar’ın hangi Türk grubunu temsil ettikleridir[30]. Kafkasya bölgesiyle Orta Asya tarihi birbirinden ayrı araştırıldığından yerel Kafkas kaynakları ile Çin yıllıkları arasında bir bağlantının kurulmamış olması doğudan kopup gelen göçlerin durumunu açıklamakta büyük sorunlar çıkarmıştır. İskitleri batıya iten Ti grupları uzun bir dönem onların oturdukları bölgelerde barınmıştılar. Bu arada İskitler’in tamamının da batıya göç ettiği söylenemez. Nitekim, m.ö. IV. Yüzyılda Aral – Hazar bölgesinde İskitler’in kalıntıları olan Massagetler yaşıyorlardı. K. V. Traver, Massaget adının ‘Mas/saka/ta’ olarak okunacağını ve ‘büyük Saka ordası’ anlamına geldiğini söylemektedir[31]. M.ö. VI-IV. Yüzyıllarda Massagetler’in Aral – Hazar bölgesinde güçlü bir krallığının olduğu kesindir. M.ö. IV. Yüzyılda Hun baskınları sonucu eski İskitler’in ilk yurtlarını işgal eden Ak Ti boylarından Bunturk/Buntürkler ilk Türk boyu olarak batıya doğru harekete geçtiler. Onlar, Massagetler’in kuzeyinden dolanırken onlara bir darbe indirerek İskitler’in takip ettiği yoldan hareketle Azerbaycan’ın Kura nehrine kadar bütün Kafkasya bölgesini ele geçirmişlerdi. Massagetler aldıkları Buntürk darbesinden Aral’ın aşağı kısımlarına taşınarak, burada daha sonra İran’ı istila edecek olan Part kümelenmesine zemin hazırlarken, Bunturklar’ın m.ö. 320’li yıllarda Büyük İskender’e yenildikten sonra Kuzey Kafkasya ve Hazar Denizi’nin kuzeyi ile doğu kısımlarında dolaşarak daha sonra gelecek Türk göçlerine zemin oluşturmuşlardı. Muhtemelen, Ermeni ve Gürcü kaynaklarında adları geçen Bundurg/Bunturg adının ‘Durk/turg’ kısmı Çinliler’in Ti/Ting/Ting-ling adını verdikleri Tölös boylarının adındaki ‘Ting’le aynı olsa gerek. Türkolog Franke’nin de bir zamanlar önerdiği gibi, ‘Türk’ adı ‘Ting’den gelmektedir iddiası, Bunturg adındaki ‘Durg/Turg’la biraz daha ciddiyet kazanmaktadır. Sonuç ne olursa olsun, Bunturklar’ın İskitler’den sonra Hun baskısıyla yurtlarından oynatıldıkları ve batıya hareket ederek Hazar’ın kuzey ve barısını ele geçiren bir Ti boyu olduğu anlaşılmaktadır. Bunturklar’ın m.ö. IV. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Kura nehri civarında Büyük İskender’le çarpıştıkları ve burada dört şehirlerinin olduğuna bakılırsa bu boyların bölgeye hareketi daha erken bir tarihte gerçekleşmiş olmalıdır[32]. Bu bilgiye dayanarak Eski Türklerin Orta Asya ile ilk tanışıklıklarının Tiler’den ayrılan bir boy olan Bunturk/Buntürkler’le başladığını varsayabiliriz. Bunturklar’ı bir takım küçük Hon/Hun boyları ve yine Ti boyu oldukları bilinen Bulğarlar takip etmişti. V. Yüzyıl Ermeni tarihçisi Movses Horenas, m.ö. 138 ile 110 yılları arasında Kafkas Ötesini saran iki büyük Bulğar akınından söz etmektedir[33].

Bulğarları[34] Basiller[35], Hun veya Gunlar[36], Haylandurg veya Saylanturklar[37], On-ogurlar[38], Sabirler[39] ve daha sonra Hazarlar[40] takip etmişlerdi. Bütün bu boyların tamamı Türktür; bazıları Ti, bazıları da Hun gruplarına dahillerdi. Hun İmparatorluğunun çözüldüğü sırada, imparatorluğun batısında oturan Ti/Tölös kavimleri (Ak Tiler) yavaş yavaş Orta Asya’nın içlerine doğru, Aral çevresine yayılmaya başladılar. Onların bu bölgelere gelmesi öteden beri bölgede sıkışıp kalmış Massagetleri harekete geçirdi. Birkaç yüzyıl sonra Massagetleri Kuzey Hazar ile Kura nehri arasında Meskurlar olarak görüyoruz[41]. Aral çevresine gelen Tiler’in ana kitlesi[42] buralarda 300 yıllarında Eftalitler Devleti’ni kuracaktır[43]. Daha doğuda bulunan Ti kavimleri ise Kırmızı Tiler’le birlikta (Çin kaynaklarının Tölös olarak bahsettiği Ti grupları, bir diğer isimle Kao-cheler) Juan-juan (Ju-juan) yönetimine girdiler[44]. 551 yılından itibaren ise Tölös boylarının tamamını Göktürk egemenliğinde görmekteyiz[45]. Göktürk İmparatorluğu döneminde Tölös boyları, Türkler’in Apirum dedikleri Bizans Devleti sınırlarına kadar yayılmışlardı. Çin kaynakları Tölösleri altı grup halinde Orta Asya boyunca dağıldıklarından söz etmektedir:

