Tatildeyim.
Bir süre daha dönmeyeceğim ve bu arada yazı eklemeyeceğim.
Nadir Marmara
Cumartesi, Mart 24, 2007
Perşembe, Ocak 25, 2007
“Hepiniz Hrandsınız, Hepiniz Ermenisiniz”
Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor.
Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.
Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.
Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?
Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.
Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.
Ve bir inançsızlık göstererek:
“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”
Son Not: Toplumların eb büyük günahı UNUTMAKDIR.
Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.
Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.
Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?
Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.
Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.
Ve bir inançsızlık göstererek:
“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”
Son Not: Toplumların eb büyük günahı UNUTMAKDIR.
Pazartesi, Ocak 22, 2007
AZİZ AUGUSTİNUS:Filozof görünümlü bir marifet üstadı
Vahyi kabul edenler için ilginç gelebilecek şekilde övgüyle (hamd) başlamış itiraflarına Aziz Augustinus daha da ilginci birçok noktada tipik bir skolastiğin yapacağı şekilde Onu Onun istediği şekilde övmenin yollarını arıyor olması.İnsan Yaratıcının "yaratan" olması için önemli koşullardan biri; kutsal kaynaklar bu anlamda modern bilimin aksine kronolojik bir saplantıya sığınmak yerine aşamalı bir olgunlaşmadan yana tavrını koyuyor ve "prometeyen insan" yerine "halife insanı" imliyor; hatta basbayağı gür bir şekilde haykırıyor.Her türlü eksikliğine,faniliğine günahkarlığına rağmen insan tam da belki bu yönlerinden dolayı Yaratıcının muhatap aldığı kutsal bir odak haline gelir ve insanın ağzıyla kendi Rabliğini tescil ettirir.İnsandan yana da durum çok farklı değil; o da kendisinden koptuğu, günah işleyerek düştüğü çoklu yanılsamadan tek hakikate geri dönme,ona tekrar eklemlenme yolunda onu her daim övmeye ve bir anlamda manevi gıdasını alarak beden hapishanesindeki direncini korumaya mecburdur. İnsan Yaratıcının kendisine yönelik yarattığı tek canlıdır zaten bu yönüyledir ki Yaratıcının temsilcisidir. Sınırlar içerisinde sınırsızlığa ancak bu kadar yakın olabilecek bir nitelikle donanmıştır. Ancak övgü için tanımanın-bilmenin gerekli olduğunu; bilmeden, tanımadan onun yerine bir başkasının çağrılabileceğini,onun tanınması yolunda da keyfi bir yol değil de "bildirilen" şekilde vahyin nüfuz ettiği doğrultuda bir yol tutturulması gerektiğini söylüyor muhterem Augustinus. Sen bize bildirildin paragrafın en sihirli cümlesi bu cümle ardından gelen oğul vurgusuyla birlikte Yaratıcının bilinmesi yolunda "oğul" u adeta vazgeçilmez bir "mutlak durak" haline getirmiş. Protestanlığın, metnin kendisini (incil) merkeze almasına kadar "oğul" vahyin ta kendisi ;bu anlamda "oğul" aracı bir put olarak düşünülmemelidir o yolun kendisini ışıklandıran kılavuzdur ve o kılavuz (gene başa dönerek) net bir şekilde vurgulandığı üzre insandır. Hristiyanlığın teslis şemasında oğula biçilen rol fazlasıyla merkezidir;hatta kimi durumda babayı ikinci plana düşürmektedir baba en üst makam olarak durumunu korusa da adeta statikleştirilmiştir. İnsan olan oğul diğer insanlarla üç aşağı beş yukarı anlaşmanın yolunu bulmuştur. İnsanı Yaratıcıya çağıran Yaratıcının belirlediği başka bir insandır. Bu anlamda metnin bağlamının da dışına sarkacak olursak denebilir ki hümanistlerin iddiasının tam da tersine olaraktan insanın en ciddi merkezileşme biçimi Yaratıcıya inanma şeklinde olmaktadır birisi özgürleştirme vurgusuyla başıboş bir sıkışma alanı inşa ederken öteki bağlanmanın ilerki düzeylerde nasıl bir sonsuz bir harekete dönüşeceğini bazen doğrudan bazen de batınî (ezoterik) bir biçimde dile getirir.
Çağırmanın kesin olarak gerektiğini dilimizin döndüğünce anlatmamızın hemen sonrasında başka bir sorun bizi beklemektedir eğer O bir yere gelecekse "nereye" gelecektir? Gene vahiyde defalarca dile getirildiği üzre O yeri ve göğü (hatta gökleri) yaratandır buradaki yer ve gökler yaratılan herşeye mekan olan alanı imler yani başkaca bir alan yoktur yaratıklar için Onun içinse böyle bir alanın olması söz konusu olamaz o halde O nereyi mekan olarak tutabilir? Augustinus için "ironi" veya dengi birşey var mı bilemem ama günümüzde böyle bir konuda düşünen insanın aklına bir mekâna sığmaya çalışan büyükçe birşey gelebilir. Yaratıcıdan bahsettiğimizde neyi kesin olarak bilebilirsek bunu da ancak o kesinlikte bilebiliriz aslında onun sığacağı (tabii ki bu sığma biçiminin nasıl olacağı üstünde sittin sene dursak fayda etmez) tek bir yer tarif edilmiştir: Ona inanan birinin temiz kalbi.Bu sığma biçiminde son derece ince olan nokta şudur ki onun sığacağı alanın genişliği değildir sorun,ancak temizliğidir. Ondan başka bir "şey" bulunamaz o kalpte yani temizliğin hemen sonrasında "tek" lik. Burada aklıma gelen herşeyi sistemli olarak sıralamaya kalksam zamanın bana fazlaca merhamet edeceğini sanmam dolayısıyla üstaddan biraz daha kopya çekeyim. Bu bölümde mekanın ruhuna ilişkin çok zekice çeşitlemeler mevcut. İnsanın neredeyse Yaratıcı kadar karmaşık olan "alanı" Yaratıcıdan yana olan belirsizliğin dengesini tekrar kuruyor. Hadi O yarattığına sığamadı diyelim (büyük ölçüde doğrudur) insanın derdi nedir peki? O yerin ve göklerin içindedir ama Yaratıcıyla temas ettiği andan itibaren onun için de mekan kalkar: Hem onun içinde hem onun için de! Yani tipik bir nesnellik ikisi için de aşılmıştır bu noktada iki öznedir karşımızda duran (belki de durmayan).
Şimdi dile getireceğimden o kadar da emin değilim ancak sanki Augustinus Sokratik bir metoda sahip: İfade ettiği şeylerin doğasında bir ayrıksılık var.Farklı zihinlerden bir aranjman yapıp onları ard arda sıralıyor ve sonunda kendi söylemek istediğine en yakın yerde sözü bitiriyor gibi. Ama onunki monolog; kendine başkalarının aklıyla ve ağzıyla sorup kendinde yeşertmeye çalıştığı Mutlak Akıl ile cevap veriyor. Yoksa sen bütün olarak her yerde varsın da hiçbir nesne seni bütün olarak sarmıyor mu? Soru kılığına girmiş bir cevaptır aslında Augustinus'un cevabıdır bu. Buraya varana kadar gene Tanrının nasıl yer tuttuğuna dair bir yığın ihtimali değerlendiriyor. Onunla dolmuş olan tüm yaratıklar onu içerirken onu sınırlamış mı olur yoksa zaten yaratıkların ona dair içerdikleri şey bizzat var olmaları mıdır? O hayat verense Onun dışındakiler de hayat alan dolayısıyla onun verdiğini alan, yani ondan birşey alıp ancak onunla "her ne ise o olan" dır. Ondan aşağıya doğru gelen bizi yukarıya götürür. Onun tenezzülü (alçalması) en iyi vahiyle açığa çıkar ki çok zaman vahyi de bizzat O "Kendisinden inen" olarak ifade etmiştir. Bizim Onunla kuracağımız irtibatın en sağlıklı parametreleridir aslında üstümüze dökülen ve bu yüzden bizi ayağa kaldırır yükseltir ilk maddi canlanma içinde ikinci bir manevi canlanma sağlar.
İşte bu en sevdiğim paragraf:Burada mükemmel olan; Augustinus'un, adeta vahyi taklit etmesi.Normal şartlarda yan yana gelmesi mümkün olmayan vasıf öbeklerinin Onda pek âlâ yan yana gelebileceğini gösteriyor. Onun doğaya dair her türlü tasarrufunun doğanın dışında ve mükemmel olan kaynağını, fiziksel olanın kavranmasında fizik ötesinin zorunlu olan gerekliliğini vurguluyor. İlişki kurmanın doğasında kuvvetle yer alan her iki tarafın da değişmek zorunda oluşu ilkesi Ondan yana işlemez oluyor. Daha önce mekana paralel olarak sorguladığı Tanrıyı burada zamana ilişkin sorguluyor aslında özellikle harekete ilişkin; ancak hareket eden için zaman vardır. Oluş bu anlamda harekettir ve Onun için oluş dolayısıyla hareket ve dahi zaman söz konusu değildir. Herkesin Kendisine bağlı olduğu, borçlu olduğu, muhtaç olduğu, herkesin her türlü duyguyu Kendisinden aldığı ama verdiği duyguların doğasında bulunan zaaflardan münezzeh olan, herkesi bir mekana sığdıran Kendisi maddi hiçbir mekana sığmayan, Kendisini denetleyecek hiçbir güç olmamasına karşın sanki denetleniyormuşçasına işini mükemmel yapan ve adeta hesap veren (vahyin doğasında insana mutlak buyurma değil aksine onunla anlaşma ona nelerin olup bittiğini iyice anlatma gayreti vardır) en güçlü şekilde seven (yaratışın temel motivasyonu sevgidir) ancak güçlü sevgilerdeki savruluş ve haddi aşan taşkınlığın aksine derli toplu ve dingin kalan hepsinden öte Kendisinden bütün bu çoklu biçimselliğin çıktığı tek ve mutlak Cevher hakkında ne söylenirse söylensin adeta birşey söylenmemişçesine merak uyandırmaya ve tüm bu çabaları (arama araştırma) kışkırtmaya devam edecektir. Hakkında söylenenler Onu anlama yolundaki beceriksizliğimizi ortadan kaldırmayacak olsa da üzerine konuşmaya değer tek Hakikat O'dur. Onun hakkında susup da başka her konuda konuşanlar aslında hiçbir ses çıkaramayan gevezelerdir.
Çağırmanın kesin olarak gerektiğini dilimizin döndüğünce anlatmamızın hemen sonrasında başka bir sorun bizi beklemektedir eğer O bir yere gelecekse "nereye" gelecektir? Gene vahiyde defalarca dile getirildiği üzre O yeri ve göğü (hatta gökleri) yaratandır buradaki yer ve gökler yaratılan herşeye mekan olan alanı imler yani başkaca bir alan yoktur yaratıklar için Onun içinse böyle bir alanın olması söz konusu olamaz o halde O nereyi mekan olarak tutabilir? Augustinus için "ironi" veya dengi birşey var mı bilemem ama günümüzde böyle bir konuda düşünen insanın aklına bir mekâna sığmaya çalışan büyükçe birşey gelebilir. Yaratıcıdan bahsettiğimizde neyi kesin olarak bilebilirsek bunu da ancak o kesinlikte bilebiliriz aslında onun sığacağı (tabii ki bu sığma biçiminin nasıl olacağı üstünde sittin sene dursak fayda etmez) tek bir yer tarif edilmiştir: Ona inanan birinin temiz kalbi.Bu sığma biçiminde son derece ince olan nokta şudur ki onun sığacağı alanın genişliği değildir sorun,ancak temizliğidir. Ondan başka bir "şey" bulunamaz o kalpte yani temizliğin hemen sonrasında "tek" lik. Burada aklıma gelen herşeyi sistemli olarak sıralamaya kalksam zamanın bana fazlaca merhamet edeceğini sanmam dolayısıyla üstaddan biraz daha kopya çekeyim. Bu bölümde mekanın ruhuna ilişkin çok zekice çeşitlemeler mevcut. İnsanın neredeyse Yaratıcı kadar karmaşık olan "alanı" Yaratıcıdan yana olan belirsizliğin dengesini tekrar kuruyor. Hadi O yarattığına sığamadı diyelim (büyük ölçüde doğrudur) insanın derdi nedir peki? O yerin ve göklerin içindedir ama Yaratıcıyla temas ettiği andan itibaren onun için de mekan kalkar: Hem onun içinde hem onun için de! Yani tipik bir nesnellik ikisi için de aşılmıştır bu noktada iki öznedir karşımızda duran (belki de durmayan).
Şimdi dile getireceğimden o kadar da emin değilim ancak sanki Augustinus Sokratik bir metoda sahip: İfade ettiği şeylerin doğasında bir ayrıksılık var.Farklı zihinlerden bir aranjman yapıp onları ard arda sıralıyor ve sonunda kendi söylemek istediğine en yakın yerde sözü bitiriyor gibi. Ama onunki monolog; kendine başkalarının aklıyla ve ağzıyla sorup kendinde yeşertmeye çalıştığı Mutlak Akıl ile cevap veriyor. Yoksa sen bütün olarak her yerde varsın da hiçbir nesne seni bütün olarak sarmıyor mu? Soru kılığına girmiş bir cevaptır aslında Augustinus'un cevabıdır bu. Buraya varana kadar gene Tanrının nasıl yer tuttuğuna dair bir yığın ihtimali değerlendiriyor. Onunla dolmuş olan tüm yaratıklar onu içerirken onu sınırlamış mı olur yoksa zaten yaratıkların ona dair içerdikleri şey bizzat var olmaları mıdır? O hayat verense Onun dışındakiler de hayat alan dolayısıyla onun verdiğini alan, yani ondan birşey alıp ancak onunla "her ne ise o olan" dır. Ondan aşağıya doğru gelen bizi yukarıya götürür. Onun tenezzülü (alçalması) en iyi vahiyle açığa çıkar ki çok zaman vahyi de bizzat O "Kendisinden inen" olarak ifade etmiştir. Bizim Onunla kuracağımız irtibatın en sağlıklı parametreleridir aslında üstümüze dökülen ve bu yüzden bizi ayağa kaldırır yükseltir ilk maddi canlanma içinde ikinci bir manevi canlanma sağlar.
