Batılılaşma sürecinin yaşandışı Türk Kafkası’nın son iki asırlık dönemi, Türkler için siyasi kayıpların dışında bütün bir kültürel ve manevi hazinenin de yok olduğu anlamına gelemktedir. Gürcüstan’daki devlet arşivlerinin tozlu rafları arasında zaman harcadığımız onca zamanda söz konusu bu kayıp mirasa tanıklık etmek insanın dehşete kapılması için yeter ve artar bile. Burada, daha 50-60 yıl öncesi Kafkasya’daki yaşam koşulları, kültürel ortamdan, insanların dünyayı ve zamanı algıayışından sanki Firavunlar çağı Mısır’ından söz edermiş gibi konuşmak acınılası bir durumdur.
Kafkasya, tarih sahnesine İskitlerle birlikte çıkmıştır. İskitlere kadar, bu coğrafyanın siyasi, etnik, kültürel durumunu sadece arkeolojik kaynaklar tespit etmektedir. İlk kez İskitlerle birlikte Kafkasya hakkında, buradaki yerleşmelerle ilgili yazılı kaynaklar bilgi vermeğe başlarlar. Kafkasya’yı kendine özgü büyülü anlatımıyla Homeros destanlarına müdahil edenler de bizzat İskitler olmuştur. Kaynaklar, Yedi Bilge’den birinin İskityalı Anaharsis olduğunu bize aktarmaktadır. Kısacası, Kafkasya’yı dünya siyasi sahnesinin bir parçası haline getirenler İskitler’dir. İskitler’in – Rus Skifologu Abayev’in tüm çabalarına karşılık İranî bir topluluk olmadığı artık net biçimde ortaya çıkmıştır. Egemen boyun Eski Türkler olduğun ve içinde çok sayıda Türk kimlikli toplulukların barındığı dünyanın bu ilk geniş sınırlı imparatoluğunu kuran halkların Kafkasya’da ortaya çıkışından sonra, bölge dünya tarihi açısından vazgeçilmez ve stratejik öneme haiz bir saha olmuştur. İskitya’dan ta XVIII. Yüzyıla kadar burası Türk Kafkası adını taşımıştır. Kafkasya’da egemen ve baskın Türk izinin silinmesi için verilen çabalar hiç aksatılımadan XX. Yüzyılın 30’lu yıllarına kadar sürmüş ve günümüzde de devam etmektedir. Daha 1950’li yıllarda Gürcüstan parlamentosunda konuşma gerçekleştiren Gürcü Milli Eğitim Bakanı, Tiflis’de Türk nüfusun oranını nihayet Gürcüler lehide değiştirdiklerini sevinçe haykırdığını göz önüne alırsak, Kafkasya’da Türk izinin kaybedilmesi için yoğun bir mücadelenin verildiği kendiliğinden anlaşılacaktır. Günümüzde, Kafkasya’da Türk izi Azerbaycan’la sınırlı kalmış; bölgedeki diğer Türk toplulukları üzerinde yoğun bir asimilasyon işlemi hâlâ sürdürlmektedir. Gürcüstan’daki zengi arşivler bu işlemin nelere mal olduğunu, nasıl yapıldığını, neden yapıldığını günü gününe bize belgelemektedir. Şimdi, biz Türkler, bu belgelerin bize intikal etmesiyle sevinme zavallılığına sahibiz. Ki, bunların da ömrü pek uzun sürecek gibi değildir. Örneğin, Ermenistan’ın Matenedaran Kütüphanesinde yer alan 2000 civarındaki Türkçe yazmaların kaderi artık soru işaretidir. Ki, bu yazmaların bazısı söz konusu kütüphanedeki Ermenice yazmalarıdan daha eskidir. Dünyadan merhamet dilenenlerin merhametsiz olmaları çok üzücü bir durumdru. Gürcüstan arşivlerindeki Türkçe yazmaların ve belgelerin bakımszılık içinde daha ne kadar zamana direnecekleri de meçhüldür. Bazen, Türk işadamlarına, paralı kimselere kızmamanın insafsızlık olduğunu bize kendileri düşüntürmekteler. Çok değil, İstanbul’da birkaç günlük sefahat için harcanan masraflarla bu arşivlerdeki kültürümüzü, aslında kişiliğimizi, insanlığımızı kanıtlayan kaynak ve belgelerin birer kopyasını çıkararak yaşatma iktidarına fazlasıyla sahibik. İnanın bana, burada gizli kalmış en küçük kağıt parçasının Ayasofya, Sultan Ahmet’ten daha değersiz olduğunu kimse iddia edmez. Bu kaynaklar salt etnik anlamda Türk kimliğinin değil, İslam Medeniyetinin, tarihinin de anıtlarıdır. Sadece Kafkasya’da tarihi boyu kurulan Müslüman-Arap kökenli devletlerin sayısı 10’dan fazladır. Neyse, ben kendi olanaksızlığımla görevimi yapıp hiç değilse bu kaynaklara dokunmağa, ciltlerini koklamağa, onları bize bırakan kuşağın devamcıları olmadığımızı haykırmağa çalıştım. Bu makalenin amacı sızlanmak değildir. Okur kusurakalmasın; araştırmacı öksüz çocuk gibidir; bir şey bulunca dayanamaz ağlayıverir.
***
Çok değil, daha XX. Yüzyılın 30’lu yıllarına kadar, Sovyetlerin yoğun biçimde Kafkasya genelinde başlattıkları sözde eğitim, gerçekte Ruslaştırma politikalarına değin bu cöğrafiyada ırkından, dilinden, dininden, etnik mensubluğundan asılı olmadan tek diyalog unsuru Türkçe idi. İlginçtir, Kafkasya’da Türkçe’nin kültrel anlamda kaynaklarının en yoğun olduğu dönem de XVIII-XX. Yüzyıllar olmuştur. Bu döneme ait, içerik bakımından zengi bir literatür arşivlerde araştırmacılarını beklemektedir.
Kafkasya’nın Rus işgali altına girdiği XVIII. Yüzyılın başlarından sonra dahi Gürcü, Ermen, Lezgi, Abaza, Dağlı köylerinde ozanlar Türkçe destanlar söyler; Türkçe konuşulmayan yerlerde ise önce Türkçe anlatır, ardından onu kendi dillerine tercüme ve tefsir ederlerdi. Günümüz Ermeni dilinin kuramcısı hesap edilen Haçatur Abovyan, dahi “güzelliğine, tatlılığına, seslenşine, akıcı oluşuna, gramer özelliklerine göre Türkçe’nin yerini alacak ikinci bir dil” düşünmediini belirtmiş ve bu dilin Kafkasya için hayati önemine değinmiştir. Bir çok düşünürler, Kafkasya toplumları arasındaki patlak veren etnik çatışmaların nedenleri arasında bu halklar arasında en yakın diyalog unsuru olan Türkçe’nin unutulmasını ve aydınların yerellikten koparak kendilerini yabancı dilli kaynaklardan tanımasına da yer vermişlerdir. Çünkü, Kafkasya’da oturan her 10 kişiden 7’si Türkçeye sahip olduğu daha XVIII-XIX. Yüzyıllarda rahat anlaşma ve sorunlarını karşılıklı giderme olanağına da sahiplerdir. Rus işgalinden sonra, etnik dillere resmi dil statüsü verilmiş, hatta Dağıstan gibi adeta her köyün bir dil konuştuğu coğrafiyada dahi köy dilleri resmilik kazanmış, Türkçenin önüne geçilerek, idari anlamda Rusça benimsetilmişir. Bu durumda, insanlar kendi dilleri dışında bir dil bilmez olmuş, zorunlu hallerde aydın kesimler Rus dilini etkileşim aracı olarak öğrenmişlerdir. Bu yoğun baskı, takip sonucunda, ancak 1930-1950’li yıllarda Kafkasya’da Rusça, Türkçenin bıraktığı boşluğu doldurur hale gelmiştir.