Birinci Tölös grubu Tola nehrinin kuzeyinde beş ana boy ve küçük uruklar halinde oturuyordular. Bu gruba Boğut/Bogut, Tongra, Wei-ho, Bayırku ve Fu-lo boyları ile Meng-ch’en, T’u-ju-ho, İzgil, Hun, Hu-hsie gibi kabileler dahildi.

İkinci Tölös grubu Hami’nin batısı, Karaşar, Tanrı dağlarının kuzeyinde Çh’i-pi (Çepi/Çepni?), P’u-lo-chih, İ-shih, Su-p’o, Na-ho, Wu-kuan, Ye-shih, Yü-ni-huan ve diğer küçük kabileler halinde oturmaktaydı.

Üçüncü Tölös grubu Altay dağlarının güney batısında yurt tutmuşlardı. Bunlara Sir-Tarduş, Shih-p’an, Ta-ch’i boyları dahildi.

Dördüncü Tölös grubu Samerkand’ın kuzeyi, Sırderya yakınlarında Ho-shih, Ho-chie, Po-hu (Bugu), Pi-kan (Muğan), Chü-hai, Ho-pi-hsi, Ho-ts’o-su, Pa-ye-wei ve Ho-ta gibi kabileler halinde yaşamaktaydılar.

Beşinci Tölös grubu Hazar denizinin doğusunda oturuyordu. Bunlara San-auo-yen, Mie-ts’u, Lung-hu kabileleri dahildi. Aynı dönemde Karadeniz ile Hazar’ın kuzeyinde muhtemelen Ak Ti gruplarından daha erken dönemde ayrılmış Türklerin batı grubu Ogur boyları meskundu.

Altıncı Tölös grubu Apirum’un (Bizans) doğusunda En-chü (Engü), A-lan (Alan), Pei-ju, Ch-iou-li, Fu-wen-hu boyları halinde iskan tutmuşlardı. Bunlardan Alan boyu İran kökenli olup daha sonra bu gruba katılmıştı[46].

Böylece, Türkler’in Orta Asya, Kazakistan bozkırları ve Güney Rus steplerine göçleri m.ö. XI-IX. Yüzyıllardan itibaren başlayıp[47], artarak devam etmiştir. Orta Asya’ya göç eden Türklerin esas ve ilk kitlesini Tiler’in Ak Ti gruplarının oluşturdukları kesin gibidir. Ju-juan saldırıları sonucu bu göç dalgasına Kao-cheler’in, yani Kırmızı Tiler’in katılmasıyla Tölös boylarının neredeyse tamamı batıya geçmiştir. Daha sonra sahneye çıkacak olan Uygur, Kang-cü, Peçenek, Guz – Oğuz boyları bu Tölös boyları arasından çıkmışlardı[48].