İşte bu en sevdiğim paragraf:Burada mükemmel olan; Augustinus'un, adeta vahyi taklit etmesi.Normal şartlarda yan yana gelmesi mümkün olmayan vasıf öbeklerinin Onda pek âlâ yan yana gelebileceğini gösteriyor. Onun doğaya dair her türlü tasarrufunun doğanın dışında ve mükemmel olan kaynağını, fiziksel olanın kavranmasında fizik ötesinin zorunlu olan gerekliliğini vurguluyor. İlişki kurmanın doğasında kuvvetle yer alan her iki tarafın da değişmek zorunda oluşu ilkesi Ondan yana işlemez oluyor. Daha önce mekana paralel olarak sorguladığı Tanrıyı burada zamana ilişkin sorguluyor aslında özellikle harekete ilişkin; ancak hareket eden için zaman vardır. Oluş bu anlamda harekettir ve Onun için oluş dolayısıyla hareket ve dahi zaman söz konusu değildir. Herkesin Kendisine bağlı olduğu, borçlu olduğu, muhtaç olduğu, herkesin her türlü duyguyu Kendisinden aldığı ama verdiği duyguların doğasında bulunan zaaflardan münezzeh olan, herkesi bir mekana sığdıran Kendisi maddi hiçbir mekana sığmayan, Kendisini denetleyecek hiçbir güç olmamasına karşın sanki denetleniyormuşçasına işini mükemmel yapan ve adeta hesap veren (vahyin doğasında insana mutlak buyurma değil aksine onunla anlaşma ona nelerin olup bittiğini iyice anlatma gayreti vardır) en güçlü şekilde seven (yaratışın temel motivasyonu sevgidir) ancak güçlü sevgilerdeki savruluş ve haddi aşan taşkınlığın aksine derli toplu ve dingin kalan hepsinden öte Kendisinden bütün bu çoklu biçimselliğin çıktığı tek ve mutlak Cevher hakkında ne söylenirse söylensin adeta birşey söylenmemişçesine merak uyandırmaya ve tüm bu çabaları (arama araştırma) kışkırtmaya devam edecektir. Hakkında söylenenler Onu anlama yolundaki beceriksizliğimizi ortadan kaldırmayacak olsa da üzerine konuşmaya değer tek Hakikat O'dur. Onun hakkında susup da başka her konuda konuşanlar aslında hiçbir ses çıkaramayan gevezelerdir.
İslâm geleneğinde kabir meleklerinin ölen kişiye "Rabbin Kim?" diye sorduğu kabul edilir. Tasavvuf üstadlarından Bâyezid-î Bistami' nin "Kimin kuluyum" diye cevap verdiği hikâye edilir. Augustinus'un buradaki tavrı belki de bin yıllardır süregelen irfan geleneğine son derece uygun düşmektedir. Sahip olmak, sahip çıkmaktan önce sahip olunmak, sahip çıkılmak burada çok naif bir paslaşma söz konusudur Tanrı insanı muhatap alarak Kendi makamını insanın ağzıyla onaylamak ister olgunlaşmış irfan sahibi insan ise Onun tenezzülüne aynı tenezzülü tekrarlayarak karşılık verir. İnsan Tanrının yaratıcılığına sahip çıkar ancak bu sahip çıkışının değer kazanması için Tanrının da kendisine "insan" olarak sahip çıkmasını ister.(Modern dünyanın değerleri arasında birey olmak sanki kul olmaktan daha üst seviyede bir "kendine sahip çıkma" olarak algılansa da son kertede bunun belirsiz bir menfez hediye etmekten öte anlam taşımadığı açıktır.) Her nedense Tanrı ile kurulan ilişkinin itaat ve teslimiyet biçiminde olması modern zihinlerde katı bir tutsaklık şeklinde belirse de aslında bu durum kişinin kendi olmayan parçasından sıyrılarak "Kendisiyle" buluşmasından başka birşey değildir.Asıl ölüm doğarak bu dünyaya gelmekse (her türlü eksiklik içinde sınırlı bir varoluş) asıl doğum ölerek sınırlardan kurtularak Ona kavuşmaktır yani üstad Augustinus'un lâtifane buyurduğu gibi "ölmemek amacıyla yüzünü görebilmek için ölmek istiyorum"
Onun tarafından sahip çıkılmak istense de kusurlar çoktur ve ona layık olmamanın korkusu sevginin yoğunluğuna paralel artacaktır. En üst makamdaki misafiri ağırlamak için yoğun bir hazırlık gereklidir,aslında bu gereklilik gelecek olandan talep edilmemektedir ama ağırlayacak olan Onu kendinden bile sakındığı kıskandığı için deli divane olmaktadır takva diye terimleşmiş bulunan bu hâl korkudan ziyade sevgiye yakındır bu yoğunlukta bir sevgiyi barındıran kişi "nasıl olsa biz onu ağırlayamayız aman boş ver" diye düşünemez bu durum tipik bir "varamasam da yolunda ölürüm" algılayışını içerir. Mekâna dönecek olursak Onun geldiği yerde Ondan gayrısının barınamayacağının bilinciyle ciddi bir temizliğe girişilir. Bu temizlik bitmez: Kişi için, ne olursa olsun yarım bir temizlik olarak kalmaya mahkumdur. İşin fevkalade sevimli paradoksu şudur; temizliğin yarım kalacağı kesindir bu kişi tarafından bilinir ancak bu onun inanılmaz bir motivasyonla temizliğe kalkışmasını engellemez yeterince olgun olmayan insanlarda bu bilgi son derece zararlı bir hâl alır ve densizlikle atbaşı bir gevşekliğe neden olur Onun sahip çıkmasına mazhar olmak için manevi mekândaki temizlik çabası sarsılmaz ve sürekli olmalıdır. Onun sahip çıkışı sahip çıkılma arzusuyla denklik taşır. Onun huzurunda olmayan herhangi birşeyden bahsedilemeyeceği için temizlik yetersiz olsa da hatalar hadsiz bir çoklukta insanın her yanını sarsa da ondan yüz çevirmek başka bir merciye başvurmak imkânı yoktur.
Ona başvurmak tek yol olduğundan ve kusurlardan tamamıyla kurtulmak mümkün olmadığından bol bol af dilemek olgun bir insanın yapacağı en iyi şeydir. İnsanın tuhaf ve abuk sabuk her türlü eylem biçimine tanıklık ettiği halde onu aşağılamayan ve ona her durumda kucak açan sadece Tanrıdır. Dünyaya gelmesinde insana aracılık yapan anne ve babasının bile Onun sağladığı imkânlara başvurmaksızın kendi katkılarını kaliteli ve sağlıklı bir şekilde sürdürmeleri mümkün gözükmemektedir.Öyle ki bebeğin ilk birbuçuk iki yıl en temel besini olan sütün miktarına bile annenin müdahalesi yoktur. Tanrının hediyesi olan bebeğe gene Tanrının hediyesi olan süt Tanrının insana yüklediği en yoğun duygusallık biçimi olan annelikle ve ona en uygun enstrüman olan memelerle en ölçülü şekilde ulaştırılıyordu. Buradaki iyilikler dizisi ve onun kesin kaynağı olan Tanrının iyiden iyiye vurgulanmasıyla Onun insan üstündeki etkisi ve verdiklerinin, Ona sığınmak için yeterli bir gerekçe sağladığı dahası zaten Ondan başka veren olmadığı için tek yetkilinin de zaten O olduğu hatırlatılıyor. Üstad Augustinus, Efendisinin karşısındaki sorumluluğunun,muhataplığının izini sürmeye koyuluyor ve ilkin taleplerini dile getirmede kullandığı ağlamasını ilkel bir dile benzetiyor. Bebeğin belirsiz dilinin günümüzde bile yeni yeni çözülmeye başlandığını düşünürsek o dilin gerçekleri yansıtmadığını söylerken pek de haksız sayılmaz. Bebeğin ölçüsüzlüğüne duygularının ve davranışlarının hamlığına ve davranışlarındaki içgüdüselliğin yoğunluğuna da değiniyor ve gene onun yetişkinler karşısında elindeki sınırlı malzemeyle bile olsa nasıl parlak bir zafer kazandığını belirtiyor. İnsanın hayatındaki pek kısa bir dönem olarak bebekliğin de geçip gittiğini hatta öldüğünü bu durumda insanın kademe kademe azaldığını oysa Tanrının tüm zamanı yöneten olmasıyla bu azalmanın eskimenin ölmenin nasıl da dışında durduğunu görüyoruz. Bebekliğin bitimiyle çocukluk ve onun bitimiyle de yetişkinlik başladığına göre yani her biri ötekinin hem sonu hem başı olduğuna göre bebeklik neyin sonu ölüm neyin başlangıcı? Öncesiz ve sonrasızlık yalnızca Tanrının özelliği onun dışındaki herşeyin bir başlangıcı ve sonu var öyle ise hamilelik ile bir maddeye dönüşen somut hale gelen insan için bundan önce farklı bir kademe var mı? Yoksa bunları düşünmek fazlasıyla yersiz mi, bize düşen sınırlı oluşumuzu kabul edip sonsuz ve sınırsız olanı övmek mi? Tanrı bilme çabasını yadsımaz ama kimsenin bu çaba içinde sıkıntı batağına gömülmesini de istemez herkes kendi gücü doğrultusunda bu çabayı sürdürmelidir. En sıradan insanlar bile etraftaki verilerden hareketle çıkarsama yaparak bazı şeyleri kendileri için daha anlaşılır kılabilmekteler. o halde biz de nasıl ortaya çıktığımızı işaretler aracılığıyla bulabilir miyiz? Belki de bulamayız aslında tipik bir simetri metoduyla ölüme dair olan belirsizliği doğuma da taşıyabiliriz. Batının batısıyla doğunun doğusunun aynı olması gibi ölümün ölmesiyle doğumun doğması mümkün mü? Tanrı katında yaşadığımız ve yaşayacağımız herşey aynı an içinde ise bebekliğin öncesine dair merakımız yersiz O değil mi ki binlerce farklı topluluğu sahneye çıkardı ve sonra onları kaldırıp yerine bizi koydu ve yarın bizi de bir başkasıyla değiştirecek. (Augustinus bunları yaklaşık 1600 yıl önce yazmış bu bile yeterince ilginç değil mi?) İrfan arayışı zorlu bir yolculuktur ve bazen insan bunca farkındalığı bir kenara bırakıp eski cahil günlerine dönmeyi isteyebilir bu durumda Tanrıya koşulsuz inanıyor olmak bunca soru ve sorunla boğuşmaktan iyidir.
Bu bölümde bebekliği, bir bilinmeyen,karanlık dönem olarak kurcalamaya devam ediyor. Hristiyanlıkta yer alan günahkâr doğma dogması belki onun bu durumu fazlasıyla kurcalaması için yeterli bir faktör oysa tuhaf olan günahı kesin olarak kabul etmesine rağmen onu Tanrı ile irtibatlandırmaması. Bebeğin memeye saldırmasıyla yetişkin bir insanın yemeğe saldırması arasında ciddi bir benzerlik bulması fazlasıyla zorlama gibi birinde salt içgüdüsellikten bahsetmek mümkünken ötekinde devreye zihin girdiğinden kişi zihinsel bir süreç ile beraber eyleme kalkar ve duruma göre eylem ölçülü ya da ölçüsüz olabilir. Belki de burada denemeye çalıştığı şey Tanrısal zamansızlığı insana uydurmaya çalışmak bebeklikten ölüme tüm devrelerdeki davranış modellerini eş bir prensibe monte etmek. Bebeğin buyurganlığını yetişkin insanın buyurganlığındaki iktidar fetişiyle eşitlemek ne olursa olsun nafile ve anlamsız bir çaba gibi geldi bana bu yönüyle bölümler arasındaki en zayıf halkanın burası olduğunu söyleyebiliriz.Kedilerin meme mücadelesi ile bebeğin süt kardeşiyle yaptığı mücadele arasında en ufak farklılık yok bana göre. İnsan her ne kadar Tanrının muhatap aldığı en üst kademedeki varlık ise de bu onun gözünü açtığı andan itibaren davranışlarının kesin sorumlusu olduğunu göstermez. İnsanın olgunluk serüveni doğumuyla başlar herşey ona verili olsun ya da sonradan verilsin fark etmez ister bunları azar azar hatırlayarak istersen dışarıdan depolayarak kendisini inşa eder ilerde belli içgüdüsel hareketlerden vazgeçecek olması onun yapıldığı zaman diliminde kötü olduğunu göstermez ayrıca bu Tanrısal merhamete de terstir. Eylemlerine dair hesap vermesi için iradesinin eylemlerinin derininde yatan ahlâki seçeneğe elverişli hale gelmesi gerekir. Hayatın ilk dönemine dair saplantılı sorgusu devam ediyor Aziz Augustinus'un ancak ciddi sıkıntılar çekerek Tanrıya son bir hamle daha yapıyor onun bebeğe verdiği tüm vasıfları sağladığı tüm yetenekleri bir bir sayıp döküyor ama dışardan gözlem yaparak yaptığı kıyaslarda çok başarılı sayılmaz Augustinus karanlıktan çıkaramıyor kendisini hesaplaşması bir yönüyle yarım ve zayıf kalıyor ille de masum olmadığını haykırıyor ille de bebekliği karanlık alanda konumlandırıyor ve sonunda pes ediyor sanki bu biraz Wittgenstein'ın bilinmeyene dair tercih ettiği sükûta benziyor. İyi ki de öyle oluyor.
Ord. Prof. APAŞ PAŞA
Emekli eskataloji uzmanı
Kavramlar Tarihine Giriş
“Kavram ne iş görer?”; veya “kavram neye yarar?” tarzında bir soru, düşünce tarihçilerine cahil cesaretini gösteren bir davranış gibi görünmektedir. Bu, onun için “konuşmak ne işe yarar” mealinde bir soruya benzer. Ancak düşünmeyen toplumlar listesinde yer aldığımıza göre, cahilliğimizi tek silahımız olarak kullanmakta bir sakınca görülmemektedir.
Her şeyden önce, kavram ancak düşünen ve bilgi üreten toplumların ihtiyacını karşılamaktadır. Kavram, bilimsel erkin elinden bırakmadığı “Musa asası” ve dönüştürücü gücüdür. O, büyülü bir çubuktur. Yaratmak ve yok etmek gücüne sahiptir. Tanrı’ya özgü, ve de tanrısal bir direniştir. Kavram, her şeyden önce bir başlangıçtır. Mevcut olmayan, ama mevcudiyeti içinde taşıyan bir şeye başlangıç. Kavram, varlıklar alanına doğrudan çıkıştır.
Türkçe’de “kavram” sözcüğü içine almak, kapsamak anlamında “kav” kökünden üretilmiştir. “Kav”, Eski Türkçe’de “bir şeyi bütün halinde örten dış ve koruyan üst kısım” depektir. Vücudun üst kısmını saran deri, ağacı çevreleyen kabuk gibi. Kavçak/Kapçak sözcükleri ve bir boy adı olan Kıpçak adı buradan doğmuştur. Tanım olarak “kavam” sözcüğün tarihi, 1930’lardan öteye gitmez ve genelde Fransızca’da “nosyon”, Klasik İslam bilimlerinde “mefhum” ve bir anlamda “meal” ve “mezmun”, bazen de dar anlamda Batı literatüründe sıkça geçen “terim”e karşılık gelmektedir. Kavram, birbiriyle ilişkide olan, aynı olmasa bile benzer türden söylemlerin tekilleşen adıdır. Bu, adıl olma özelliği onun söylemsel bütünleştirme yetkisini kendinde taşıdığını göstermektedir. Kavram konuşmaz; düşünceyi döven dalgalar ritmi oluşturur.
Kavram, her şeyden önce kelimedir. Bir kelime oluşu, onun dile gelir bir şey olduğunu ve dilsel bir şey olduğunu gösterir. Dile gelir ve dilsel olması, onun varlık türünden bir şey olduğu anlamını vermektedir. O halde, kavram derken bir varlığın dilsel bir tanımını kastetmekteyiz.