Gürcü bilgin, G. Beltadze, Ruslaştırmaya kadar Kafkasya için tek uluslararası dilin Türkçe olduğunu belirtir (Bkz. Veliev G. A, Azerbaydjan v gruzinskix literaturnıx istoçnikax (konets 19-go – naçalo 20-go veka), Avtoreferat na soiskanie uçenoy stepeni kanditata filogi nauk, Baku 1980, s. 14). Kafkasya’da sürgün hayatı yaşayan ünlü Rus şairi M. Y. Lermantov, S. A. Rayevskiye mektuplarında XIX. Yüzyılın ortalarında Kafkasya’da tek kültürel, uluslararası dilin Türkçe olduğunu vurgulamaktadır. Lermantov 1837 tarihli bir mektubunda şöyle der: “Tatarca (Türkçe o dönemde Ruslar tarafından Tatarca adlanırdı – n.m.) öğrenmeğe başladım. Bu dil burada, genellikle Asya’da, Fransızca Avropa’da (XVIII-XIX. Yüzyıllarda Fransızca Avropa’da İngilizce gibiydi – n.m.) neyse odur” (Bkz. Lermantov M. Yu, Polnoe sobran, soçineniya, Moskva-Leningrad 1937, c. II, s. 393). Benzer açıklamalara Rus yazınının klasikleri hesap edilen Bestujev-Marlinski ve Y. Polonski’de de rastlamak mümkündür. Doğal olarak, Kafkasya’nı dışardan gözlemleyen söz konusu yabancı şair ve yazarların tespitleri ile Türkçenin Kafkasya’daki konumu kanıtlanmış olmuyor. Onların bu yorum ve açıklaması olmasa da bu döneme ait Türkçenin zengin kültürel mirasına bakarak da bunları söyleyebiliriz.
Kafkasya’da Türkçe, bin yıllar boyu Türklerin egemen olduğu bir siyasi ortamın zorunluluğundan kaynaklanmıyordu; Türkçenin etkileyici kaynaklara sahip olmasının burada büyük rolü vardır. XIX. Yüzyılda, hatta XX. Yüzyılın başında dahi bir toplumun kendine has en önemli değeri hesap edilen ve kendini açığa vurduğu düyün kültüründe (evlilik, yani ahlak kültürü) müzik, söz, şarkı, destan olarak Türkçe egemendi. Türk kökenli olmayan Gürcü, Dağlı köylerinde bile düyünlerde Türkçe şarkılar, türküler, destanlar söylenmekteydi. Şayet, o köyde Türkçe şarkı-türkü söyleyen ozan yoksa, düyün sahibi onu diğer bölgelerde davet eder ve tüm masraflarını karşılardı. Daha XX. Yüzyılın başlarına kadar, Kafkasya’da süre giden tüm siyasi-etnik çatışmalara rağmen, herhangi bir Türkçe sazla destan söyleyen bir ozan Kafkasya genelinde hangi kapını çalsa orada “adeta Allah’ın elçisi” olarak karşılanırdı. Ozan veya aşık kimliğine, bu saygınlık diline, dinine ve milletine bakılmaksızın Kafkasya’nın geneli için geçerlidir.
1917 yılında şimdiki Gürcüstan’ın Meshet-Cavahet’i bölgesinde oturan Gürcü ve Ermeni yerleşimlerini gezen Gürcü akademisyen E. Tağaişvili (1863-1953) bu köylerde tanık olduğu bir durumu açıklar: “Biz, orada Ermenice ve Gürcüceni iyi bilen kimseye rastlamadık. Tatar (Türk) dili çok kullanılır. Tatarcayı büyük de bilir, küçük de. Kendi ailelerinde dahi bu dilde konuşuyorlar. Bu bir kültürel mirastır, büyük bir geleneğin ürünüdür. Benim yol arkadaşım Morkoz (aslen Gürcü) dahi yol boyunca Tatarca şarkılar söyleyip durdu. Ona sorduğumda, bana “Gürcüce şarkı bilmiyorum” dedi. Balata’da 40 civarında ev bulunur. Burada oturanların tamamı da Gürcüdür; ancak tamamı, büyükler ve küçükler Tatarca konuşurlar”.
Söz konusu bilgin bölgenin tamamını köy köy dolaşarak tespitlerini kendi günlüğüne not etmiştir. Bu notlardan şunları okuyoruz: “Çixarula’da (Çikharula – n.m) Gürcüler Ermeni dilini, Ermeniler de Gürcü dilini biliyor, ancak Tatarca konuşuyorlar. Kotelya’da 90 ev bulunur. Bunun 3’ü Ermeni, diğerleri Gürcü ailelerine aittir. Köyde bir tek Türk yaşamaz. Ancak her kez Tatarca konuşur. Buranın halkı şöyle diyor: “Tatarca konuştuğumuz gibi Gürcüce konuşamıyoruz”. Bunu olağan bir halmiş gibi görürler”. Bilginin başını çekitği komisyon diğer köylerde de benzeri durumla karşılaşmışlardır: “Varevani köyünde daha ziyade Tatarca konuşulmaktadır. Gürcüler Gürcü dilini çok az biliyorlar. Hep Tatarcayı kullanıyorlar. Soaydları Balaxadze, Melikidze, Maysuradze ved.”. Bavra, Xulqumo (Hulkumo – n.m) ve diğer köyleri de kolaçan eden gezginler Türk dilini burada oturan Gürcü ve Ermeniler için ana dili olduğu hükmüne varmışlardır: “Çocuklar daha küçük iken Tatarcayı öğrenirler. “Bizim dilimiz Tatarca”dır derler. Gürcüce ya az biliyor, ya da hiç bilmiyorlar”. Gezgin notlarına şöyle devam ediyor: “Kartikami dağlık bir beldedir. Burada toplam 156 evin olduğu aile yaşar. Tamamı Freng (Yunan), Ermeni, Gürcüdür. Ancak Tatarca konuşurlar. Kendi ailelerinde dahi dilleri Tatarcadır. Köyün tamamı Tatarca konuşur”. Kısacası Tağaişvili’nin günlüğünde bu türden bilgiler boldur (Bkz. K. Kekelidze Yazmalar Enstitüsü, E. Tağaişvili Arşivi, No: 2034, vr. 1-37).