Kaynakça ve Notlar
[1] Bu hususta geniş bilgi için bkz. İ. Durmuş, İskitler (Sakalar), Ank. 1992;
[2] İ. M. Artamonov, ‘Etnogeografiya skifii’, UZLGU, t.13, N: 85, 1949, s. 129-171; aynı müel., ‘K voprosu oproshojdenii skifov’, VDİ, 1950, 2, s. 37-47; aynı müel., Sokrovişça skifskih kurganov, Prag-Leningrad 1966; aynı müel., ‘Skifskoe tsarstvo’, SA, 1972, N: 3;
[3] B. N. Grakov, Skifı, M. 1971;
[4] Grakov, age, s. 23-26;
[5] M. K. Özergin, Tarihte Türkler ve Türk Devletleri, İst. Üniversitesi Tarih Bölümü Ders Notları, s. 48;
[6] L. N. Gumilev, Hunlar, çvr. A. Batur, İst. 2002, s. 28;
[7] G. Y. Grumm-Grjimaylo, Zapadnaya Mongolya, s. 80-85;
[8] Ya. N. Biçurin, Sobraniye, t. I, s. 43;
[9] W. Eberhard, Çin Tarihi, s.
[10] Grumm-Grjimaylo, Zapadnaya Mongolya, s. 11;
[11] L. N. Gumilev’e göre, “H’yenyun ve Hun-yü kabilelerinin m. ö. III. Binyılda steplerde Çinliler’in ataları ‘karabaşlar’ tarafından sıkılıp çıkarılan Kuzey Çinli yerlilerinin torunları olduğu neticesini çıkarabiliriz”. Bkz. Hunlar, s. 31; Hunlar’ın Hun-yü ve H’yenyun’ların torunları olduğu hakkındaki açıklama için bkz. Biçurin, Sobraniye, t. I, s. 43;
[12] Kazakistan bölgesinde ve çevresindeki Arianî, Kimmer ve Sak (İskit) kavimlerinin varlığı hakkında geniş bilgi için bkz. S. G. Klyaştornıy – T. İ. Sultanov, Kazahstan letopis treh tısyaçeletiy, Alma-Ata 1992, s. 19-48;
[13] Biçurin, Sobraniye, t. I, s. 43;
[14] Grumm-Grjimaylo, Zapadnaya Mongolya, s. 45; Junğ-Ti özleştirmesi hakkında bkz. Gumilev, Hunlar, s. 33;
[15] Biçurin, Sobraniye, t. I, s. 40-41; W. Eberhard, Çin Tarihi, s.
[16] Biçurin, Sobraniye, t. I, s. 41;
[17] Grumm-Grjimaylo, Zapadnaya Mongolya, s. 11;
[18] W. Eberhart, Çinin Şimal Komşuları, s. 70;
[19] Aynı eser, s. 70-71;
[20] K. Czegledy, Turan Kavimlerinin Göçü, Trk. çvr. G. Karaağaç, İst. 1999, s. 33;
[21] B. Ögel, Uygur Dev. Teş., s. 334;
[22] W. Eberhart, Çinin Şimal Komşuları, s. 71;
[23] B. Ögel, İlk Töles Boyları, s. 811, n. 76;
[24] L. M. Melikset-bek, ‘İstorii poyavleniya gunnov v Vostoçnom Zakavkaze’, Azerb. SSR EA Me’ruzeleri, 1957, t. XIII, VI. kniga, s. 709-710; K. V. Trever, Oçerki po istorii i kulture Kavkazskoy Albanii, M-L. 1959, s. 214-216;
[25] L. M. Melikset-bek, İstorii poyavleniya gunnov, s. 709-710;
[26] E. S. Takayşvili, İstoçniki gruzinskih letopisey, s. 7, n. 2;
[27] N. Marr, İppolit. Tolkovanie pesni pesney, SPb. 1901, s. XII;
[28] L. M. Melikset-bek, Toponimiçeskie studii k etimologii nazvaniy ‘Hunan’ i ‘Vardzi’ Sb., Za marksistskoe yazıko-znanie, Tbilisi 1934, s. 158, n. 2;
[29] A. Melikişvili, İstorii drevney Gruzii, Tblisi, otd. Rus. Arh. Obş-vo, t. XVI, SPb. 1902, s. 86;
[30] Takayşvili, ‘Buntürkler ya Türkler, ya da Turanlılardır’ derken (İstoçniki, s.7, n. 2), N. Marr göre, ‘Bunturk – Hunturk anlamındadır’ (İppolit, s. XII). L. M. Melikset-bek’te aynı açıklamayı kabul ederek Bunturklar’ın ‘Hun’ olduklarını benimser (Toponomiçeskie, s. 158). XI. Yüzyılda yazıya alınan Gürcü tarihçisi Leonti Mroveli’nin eserinde şöyle bir açıklama bulunmaktadır: “Bizim (Gürcüler) Buntürk ve Kıfçak adını verdiğimiz kabile aşırı putperesttir ve onlar Kura nehrinin akışı istikametinde meskundur” (Kartlis Çhovreba, Gürcüce, Tbilisi 1934, t. I, s. 17).
[31] K. V. Traver, İstoriya Uzbekistana, Taşkent 1964, t. I, s. 46;