Mehmet Ali Kılıçbay’ın ünlü Annales Okulu’nun kurucusu Lucien Febvre’den yaptığı “Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler” adlı makaleler toplusunun Önsöz’ünü okumak yüz kızartıcıdır. Çevirmen, özetle yüzünü kendi toplumuna (aslında okuruna) dönerek “Biz bu işte hiç yokuz” der. O, kavramları, her dil içinde birer aile olarak görmektedir. Ancak bizim dilimizin böyle soyağaçları yok. “Çünkü” – diyor – “biz bu kavramların doğacağı, ihtiyaç haline geleceği ortamları yaratmadık. ... Çünkü biz kavramların içerik ve anlamlarının değişebileceğine hiçbir zaman inanmadık”. Aslına bakacak olursak biz asla kendi dilimize inanmadık. Bu, bizim kendi dilimizi bilmediğimiz gibi, kendi dilimizde anlaşamadığımız anlamına da gelmektedir.
İnsan türünden bir varlık olmak için, her şeyden önce onun bir dilinin olması gerekmektedir. Ve her insan, konuştuğu dilin mensubudur. Dil, bize, hatta kendimize ait olan en yakın şeydir. “Dil, varlığın evidir” (Heidegger).
Bir kavram içerdiği şey değildir; örttüğü şeydir. Kavram, dilin örtülü noktalarıdır. Dilsel mahremiyet alanlarıdır. Dil, açımlananbilir bir yığın içerik alanları oluşturan kapalı kutucuklara bölünmektedir. Bu kutular aynı türden açımlamalı özellikleri bir arada tutan kavmaları noktalamaktadır. Aksi takdirde bir dilin konuşulabilir olması olanaksızlaşırdı. Kavram, dilin güç odaklarıdır. Bir dilin gücünü kavramak için, onun kavramlar yığınını görek geremektedir.
Söylem olarak “kavram”, yani günümüzde kullanılabilir anlamıyla en fazla XV. Yüzyılda ortaya çıkmıştır. Ancak ondan önceki dönemlerde de kavramlar vardı. Ancak bu kavramlar “tartışılır” ve “metinsel topluluklar” değildir, daha çok iştisel ve inançsaldır. Aslında dinsel metin (vahiy) tümüyle kavrama dayalı tek yanlı bir diyalogdur. Tanrı’ya inanmak için işitsel mefhumlar bütünüdür. Bütün kitabi dinler kavrama dayalı “inançsal topluluklar” oluşturmaktadırlar. Ancak “inançsal toplulukların dili” (kavramları) tartışılır değil, açıklamalıdır. Ve bu kavramlar tartışılabilir olanı değil, taşınabilir (ödev ve yükümlülük olarak) olanın içeriklerini oluşturmaktadır. Bu, dinde kavramıların söylemlerden önce yaratılmasından ileri gelmektedir. Ancak, çağdaş düşünce de önce söylem yaratılmaktadır. Tıpkı, “kapitalizm” kavramının ancak XX. Yüzyılda bir kavrama dönüşmesi gibi. Bütün bir, XVIII, XIX yüzyıllar gibi en kapitalist dönemler “kapitalizm” kavramı olmadan kapitalist çağlar olarak yaşanmıştır. Yani kavram olarak kapitalizm, kapitalizm tarihinin ancak kabuklaştığı sırada doğmuştu. Oysa, İslam, din olarak doğmadan önce de vardı. Bu bize, kavramların doğaüstü ve doğal iki alanını; daha çağdaş bir ifadeyle işitsel (inançsal) ve tartışmacı (olgucu) iki temelinin olduğunu göstermektedir.
İnsanın varlık biçiminde sözün bir içgüdü olup olmadığı tartışılmaktadır. Tarih, konuşmayan bir topluluğa hiç tanıklık etmemiştir. Karşımıza çıkan bütün konuşmama türleri ancak susma türünden eylemler olmuştur. Susma eylemi ise, bir konuşmama tür olmayıp, konuşmaya gereksinim duymama biçimidir. Aslında bu konuşmayı aşma veya en ideal konuşma örneğidir. Seslenme veya sese bağlı olarak yapılan her eylem konuşmanın sınırları içine girmektedir. Bu durumda konuşmayan bir şey yoktur denilebilir. Konuşmak için bir şeyi bütün bir şekilde insanlarda olduğu gibi seslendirmek gerekmez.
Kavramlar aynı zamanda yanıltıcıdırlar. Biz çoğu zaman günlük yaşamımızda kavramın ve kelimenin işitsel yönüyle irtibat kurarız. Yani sözcüğe kendi inançsal niyetimize dayalı bir anlam kükleriz. Oysa kavram bizim onu konuştuğumuzdan daha farklı bir şeydir. Bir kavramın ne olduğunu kavramak için bir kavram seçmek ve onun üzerinden hareket etmek daha doğru olacaktır. Bunun için hiç karmaşık olmayacak bir kavram, örneğin “ÇALIŞMA” üzerinde duralım. Dilimizin sözük dağarcığında “çalışma”, “çalışmak” filinin kökeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine bunun gibi Türkçemizde “çalışıp uğraşmak”, “çalışıp elleşmek” gibi deyimler bulunmaktadır. Bugün günlük konuşma dilimizde “çalışma” kavramına olumlu anlamlar eklemekte ve bu kelimeyi hayırlı bir uğraşın karşılığı olarak tanımlarız. Kötü amaçlı bir “çalışma”da dahi “başarının” veya bir sonucun yattığını söyleyerek yine onu olumluya bağlarız. Oysa dilimizde “çalışma”, “çal”ın işlemsellik kazanmış bir oluşumudur. Bunun karşılığı “zahmet”tir. Ancak bizde çalışma kelimesinin tarihsel seyri birden fazla kırılma geçirmiştir. Bu sözcük uğraş gerektirir bir eylem olarak XIX, hatta XX. Yüzyılda dilimize girmiştir. Aslında çalışma sözcüğü, askeri ve hatta politik bir kavramdır. Dilimizde bile çalışma olarak “çal” askeri bir uğraşın ifadesidir. Bir şeyi icra anlamında “çal” (saz çalmak) bile bir zorlamayı (hırsızlık anlamında “çalmak” da bir zorlamadır) açımlar. Latince’de kelimenin karşılığı “tripaliare”dir. Tripaşiare, sözcüğü “palium”dan türetilmiştir. Palium, Hint-Avrupa dillerinden dilimize giren “pala” sözcüğü olarak da karşımıza çıkmaktadır. Palium veya pala “üççatallı” demektir. Buradan çalışma olarak tripalium sözcüğü üretilmiştir. Anlamı “üççatallı ile işkence yapmak” demektir. Üççatallı pala, genelde toprak işlerinde kullanılmaktadır. Ayrıca askeri amaçla kullanılan bir silahdır da. “Çalışma”, bu şekilde “zahmet”in karşılığına dönüşmüştür. Biz burada sözcüğün etimolojisinden değil, söylemsel tarihinden söz etmekteyiz.
Latince’deki “tripalium” sözcüğü Fransızca’da iki sözcüğün ortaya çıkışına neden olmuştur: “Labourer” anlamında “toprağı işlemek” ve “ouvrer” anlamında “iş yapmak”. Bu ikincisi daha sonra “kadınların yaptığı işler” için kullanılacaktır. Ancak bütün bir ortaçağ boyunca Avrupa’da “çalışma” sözcüğü “sıkıntı, bitkinlik, acı ve aşağılanma” anlamlarında kullanılmıştır. Örneğin, Bossuet, “kilise, ölenler karşısında duyduğu mümin çalışmayla” derken “üzüntü ve kaygı”dan söz etmektedir.
Çalışma kavramının, Avrupa’da kutsal bir tanıma dönüşmesi kilisenin tarihiyle yakından ilgilidir. Manastırların geniş toprakları ele geçirmesinden sonra insanların “nefislerini” öldürmek için bazı çile yöntemleri aramaya başladı. Köylü bir topluluk için en iyi çile, manastır toprağında karşılıksız çalışmaktı. Böylece, çalışma, “kendi kendini yenmenin” bir yöntemi olmuştur. “Üççatallı ile işkence” aslında “kendi kendini yenmenin” çabasıydı. Çünkü burada, kendi adına hiçbir kazanım bulunmuyordu. Sadece nefsi yenmek için Tanrı adına kilise için karşılıksız çalışma gerekirdi. Örneğin, Ortaçağ Avrupa’sında bazı üreticilere “kunduracılar” denildiğinde onlar bu kelime ile kendilerin aşağlanmış hissederlerdi. Bu aslında, Doğu’da da böyle idi. Çalışma, Doğu toplumlarında da avamın uğraştığı bir iş olarak görülmekteydi. Bundan dolayı, Selçuklulardan Osmanlıların son dönemine kadar zaanatçı hep avam sınıf arasında görülmüştür. Bu “çalışmanın” basit insanlara özgü olduğunu göstermektedir.
Çalışma’nın olumlu bir anlam kazanmasına XVIII. Yüzyıl Avrupasındarastlanılmaktadır. Bunda Emek, Sermaye ve Yetenek kavramlarının gündeme girmesi etkendi. Çünkü “çalışma”nın, kapitalist söylem içinde “ne denli zahmetli olsa da insana özgürlük verdiği” düşünülmeye başlanmıştır. Zira, burjuvazinin başarısı çalışmayla özgürlüğünü sağlamaya dayalıydı. Ancak, genel anlamda “çalışma”ya çok daha geniş ve olumlu bir anlam yükleyen sosyalist söylemler olmuştur. Hatta sosyalist söylem onu bir sınıf olarak (çalışanlar, emekçiler) telakki etmiştir. Sosyalist söylemin “çalışanlar” dediği kesim bütün uğraşlarına rağmen sefalet çeken sınıftı. Bu yüzden sosyalizm “çalışmanın örgütlenmesini” istiyordu. Bayer 1848 yılında kendi kitabına “İşçilerin Durumu ve Çalışmanın Örgütlenmesi Yoluyla İyileştirilmesi” adını vermiştir. Aslında bu, emekçinin, burjuvazinin kendi çalışmasına biçtiği değerin onun çalışmasına da gösterilmesini istemesiydi.
Çalışmayı en ideal biçimde yücelten dönem kuşkusuz Rönesans olmuştur. Rönesans “el emeğini yüceltmeye”, ona “alın teri” anlamını kazandırmaya çalışmıştır.
Göçebe Türk toplum anlayışında da “çalışma” olarak “toprağı işleme” aşağılık bir insan kimliğinin uğraşıydı. Çingiz Han yasasında “dört eliyle çalışan insan insan olamazdır” biçiminde bunun tam bir tanımına rastlamaktayız. İslam dininde çalışma yüceltilse de, İslam tarihinde çalışan insan yönetilen insan, hatta yönetilmesi gereken insan grubu içine girmiştir. Bugün dahi, bizim devlet anlayışımızda “çalışan kesimle”, yardıma muhtaç, durumu sürekli devletin dikkatinde olması gereken kesim kast edilmektedir. Buna karşılık Batı, çalışmanın verdiği aşağılanma artık insanın üzerinden kaldırılmıştır. Çalışmayı artık insanlar makinelere yüklemişlerdir. Bazı Batılı aşırı hayalci yazarlarda görülen makinenin bir zaman gelip insandan intikam alacağına ilişkin düşünce, çalışmayla insanın makinelere biçtiği aşağılanmışlığa dikkat çekmektedirler.
Böylece, dilimize, sanki kendi anlamına kayıtsızmış gibi dolanan “çalışma” kavramının küçük bir araştırma ile ne denli geniş bir tarihsel tanım içerdiği görülmektedir. Kavram tarihinden söz ederken, işte bunu kastetmekteyiz. Kavram onu anlamadığımız sürece bizim konuşmak için ona sahipmişiz hükmüyle yaşamımıza olan inancımızı yansıtacaktır; ancak onun anlamını öğrendiğimiz zaman işte o zaman, bizim yaşamımızın kavramların hükmüne ne denli bağlı olduğu anlaşılacaktır. Belkide kıyamet sonrası için yapılan bir yorumda “insan susacak dili konuşacaktır” ibaresinde susacak olan bizim bilinçsizce varlığımızın bir gereği olarak sarfettiğimiz kelimeler, konuşacak olan o kelimelerin gerçek anlamlarıdır.
Pazar, Ocak 21, 2007
B. Garipoğlu Hikayeleri 12
kısa devre depresyon
garibowski
ankara-2006
Bu değildi gelmek istediği yer; midesini tıka basa doldurup ona ait büyük ve gösterişli masanın gerisindeki heybetli koltuğunda kendinden, çevresindeki yapaylıktan,yaşam biçiminin sıradanlığından -çürütücü ve şaşaalı sıradanlığından-her gün üst üste yığılan, sonunda bütün anlamını para kazanmak, yine ve daha fazla kazanmak,bu parayı harcayacak yeni çılgınlıklar icat etmek,kimsenin gitmediği egzotik yerleri görmek,denemediği,bedeninin sınırlarındaki zevkleri tatmak,bunları dost,arkadaş ortamlarında ağzında yayvan ve tiksinti uyandıracak bulantı dolu bir sırıtışla,hasetten kıyılan bakışların altında zehirli,öldürücü bir hazla anlatmak,her doğan günü bir ölüm kalım savaşı gibi yaşamak;işte bunlar değildi bir zamanlar hayalini kurduğu şeyler,sahi nasıl gelmişti ki buralara,ara sıra bunu düşünür,sonra düşünmenin de anlamını unutur ya içkinin,ya diğer uçurum gibi zevklerin karanlık ve yapışkan kuyusuna kendini sessizce bırakırdı... Kırkını aşmıştı çoktan. Şakakları bembeyaz olmuştu, kadınlar onun bu halini daha çok beğeniyorlardı kuşkusuz ama artık onlardan da bir beklentisi kalmamıştı,sonunda her şey kendi çıkmazını yanında getiriyordu,hiçbir haz sonsuzca sürmüyor,yıkıcı bir tekrar,bunaltıcı bir bıkkınlık insanı bomboş bir anlamsızlık duygusuyla baş başa bırakıyordu,vücudu da yüzü de eskiyordu işte,göz altları torbalanmaya başlamış,göbeği de günden güne irileşmişti.Bir arkadaşı küçük bir cerrahi müdahaleyle yüzündeki problemlerin giderilebileceğini,iyi bir doktor tanıdığını söylemişti,göbek işi kolaydı;tanınmış,ünlü bir diyet uzmanı sorunu bir kaç haftada çözebilirdi... Bazen, bu zevkli döşenmiş,büyük bürosunda, öğleyin lezzetli ve çeşit çeşit yemekleri mideye indirdikten sonra müthiş bir ağırlık,sersem edici bir uyku çökerdi üstüne.Bu sırf fiziksel bir durgunluk değildi,hayır,sadece oburca tıkınmakla açıklanamazdı,,ruhunda-eğer varsa böyle bir şey-işte onunla ilgili bir tıkanma,bir vazgeçme,bir bırakmaydı söz konusu olan...Ağır ağır kalkıp pencereye yöneldi.Yağmur saklı bulutlar,kentin üzerinden telaşlı telaşlı yürüyordu.Burası büyük bir plazanın üst katlarında bulunan ,çok az insanın girebildiği,ancak çok önemli ve kilit noktalardaki insanların ziyaret edebildiği bir büroydu.O da nice acılardan,aşağılanmalardan,el etek öpmelerden,kayırmalardan,gerekli yerlerde bulunup,önemli adamların ağız kokusunu çekmekten,uğranılan görünür görünmez hakaretlerden,yediği küçültücü fırçalardan sonra gelebilmişti buralara.Kolay değildi yukarılara çıkmak bu kaygan merdivenlerden.Ülkenin büyük üniversitelerinden birini çok iyi dereceyle bitirmişti.Bir kaç dil biliyordu.Ama bunlar da sıradan şeylerdi artık.Uygun yerlerde belli pozisyonlar almak,risklere girmek,itiraf etmesi zor olsa da karakterinden-artık ondan bende ne kaldıysa diye acı acı gülerdi bazen-kişiliğinden,hatta bazen onurundan bile ödün vermek gerekiyordu.Bu kaçınılmazdı.Kabul ediyordu.Yüksekler büyük fırtınaların yurduydu,büyük ihtirasların,büyük düşüşlerin,parlayan yıldızların.... Acımasız bir hukuk işlerdi burada. Kendine özgü orman kanunları yürürlükteydi.