Kuşkusuz, başını Gürcü bilgin Tağaişvili’nin çektiği bu komisyonun amacı, Türk dilini unutturup, onun karşılığında Gürcü, Ermeni dillerini adı geçen köylere kendi ana dilleri olarak benimsetmenin yerlerdeki tespit ve araştırmasını yapmak olmuştur.
Burada bir husus daha vardır. Maalesef günümüze kadar araştırmacıların göz ardı ettikleri bu husus, artık XIX. Yüzyılda Kafkasya’da milliyetçilik anlayışı ortaya çıktığı dönemde kendini Gürcü, Ermeni, Rum (kendilerine Türkçe Urum/Ayrum derlerdi) diyen ve dedirten bu toplulukları etnik açıdan Türk kimliği taşımış olduklaı gerçeğidir. Kafkasya’da söylenenlerin aksine etnik kimliği köken ve kan bağı değil, din belirlemiştir. Elimizdeki Ermeni ve Gürcü dilli kaynaklar bu iddiamızı doğrulamak şöyle dursun, düpedüz savunmaktadır. Maalesef, Kafkasya’da “dinlerin tarihi”, “misyonerlik”, “dinler ve mezhepler arası savaşlar” ne Rusya, ne de Sovyetler döneminde öğrenilmediğinden dinin rolü her zaman küçümsenmiştir. Örneğin, milliyetçiliğin ortaya çıktığı Anadolu bölgesinde otruan Ermeni ailelerin büyük bir kısmının “Hıristiyan Türkleri” olduğunu XVIII. Yüzyılda Osmanlı’ya gezi yapan Alman Helmunt von Moltke’nin tuttuğu notlardaki bilgiler de kanıtlamaktadır (Bkz. Helmut von Moltke, Moltke’nin Türkiye Mektupları, çev. Örs H, İstanbul 1969, s. 35). Ancak, ne Osmanlı, ne de İran ve Kafkasya’daki Türk devletleri, Hıristiyan oldukları için söz konusu bu Türkleri “gavur” kabul ettiklerinden, bunlar özellikle Avrupa’dan gelen misyonerlerin tesirine çok çapuk kapılmış, milliyetçilik rüzgarıyla da eriyip gitmişlerdir. Dolayısıyla, bugün kendine Gürcü, Ermeni, Rum (artık Kafkasya’daki Rumlar kendilerini Yunanlı sayıyorlar) dedirtenlerin önemli bir kısmı Türk kanı taşımaktadır. En basitinden bunu söz konusu Gürcü ve Ermeni dilinde, çok daha önemlisi ise folklorunda görmek mümkündür. Folklor, her toplumun kan belleğini oluşturmaktadır. Folkloru siyasi, dini, sosyal baskılarla yaratmak mümkün değildir. Yazısız olarak kuşaktan kuşağa akatarılan kültürün bu en baskın ve köklü alanı olan folklor, direkt olarak o toplumun yerini, kimliğini belirler. Bu açıdan, XX. Yüzyılın 30’lu yıllarında kadar Kafkasya genelinde büyük veya küçük fark etmez Türk olmayan toplulukların folklorunda apaçık biçimde kendini ele veren Türk izi yukarıda sözünü ettiğimiz açıklamaları bir kez daha kanıtlamaktadır. XX. Yüzyılın başlarına kadar Sovyetlerin Kafkasya halklarının folklor külrünü dahi yerelleştirip, parçalayana kadarki döneme deyin Ermeni, Gürcü, Lezgi, Avar, Abhaz, Osetin, Çeçen, İnguş ved. Türk olmayan etniklerin tespit edilmiş ve derlenmiş folklor ürünleri adeta Türk destanlarının, ata sözlerinin, oyunlarının, türkülerinin benzeri olması şöyle dursun, tıpkı birer kopyasıdır. Neredeyse bu folklor ürünlerine söz konusu etniklerin milli kültür ürünü gözüyle bakmak olanaksızdır. Çünkü, folklor eserlerinin dili dahi iki dilldir. Çok daha ilginci, bu yapıtların orjinali Türkçe, yorum, yani tercümesi bu etniklerin dilindedir. Hatta, rastladığımız bazı şiir örneklerinde her dörtlük arasında bir misra özellikle Türkçe verilmiştir. Türkçenin bu denli baskın olduğu, adeta burada yaşayan toplumun kanına ve kalbine kök saldığı ikinci bir coğrafya bulmak çok zordur. Maalesef, böyle bir coğrafyada Rus ve Batı siyaseti etnik kargaşa, şiddet yaratmağı başarmıştır.
***
Kendini Türk ozanlarına benzetmek için “Sefil” mahlasını alan Lado isimli bir Gürcü ozanı (gerçek adı Valdimi Beruaşvili’dir) şiirlerinin neredeyse tamamını Türkçe yazmış, Gürcüce yazdığı aşık türü şiirlerinde de ve destanlarında da Türkçe’ni kullanmıştır. Onun Qenasvale (Genasvale) redifli ozan edebiyatında geraylı/giraylı olarak bilinen şiiri bu bakımdan dikkate değerdir. Aşağıda verdiğimiz bu parçanın ilk satırı Ermenice, ikinci mısrası Türkçe, üçüncü mısrası Gürcüce, sonuncu, yani kafiye biçiminde her dörtlüğün sonunda tekrarlanan kısmı ise her üç dilde yazılmıştır:
Mila, sirakan can, mila (Ermenice)
Yanagların benzer güle (Türkçe)
Zarxulis brcğinvale dila (Gürcüce)
Şidak sensen, qenasvale (Ermeni-Türk-Gürcü bir arada)
Açkas minas tışıt xalin,
Ağlım uşdu, oldum deli,
Lamazebis dedopali
Şidak sensen, qenasvale
Çem dimana, yes es savin,
Qaşlar (Kaşlar) kara, gözler mavi,
Sefil Lados salosvari,
Şidak sensen qnasvale
(Gürcistan Ahalkale Bölge Müzesi – Vladimir Beruaşvili Dosyası)
İlginç olan, şiirde kullanılan Ermeni ve Gürcüce’de Türkçe kelimelerdir. Ermeni ve Gürcüce kısımda geçen “dil, can, hal, çem, duman, sefil” gibi sözcükler Farsça-Türkçe kelimeler olsa da bunlar söz konusu dile Türkçeden geçmiştir. Çok daha ilginci, Ermeni ve Gürcü ozanlarının tek bir misrada dahi Türkçeye baş vurmadan kendi dillerinde kafiyeni kuracak kelime bulamamış olmalarıdır.
Ermenilerin kendi folklorlarının en büyük temsilcisi olarak gösterdikleri Sayat Nova eserlerinin yarısı Türkçedir. Türkçe sadece Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni ozanları tarafından değil, bölgeye XVIII. Yüzyılda Ruslarca göç ettirilmiş Süryani ve Yunan ozanları tarafından da kullanılmıştır. Bu da, bölgede Türkçenin kültürel baskısının siyasi güce değil, gerçek anlamda kültürel zenginlğe dayandığını göstermektedir. Söz konusu Yunan ve Süryani (Aysor) ozanlarından da iki Türkçe aşık yazını örneği sunalım:
Yunan Aşık Sokrat Datov Coğabi (XIX. Yüzyılın ikinci yarısı)’nin aşık edebiyatının divani türüne dahil Allah Kerimdir redifli şiiri Doğu Anadolu ile Azerbaycan yöresine özgü Türkçe’de yazılmıştır. İlginç olan onun şiirinde Şah İsmail Hataî’nin kullandığı mısraların olmasıdır. Örneğin, “geçmem namerd köprüsünden, koy aparsın sel beni” Coğabi tarafından da kullanılmıştır:
Keçmem namerd köprüsünden, qoy sel aparsın meni
Yatmam tülkü daldasında, qoy aslan yesin meni,
Namerd meni teklif etse yemenem çöreyini,
Abu – zemzem suyu olsa, içmem, Allah kerimdir.