[32] Bunturk/Buntürk adı, etimolojisi ve menşei hakkında geniş bilgi için bkz. M. Seyidov, Azerbaycan mifik tefekkürünün qaynakları, Bakı 1983, s. 322-324;
[33] Movses Horenasi, Ermeni tarihi, Erevan 1940 (Ermenice), s. 70, 77;
[34] Bulgar/Bulğar ve onlarla birlikte gelen ilk Hun göçleri hakkında bkz. Yu. R. Djafarov, ‘Stanovlenie i raspad v Vostoçnom Predkavkaze pervego obedineniya gunno-bulgarskih plemen’, Genezis, osnovnıe etapı, obşie puti i osobennosti razvitiya feodalizma u narodov Severnogo Kavkaza, Tezisı dokladov, Mahaçkala 1980, s. 40-41;
[35] V. yüzyıl Ermeni tarihçisi M. Horenasi, Ermeni hükümdarı I. Vağarşak (m.ö. 54-64) ve I. Drtat (m. 64) dönemlerinde Basiller’in kuzeyden Çol kapılarından (Derbent) geçerek Kura nehrine kadar geldiklerini ve Drtat’la savaştıklarını anlatmaktadır. Bkz. M. Horenasi, age, s. 134;
[36] Hun veya Gun kavimlerinin Hazar ve Kafkasya’nın tamamını sarsan göçleri m. II – III. Yüzyıllara rastlamaktadır. Bu hususta bkz. Orta Asya’daki Hun nüfusu hakkında Biçurin, Sobraniye, t. II, s. 256-259; K. A. İnostrantsev, ‘Hunni i gunni’, Trudı turkologiçeskogo seminariya, 1926, t. I, s. 118-119; Yu. R. Djafarov, ‘Rannie gunnı na Kavkaze. K interpretatsii greçeskih i armyanskih istoçnikov’, Voprosı istorii, ideologii, filosofii, kulturı narodov Vostoka. Istoçnikovedenie, istoriografiya. Tezisı konferantsii aspirantov i molodıh nauçnıh sotrudnikov, M. 1981, t. I, s. 3-4;
[37] Haylandurg/Haylanturk boyları hakkında ilk bilgiler V. Yüzyıl Ermeni müellifi Yeğişe’nin eserinde bulunmaktadır (Yegişe, Vardanans Tarihi, Erevan 1946 (Ermenice), s. 272). I. Margurt, bunları Hun hükümdarının özel muhafızları olduğunu ve buna kanıt olarakta ‘Haylanturk’ adının anlamını (Seçilmiş Türk) gösterir (İ. Margurt, Eransahr nach der Geographie des Ps. Moses Xorenac’i, Berlin 1901). Haylandurk/Haylanturklar hakkında geniş bilgi için bkz. Yu. R. Djafarov, ‘K voprosu o haylandurah Elişe’, Pismennıe pamyatniki i problemı istorii kulturı narodov Vostoka, M. 1977, s. 6-10; M. İ. Artamonov, İstoriya xazar, L. 1962, s. 60-61; K. Traver, Oçerki po istorii i kulture Kavkazskoy Albanii, M. 1959, s. 214-216; M. Seyidov, Azerbaycanın mifik tefekkürünün qaynaqları, s. 198-199; aynı müel., ‘Ob etniçeskom termine “xaylandurk” v istoriçeskih proizvedeniyah Elişe i Moisey Kalantakuyskogo’, İzv. AN Azerb. SSR, seriya obş. nauk, 1965, N: 6, s. 84-92;
[38] On-ogurlar’ın Kuzey Hazar ve Kafkasya’daki siyasal varlıkları 395-466 yılları arasına rastlamaktadır. Bkz. Yu. R. Rjafarov, Gunnı i Azerbaydjan, Baku 1993, s. 38-63;
[39] 463-558 yılları arasında bütün Kafkasya bölgesini ve Hazar’ın kuzey-doğusunu yoğun bir Sabir istilası sarmıştı. Geniş bilgi için bkz. Yu. R. Djafarov, ‘Sabirı na Kavkaze. Osnovnıe etapı istorii (463-558 gg.)’, Sovmestnaya nauçnaya sessiya molodnıh uçenıh İnstitutov istorii Akademii nauk Azerbaydjanskoy, Gruzinskoy i Armyanskoy SSR, Tezisı dokladov, Erevan 1980, s. 39-40;