Zayıflık, beceriksizlik, eksiklik ve asi davranışlar affedilmezdi. Güç ve para ilişkileriydi esas olan. Uzun ve çileli eğitim hayatını düşündü. Beş parasız günlerini,uykusuz gecelerini. Babası bu kente sırtında bir eski ceketle gelmişti. Kendisi gecekondu mahallesinde açmıştı gözlerini dünyaya. Zeki ve hırslı bir çocuktu. Tiksinmişti çevresindeki pespaye yoksulluktan.Hala rüyalarında o berbat evlerde görürdü kendini, ve kan ter içinde uyanırdı yatağında.Sefaletin izlerini silmek her zaman zor olmuştu onun için.-Kimin için kolay olmuştur ki zaten.-Şimdilik bir sorun yoktu.O da bir kurt olmayı başarmıştı bu karanlık ormanda.Kural basitti;ya av olurdun ya avcı,başka bir seçeneği mi vardı sanki insanın? Kolay mıydı milyarlarla oynayan adamların güvenini kazanmak. Patron onu çok seviyor, kişisel dostluk bile gösteriyordu. Ama bu dünyadaki dostluk da her an renk değiştirebilir, bir düşmanlığın hazırlayıcısı da olabilirdi pekala... Yerini daha da sağlamlaştırması gerekiyordu. Bunun için de çılgınca ve acımasız bir tempoyla mücadele etmesi kaçınılmazdı. Yoksa bu kadar çok köpekbalığının yüzdüğü tehlikeli, derin sularda her an saldırıya uğrayabilirdi... Ne garip, yumruğunu sıkmıştı yine... Bütün bedeni onca pahalı içkilerden, adını bilmediği manken kızlarla geceledikten sonra bile gevşemiyordu. Peki, sonu nereye varacaktı bu deliliğin, niçin bunca acılara, onursuzluklara katlanmıştı sanki... Bu yıkıcı soruyu içinden atamamıştı bir türlü. Arsız ve çirkin bir kuzgun gibi gagalıyordu kalbini zaman zaman. Aslında bu “aptalca” soruları diğer günlerde aklına bile getiremezdi. Bu gün tatildi. Yine de uğrayıp gelecek haftanın işlerini gözden geçirmek istemişti yalnızca. Odasındaki harika bara gidip bir viski aldı kendine. Yine de rahatlayamıyordu. Son zamanlarda uykuları da iyi değildi. Bir kaç hafta önce ilginç bir rüya görmüştü. Düşündükçe gülümsüyordu kendi kendine; iki tarafı meşe veya çam ağaçlarıyla sıralanmış tozlu bir yolda yürüyordu. Hiçbir işi yoktu, şaşırmıştı buna, randevusuz, yemeksiz, sessiz bir gün, ne kadar uzak kalmıştı öyle zamanlar... Sadece yürüyordu... Bir kuş kadar hafifti. Şarkı bile söylüyordu... Çok eski yıllardan kalma bir çocuk şarkısıydı bu... Sonra uyandı. Aylardır ilk defa bu kadar iyi hissetmişti kendini. Böyle durumlarda her insanın yaptığını o da denedi; tekrar uyumayı... o sessiz, tozlu yolda sonsuza dek yürüyebilirdi... Yine gülümsedi. Viski mükemmeldi. İşte dünya ona böyle karşılıklar verebiliyordu mesela, kaç kişi şu kadehi yudumlayabilirdi yeryüzünde. Evet. Her şeyden ödün veriliyordu kuşkusuz, hem zaten kural buydu, işler böyle yürüyordu. “Boğulacaksan büyük denizde boğul” dememiş miydi o eski ve akıllı adamlar... Bu iyi içki gibi küçük tesellileri olmalıydı ödediği bedelin. Bu durumlarda her zaman yaptığı gibi müzik dinlemek istedi. Küçük kumandayla açtı müzik setini. Elinde yudumladığından daha sıkıydı işte şu çalan. Chopin'in bir noktürnü odayı doldurmuştu bir anda. Muhteşemdi... “Biraz iyi müzik insanları kurtarabilir, onları tanrıya bile ulaştırabilir” derdi dostlarına. Hüzünlüydü havaya yayılan müziğin dokusu, insana bir çıkış yolu göstermekten ziyade kendi varlığının incelikli bir iç sızısını tarif ediyordu adeta. Pencereye doğru yürüdü yine, göğe baktı, yağmur damlaları incecik düşüyordu şehrin üzerine, kederliydi bu manzara, bütün bir yaşam gibi iç burkan bir görüntüydü ya da şimdi ona öyle geliyordu. Uzak boğazda ağır ve soğuk gemilerin dev umursamazlıkları içinde geçişlerini gördü. “Şunlar gibi ben de çekip gitsem buralardan” dedi. Yeni ve temiz bir sayfa açsam hayatımda, sıradan, basit bir denizci olarak yaşayıp unutulsam yeryüzünde... “Mümkün müydü bu? Vazgeçebilir miydi kazanmak için onlarca yılını heba ettiği, bir sülük gibi ona yapışan şeylerden? Paradan, güçten, güzel kadınlardan, iyi marka arabalardan, partilerden, sert iş yaşamından. Niçin olmasındı... İçindeki sese kendi de inanamıyordu. Piyanodan dökülen ezgilerdi belki de, ona bu çılgın şeyleri düşündüren. Gözleri ıslandı. Ağlayabiliyordu demek. Şaştı... Yıllar var ki unutmuştu bunu. Başka türlü bir hazdı şimdi duyduğu, insanı hep deliliğin kapılarına götüren hazlara benzemiyordu bu. Demek hala insan bir parçayı koruyabilmişti derin bir yerlerinde. Telefonu çaldı. Masanın üstünde renkli, fosforlu ışıklarıyla yapay bir müzik yayıyordu çevresine. Noktürnü bir anda paramparça ezmişti. Birden daldığı uykudan uyandı. “Asıl hayatına” döndü. Patrondu arayan. Kalp vuruşlarının hızlandığını duydu. Kumandayla kesti müziği. Konuştu. Yüzünde mesai saatlerinde takındığı, kontrollü yapay gülümsemesi vardı şimdi. Demek Pekin'e bir iş yolculuğu yapacaklardı, patronun özel uçağıyla gidilecekti hem de. “Harika” dedi, telefonu kapayınca. Yüzüne o ateşin ifade yine oturmuştu, bir işi bitirince, çok zor görüşmeleri zaferle sonuçlandırdığında hep olurdu bu. ''Bir köpekbalığı kadar vahşi görünüyorsun...” demişti ona bir arkadaşı, bir ihaleyi kıl payı aldıkları bir gün. Silkinip kalktı. Pahalı arabasının anahtarlarını kaptı, İngiliz kumaşından özel dikilmiş ceketini aceleyle geçirdi sırtına... Çıktı... Şehirde yağmur devam ediyordu... Arabasına binince radyoyu açtı... Sert bir erkek sesi yırtınırcasına haykırıyordu... Acımasız bir mücadeleden, kalpsiz ve kıyıcı yarışlardan bahsediyordu yabancı bir şarkı... Gülümsedi... Gazı kökledi... Ne yağmurun sesini duymak istiyordu...Ne hala ruhunun ıssız bir yerlerinde çalıp duran o hüzünlü noktürnü...
-BITTI-garibowski
ankara-2006
Cumartesi, Ocak 13, 2007
Aforizma
Salı, Ocak 02, 2007
Salı, Aralık 19, 2006
Yedi Bilge
Yeteneksizlere...
Tarihsel bir dönem olarak Rönesans kendi içinde itibarsız bir çağdır. ‘Geçit’ dönemi olarak hemen hemen bütün araştırmacılar tarafından tanımlanmaktadır. Fransızca bir sözcük olan ‘renaissance’ — ‘yeniden doğuş’ demektir. Bu anlam her bakımdan ürkütücüdür. Yeni bir doğuş değil bu, yeniden bir doğuştur. Yeniden doğan bir doğuş. Rönesans, çağların doğum noktası. Bu kör düğümü çözmek, açmak gerekir. Ve İskender öleli asırlar oldu. Ama, kılıcı ve zekası Batıya miras olarak bırakılmıştı. Kör düğümü çözen İskender’in bahtı anında açılmıştı. Büyük Asya, onu fatih olarak kollarına almıştı. Helenizm karma ve katma değerler tablosu idi. Barbarlarla uygarların kol kola, iç içe yaşadıkları bir dünya. Süsler, ihtişamlar sefaletin boyalı çehresi. Büyük İskender bir ressam gibi çalışmıştı. Sürrealist bir dünya kurmuştu. Rönesans, İskender’in keskin ‘fırçasını’ (kılıcını) ele geçirerek doğumunu müjdeledi. Kör düğümü sanatçı ve düşünür çözdü. Fetih edilecek dünya geride değil, ötedeki Latin-Germen dünyasıydı.
Rönesans, ana rengi din olan bir alan üzerinde yeşer[til]mişti. Sanat kendini bütünün tamamiyeti içinde sükunetin serinliğine bırakmış, gecenin masum sessizliğine eşlik etmekteydi. Kıpırdamayı başlatan uykuları delip geçen kabuslar oldu. Uykunun derinliğinden kopup gelen kabuslar. Ansızın, durulmamış, insanın gözlerini uyku ile uyanıklık arasında kapatıp açan, sersem dolmuşu gibi yol alan, boğazını ıslatacak tükürüğü kalmayan gecenin boğuk karanlığında çöken kabuslar insanı yatağa bir daha zor bağlarlar. Didinik tavırlarla, bedenin çıplak bırakılışının farkına varmayarak, boğazına sarılan karanlık türlerin elinden kurtulmanın gerektirdiği dağınıklık ve korku, büyük rüyalar dizisine son vermenin zamanını getirdi. Pek hoşlanılacak bir kapanış gibi gelmiyor.
Kabusları bilirsiniz, insana kafayı yedirirler. Allak bullak, yüz üstü, tedirgin, az solunur bir nefes içinde bırakırlar. İnsanın sırtı üzerinde yatışını engelleyen, büyülü bir hançer gibi alnımızın ta çatısını delip geçen ve çalkantıyı başlatan kabuslar. Rönesans bir kabustu. Azılı bir kabus. Gözleri alevden yanan, diliyle sokan, dişleriyle yaralayan, elleri idamlık ipler gibi sarkan, ayakları bedenin orantısına karşı ters bir kabus. Bir kere dadandı mı, peşinizi hiç bırakmaz. Öğütlerini kurnazca salgılamakta, bizi ‘kendilik’ bağımlısı yapmakta. Rönesans, Kendiliğin yeniden doğuşudur. Araştırmacılar, Rönesans’ın din karşısındaki tavrını şöyle özetlerler: her türlü bağımlılıktan koparak kendini kendine dayatmaksızın, kendini arayıp bulmak işte insanın tek gerçeği. Kendine doğru giden yol akıldır. Denetim ve deneyim aklın ne kadar becerikli bir silah olduğunu gösterecektir. İnsan sonsuz ödevine başlamalıdır.
Titizlikle seçilmiş cümleler bunlar. Oltanın ucundaki yem gibi. İnsanın sonsuz ödevi de, ne demek?
Kendisiyle uğraşmak. ‘Kendini Bilme Öğretisi’ çok eski bir yöntemdir. Batı düşünce dünyasında bu yöntemin kurucuları ‘Yedi Bilge’ olarak anılırlar. Efsanevi bir güdüyle dolu olan bu öğretiyi pratiğe indirgeyen Sokrates olmuştur. Sokrates, uyur gezer insanın gözde örneğidir. Platon, Sokrates’in düşünceye olduğu kadar, Batı siyaset bilimine kazandırdığı ‘Kendilik Öğretisi’ni ünlü eseri ‘Pratagoros’ 343 a-b kısmında şöyle açıklar: “Eskiden olduğu gibi bugün de Lakedaimon eğitiminin idman zevkinden çok felsefe zevkine dayandığı görülür; çünkü bu tarzdan sözler ancak iyi yetişmiş bir adamın dilinden çıkabilir. Örneğin, Miletli Thales, Mytileneli Pittakos, Prinelı Bias, bizim yasa koyucu Solon, Lindoslu Kleobulos, Kheneli Myson ve yedinci Bilge olarak da Lakedaimonlu Khilon. Bunların hepsi Lakedaimon eğitiminin hayranı, savunucusu ve aşığıydılar. Her birinin kısa ve anlamaya değer söylemleri bilgeliklerinin Lakedaimonlularınkine benzediğini açıkça gösteriri. Bunlar (Yedi Bilge) bir araya gelip bilgeliklerinin ilk ürünlerini Apollon’a sunmak için toplanmışlar ve Delphos tapınağına dillere destan olacak şu özdeyişi kazıtmışlar: ‘Kendini bil’ (Gnothi seauton)”.
İlk başta dilin büyülü dizgisi kelimenin kutsiyetine kapatır bizi. Dile gelen şey kulağa hoş, cazip, etkileyici sedayla çarpmaktadır. Kulak perdelerimizi titreten ilahinin kendisi değil de, üzerine örtük duran mistik dingilliğidir. Dil sanki öte dünyanın sonsuzluğundan seslenmekte, ama kendisini beride duran en saf ve en korkunç varlığın göğsüne yamamakta, bizi ele geçirecek bu tılsımlı sözün işitişi içinde inşa etmektedir. Bir merkezden yayılan elektrik akımı gibi kendi duyumunun etkisi altına aldığı bedeni çarpılmış gibi dizleri üzerinde yere bırakmaktadır. Onu örten büyü zaten bu çökertme eylemi, itaat olanağını açığa çıkartmadır. Kendini Bil’in yüksek gürültüsü altında sağlanılan sükunet.