Bu şiir örneğinin çok ilginç tarafı, Yunanlı ozanın Türkçe yazması şöyle dursun, adeta Müslüman inançlarını paylaşan bir Türk gibi düşünmüş olmasıdır. Kendisi Hıristiyan olduğu halde, İslami öğeleri kullanması Müslüman-Türk kültürünü bir yaşam biçimi olarak benimsediğini göstermektedir.
1882 yılında doğmuş Süryani ozan Qabrail Demirçov’un şiirleri de aynı özelliği taşımaktadır:
Könül bir q(k)anadsız q(k)uştur,
Bu gün burda, sabah orda,
Havalanıb coşa-coşdur,
Bu gün burda, sabah orda.
Yetik olmaz çox(k)a-aza,
Her kim qulluq (hizmet) eder saza
Könül bağlı q(k)ışa-yaza
Bu gün burda, sabah orda.
Kısacası, çoğu Gürcüstan Edebiyat Müzesi Yazmalar Fonunda muhafaza edilen 20 civarında Gürcü, Yunan, Ermeni, Süryani ozanın şiirlerini, destanlarını derlemek olanağına sahip olduğumuz bu sıkıntılı çalışma sürecinde Türk dilinin ve kültürünün daha birkaç asır öncesinde ulaştığı etki ve etkileşim gücünün ne denli güçlü, canlı olduğuna tanıklık etmek çok heyecanlıdır. Topladığım bu malzemeni, “Türkçe Ermeni, Gürcü, Yunan, Süryani Aşık Edebiyatı” adı altında özel bir araştırma konusu yapmak hayalindeyiz. Bu yazmalar arasında bugüne değin Türk destanları arasında ismi dahi bilinmeyen “Celal – Seyad Selvinaz Destanı” ile “Celal Bey Destanı” da yer almaktadır. Bu destanları kendisi özel birer çalışmanın konusunu oluşturacak kadar geniş içeriğe sahiptir. Yine, maalesef benim görmeme müsaade edilmeyen Anadolu-Kafkasy-İran Türklerinin ortak mirası ve aşık edebbiyatının şah eseri kabul edilecek Köroğlu Destanı’nın en eski yazmasının da Tiflis arşivinde olduğunu belirtelim.
***
Araştırma konusu edindiğimiz çok sayıda folklor ürünü arasında dikkatimizi çeken önemli bir husus daha bulunmaktadır. Neredeyse tamamı Rusya ve Avrupa’da eğitim almış, parasal destek edinmiş Anadolu ve Kafkasya’da yoğun biçimde XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren Ermeni, Süryani ve Gürcü milliyetçiliği propagandası yürüten aydın ve din mensuplarının aksine olarak halkın belleğini oluşturan folklor yapıtları arasında en ufak bir “Türk düşmanlığına” ve “karşıtlığına” rastlayamadıkr. Hatta 100 yıllık Rus propagandasına rağmen folklor eserlerinde bizzat Rusların kendisi düşman olarak yansıtılmıştır. Örneğin, Aşık şiirlerinde Osmanlı-Rus savaşı söz konusu edildiğinde “Osmanoğlu haykırdı: bre gavur Urus”; bugün neredeyse Türk veya gayri-Türk Kafkasya’daki her insanın kafasına sokulmuş Kaçar hükümdarı Ağa Muhammed Şah’ın “düşman portresinin” aksine onun Kafkasya seferi için dönemin bizzat Ermeni ve Gürcü ozanları “Geldi Türkün zafer sesi, Orus kork” gibi Ruslara yönelik her türlü saldırı Ermeni, Gürcü, Süryani folklor eserlerinde kurtarıcı girişimler olarak değerlendirilmiştir. Bu açıdan Aşık Kemali mahlasıyla Türkçe şiirler yazan Gürcü Niko Davlaşedze’nin aşağıdaki dörtlükleri dikkati çekmektedir:
Urus çoq qabaqdır getirsek yola,
İngiliz, Fransız dayanmaz zora,
Arzumanım vardır tek Pertebola
Misafir-qonaqdan millet tökülsün.
Anlamı:
Rus çok azıtmış, izaya çokmak gerekir,
İngiliz ile Fransız zora dayanamaz,
Arzumanım (Türklere atıftır) Petersburga kadar gitmelidir.
Misafir-konak, yani yabancıdan millet olmaz.
Bir diğer dörtlük:
Tükenmiştir veten, tarixi oxu,
Avstriya, o yandan koç kimi roxun
Urus ordusunu ataşda yaxın,
Gövde yansın oda, küller tökülsün
Anlamı:
Ülke bitmek üzeredir, tarhleri oku,
Avusturya diğer taraftan koç gibi saldırmış
Rus ordusunu ateşte yakmak gerek,
Gövde ateşte yansın, külleri savrulsun.
(Bkz. Gürcüstan Edebiyat Müzesi Yazmalar Fonu, No: 22298-22301)
Sadece çarlık dönemi değil, Sovyet dönemi başlarında dahi Bolşeviklere karşı Gürcü, Ermeni toplumunun kini bu aşık şiirlerine yansımıştır. Sadro Gavrelişvili adlı Sovyet döneminde de yaşamış Gürcü ozan Türkçe şiirnde şöyle der:
Yığıldılar soruşdular suçumu,
Elimnen yoldurdular saçımı,
Bir eşşeye yüklediler köçümü,
Komsomollar axırımdan geldiler
Anlamı:
Bir araya gelip suçumu sordular,
Kendi elimle kendi saçımı yoldurdular,
Neyim varsa bir eşeğe yüklediler
Bu da yetmedi, komünist gençler peşime takıldılar.
Anlaşılacağı gibi, Kafkasya’nın mevcut yapısı, gerçekleri sanal, dışarıdan kurulanan seneryo üzerinde oturtulmağa çalışılmaktadır. Buna en ciddi biçimde karşı gelen buradaki toplumun kan belleği, gerçek geleneksel kültürüdür. Ki bu kültür Türk kimliği ve diliyle beslenmiş ve inşa edilmiştir.
../../07
Tiflis/Gü
Cuma, Şubat 22, 2008
DURUTLAR (DÖRTLER)
Sevgili dostum Davut Yücel (Durut) için...
n_marmar
Durutlar, Kuman-Kıpçak-Kanglı boylar konfederasyonuna dahil önemli boylardan biri olmuştur. Rus vekayinameleri ile Memlüklü dönemi Mısır kaynaklarında bunlardan Durut, Dört ve Dörüt olarak söz edilmektedir (Polnoe Sobranie Russkix Letopisey, II, s. 342; Raşideddin, Cami et-Tevarih, A. Ali-zade nşr., II/1, s. 347, 657-658).