[40] Hazarlar’ın Hazar Denizi’nin kuzeyi ile Kafkasya’daki varlıkları hakkında VIII-X. Yüzyıllar arasında yazıldığı bilinen Alban tarihçisi Moisey Kalankatuklu’nun Albanya Tarihi eserinde bir hayli bilgi mevcuttur. Müellif, ilk Hazar göçlerinin oldukça erken bir tarihte başladığını ve Sâsânî hükümdarı II. Şapur zamanında (309-379) İran’ı tehdit eden önemli bir güç haline geldiğini belirtmektedir. Ermenice yazılan bu eser Hazar tarihi hakkında birincil kaynakların başında gelmektedir. Bkz. M. Kalankatuklu, Albanya Tarixi, Azerice çvr. Z. Bunyadov, Bakı 1993, s. 29-30; Daha geniş bilgi için bkz. A. Ya. Garkavi, Skazaniya evreyskih pisateley o hazarah, SPb 1874; M. İ. Artamonov, İstoriya hazar; aynı müel., Oçerki drevneyşey istorii hazar, L. 1936; M. G. Magomedov, Obrazavaniye Hazarskogo kaganata, M. 1983; L. Gumilev, ‘Sosedi Hazar’, Stranı i Narodı Vostoka, t. IV, s. 127-142; L. M. Melikset-bek, ‘Hazarı po drevnearmiyanskim istoçnikam v svyazi s problemoy Moiseya Horenskogo’, İssledovaniya po istorii kulturı narodov Vostoka, M.-L. 1960, s. 11-118;
[41] Massagetler, İskitler’in Aral – Hazar arasında geride kalan kısımlarıdır. Bunlar, m.ö. VI-IV. Yüzyıllar arasında bölgede kendi krallıklarını kurmuşlardır. Art arda gelen Ti baskıları onların bir kısmını Partlar adıyla İran’a, geri kalanlarının da kuzey yolundan Kafkasya’ya gitmesine neden olmuştur. Kafkasya’ya gelen Meskutlar, özellikle merkez üssü Kuzey Azerbaycan olan ve Kafkasya’daki Türk ve Türk olmayan btün boyları içine alan bir krallık tesis ettiler. Meskut Devleti’nin en parlak dönemi Sanesan veya Sanatruk dönemine rastlamaktadır. Bu hükümdarın döneminde göçebelerin akınları bütün Ermenistan, Gürcistan ve hatta Doğu Anadolu’yu dahi sarıp sarmalamıştı. Bu hususta geniş bilgi için bkz. M. Kalankatuklu, Albanya tarixi, s. 34-35; Buzand, Ermeni tarihi, Erevan 1947 (Ermenice) s. 94;Yu. R. Djafarov, Rannie gunnı na Kafkaze; Traver, Oçerk, s. 188-197; F. Memmedova, Azerbaycanın siyasi tarixi ve tarixi coğrafiyası, Bakı 1993, s. 164-177;
[42] Kanaatimizce, Eftalitler arasında zikredilen ve daha sonra Afganistan’ın Gur bölgesinde sıkışıp kalan ve burada etnik bir değişime uğrayan, ancak Gazneliler Devleti’nin yıkılışından sonra adlarını tarih sayfalarına yazdırmayı başaran Gurlar, bölgeye gelmiş Ti boyları olsa gerek.
[43] Eftalitler’in etnik konumu bugünde tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bunlarla ilgili Giriş kısmında bilgi verilmiştir. Ancak tartışmalı olan bir diğer nokta, Eftalitleri oluşturan Ak Ti boylarının bölgeye Toharistan ve Belh üzerinden mi, yoksa Aral üzerinden mi geldiğidir. Bazı araştırmacılar Eftalitler’in Yüeci bağlantısını göz önüne alarak bunların Toharistan üzerinden gelerek Kuşan sahasını işgal ettiklerini ileri sürmekteler. Bunlarla ilgili geniş bilgi için bkz. E. Konukçu, Kuşan ve Akhunlar Tarihi, s. 59-64;
[44] Eberhard, Çinin Şimal Komşuları, s. 79; B. Ögel, İlk Töles Boyları, s. 795-831;
[45] A. Taşağıl, Töles Boyları, s. 237;
[46] Aynı makale, s. 237-238;
[47] L. Gumilev, Hunlar, çvr. A. Batur, İst. 2002, s. 545; Batıya göç eden Türk boyları kendi saflarına bir sürü Türk olmayan boyları da almışlardı. V.V.V. Bartoldüzyıl Ermeni müelliflerinden Buzand’ın eserinde yer alan bir liste bunun en net kanıtını oluşturmaktadır. Müellif, 350’li yıllarda Ermenistan’ı işgale kalkışan kuzeyin büyük hükümdarı Sanesan’ın ordusu arasında şu kavimlerin yer aldığını belirtmektedir: Hunnlar, Tavasbarlar, Heçmaglar, İjmahlar, Gatlar, Ghvarlar, Gugarlar, Şiçbler, Bağasiçler, Yegersvanlar. Ermeni Tarihi, s. 94.
[48] A. Taşağıl, Töles Boyları, s. 239;