Bir kere yöneliş olarak çarpıktır. Hepimiz vahyin ne anlama geldiğini biliriz. Vahiy, Doğu öğretisine özgü bir esaret gibi gösterilse de, pekala Eski Grek ve Latin öğretisi içinde ‘Logos’ bir esaret olarak büyülü dünyalardan kükreyip gelen esintidir. Evrenin yasası olarak mutlak akıl, yani logos düşüncesini Batı zihnine kökleyen Herakleitos olmuştur. Aslında bu ifade Eski Grek bilgeleri olarak anılan Orpeuscular ve Herakleitos öncesi filozofların düşleminde belirgindi, ama bir kavramın içine alınarak dilin kullanımına sunulmamıştı. Logosun gizemini, vahyi nasıl anlarsak o derece anlamlandıra biliriz. Ama ‘Kendini bil’ logostik bir söylem değildir. Evrenin egemen ‘aklına’ (Logos) karşı insan aklıdır (Gnothi seauton).
Sokrates yetkin ve derin bir ciddiyet içinde bunun böyle olmayacağı kuşkusuna götürmez bizi. Aksine bilgeliğin ilk ürünü olarak Apollon’a sunulduğunu haber vermektedir. Söylemin odağı daha ürkütücüdür. Ürün, yani kurban Apollon’a sunulmuştur. Apollon’un Tanrılarla insanlar arasında arabulucu olmak gibi bir misyonu vardı. İnsanlara, Tanrılarla geçinmenin yollarını öğretmişti. Apollon ‘Orakl’ divanının yöneticisidir. Orakl, Grekçe’de ‘insanlar tarafından sorulan şeylere Tanrıların verdiği cevaplar’ demektir. Sonraları kelime ‘kehanet’ anlamı kazanmıştır. Bazı varoluşçu Grek hayranları ‘Orakl’ı — ‘yakarış, dua’ anlamı içine indirgemeye çalışırlar. Orakl’ın tam karşılığı ‘soruya tutulmak’tır. Soru acizliktir, aynı zamanda cesarettir de. İnsan, Tanrılara soru sormakla acizliğini gösterirken, aynı zamanda Tanrıya çıkışmaktadır da. Orakl’ın yeri Delphos tapınağıdır. Burada insanlar Pythia veya Sybill aracılığıyla Tanrılarla diyaloga girmekteydi. Pythia veya Sybill denilen mistik çehreli ‘şaman’, ‘kadın rahip veya kahin’ demektir. Neden, özellikle de kadın? O dönemde bütün uygar toplumlarda olduğu gibi Grek dünyasında da kadın anlamsız bir değere sahipti. Yani, kadının doğurmaktan öte bir misyonu yoktu. Yunanlılar büyük bir zeka örneği sergilemişlerdir, Orakl kürsüsünün başına kadını geçirmekle. Çünkü, Orakl gücün odak noktasıydı. Ancak bir dişi bu odak noktasının göbeğine oturtulabilirdi. Çünkü, hiçbir statüsü bulunmayan kadının bu güce sırtını dayayarak Yunanlarda iddialı konuma gelmesi imkansızdı. Bir kere, varlık olarak değersizdi, ayrıca Yunanlılar ciddi biçimde cinsiyet ayarlaması yapmışlardı. Kadının, Yunan toplumu içinde ne kadar atılmış, itilmiş, gözden ve değerden düşürülmüş, hatta cinsellikte ve aşkta bile kadına duyulan istek ve sevginin sıradan, bayağı tavır, tutku ve psikoloji içine sokulduğunu Platon ‘Şölen’in de açık bir dille beyan etmektedir. 191d: Aristophanes “Zeus’un bundan amacı şuydu: çiftleşmede, eğer bir erkek bir kadınla birleşirse, çiftin bir çocukları olacak ve tür üreyecekti (sadece bu kadar – E. N.); yok eğer bir erkek bir erkekle birleşiyorsa, ilişkilerinden hiç değilse bir doyuma ulaşacaklar ve rahatlayarak aksiyona yönelecekler ve hayatlarının başka ihtiyaçlarını sağlamağa çalışacaklardı”. Ve 191e – 192a: “Bir erkeğin kesilmiş parçası olan erkeklere gelince, bunlar erkeklere yönelirler; ve daha çocukluklarında, yani ilkel erkekten kesilmiş küçük bir parça iken bile, erkekleri severler, onlarla yatmaktan, onların kolları arasında olmaktan hoşlanırlar. İşte, en iyi çocuklar ve delikanlılar bunlardır, çünkü en çok erkeklik onlarda vardır”. Dahası da var: “atılganlık, yiğitlik, erkeklik damarlarıdır ki, onları böyle kendi benzerlerinden hoşlanmaya sevk eder. ...Yalnız bu tür delikanlılardır ki, tam yetişkin hale geldiklerinde, polis (şehir devleti – E. N.) işleriyle uğraşmaya başlayarak gerçek birer erkek olduklarını gösterirler”. Phaidros, erkek aşık ve sevgililerden oluşan bir sitenin gerçek mükemmelliğin, birliğin ve dayanışmanın öreğini teşkil edeceğini belirtir (Şölen, 178e – 179a). Ve bunun gibi birçok Yunanlı düşünür gerçek aşkın erkek aşkı olacağını savunmaktadır. Yani kadının hiçbir alanı yoktur. Rahmine düşen yumurtaları üretmekle mesuldür. Kadının toplum içinde bu denli kimliksiz ve yurtsuz konumudur ki, onu Orakl kürsüsünün başına dikmişlerdir. İstese dahi hiçbir halt yiyemez.
Neden, özellikle kadın? Bu sorunun ‘özellikle’ kısmı henüz açıklanmadı. ‘Özellikle’yi nedenle kadın arasına oturtan düşünüş kadının özelliğinden ileri gelmektedir. Kadının özelliği doğurganlığıdır. Evrenin aklı Logosla, insanın aklı Gnothi seauton’un birleşmesi doğurgan bir gücün bedeninde gerçekleştirilebilir ancak. Rahim, akılların çiftleşme yeridir. ‘Dünya bir rahimdir’ — derdi Rimbao. Bu çiftleşme Apollon’un gözcülüğünde gerçekleşirdi. Sokrates'i, Batı düşünce dünyasının ufkunda parlayan bu inancı, siyasal bir öğretiye dönüştürdü. Yedi Bilge büyük bir titizlikle seçilmiş iktidar heyetidir. Her birinin toplumda belirgin yeri ve konumu bulunmaktadır. Solon yönetici ve yasa koyucuydu, Thales filozof veya düşünürdü, diğerleri hukukçu, kanun adamı ve saire gibisinden toplumu idare edici, yönetici yetki ve bilgilerle donanmışlardı. Yedi Bilge, kısacası toplumu üretmekle (yönetmek, idare etmek, devamlılığını korumak, yani her türlü iktidarsal işle) uğraşmaktadır. Ürettikleri varlığın ilk ürünleri olarak ‘Kendini Bil’i gözcü Apollon’a kurban olarak sunmuşlardır. Peki kurban edilen neydi? Kader! Et ve kemik arasında yapılan pazarlık. Kaba bir kandırmaca ve büyük bir yalan.
Kendini bil, insanın dışa doğru uzayıp giden düşüncesinin ufkundan, Tanrılarla insanların oraklının zemininde duran Delphoi mabedinin kutsallığından koparıp, bizzat insan varlığının içine oturtmuştur Sokrates. Kendini kendinde tutuklamanın, alıkoymanın, gözetlemenin, gözlemlemenin, hapsetmenin, ölçüsü olarak.
Kamu hukuku, insanın ön plana çıkarılmasında ve insanı toplumsal bir kimlik içinde tertipleyen idari ahlakın Sokrates tarafından onarıldığını belirtmektedir. Sokrates’e göre, insanın hedefi kendisidir. Bu önerme politik bir yorum taşımaktadır. Sokrates içtenlikçi iktidar tutumunu, düşünümün özüne taşımış, aşırı tutucu bulunan Yunan toplumunun kaygı imini bireyin benlik tamlığı alanında devinime koymuştur. Sokrates dönemi, Yunan polislerinin küçülme dönemidir. Toplum aşırılık ve karmaşa içinde ciddi bir bunalım geçirmektedir. Bunalımın kaynağını Sokrates, düşünümün insanın dışına konulmuşluğunda bulmaktadır. Yunan dil kuramında düşüncenin tabanı topraktır. Bu taban düşünceyi dışa doğru dikkatli yapmıştır. Oraklın yönelimi bu bakımdan içkin değil, dışarılıktır. Sokrates’e kadar Yunan toplumu kendi dışarılık dünyasında konumlandırmıştır. Sokrates aşırı Solon hayranıdır. Solon, Atina Polis Devleti’nin mimarlarından biri olmuştur. Solon’un reformları, Yunan toplumunun idari varlığını oluşturmakta ideal bir koşullandırmaydı. Solon’un yasaları konuluş bakımından diretmeci olmasına karşın bütüncüldür. Solon’un açımlanmasını öngördüğü yasaların bütüncül dili toplumun karma yaşamını tekile indirgemekti. Yazılı hukukun kurucusu olan Solon, borçtan kaynaklanan köleliği kaldırmış, çiftçilerin özgürlüğünü sağlamıştır. Doğumdan kaynaklanan siyasal ayrıcalıkları kaldırmakla, siyasal hakların servetin çokluğu yoluyla belirlenmesini şart koşmuş, yani para aristokrasisini benimsetmişti. Eğitim devletin denetimi altına girmekte ve gözetlenmekteydi. Kabaca, Solon Yasaları bundan ibaretti. Siyasallık bakımından dışsal, dayatmacı, güce dayalı, eritmeci kanunlardı bunlar. Devinim gücü dışa yönelik bulunmaktaydı. Toplumun üzerinde utkulu duran bu yasalar gökyüzüne çekilmiş karanlık şemsiyenin siyah yoğunluğunda korkunç bir vehim gibi durmaktaydı. Solon yasaları Eski Mısır’a özgü süse, ihtişama ve güce dayalı, merkezinde firavunların oturduğu Öklid’in çemberini hatırlatıyordu. Solon’un düşlemesi toprağa dayalı bir logos türüdür, insanın ötesindedir. Sokrates, Solon’un taktiğini doğrular, ama tabansız bulur. Çünkü, ona göre, söz konusu toplumun yönetimi ise iktidar içe dönük çalışmalıdır. Kendini bil, kaderin kanunu hükmünde bizzat insanın zihnini, kalbini, bütün davranışlarını dolduran soluksu devinimi burada devriye girmektedir. Bu anlamda Sokrates’in ne yapmak istediğini açıklayan en yetkili kaynak Platon’un ‘Şölen’inde yer alan Alkibiades’in konuşmasıdır. Alkibiades konuşmasına Sokrates’i tiye alarak başlar, ama büyük bir içtenlikle bunu vurgulayarak: “Sokrates’in az önce söylediklerinin bir tek kelimesine bile inanmıyor musun sen? Aslında gerçeğin onun söylediklerinin tam tersi olduğunu biliyor musun?” Alkibiades bu sorularıyla Sokrates’in inatçı ve doyumsuz düşlerini doğrular. Sokrates’in bizzat kişiliğini tanımlayarak ikilemler kutbuna yayıla kalmış karanlık ve çirkin yüzünü açığa çıkartmaya çalışır. Şölen 215b: “Ben, Sokrates’i — der Alkibiades — her şeyden önce tıpkı heykel atölyelerinde teşhir edilen Silenoslar’a benzetiyorum; hani şu sanatçıların, ellerinde bir kaval yada flavta tutar halde tasvir ettikleri ve ortadan ikiye ayırdıkları zaman içlerinden Tanrı heykelleri çıkan Silenoslar’a. Sonra onda Satyros Marsyas’a özgü bir taraf olduğunu söylüyorum.”
Eski Grek’te Silanos, ‘basık burunlu, küskün ve dargın bakışlarıyla bilinen, koca karınlı çirkin bir varlıktı; zamanının çoğunu sarhoş olarak geçirse de bilge bir kişiydi’. Ya Mersyas kimdi? Lira tanrısı Apollon’la yarışıp, flavtasıyla onu alt etmeye kalkışmıştı. Bu davranışı karşılığında Tanrı kendisini cezalandırmıştı. Alkibiades, Sokrates’in gerçeğini bir kahin gibi yüze vurmaktadır. Gerçekten de, Sokrates içindeki Daimonion güdülenmesiyle (tıpkı Silenos gibi) Tanrı Apollon’un yetkilerini ‘kendini bil’ öğretisiyle onun elinden alarak insana sunmuştur. Daimonion’dan türetilmiş olan ‘endaimonia’ (mutluluk) insanı kendi sınırları içine kapatmakta, kendi merkezliğinin bilgisi içinde mutlu yapmaktadır. Sokrates felsefesinin ve ahlak anlayışının temel özelliği ‘mutluluk bilgisi’ — ‘endaimonizm’dir. ‘İnsan insanın kurdudur’ Hobbesçi öğreti, en ilkin Sokrates’te ‘insan kendi kendisinin kurdudur’ şeklinde anlam kazanmıştır. İçkinlik ilkesi insanı kendisiyle uğraşa sokmakta, insanı kendi içinden parçalamaktadır. Yoğun bilgi katmanları, bölünür kendilikler üzerine derin ve bunaltıcı baskılar yaparak insanı uysallaştırmaktadır. Toplumun uysallığı, gücün ihtişamını yüceltmektedir. Solon uysal toplumun lideri olmadığı için Yunan devleti ufalanarak savrulup gitmiştir.
Kendini bilmek ne demektir? Bildiğim kendim miyim? Kendimi kendime bildiren kim? Hangisi ben? Bütün bu sorular insanı gebe bırakan bilmecenin sonsuz şifre oyunları gibi bitmez tükenmez doğum çilesi ve sancıları içinde kavurmaktadır. Sokrates kendi görevinin ‘ebelik’ olduğunu vurgular. Yani, toplumun kendilik doğumunun bekçisi. Bunu Alkibiades’in ağzından dinleyelim. Şölen 216d: “Sokrates’in güzel delikanlılara aşık olmak gibi bir iptilası vardır; onların çevresinde dolanır durur, onları gördü mü aklı başından gider. Öte yandan, o, her şeyin cahilidir, hiçbir şey bilmez”. Ve 216e’de: “O, bütün ömrünü safdillik taslayarak, insanlarla alay ederek geçirir”. Alkibiades açık ve net biçimde Sokrates’in kişiliğinde iktidar tiplemesi yapmaktadır.
Ne var ki, Sokrates’i ne kendi toplumu, ne de Rönesans’a kadar sürüp gelen Batı toplumları anlayamadı. Ve her şeyden önce Batı siyaset aklı onu keşfetmekte çok cahil kaldı. Dahası, Sokrates, gençliğin ahlakını bozmak gibi suçlardan yargılanarak idam edildi. Öğretisi, mistisizm kervanına yama edilerek yetersiz ve tabansız biçimde kullanıldı ve ezberletildi. Asla anlamı anlaşılamadı, bugün bile.
Şimdi, Rönesans’la Latin-Germen düşünürleri bu defa şaşmadan ve eksiksiz olarak Sokrates’in öğretisini uygulamak eylemiyle ayaklanmışlardı.