Durut adı, Türkçe-Moğolca metinlerde dört/dörüt adının bozulmuş biçimi olarak gözükmektedir. Türk coğrafyasında dört adını taşıyan boy, etnonim ve toponimlerin varlığı bilinmektedir. Günümüzde de dört, dörtler adıyla pek çok Türk yerleşimleri, köyleri mevcuttur. Bunların, Durutlar’la bağlantısı kesin değildir. Durut adının Davud/Davut bir biçimi olarak görmenin ne derecede doğru olduğu bilinmemektedir. Bu mümkün ve gayri-mümkün gözükebilir. Davud adının Kıpçaklara İslam ve İbrani kaynaklardan özel isim gibi intikal etmesi gerekmektedir ki Kıpçaklar arasında şahıs adından meydana gelmiş boylar (Burçoğlu/Borçalı, Konguroğlu/Kongur, Ulaşoğlu/Ulaş) mevcuttur. Bu durumda, söz konusu Durutların daha sonraki dönemde ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Ancak, bu pek ihtimale şayan değildir. Doğrusu, Durut adının dört’ten türemiş olmasıdır. Bu boyun dört adını alması da sorunludur. Bugün Azerbaycan’ın Neftçala ilçesine bağlı Dört/Dörtler adını taşıyan bir köyün sakinleri, bu adın köyü kuran dört kardeşin adıyla ilişkili olduğunu belirtirler. Benzer açıklama Durutlar/Dörtler boyu için de geçerli olabilir. Öte yandan, Eski Türk geleneğinde dört kutsal bir sayıdır. Her şeyden önce, dört, yön belirleğen bir sayıdır, ki Türkler dünyayı kara – kuzey, ak – batı, mavi (gök) – doğu ve kırmızı – güney olmak üzere dört cihete ayırıyor ve doğunu kutsal kabul ediyorlardı (Pritsak O, “Orientierung und Farbsymbolik”, Saeculum, V, 1954, s. 277). Ancak, bu ad Dörüt anlamında törüt/türemek’ten de gelebilir. Bu açıklama kabul edilirse, töre sözcüğünün menşei de burada yatmaktadır. Ancak, zamanında H. Hatemî bir yazısında, Türklerdeki töre kavramının Tevrat’tan türediğini belirmiştir. Bu açıklama pek mantıklı bulunmamaktadır. Çünkü, Tevrat’ın kanun/yasa anlamında Türklerdeki töre karşılığını kazanmasının tarihsel kanıtları sağlam değildir. Kısaca, Durutlar/Dörtler boy adının töremek filinden veya yasa koruyucu boy anlamında töre’den türemiş olabileceği ihtimali de göz ardı edilmeemlidir.
Bilindiği gibi, Kıpçakların kökeni, ortaya çıkışları ve kapsadıkları boylar tarihçilikte hâlâ çözülmemiş bir dizi soruna tabidir. Genel Kıpçak kimliği içinde tüm boyların, özellikle de Durutlar’ın konumunu belirlemek çok zor gözükmektedir. XI. Yüzyılın ortalarında Kıpçaklar Orta Asya bozkırlarından İdil-Yayık boyları ile Karadeniz kuzeyi ile Kafkasya’nın tamamına yayılmış kalabalık bir Türk boyunu oluşturmaktaydı (Kıpçakların yayıldıkları coğrafya için bkz. Kudryasov K. V, “Poloveskaya step”, Zapiski Vsesoyuznogo Geografiçeskogo Obşestva, II, 1948). Bu geniş coğrafya doğal olarak Kıpçak kimliği altında bu bölgelerde oturan diğer eski Türk boylarını da içine almaktaydı.
Kıpçak adı Batı kaynaklarında Comani/Kuman, Türk, Arap, Çin kaynaklarında Kıpçak (Arap ve Farsçada Xıfjaq/QıfjaqIQibjaq; Grabarcada Xbsax, Gürcücede Qıvc’aq-i, Moğolcada Kibçag/Kibca’ut, Çincede Ç’in-ç’a/Kimça(q), Türkçede Qıpçaq/Kıpçak) olarak geçmektedir. Türk destanlarında (Oğuz Kağan Destanı) Kıpçak adının “kapçak”, yani “ağaç kavuğu”ndan türediği belirtilmektedir. Buna göre, Oğuz Han’ın beylerinden birinin eşi, ağaç kavuğu arasına girmiş ve burada doğurmuştur. Buna göre, Oğuz Han, ona Kıpçak adını vermiştir. Dilbilimsel olarak kıpçak adının kapçak/qapçaq’dan türemiş olması kuvvetle ihtimal olunmaktadır.
Kıpçaklar en erken bütün Güney Sibirya sahasını içine alan Kimak boy birliği içinde gözükmektedir. Kıpçaklar, yedi büyük Kimak boyundan birini oluşturuyordu. Ancak Çin’de Kitan/Kitay/Kara Kitay kavimlerinin ortaya çıkması Moğolistan’daki Türk Kun ve Kay boylarının yurtlarını terk edip batıya göç etmesine neden olmuştur. Bunun üzerine Kun ve Kay boyları Kıpçakları yerlerinden oynatmışlardır. Kıpçaklarda Peçeneklerin yurdunu ellerine geçirip, bütün Karadeniz bozkırına hakim olmuşlardır. Kıpçaklar burada Rus knyazlıklarını hakimiyyetlerine altına almış, Kafkasya’ya inerek Gürcistan’ı ellerine geçirmiş ve Gürcistan’daki küçük Kartli-Abhazya krallığıyla oluşturdukları akrabalık sonucunda bu krallığın güçlenmesine ve Selçuklular karşısına dikilmesine neden olmuşlardır. Gürcistan’a gelen Kıpçaklar burada Hıristiyanlığı kabul edip zamanla Gürcüleşmişlerdir (Golden P. B, “Cumanica I: the Qıpçaqs in Georgia”, AEMAe, IV, 1984, s. 5-87; Kırzıoğlu F, Yukarı Çoruh ve Kür Boylarında Kıpçaklar, Ankara 1989).
Kaynaklar, Orta Asya’da Kazakistan bozkırlarından Karadeniz’in kuzeyi ile Kafkasya’ya değin yayılan Kıpçakların şu boylardan oluştuğunu belirtmekteler: Ay-oba, Badaç, Barat/Barak, Bayavut, Burçaoğlı/Borçalı, Bzangi/Bozog, Çağrak/Çağrat, Çitey, Çırtan/Çprtan, Durut/Dörüt/Dört, Ençoğlu/İlancıklı, İt-oba, Kıtan-opa, Knn/Kunan, Küçeba/Küç-oba, Küçet/Kucat, Kor/Qor, Kara Börklü, Kol-oba/Kul-oba, Qmngu/Kumanlu, Konguroğlı/Kongurlu, Merküti/Merkit, Mingüzoğlı, Orungqut, Ölperlig, Ören/Uran, Peçene/Peçenek, Şan-mie Ku-ma-li/Çomak Kubalı, Tarğıl, Terter/Teriter-oba, Toks-oba/Tokşı-oba, Tğ Ysqut/Tağ Başkurt, Ulaşoğlı, Urus-oba, Yimek, Yuğur/Uygur (Polnoe Sobranie Russkix Letopisey, I, s. 248, 249, 250, 278-279, 361, 396; II, s. 253, 255, 259, 285, 342, 435, 455, 632, 641, 644, 668, 672, 675; Raşideddin, Cami et-Tevarih, A. Ali-zade nşr, II/1, s. 129, 347, 657-658). Adı geçen bu boyların neredeyse tamamı diğer Türk kimliğinin bir parçası olarak daha önce karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan Borçalılar daha önce İskitlerle birlikte Gürcistana gelip yerleşmiş ve şimdi de bu adla varlıklarını korumaktalar. Peçenekler daha önce bağımsız bir boy oluşturmaktaydı. Kol veya Kul-oba da Peçeneklerden bir boydur. Tokşı-oba ise Karahanlı-Karlukları arasında bir boydur. Bunlar arasında Durut/Dörüt ve Teriter/Törüter adları aynı gözükmektedir. Bu boylardan Teriter ve Çomak Kubalı adı günümüzde de Azerbaycan’da Terter ve Kuba ilçe adlarında korunmaktadır.
Durutlar/Dörtler Kıpçakların Şarukan liderliğinde örgütlenen toplulukları arasında yer alıyorlardı. Rus kaynakları Kıpçakları Yabani ve Yabani olmayan Kıpçaklar olarak iki kısma ayırmaktalar (Pritsak O, “Nou-wild Polovtsians”, To Honour Roman Jakobson, The Hague-Paris, 1967, II, s. 1615-1623). Bu İdrisî’nin Ak Kumaniya ve Kara Kumanya olarak ayırdığı, Türk boy ve devlet teşkilatına göre ikili (sağ-sol) sistem uygun bir ayrılmadır. Durutlar/Dörtler, bunlardan Ak Kumanlar boyuna dahildiler. Bu boyların yönetimi Şariler boyundan Şarukan’ı elindeydi. Şarukan, Gürcü kralıyla akrabalık tesis etiğinde 40 bin kişilik guvvetle Kafkasya’ya inmiştir. Muhtemelen Durutlar da onunla hareket ederek Güney Kafkasya’ya inmiş ve Azerbaycan’da üstler kurmuşlardır. Teriter ve Kuba adlı yerleşimler bu Kıpçak göüyle bağlantılı olmalıdır.
Maalesef, Durutlar/Dörtler boyu hakkında elimizde bulunan tüm veriler bundan müteşekkildir. Ancak, Durutların bazı kısımlarının Orta Asya’da kaldığı bilinmektedir. Kazak Juzları arasında Dörüt adlı boy bulunmaktaydı. Bu, durutların Kazak-Kırgız birliği içinde kalan kısmı olsa gerek.
n_marmara
Durutlar/Dörtler köyü
01.02.08.
n_marmar
Durutlar, Kuman-Kıpçak-Kanglı boylar konfederasyonuna dahil önemli boylardan biri olmuştur. Rus vekayinameleri ile Memlüklü dönemi Mısır kaynaklarında bunlardan Durut, Dört ve Dörüt olarak söz edilmektedir (Polnoe Sobranie Russkix Letopisey, II, s. 342; Raşideddin, Cami et-Tevarih, A. Ali-zade nşr., II/1, s. 347, 657-658).
Durut adı, Türkçe-Moğolca metinlerde dört/dörüt adının bozulmuş biçimi olarak gözükmektedir. Türk coğrafyasında dört adını taşıyan boy, etnonim ve toponimlerin varlığı bilinmektedir. Günümüzde de dört, dörtler adıyla pek çok Türk yerleşimleri, köyleri mevcuttur. Bunların, Durutlar’la bağlantısı kesin değildir. Durut adının Davud/Davut bir biçimi olarak görmenin ne derecede doğru olduğu bilinmemektedir. Bu mümkün ve gayri-mümkün gözükebilir. Davud adının Kıpçaklara İslam ve İbrani kaynaklardan özel isim gibi intikal etmesi gerekmektedir ki Kıpçaklar arasında şahıs adından meydana gelmiş boylar (Burçoğlu/Borçalı, Konguroğlu/Kongur, Ulaşoğlu/Ulaş) mevcuttur. Bu durumda, söz konusu Durutların daha sonraki dönemde ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Ancak, bu pek ihtimale şayan değildir. Doğrusu, Durut adının dört’ten türemiş olmasıdır. Bu boyun dört adını alması da sorunludur. Bugün Azerbaycan’ın Neftçala ilçesine bağlı Dört/Dörtler adını taşıyan bir köyün sakinleri, bu adın köyü kuran dört kardeşin adıyla ilişkili olduğunu belirtirler. Benzer açıklama Durutlar/Dörtler boyu için de geçerli olabilir. Öte yandan, Eski Türk geleneğinde dört kutsal bir sayıdır. Her şeyden önce, dört, yön belirleğen bir sayıdır, ki Türkler dünyayı kara – kuzey, ak – batı, mavi (gök) – doğu ve kırmızı – güney olmak üzere dört cihete ayırıyor ve doğunu kutsal kabul ediyorlardı (Pritsak O, “Orientierung und Farbsymbolik”, Saeculum, V, 1954, s. 277). Ancak, bu ad Dörüt anlamında törüt/türemek’ten de gelebilir. Bu açıklama kabul edilirse, töre sözcüğünün menşei de burada yatmaktadır. Ancak, zamanında H. Hatemî bir yazısında, Türklerdeki töre kavramının Tevrat’tan türediğini belirmiştir. Bu açıklama pek mantıklı bulunmamaktadır. Çünkü, Tevrat’ın kanun/yasa anlamında Türklerdeki töre karşılığını kazanmasının tarihsel kanıtları sağlam değildir. Kısaca, Durutlar/Dörtler boy adının töremek filinden veya yasa koruyucu boy anlamında töre’den türemiş olabileceği ihtimali de göz ardı edilmeemlidir.
Bilindiği gibi, Kıpçakların kökeni, ortaya çıkışları ve kapsadıkları boylar tarihçilikte hâlâ çözülmemiş bir dizi soruna tabidir. Genel Kıpçak kimliği içinde tüm boyların, özellikle de Durutlar’ın konumunu belirlemek çok zor gözükmektedir. XI. Yüzyılın ortalarında Kıpçaklar Orta Asya bozkırlarından İdil-Yayık boyları ile Karadeniz kuzeyi ile Kafkasya’nın tamamına yayılmış kalabalık bir Türk boyunu oluşturmaktaydı (Kıpçakların yayıldıkları coğrafya için bkz. Kudryasov K. V, “Poloveskaya step”, Zapiski Vsesoyuznogo Geografiçeskogo Obşestva, II, 1948). Bu geniş coğrafya doğal olarak Kıpçak kimliği altında bu bölgelerde oturan diğer eski Türk boylarını da içine almaktaydı.