Rönesans’ın Batı düşüncesine kazandırdığı bütüncüllük metodu ‘sistemler çokluğu’ olmuştu. Sistemler çokluğu içinde, Evren ve Dünyada oluşan ve oluşmakta olan ne varsa her şey bir bütünlük içinde yerini almaktadır. Çok renkli bir tablo, bu. Rönesans, idrakin sularını bulandırdı. Bulanıklık bunaklığı doğuracaktır. Hayatın türlü yolları ve yordamları açılacaktır. Aşındırma tekniğinin kurulu güçlerini tarihin derinliklerinden bulup ortaya çıkartan Rönesans, onların üzerinde katmanlarca yığılı duran pas kilitlerini söküp atarak keşifler haritasını oluşturmaktaydı. Adsız yapıtların sonu gelmişti, düşünürün simgeleme işlemi kendi isminin altında sonsuza kadar kovalamaca biçiminde uzayıp gitmektedir. Derin, sisli uykular dizisini paramparça eden Rönesans, sabahın ışınmamış alaca karanlığında insanı titreten yüze serpilen su gibi üşütücüydü. Kişilik, benlik sevdasını ayaklandıran bu titreksi yıkanma insanı acıktırmakta ve doyumsuz yapmaktaydı. Rönesans’la birlikte doyumsuz insan türleri üremeye, artmaya ve hatta dünyanın her köşe bucağına kök salmaya başladı. Rönesans, dili resimle bağlantıya sokarak sonsuz ilişkiler oyunu yaratmaktaydı. Türlerin en açgözlüsü olan bu doyumsuz insan resimle dilin sonsuz derinliği içinde gölgeleri yok ederek dünyanın göğsünde büyük kraterlerin açılmasına meydan vermenin bilgisini, kurnazlığını, tekniğini ve sarsıcı güdüsünü değerlerin kategorik titizliği ve ayarı olarak onarmaktaydı. Rönesans, Eski Grek düşüncesinin çıkışını belirleyen ‘şaşırmak’ ilkesini ‘şaşırtmak’ olarak onarmıştı. Bu düpedüz Sokratesçi düşüncenin ciddi, pürüzsüz ve yetkin gücünü haykırmaktaydı. Şaşırmak, insanı belirsiz bir varlık olarak algılamamıza neden olmuştu; oysa, şaşkınlık insanın varlık yapısını merkeze taşımakta, onu dünyasal tasarımın göbeğine oturtmaktaydı. Benzeşiler öğretisi tiksinç bir biçim almakta, büyük bir organizmanın küçük dünyası olarak algılanan insan sabırlı dogmalar diyarını terk etmekte, kendisine her şeyin merkezi haline gelecek bir yurt aramaktaydı. Birbiri üzerine eğrilip duran bilgi fanatizminin doğası büyük bir içtenlikle taraflı bir varlığın elinin altına koyulmakta; insan, yığılı duran bu bilgi kayalıklarından sarkık bir vaziyette her an düşme korkusuyla tırmalayıp, çırpınmaktaydı. Onarma amaçsal olarak ticari öngörü, psikolojik tedirginlik, kazanıma dayalı zenginlik, bireyler hiyerarşisi ve sonu uzayıp giden bilgi hattı gibi uçurumlu dünyanın üzerine kalın bir duman gibi çökmekteydi. Rönesans’ın onarma metodolojisi çok yönlü, ama birbirine sıkı bağlılıklar arz eden temele dayalıydı: insanı sorun eden yeni bir sorgulama türü olan hümanizm ahlakı; yeniye varmak özlemini açıklayan Platonist hayranlık; kategorik zeminin oluşması için başvurulan Aristotelizm; çekirdeğin veya varlığın temeli olarak Atomcu görüşün tetkiki; ve insanı doğuran yeni gözlem türü olan Şüphecilik. İşte, Rönesans resminin benzersiz renkli düşüncesi bütün ihtişamıyla önümüzde dikilmektedir.
Pazar, Aralık 17, 2006
Yenidünya Düzeni: Kavramın İnançsal ve Dünyasal Boyutu
İnsan beyni zeka küpü değildir. Düz orantılı algılara karşı ters orantıda izlenimleri de takip edip kendisine uygun anlamlar yığınını dünyasal tasarımlar diye yutturabilir. Bazen koca bir çağı kötülüklerin koynunda görürüz, bazen de dünyaya iyiliğin kanat gerdiğini. Ama dünya, zekâmızdaki masalımsı yerini hep korudu. Gizemli olan, mantık bilgisinden gözleri fal taşı gibi açılmış birisini de kendi büyüsüne çekebilir. Bazen de tam tersi. İnançların kaderine hükmettiğini düşünen bir bedenin ruhunu Şeytana kaptırdığını görürüz.Yer değiştirmeler doğaya ve kâinata özgü değildir, insan da bağlı bulunduğu mekân içinde bir gezgin olabilir. Sadece mekân içinde mi, sanmam; insan kendi beyninde akıl yolculukları yaparak en dayanaklı ipuçlarını orada arar.
KAVRAMIN İNANÇSAL BOYUTU
İnsan için düzen hep vardır. Yeni veya eski olsun, bir şeyin varlığı hep bir düzen içinde algılanır. Düzen tutkusu sadece insanda değil, her şeyde bulunur. Tanrı, çöp böceklerini bile bir düzen içinde yaratmıştır der, Arabi. Yine bunun gibi ölüm diye bir şey vardır. Yaranmış olan mutlaka ölümlüdür ilkesi ölümlülerin en ölümsüz ilkeleri arasındadır. İnsan da ölümlüdür, düzen de, meleklerde.
Düzen ve özellikle “yenidünya düzeni” kavramı çok çok eski bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Kavramın temel olarak üç içerik kapsamında tanımlandığını görmekteyiz: astroloji ve dini, siyasi. Ama bu kavramla ilgili ilk büyük yaygaranın M.Ö. 50 ile M.S. 150 arasında koparıldığını görüyoruz. Daha milat öncesi II. Yüzyılda Mısır’da yaşayan Hipparkhos bu anlayışın izleri görülmektedir. Bu türden bir söylence daha M.Ö. 21. Yüzyılda Mısır, Eski Mezopotamya’da belirgindi. Bunun temelinde dinsel olgularla büyük bir benzerlik içeren astroloji bilgisi bulunmaktadır. Kafasını gökyüzüne çeviren her insanoğlu yukarıdaki mucizenin şaşkınlığına gömülmektedir. Sofisler ve Statocular, bilginin bir şaşırmadan doğduğunu söylerler. Eski Mısır kayıtlarında dünyanın gidişine son verecek ve yeni bir düzenin gerçekleşeceğine ilişkin yaygın bir kehanetten söz etmektedirler. Bu bugünkü astronomide kanıtlanmış tipik bir “eksen ayması” olayıdır. Bu, Güneş sisteminin dönüşünde görülen salınımın bir sonucudur. Bu durumda sistem içindeki belirli noktaların konumunun arka plandaki yıldızlara göre değişmesine neden olmaktadır. En yaygın belirtisi, burçlar kuşağındaki konaklar çerçevesi içinde değerlendirilince Bahar gündönümü giderek “daha erken” meydana gelmektedir. Bunun nedeni gündönümünün burçlar kuşağında bir konaktan diğerine geçişidir. Bu geçiş süreci 2100 yılda meydana gelmekte olup, tam geçiş dönemi 25 ile 200 yıl arasında zaman almaktadır. Astronomi bunu tam olarak kanıtlamış gibidir. Ne var ki onlardan binyıllar önce Mısır ve Sümer bilginleri de bunu biliyorlardı. Hatta bunu inançlaştıran onlar olmuşlardır. Bu inanca göre, dünya her 2000 yıldan bir burç atlar. Bu atlama ciddi bir doğa değişmesine, korkunç afetlere ve yeryüzünün şekil değiştirmesine yol açmaktadır. Mısırlılara göre, M.Ö. 21. Yüzyılda yaşanan bu olay sırasında Dünya Yay burcundan Oğlak veya Koç burcuna geçiş yapmıştır. Bu tanrısal bir olaydır ve neredeyse 2000 yıl boyunca koç ve keçi sembolleri dinsel motiflerin başında gelmiştir. Eski Mısır dininde Amon boynuzlu bir koçtur. Doğu anlayışında İskender’in boynuzlarının olduğu söylenilir ki altında bu dinsel tema yatmaktadır. Bilindiği gibi, İskender Mısır rahipleri tarafından Tanrı Amon’un oğlu ilan edilmiş ve kafasına boynuzlu taç konulmuştur. İşte bu “yenidünya düzeni” anlayışının en doğal ve doğal olduğu kadar da dinsel bir tanımıdır.
İkinci bir eksek kayması ve yenidünya düzeninin ortaya çıkış anlayışı miladi öncesi ve başlarında yaşanmıştır. Mısırlılardan, Yahudilerden, Greklerden ve Latinlerden günümüze kalma zengin bir literatür bunu gözler önüne sermektedir. Hz. İsa’ya yapılan olağanüstü atıflarda bu söylem içinde yerini almıştır. Öyle ki sadece Hıristiyanlar değil her toplum ve güç bu olayda kendi yerini almıştır. Eksek kaymasına girildiği dönemde M.Ö. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus genç aşığı Antinoss ile birlikte Bilgelik ve Ölçü Tanrısı Thot’a rahipleriyle birlikte geceli gündüzlü bir tartışmaya girmiş felaketi defetmenin yollarını aramışlardır. Sonrasında genç aşık Antinoss’un Nil nehrine kurban verilmesinde anlaşılmıştır. Kurban töreninin hemen ardından Antinoss’un Roma İmparatorluğunun tanrısı ilan edilmesi bundandır. Yahudilerin yenidünya düzeninden beklentisi ise tamamen farklıydı. Onlar müjdelenmiş peygamber Mesih’i bekliyorlardı. Gelecek olan Mesih, tıpkı Kuruş gibi Yahudileri dünyanın efendisi yapacaktı. Ne var ki Mesih gelmedi. Onun yerine Hz. İsa, Yahudilerin sevmediği bir öğretiyle ortaya çıktı. İktidardan ve rahiplerin zenginliğinden şikayetçi kalabalık orta ve aşağı sınıf topluluklar onun, daha ziyade havarilerinin yaydıkları bu fakirlik yanlısı inancı çabuk benimsediler. Gerçekten de oğlak veya koç burcundan balık burcuna intikal eden “yenidünya düzeni” Hıristiyanlığın çağı olacaktır. İlginçtir, yenidünya’nın kaydığı balık burcu simgesel olarak sadece Hıristiyanlıkta kendisine yer edinmiştir. Oysa ne Yahudilikte, ne de Eski Mısır inancında tanrısal balık motifine rastlanmaz. Hıristiyanlıkta ise Hz. İsa son yemeğinde havarilerine balık yedirmişti. Hıristiyanlığın en parlak düşünürlerinden Tertullian bile 200 yılında şunları yazıyordu: “biz küçük balıklar (Hıristiyanlar), İhtisi’miz suretinde sularda doğarız”. Ortaçağ Avrupa’sında ve hatta günümüzde yapılan çizgi filmlerinde yer alan kurtarıcı balık, dünyanın balinanın üzerinde olması gibi inançlar buradan ileri gelmektedir.
Yaklaşık 1950 yılından beri dünyanın birçok Yahudi ve Hıristiyan gizli tarikatları 2000 ile 2100 yılı arasında kaymasını tamamlayacak dünyanın yeni düzenine hazırlanmaktadırlar. Evangeliz tarikatının en sadık savunucusu olan Amerikan başkanı C. W. Bush’un sıkça “yenidünya düzeni” kavramını kullanırken pozitivist bir dünyada ne kadar inancın baskısı altında kaldığını göstermektedir. Ama bu basit bir inanç ifadesi değildir. Talmut, Kabalist, Gnostik ve Hıristiyanlığa göre eksen kayması döneminde gerçekleşecek olaylara hazırlanmak gerekmektedir. Bu defa dünya, balık burcundan Kova burcuna kayacaktır. Çok sihirsel bir ifade kullanılmaktadır eski Hıristiyan öğretisinde: “Balık, kovaya girdiğinde”. Bu inanış, kayma sırasında dünyanın en fazla sularla boğuşacağını dile getirmektedir. Nitekim, global ısınma, buzulların hızla erimesi bir yerde bu inancı doğrular gözükmektedir. Öte yandan eksen kayması olayı da zaten astrolojik bilgiler doğrultusunda doğru kabul edildiğinden, Amerika’nın bir zamanlar Roma İmparatorluğu gibi işi bir azizeyi nehirde boğmaktan daha fazla ciddiye aldığını göstermektedir. Bazı İncil yorumcuları, dünyayı tehdit edecek suların yeryüzünün yapısını da etkileyeceğini düşünmektedirler. Dünyanın doğuya doğru yörüngesi sırasında bir anda artacak olan suların yeryüzünü batısı yönünde büyük bir baskı oluşturacağını bilginler söyler ve onlara göre bu durumda Amerika kıtasının önemli bir parçası ile Kıta ve Ada Avrupa’sı ile Batı Afrika’nın sular altında kalacağını belirtirler. Zaten coğrafi anlamda dünyanın kayma hızı batı yönünde olduğundan, normalde her yüz seneden bir Batı Avrupa kıyısında 1 metre çökme yaşanırken, Hindistan taraflarında ise 1 metre yükselme yaşanmaktadır. Bunun için aşırı Evangeliz çevreler, böyle bir durumda doğal dengesi değişeceğine inandıkları dünyanın verimli bölgelerine taşınması gerektiğini öne sürmekteler. Hatta bazıları Amerika’nın Ortadoğu işgalini buna bağlamaktalar.
Bütün bunları neden anlatıyoruz? Şundan, “yenidünya düzeni” kavramının izini sürmek için. İşte bu kavramın simgeleşmiş öğeler içeren inançsal boyutunu ortaya koymaktadır. İnanıp inanılmaması için de yazılmadı, sadece bir kavramın insanlık zihnindeki geçirdiği anlamı ortaya koyması için yazıya alındı. Ancak ben anlayış olarak bir şeyin her yönüyle aydınlatılmasından yanayım. İşte, yenidünya düzeninin kimine göre saçma, kimine göre inançsal olgularla pekişmiş yarı bilimsel anlamına karşılık birde siyasal bir yönü vardır. Kendi adıma söyleyeyim ben kavramın açıklamaya çalışacağım ikinci yönüyle daha çok kafa yormaktayım.
KAVRAMIN DÜNYASAL BOYUTU
Öyle sanıyorum, XVI-XVII. Yüzyıllarda Avrupa siyasal aklında bir olgular değişimi ve hatta devrimi gerçekleşmiştir. Çünkü bu tarihlerde romanlarda ve dersliklerde bile önceden kullanılan kavram ve tanımların aniden anlam ve şekil değiştikleri görülmektedir. Avrupa’da devletlerindeki genel gelişim hızı da bu yöndedir. Kanımca bunu birkaç şey bir anda tetiklemiştir.