Kıpçak adı Batı kaynaklarında Comani/Kuman, Türk, Arap, Çin kaynaklarında Kıpçak (Arap ve Farsçada Xıfjaq/QıfjaqIQibjaq; Grabarcada Xbsax, Gürcücede Qıvc’aq-i, Moğolcada Kibçag/Kibca’ut, Çincede Ç’in-ç’a/Kimça(q), Türkçede Qıpçaq/Kıpçak) olarak geçmektedir. Türk destanlarında (Oğuz Kağan Destanı) Kıpçak adının “kapçak”, yani “ağaç kavuğu”ndan türediği belirtilmektedir. Buna göre, Oğuz Han’ın beylerinden birinin eşi, ağaç kavuğu arasına girmiş ve burada doğurmuştur. Buna göre, Oğuz Han, ona Kıpçak adını vermiştir. Dilbilimsel olarak kıpçak adının kapçak/qapçaq’dan türemiş olması kuvvetle ihtimal olunmaktadır.
Kıpçaklar en erken bütün Güney Sibirya sahasını içine alan Kimak boy birliği içinde gözükmektedir. Kıpçaklar, yedi büyük Kimak boyundan birini oluşturuyordu. Ancak Çin’de Kitan/Kitay/Kara Kitay kavimlerinin ortaya çıkması Moğolistan’daki Türk Kun ve Kay boylarının yurtlarını terk edip batıya göç etmesine neden olmuştur. Bunun üzerine Kun ve Kay boyları Kıpçakları yerlerinden oynatmışlardır. Kıpçaklarda Peçeneklerin yurdunu ellerine geçirip, bütün Karadeniz bozkırına hakim olmuşlardır. Kıpçaklar burada Rus knyazlıklarını hakimiyyetlerine altına almış, Kafkasya’ya inerek Gürcistan’ı ellerine geçirmiş ve Gürcistan’daki küçük Kartli-Abhazya krallığıyla oluşturdukları akrabalık sonucunda bu krallığın güçlenmesine ve Selçuklular karşısına dikilmesine neden olmuşlardır. Gürcistan’a gelen Kıpçaklar burada Hıristiyanlığı kabul edip zamanla Gürcüleşmişlerdir (Golden P. B, “Cumanica I: the Qıpçaqs in Georgia”, AEMAe, IV, 1984, s. 5-87; Kırzıoğlu F, Yukarı Çoruh ve Kür Boylarında Kıpçaklar, Ankara 1989).
Kaynaklar, Orta Asya’da Kazakistan bozkırlarından Karadeniz’in kuzeyi ile Kafkasya’ya değin yayılan Kıpçakların şu boylardan oluştuğunu belirtmekteler: Ay-oba, Badaç, Barat/Barak, Bayavut, Burçaoğlı/Borçalı, Bzangi/Bozog, Çağrak/Çağrat, Çitey, Çırtan/Çprtan, Durut/Dörüt/Dört, Ençoğlu/İlancıklı, İt-oba, Kıtan-opa, Knn/Kunan, Küçeba/Küç-oba, Küçet/Kucat, Kor/Qor, Kara Börklü, Kol-oba/Kul-oba, Qmngu/Kumanlu, Konguroğlı/Kongurlu, Merküti/Merkit, Mingüzoğlı, Orungqut, Ölperlig, Ören/Uran, Peçene/Peçenek, Şan-mie Ku-ma-li/Çomak Kubalı, Tarğıl, Terter/Teriter-oba, Toks-oba/Tokşı-oba, Tğ Ysqut/Tağ Başkurt, Ulaşoğlı, Urus-oba, Yimek, Yuğur/Uygur (Polnoe Sobranie Russkix Letopisey, I, s. 248, 249, 250, 278-279, 361, 396; II, s. 253, 255, 259, 285, 342, 435, 455, 632, 641, 644, 668, 672, 675; Raşideddin, Cami et-Tevarih, A. Ali-zade nşr, II/1, s. 129, 347, 657-658). Adı geçen bu boyların neredeyse tamamı diğer Türk kimliğinin bir parçası olarak daha önce karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan Borçalılar daha önce İskitlerle birlikte Gürcistana gelip yerleşmiş ve şimdi de bu adla varlıklarını korumaktalar. Peçenekler daha önce bağımsız bir boy oluşturmaktaydı. Kol veya Kul-oba da Peçeneklerden bir boydur. Tokşı-oba ise Karahanlı-Karlukları arasında bir boydur. Bunlar arasında Durut/Dörüt ve Teriter/Törüter adları aynı gözükmektedir. Bu boylardan Teriter ve Çomak Kubalı adı günümüzde de Azerbaycan’da Terter ve Kuba ilçe adlarında korunmaktadır.
Durutlar/Dörtler Kıpçakların Şarukan liderliğinde örgütlenen toplulukları arasında yer alıyorlardı. Rus kaynakları Kıpçakları Yabani ve Yabani olmayan Kıpçaklar olarak iki kısma ayırmaktalar (Pritsak O, “Nou-wild Polovtsians”, To Honour Roman Jakobson, The Hague-Paris, 1967, II, s. 1615-1623). Bu İdrisî’nin Ak Kumaniya ve Kara Kumanya olarak ayırdığı, Türk boy ve devlet teşkilatına göre ikili (sağ-sol) sistem uygun bir ayrılmadır. Durutlar/Dörtler, bunlardan Ak Kumanlar boyuna dahildiler. Bu boyların yönetimi Şariler boyundan Şarukan’ı elindeydi. Şarukan, Gürcü kralıyla akrabalık tesis etiğinde 40 bin kişilik guvvetle Kafkasya’ya inmiştir. Muhtemelen Durutlar da onunla hareket ederek Güney Kafkasya’ya inmiş ve Azerbaycan’da üstler kurmuşlardır. Teriter ve Kuba adlı yerleşimler bu Kıpçak göüyle bağlantılı olmalıdır.
Maalesef, Durutlar/Dörtler boyu hakkında elimizde bulunan tüm veriler bundan müteşekkildir. Ancak, Durutların bazı kısımlarının Orta Asya’da kaldığı bilinmektedir. Kazak Juzları arasında Dörüt adlı boy bulunmaktaydı. Bu, durutların Kazak-Kırgız birliği içinde kalan kısmı olsa gerek.
n_marmara
Durutlar/Dörtler köyü
01.02.08.
Pazartesi, Ocak 28, 2008
Hz. Peygambere İltica Etmesi Önerilen Türk-Eftalit Ülkesi Neresidir?
Arap edebiyatında Türkler’le ilgili kullanılan yakıştırmalar, ifadeler çok daha eski dönemlere uzanmaktadır. Yani, Türk adı ve özelliği cahiliye dönemi şiirlerinde de konu edilmiştir. Örneğin, 542 yılında vefat etmiş cahiliye döneminin ünlü şairlerinden Şemmah b. Zirare, “Türk hakanı” tanımını şiirlerinde “umut ve yardım isteği” anlamında kullanmaktadır:
Benden Hakan’a (haber) ulaştıracak bir kimse yok mu?
(Ona söyleye) Sen, kış tüm şiddetiyle cereyan ettiği zaman bir bizi düşün.