Birincisi, Dünyanın Avrupa tarafından yeniden keşfi, Avrupa’ya kendisini dünyaya göre yeniden tanımlama hakkını vermiştir. “Biz ve Öteki” anlayışının bu dönemde şekillendiği görülmektedir. O dönemden başlayarak Avrupa aklında zengin bir tanımlamalar olgusu gelişmeye başlar. Bizzat “insan” tanımı değişir. Dünyasal bakış açısının yerini “ilerleme” olgusu alır. Buna göre, her çağ bir öncesinden ileridedir. Bu durumda Avrupa dünyanın ilerici en son çağında yaşamaktadır. İlerleme olgusu Avrupa merkezli bir yapıya dönüştürüldüğünden, insan tanımı da gerici ve ilerici olarak değişecektir. İlerici insan Avrupalıdır, gerici ise dünyanın diğer yarısı. Bu algılama biçimi o denli değişim göstermektedir ki diller bile soylu ve soysuz diye iki kutupta tanımlanmaktadır. Avrupa’yı besleyen üstün ırk Arilerin dili soylu dildir, geri kalan milletler ise soysuz dillerde konuşmaktalar. Tanımların bu denli kalabalıklaşması düşüncelerin tasnifine yol açtı. Artık, düşünce simgesel değil, olgusal ve kavramsaldır. Belki de bundan dolayıdır ki Vigo’nun derin bir zeka ürünü olan felsefi anlayışı, Descartes’in netlik göstermeyen “kendilik” tanımı karşısında dikkate bile alınmamıştır.
İkincisi, dinsel çatışmalar Avrupa’da yeni yaşamsal doğruların pekişmesine neden oldu. Heretc gruplarla, kilise arasındaki geniş savaş her şeyden önce düşünceye dayanıyordu. Bu düşünce savaşı her katmandan bilgi sahibi insanlara gereksinim duymaktaydı. Artık bilge veya okumuş insan düzen karşısında bir tehdit olmaktan çıkmakta, bizzat düzen tarafından beslenerek bir sınıfsal aydın yapısını kazanmaktaydı. Siyasal aklın dinsel yapıyla girdiği çatışma sürecinde her iki taraf doğal olarak genişleme güdüsü taşımaktaydı. Bu yüzden siyasal akıl matbaayı ve eğitimleşmeyi çabuk benimserken, dinsel akıl mezhepsel sorunlar alanına kaymaktaydı. Ancak düşünür bu dönemde rahat değildir. O dönemde kilise öğretisi dışındaki temel düşünce klasik düşünceydi ki burada da bir çatışma söz konusuydu. Düşünürlerin bazısı Mısır, diğerleri ise Grek ekolünü temel alıyorlardı. Her ne kadar Mısır anlayışı XVII-XVIII. Yüzyıllarda egemenliğini korusa da, XIX. Yüzyılda Grek aklının kesin zaferine yenik düşüp kapanacaktı. Aslında Grek düşüncesi Mısır’ın en iyi anlamda bir kopyasıdır. Bunu ciltler dolusu eski Yunan kaynakları da söyler. Ama, merkezleşen Avrupa düşüncesinde Mısır’a yer yoktu. Çünkü aydın ve ilerlemeci beyaz ırkın ataları “siyah derili insanlar” ve onların zekası olamazdı. Öte yandan Protestanlığın Almanlar arasında kazandığı zafer Germenlik olgusunu da zirveye çıkarmış ve soylu Kafkas ırk teorisinden beslenen Ariliğin benimsenmesine yol açmıştır. Ama bu düşüncel savaşta Yahudiler etkin yer aldıklarından daha sonra Avrupa’nın bir uzantısı olarak görülerek gerici toplumlar arasından sıyrılıp ilericiler arasına katılmışlardır. Bunda Yahudilerin teşkilat ve ekonomik durumu belirleyici olmuştur.
Üçüncüsü, coğrafi gelişmeler hızlanmakla kalmayıp, gelişimin yapısını da belirledi. İlerlemenin bir düzen algılanması içinde yapılması gerektiği, disiplin ve ayarlamanın olması gereksinimi ve işbölümlerinin yapılması ihtiyacını ortaya koydu. Bir nevi kadrolaşma süreci başladı. Bu sürecin en başlıca prensibi eğitimdi. Eğitim gerekli olduğu için verilmiyordu, bir amaca hizmet doğrultusunda yapılmaktaydı. Eğitim kurumları bu genel amacın üretim fabrikaları olacaktı. Yeni dönemin en büyük üretim hacmini insan üretimi kapsıyordu. İnsan üretimi ham mal anlamında insanı kaynak almaktaydı. Kendisinden emin kibirli ve eğitimli Avrupa insanı yanında birde atık olarak görülen insanlar vardı. Bunlar Avrupa’nın dünyadaki gücünü tanımlamaya yarayan insancıklardı. Zenci köle ticaretinin temelindeki başlıca gerekçe bu insan olgusuydu. Zenciliye karşı yapılan topyekûn bir köleleştirme girişiminin temelinde ise inançsal gerekçelerde bulunmaktaydı. Avrupa içinde daha başından beri belirleyici güç olan Yahudilik olgusu bu inançsal değeri belirlemekteydi. Tevrat’ın beş kitabından biri olan Tekvinde “zencilerin köleliğine ilişkin kutsal bir ifade” yer almaktadır ki o dönemde herkesin dilindeydi.
Dördüncü etken ise bizzat heratc çevrelerden geldi. Buna göre, teknolojik bir gelişim söz konusu olup, bunun da başında gemicilik gelmekteydi. Bunun en tipik örneğini Hügnolarda görmekteyiz. Hügnoların ana meşgalesi gemicilikti. Gemicilik Osmanlılar karşısında köşeye sıkışmış Avrupa’nın o zaman için tek kurtuluşuydu. Yeni Asya yolunun açılması, ardından Amerika’nın Avrupa tarafından keşfi gemini çağın adeta uzay araçları düzeyine çıkardı. Tersanecilik deyip geçmemek gerekir. Rusya’yı dünya siyasetine kazandıran Deli Petro eğitimini Batı’da tersane işçiliği yaparak tamamlamıştır. Tersane, o dönemde - ki uzun bir süre – ülkelerin dünyaya açılan anahtarıydı. Liman şehirlerinin gerçek anlamda önem kazanması bu dönemde olmuştur. Limanlar klasik görünümünden çıkarak bir üst haline gelmeye başladılar. Ülkeler arası ulaşım ağının kontrolü limanların elindeydi. Limanlar arası ticari dengeler siyasi dengeleri de etkiliyordu. Yani gemicilik yeniçağın atan nabzıydı. Öte yandan limanlar yeni işçi akımının da merkeziydi. Bu dönemde liman çevrelerinin hızla genişlediği ve bir şehir görünümü aldığı dikkati çeken bir husustur.
Avrupa’da sermaye gücünü elinde bulunduran heratic cemaatlere Papalık rejimi karşıtı güçlerde katılmışlardır. Böyle bir cemaatlerden biri Hügnolardır. Hügnolar, Yahudi, İsmaili söylemlerle yakın ilişkiler kuran Protestan bir topluluk olup Fransa’nın Lé Rochelle bölgesinde ortaya çıkmışlardır. Bunların XIV. Yüzyıldan itibaren kalabalıklaştıkları ve cemaatleştikleri görülmektedir. “Yenidünya Düzeni” kavram ve anlayışını ortaya çıkaracak olanlar bunlardı. Bu kavram ve anlayış tek bir sihirsel terim üzerine kurulmuştur: “savaşım”.
Dilimizde “düzen”, “yeni düzen”, Osmanlıcada “nizam-i cedit” anlamına gelen Fransızcadaki “régiment” (rejim) sözcüğü köken olarak Latincedir. Rejim, aslında “alay” demektir, yani askeri birlik. Bu alaylar, Protestan “commune”lerinden devşirilmiş “colloque”ların birleşmesinden oluşmaktaydı. Protestanlık, Avrupa’daki Yahudi, Unitarist ve Maniheist çevrelerde sıkça görülen “dinsel kardeşlik” ilkesini esas alarak communeler oluşturmaktaydılar. Bu yeni dinsel toplumun korunması için bir savunma biçimiydi.
Hügoların kendi alaylarını kurmaya başladılar. Yeni ordu düzeni Osmanlı devşirme askeri sistemine benziyordu. Ama atlı veya süvari birlikler olmayıp, yaya ve düzenli askeri kıtalar biçiminde şekillenmekteydiler. En önemli özellikler ateşli silahlar taşımları ve disiplinli olmalarıydı. Bunun dışında yurttaşlarına askeri mükellefiyetler de getirmekteydiler. Askerlik, paralı ve soylulara özgü olmaktan çıkarak modern bir yapı kazanmaktaydı. “Yenidünya düzeni” denilen bu tarz yapılanmaların temelinde yatan olgu savaş olgusudur. Artık klasik savaş anlayışı rafa kaldırılmaktaydı. Savaş bir hedef veya amaç değil, araçtı. 1685 yılında Fransa’da Nantes Fermanının kaldırılmasıyla, Hügonatlar Fransa dışına yayılmaya başladılar. Özellikle İngiltere, Almanya ve Hollanda’da geniş imtiyazlar elde ettiler. Oluşturdukları çatı, maddi olanakları bu ülkelerin onlardan yararlanmasına olanak tanımaktaydı.
Bu türden yapılanma Avrupa’daki bütün heratc çevrelerde hızla gitmekteydi. Bu grupların bir diğer örgütlenme alnı ise eğitimdi. Matbaa ve yayıncılığın bunlar tarafından başlatılması şaşılacak bir durum değildir. Bir bilgi akışı söz konusuydu ve bu bilgi akışını kontrolde tutmak gerekmekteydi. Düşünce her zaman bir çıkış sergiler. Bu çıkışlar bir düzen yapısı içinde kontrol edilebilinirse toplumun zihinsel işlevi amaç olmaktan çıkarılıp bir araca dönüştürülebilecektir. Yenidünya demek, aslında her anlamıyla bir dünya düzeni demektir. Araçların çoğaltılması, toplumsal kesişim noktalarının artırılması, düşünce alanının genişletilmesi, insan kimliğine yapılan atıfların özne-nesne ilişkisi ağında kurgulanması bu düzenin belli başlı katmanlarındandı.
Devasa bir oluşumu içeren bu yenidünya düzeni anlaşışının en sihirli sözcüğü “savaştı”. Savaş, Habil ve Kabil’den beri insanoğlunun kaderinin hazin bir cilvesiydi. Savaşsız dünya olamazdı ve imkânsıdır. Ama XVII. Yüzyılda oluşan yeni savaş anlayışı oldukça farklı bir tanım ve anlam içermekteydi. Bu kavramın yeniden değerlendirmesini ve adeta savaşın yenidünya anlayışında ne ifade ettiğini iki kaynaktan takip edeceğiz: Raimondo Montecuccoli ve Clausewitz’in Avrupa düşüncesinde adeta bir el kitabı halini alan eserlerinden.
Bunlardan ilki savaş kuramının daha basit bir sunumunu ortaya koymasına karşılık yazıldığı gündem beri Avrupa’da askerlik alanında başlıca kaynak olmuştur. Raimondo 1609-1680 yılları arasında yaşamış Avusturya ordusunda başkomutanlığa kadar yükselmiştir. Eserinin adı “Commentarii bellici” olup “Mémorie del Generale Principe di Montecuccoli” başlığı altında 1704’de Köln’de basılmış İtalyanca yazılarının üçüncü kitabı olan “Afforismi applicati alla querra possibile col turco in Ungheria” adlı kısmının Latince çevrisidir. Eser daha sonra Avrupa’nın belli başlı bütün dillerine kazandırılmıştır. Eserin kendisi olmasa bile görüşleri İbrahim Müteferrika tarafından da Osmanlı dünyasına da kazandırılmıştır. Raimondo, 1664 yılında Osmanlı ordusuna karşı St. Gothard zaferini kazanmış ve bundan dolayı “Hıristiyanlığın Kurtarıcısı” unvanını almış biriydi. Daha albay iken 1639 yılında esir düşen Raimondo, İsveç’te esir bulunduğu sıralarda tarih, hukuk ve felsefeyle yakından ilgilenerek yeni savaş kuramını hazırlamıştır. O, bu kuramını pratik anlamda 1640-1670 yılları arasında Osmanlı savaşları sırasında denemek ve geliştirmek olanağı bulmuştur. Eserinin başlığında olduğu gibi içeriğinde de Türk ordusunun durumu hakkında geniş açıklamalara yer veren Raimondo, özellikle Osmanlı savaş örgütlenmesini taktir etmektedir. bilindiği gibi Osmanlı savaş taktiklerini daha önce özümseyenler Hügolar olmuşlardı. Dolayısıyla Raimondo’nun savunduğu görüşün Avrupa’da artık yaygınlaştığı ortaya çıkmaktadır. Ancak “savaş” kuramını tam anlamda geliştiren Clausewitz olmuştur. Clausewitz, XVIII. Yüzyıl sonları ile XIX. Yüzyıl başlarında yaşamış bir Prusyalı askerdir. Yeni savaş kuramının ne anlama geldiğini kapsadığı içeriği Clausewitz’in “Savaşın Özü” adlı kitabından izleyeceğiz. Bu bizim yenidünya düzeninin hangi temellere dayandığını açık ve net biçimde anlatacaktır(*).
(*) Clausewitz'in "savaş" kavramı için Yenidünya Düzeni: Srekli Savaş makalesine bakınız.
Cumartesi, Aralık 16, 2006
Çatışmalar II: Tarih ve Karşı-Tarih - Moğollar
Bazen Müslümanlarda hata yapabilir; abartabilir; niyetlerini fena biçimde bozabilir ve gerçeği yalanlarla boyayabilirler. İnsan psikolojisi söz konusu olduğunda dinler ve kimlikler arasındaki sınır kolayca aradan kalkmaktadır. İslam tarihi bu türden sahneleri bolca canlandırmaktadır. Tarihçinin hükmüne güvenmek saflığa eşdeğer olduğundan, fütursuzca sarf edilmiş bir ifadenin bazen yılara yayılan araştırılması yapılmaktadır. Bu yazı böyle bir arayışın yolcusudur. Zaman sahipsizler adına konuşma yetkisini çoğu zaman kısmıştır. Resmedilen tarih Batı dünyası ve ona az buçuk adapte olmuş Avrupa çevresindeki ülkelerin tarihidir. Biz, İslam Tarihinin kaynaklarının tamamını Batı metodolojisi üzerinden yeni baştan kritik edilmiş baskılarından öğrenmekteyiz. Bu yüzden bu kaynakların ne denli İslamî söylemleri taşıdıklarını da sorgulamanın sırası gelmiştir.
Bir “karşı-tarih” okuması olarak Moğolların seçilmesinin birden fazla gerekçesi bulunmaktadır. Moğollar, tarihi rüyalarımızın vahşet saçan barbar yüzleri olarak hafızalarımıza kazınmışlardır. Gerek Müslüman vakanüvisleri, gerekse Hıristiyan kronik yazarları Moğollar hakkında akla hayale gelmeyecek her türlü olumsuzlukları kendi tarihlerinin beyaz sayfalarına tıpkı yaramaz çocuğu uslandırmak için bir dev masalını resmedercesine karaladıklarından Çingiz (“Cengiz” değil “Çingiz”) ve ahfadı hakkında işkembe-yi kübradan olabildiğince büyük laflar salgılamışlardır. Ortaçağ Hıristiyan ve İslam tarihçiliğinde Moğollar hakkında kötü şeyler yazmak ve anlatmak o denli büyük ilgi görmekteydi ki tarihçiler bazen bu konuda yarışmaktaydılar. Örneğin başta Rubrik olmakla XIII-XIV. Yüzyıllarda kilisenin kroniklerini tutan tarih yazma hastalığına yakalanmış bazı müellifler ve gezginler XIX. Yüzyıla kadar Moğollardan “Yarı insan, yarı hayvan yaratıklar” olarak söz etmişlerdir. Sırf bu merakını gidermek için Marco Polo bulunduğu her Doğu şehrinde ve kasabasında bu türden canlıları nerede bulabileceğini sorup soruşturmuştur. Marco Polo Ortaçağlarda Doğu’nun yarısını gezmişse bu akıl almaz hayalin izini sürdüğündendir. İslam tarihçilerinin de onlardan geri kalan yanları olmamıştır. Dönemin Mısırlı bir tarihçisi Moğolları anlatırken şöyle der: “Onlardan (Moğollardan – N.M.) bir asker ağzını nehre dayadı, içmeye başlayınca nehir kurudu” (bu satırlar Şemsü’d-din Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmet b. Osman ed-Dimaşkî’nin (öl. Hicri 748/ miladi1348) ifadesidir). Bir diğer müellif ise şöyle der: “Gökteki yıldızların sayısı var, ama onların sayı hesabı yoktur” (bu açıklamayı en ünlü İslam tarihçisi İbnü’l-Esir sarfetmiştir). Çağdaş tarihçilerde insine ve cinsine bakmadan bütün bunları kendi kitaplarına doldurarak hem tarih yazmanın mutluluğunu, hem de Moğollar hakkında bu şekilde korkunç ifadeleri bir araya getirerek ilgi çekmenin gururunu yaşamışlardır. Oysa, bu tarihçilerin yaptığı Ortaçağ tarihçilerinin yaptıklarından daha fazla yüz kızartıcıdır. Bir kere Ortaçağ İslam veya Hıristiyan müellifi en azından kendince bir şeyin savunmasını yapmaktaydı. İkincisi, onların yaptıkları abartı hemen fark edilmekte ve kendiliğinden sırıtmaktaydı. Üçüncüsü ise bu abartılarının neden ve nasıl gerçekleştiğini belirlemek hiçte zor değildir. Peki ya bizim modern tarihçilerin kuruntusu ne? Beri baştan söyleyelim, çağdaş Batılı tarihçiler daha zekice davranıp tarihi çarptırma konusunda metot, yöntem ve kritiğin gücünü kullanırken; Doğulu tarihçiler daha komik bir yol izleyerek tarihi ideolojilerin, mezheplerin ve çeşitli insani takıntıların boş çenesi altına düşürerek dedi-kodu malzemesine dönüştürmüşlerdir. Örnek mi arıyorsunuz? Bakınız “Bilinmeyen Osmanlı”, “Türkler Nasıl Müslüman Oldu?” gibi ve benzeri kitaplar. Bu yüzden elinize aldığınız bir tarih kitabı kimi zaman din, kimi zaman ideoloji görünümü vermektedir. Tarih, bu beyaz yalanların bir araya gelip gerdek masallarında birbirlerinin göğsünü ısıttığındandır ki her sabah bir yalanın doğumuyla insan hafızasını sarsmaya devam etmektedir. Bütün bular kuşkusuz tarihçilerin suçudur; onların kitapların talip okura söyleyecek lafımız yok. Ama bazen okur da okuduğu bir tarih kitabının etkisinde bütün Osmanlı padişahlarını “evliya” yapacak kadar dalkavukluk sergilemiyor mu, işte gel de çileden çıkma?
İçinde yaşadığımız modern çağda bir Allah’ın kulu Moğol düşünür, tarihçi, yazar ve siyaset bilimcinin olmayışı Moğollar hakkında ileri geri atıp tutmamızı gerektirmez. Tabii, Stalin’in yaptıkları hakkında tek kelime etmeyip olanca gücü ile Hitler’e söven sol görüşlü bir tarihçide ahlak ne kadarsa; Kızılderililerin katliamını “yabani otların temizlenmesi” olarak görüp Timür’ü (Türkçemizde yanlışlıkla “Timur” diye okunmaktadır) “insanlığın gördüğü en cani hükümdar” olarak algılayan bir burjuva tarihçisinde de o kadardır.
Tarihçi olmak için karısını, çoluk çocuğunu unutarak ömrünü kitaplar arasında geçirmek şart değildir. Veya bizim üniversitemizin koridorlarını dolduran görüntüleriyle insanlığın ayak bağı oldukları imasını uyandıran araştırmacı takımı gibi bilgileri kâğıtlara fişleyip unvan için tez üretmek koşulu da aranmamaktadır. Tarihçilik için sabır, titizlik ve dikkat gerekmektedir.
Moğollar tarihiyle de ilgisi bakımından, çok basitmiş gibi görünen birbirini tamamlayan iki hususa dikkat çekelim:
1. Çingiz Hanın adı. Herkes bilir ki bu adı dünya tarihine kazıyan şahıs Çingiz olmuştur. Ama gel gör ki biz hâlâ Cengiz demekte ısrar ederiz. Acaba Moğollar Farsça bildiklerinden dolayı mı kendi hükümdarlarına “Cengiz” adını vermişler de haberimiz mi yok? Çingiz adı, Moğolca “güçlü, sağlam” demektir ve Farsça “savaşçı” anlamına gelen “Cenk”ten farklıdır.
2. İkinci husus ünlü Fransız tarihçi Réna Grousset tarafından uydurulmuş ve o günden beri bütün tarihçilerin kitabına kaynaklık eden şu arsız ifadedir. Bu ifadeye göre, “Timuçin (Çingiz Han) kardeşi Bekter’i bir bıldırcın yüzünden öldürmüştü” (Bakınız: Bozkır İmparatorluğu eserine). Gerçekten de tarih kaynaklarında ve bizzat 1241 yılında yazılmış “Moğolların Gizli Tarihi” adlı eserde bu olay böyle geçmektedir. Bunun üzerine bütün kitaplarda Çingiz Han için “işte bir bıldırcın için kardeşini öldürecek kadar zalim ve cani bir hükümdar” tanımlarını okumak mümkündür. Peki söz konusu belirttiğimiz tarihçinin dikkati nerede? Evet, kaynaklarda bu olay böyle geçer, ama tarihçi kaynak kadar onun yazarını da sorgulamalıdır. Şöyle bir dikkat edelim: söz konusu bıldırcın için kardeşini öldürme olayı Timuçin ve kardeşleri Bekter ve Khasar arasında geçmiştir. Yani olayı gören, yapan ve bilen kişi sayısı üç kardeştir. O halde, olayla ilgili bütün aktarmalar bu iki kardeşin (diğeri öldüğünden ebediyen susmaktadır) sözlerinden ibarettir. Peki, nasıl oldu da iki kardeş işledikleri cinayeti basit bir “bıldırcın olayına” dayandırmışlardı? Üstelik Timuçin annesi Ho’elun’un onca bedduasını aldığı halde? Oysa, olayı aktaran dönemin kaynağı “Moğolların Gizli Tarihi”nin diğer sayfalarında neyin nasıl ve hangi gerekçeler yüzünden gerçekleştiğini anlamak mümkündür. Bütün bir kaynağı okumayıp, birkaç sayfası karıştırarak Grousset’in gösterdiği bilinçli veya bilinçsiz “sazanlık” ve bu “sazanlığın” tarihçiliğe mal olan dillere destan aktarımı. Oysa, Timuçin kardeşini Tayciutlara (Çingiz’e düşman bir Moğol kabilesi) casusluktan dolayı öldürmüş, ama annesini ve üvey annesini oğullarının hain olduğundan dolayı utanç duymasınlar diye “bıldırcın” yalanını uydurarak gereken büyüklüğü sergilemiştir. Çok daha ilginci, “Moğolların Gizli Tarihi” yazarı da kendisi Tayciut olduğundan fazla ayrıntıya girmeden bu olayı böyle kapatmıştır. Ama gel gör ki modern tarihçilik Çingiz’i hâlâ “bıldırcın için kardeşine kıyan bir cani” olarak düşünmeye devam etmektedir.
Moğollar, ortaçağ ve çağdaş tarihçilikte İslam Rönesans’ını baltalayan, şehirleri ve kültürleri yakıp yıkan barbarlar olarak bilinmekte ve bizde onları bu şekilde tanımaktayız. Bu sadece bir ön yargıdır. Çünkü Hıristiyan ve Müslüman yazarlar bu savaşların gerekçelerine hiç dikkat etmeden bütün olup bitenleri Moğol canavarlığının bir özelliği olarak sunmuşlardır. Gerçek şu ki Moğolların yakıp yıktıkları şehirlerin sayısı Haçlıların Ortadoğu’da yakıp yıktığı şehirlerin sayısından daha azdır. Yine bunun gibi, Moğolların öldürdüğü insanların sayısı da Emevilerin öldürdüğü insanların sayısından da azdır. Peki, nasıl oldu da, Moğollar Müslüman Emevilerden ve Hıristiyan Haçlılardan daha zalim ve hatta canavar oluverdiler? Hatta bu bizim dönemin tarihçiliğinde değil de bizzat kendi dönemlerinin tarihçiliğine gerçekleşmiş bir yargıydı. Örneğin, kendisi bir Moğol tarihçisi olduğu halde Ata Melik Cüveynî şöyle bir olay anlatmaktadır: “Şubat 1221 sonunda Moğollar şehirler anası Merv’i ellerine geçirdiler. Ve şehir halkının yarısını kılıçtan geçirdiler, geri kalanlarını da esir olarak kendileriyle sürüp götürdüler. Aynı yılın sonlarında Merv ayaklandı ve Moğollar geri dönerek 100.000’den fazla insanı katlettiler. Ancak birkaç ay sonra Merv Moğollar ile savaşmak için 10.000 asker çıkardılar” (Tarih-i Cihan Guşa eseri). Hayret doğrusu. Müellif artık ne yapacağını şaşırmış olmalı. İlk saldırıda zaten şehirdekilerin yarısını öldürdü, yarsını da sürdü, peki nasıl olurda 100.000 insan daha Merv’de ortaya çıkıyor. Acaba bunlar toprak altında mı barınıyorlardı? Diyelim bu da doğru, peki hemen birkaç ay sonrasında Moğollar karşısına çıkan 10.000 kişilik Mervli nasıl peyda oldular? Rahmetli tarihçi Grumm-Grjimaylo pek esprili biçimde bu olayı şöyle karikatürize etmiştir: “Anlaşılan 100.000 kişi, sanki Moğollarca Hazar Ötesi’nde ve İran’da yeniden kılıçtan geçirilmek ve sadece yazarların eserlerine konu olmak için ortaya çıkmışlardır” (Bakınız: Grumm-Grjimaylo, Zapadnaya Mongolya, SP. 1929, s. 430).
Moğolların çok konuşulan İslam dünyasına saldırısının da bizzat dönemin Abbasi halifesi tarafından davet edildiklerini burada hatırlatalım. Halife, Harezmşahlara karşı Moğolları İslam ülkesine saldırmaları için davet etmiştir. Yine bunun gibi, Bağdat’ın Moğollarca yakılıp yıkılması, Sünni Halife ile Hasan Sabbah’ın devamcıları olan İsmaililer arasındaki gizli anlaşmaya dayanmaktaydı. Ayrıca, Moğolların sadece elçilerinin öldürüldüğü şehirleri yakmışlardı ki bunun da çok önemli bir gerekçesi bulunmaktadır. Çünkü Moğollar Mitraist inançlara sahiplerdi. Bu inanca göre, ihanet ve misafiri öldürmek en büyük ve affedilmez suçlardan kabul edilmekteydi. Dolayısıyla İslam ve Batı ülkelerine gönderdikleri elçilerinin öldürülmesi onların inancına göre işlenilmiş en ağır suçtu.
Moğollarca büsbütün yakılıp yıkılan Belh ve Kozelsk şehirleri Moğol elçilerinin öldürüldüğü şehirler olduğundandır. Yine bunun gibi Ortadoğu’da yakılıp yıkılan bazı İslam şehirleri de Moğolların can düşmanı Harezmli askerleri barındırdıkları için bu muameleye maruz kalmışlardır. İnsaf için şöyle bir dikkat edelim: Çağdaş Rus tarihçileri Moğolların ve özellikle de Batu Hanın Rusya’yı yok ettiğini söylerler. Oysa Batu Han’ın çevresindeki toplam Moğol askeri sayısı 2.000’i dahi geçmiyordu. Batu Hana katılanlar ise Doğu Avrupa’daki Türkler, Slavyanlar, Bulgarlar, Başkurtlar, Kıpçaklar ve diğerleri. Ayrıca Batu Hanın saldırdığı Kiev, Ryazan gibi Rus şehirleri ondan önce Rus krallıkları tarafından defalarca yağmalanmıştır bile.
Burada bir husun da altını çizmek gerekir: Moğol saldırıları sırasında İslam ve Hıristiyan dünyası cennette yaşamıyordu. Ünlü İslam tarihçisi Raşideddin, Çingiz Hanın saldırıları sırasında İslam dünyasını şöyle anlatmaktadır: “İtaat altına aldığım bozkır halklarında hırsızlık, yağmalama, fuhuş alelade şeyler haline gelmişti. Oğul babayı saymıyor; koca karısına güvenmiyor; kadın kocasının isteğini hiçe sayıyor; küçük büyüğe saygı göstermiyor; zenginler fakirlere yardım etmiyor; aşağıdakiler yukarıdakilere saygı duymuyor; her yerde başına buyrukluk ve sınırsızlık bir keyfilik hüküm sürüyordu. Ben bütün bunlara son vererek bir düzen ve yasa getirdim” (Raşideddin Tarihi). Tabii, müellif bu sözleri Çingiz’in ağzından sunmaktadır, dolayısıyla her meşhur lider gibi o da yaptıklarını doğal bulacaktır. Ama Moğol öncesi bu söylenenlerin daha fazlasını bizzat İslam müelliflerinin eserinde görmek mümkündür.
Moğollara karşı modern tarihicilikte nefret ve kinin temelinde bir gerekçe daha vardır: Türkler. Bilindiği gibi gerek Moğolların önünden, gerekse de Moğollarla birlikte kalabalık Türk kitlesi Orta ve Yakın Doğuya gelip yerleşmiş ve bunun sonucunda Anadolu ve İran tümden Türk yurdu haline gelmiş, Suriye ve Mısır XX. Yüzyılın başlarına kadar Türklerce idare edilmiştir. Bizzat Osmanlıları Moğolistan sınırından kopup ta Anadolu kadar yolculuğuna neden olan Moğollar olmuşlardır. Yine bunun gibi Karaman oğulları ve diğer Türk boyları da Moğol önünde ve onlarla birlikte Anadolu’ya kadar göçler etmişlerdir. Öte yandan Türk dilini ve Türk edebiyatını yazılı ve resmi hale getirenler de yine Moğollar olmuşlardır. Moğollara kadar İran, Azerbaycan, Anadolu’da yazılmış Türkçe eserlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, Moğollardan sonra Türkçe bu bölgelerde bir altın çağı yaşamaya başlamıştır.
Kısacası, bir tür deneme niteliği taşıyan bu küçük makalenin amacı rüzgârın etkisine kapılarak tarihçilerin ağzından duymuş bile olsak bazı bilgileri yargılamamızı ön görmektedir. Bu yazının ne denli tarih ve ne denli karşı-tarih olduğunu söyleyecek olan ise okurdur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