Çocukları, zamanın darbesini yemiş ihtiyarları kendi kanatların altına al,
(Nice ki) kuluçyaka yatmış tavuğun yavruları da kargaşa çıktığında
Horozun peşine takılıp onun himayesine sığınırlar. (1)
Cahiliye dönemi, yani İslamiyet öncesi Türk-Arap ilişkilerinin olmadığını savunan tarihçilkteki yaygın tez söz konusu bu türden kıyıda köşede kalmış ufak çaplı bilgilerle tezat teşkil etmektedir. Bu türden bilgiler bir araya getirildiğinde Arap-Türk temaslarının İslamiyetten öncede uzun bir tarihi olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin, cahiliye dönemi şairlerinden Nabiga ez-Zubtanî (öl. 604) bir şiirinde Gassanîler’le Türkler’in ve Eftalitler’in ilişkisine dokunmaktadır. O, şiirinde şöyle demektedir:
Gassanîler’de iki acemi kavim (yabancı boy) olan Türk ve Eftalitler de,
Oturup onun (İbn Haris’in öteki dünyadan) dönmesini bekliyorlar. (2)
Bu şiirde Gassanîler arasında Türk ve Eftalitlerden iki boyun yaşadığına vurgu yapılmakta ve onlar Arap olmayan acemi topluluklar gibi değerlendirilmektedir. Gassanîler’in Arabistan coğrafyasında yer aldıkları düşünülürse VI. Yüzyılda bu bölgede Türk ve Eftalit boylarının yerleşmesi ilginçtir. Bu ve benzeri bilgiler, Türklerin Ön Asya ile temasının oldukça eski döneme dayandığını göstermektedir. Bu bilgiler kuşkuyla karşılanabilir veya bir benzetme olarak tanımlanabilirdi, ancak bir diğer cahiliye şairi Tamim kabilesinden Beni-Numir’e bağlı Avsiyye şiir okulunun kurucusu Avs b. Hacer’in (öl. 620) Arap coğrafyasında “ellerinde av kuşları olan Türklere” rastlamasını betimleyen şiiri bu kuşkuları gidermektedir:
Ellerinde av katralları olan sarışın bıyıklı Türk yiğitlerini görünce,
Suyu onlar için terk ettim ve deveme atlayıp aradan çıktım (3)
Çok daha ilginç bir bilgiye ise el-E’şâ Hamdan’ın (öl. 621) kendi keyf meclisini anlattığı hikayesinde rastlamaktayız. O şunları aktarmaktadır: “Ben (o gecelerde) şerap içerken Türkler ve Eftalitler çevremde kaçışıyorlardı”. (4)
Adı geçen şairlerin Türk ülkelerinde olmadıkları göz önüne alınırsa, sözünü ettikleri Türk ve Eftlitlere kendi ülkelerinin sınırları içinde rastladıkları bir gerçektir. Bu da İslamiyet’in ortaya çıkışından epey önce Suriye bölgesine ve daha güneylere kadar Türk göçlerinin yapıldığını ortaya koymaktadır.
Türk-Eftalit (Ak-Hun, Uar-Hun, Hyon) adının Araplar için belirsiz olmadığını kanıtlayan elimizde bir bilgi daha bulunmaktadır. Söz konusu bu bilgi İbn Hişam’ın es-Suret adlı eserinde yer almaktadır. Bu bilgiye göre, düşmanları Hz. Muhammed’i sıkıştırınca, onun hamisi olan amcası Ebu Talib’e bir öneride bulunmuşlardır. Bu öneriye Hz. Muhammed’in Türkler’in ve Eftalitler’in ülkesine sığınmasından ibaretti. Ancak önerini geri çeviren Ebu Talib ölene kadar yeğenini koruyacağına söz vermiş ve din düşmanlarına 94 beyitten oluşan bir kaside yazmıştır. Hişam bu kasideni eserine almıştır. Kasidenin bir yerinde Hz. Muhammed’e önerilen Türk-Eftalit ülkesine sığınmasına da yer verilmektedir:
Düşmanlar bizim gücümüze boyun eğip zelil olurlar,
Her ne kadar onlar bizim Türk ve Eftalitlerin kapılarına soğınmamızı istiyorlar.
Allah’ın evine (Ka’be) yemin ederiz ki sizler yalan söylüyorsunuz,
İşlerinizi karıştırmayınca Mekke’ni terk eden değiliz.
Bütün bunlar İslamiyetten önce ve İslam’ı ortaya çıktığı sırada Araplar arasında “Türk-Eftalitler” hakkında ve onların ülkesiyle ilgili geniş tasavvurun yer aldığını göstermektedir. Ayrıca, peygambere yapılan öneri “Türk-Eftalit ülkesinin” Arap coğrafyasından pek uzakta, çağdaş Batılı kaynakların vurguladıkları gibi Orta Asya’da olmadığını da göstermektedir. Bu durumda ortaya şöyle bir soru çıkmaktadır: Arapların gayet iyi tanıdıkları, temasta bulundukları ve hatta peygamberin buraya sığınmasını önerecek kadar rahat ve sorunsuz buldukları Türk-Eftalit ülkesi neresiydi? Söz konusu bu ülke Ermeniyye olmuştur.
***
İslamiyetin ortaya çıktığı sıralarda sonradan Müslüman-Arap kaynaklarında tanımlanan Ermeniyye (eski Armini/Armeni) ve Arran (eski Albanya/Aran) bölgesinde, yani şimdiki Azerbaycan, Ermenistan ve Doğu Anadolu bölgelerinde kalabalık bir Türk topluluğu oturmaktaydı. M.Ö. IV. Yüzyıla kadar bu coğrafyada kalabalık İskit/İşguz nüfusu yer almaktaydı. M.Ö. IV. Yüzyılda bunlar kendi içlerinde çeşitli boylara ayrılmış ve yeni siyasi oluşumlar ortaya çıkartmışlardır. M.Ö. IV. Yüzyıldan itibaren bunlara Hun ve Ogur boyları da katılmağa başlamıştır. Miladi V. Yüzyıla gelindiğinde bu geniş coğrafyanın tamamı Saklar, Sisaklar, Gugar/Gogar, Pasianlar, Alban/Yüeban, Aran, Şirak/Sirak, Gargar gibi İşguz boyları dışında, Çinli/Cinli, Kenger, Peçenek, Bulgar, Hun, Sul/Çul, Hazar, Oğuz, Sabir, Katak/Gödek, Sadak/Sudak, Goroz/Gorus (Hurs/Horoz), Ogur gibi Türk boylarınca paylaşılmıştır. Bu Türk grupları arasında IV. Yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık hızla yayılması sonucunda Türkler yerleşik bir unsur konumuna gelerek diğer göçebe Türk grupları karşısında dinsel-yerleşik bir sosyal kimliğe dönüşmekteydiler. Bunlar zamanla coğrafi tanım olan Armini/Armeni/Ermeni adı altında anılmağa başlamışlardır.
Armini/Armeni/Ermeni adı ilk kez Biaini veya Urartu kaynaklarında geçmektedir. Armini adındaki Armi/Arme (bu Urme gibi de okunmaya müsaaittir) Şupria eyaletinin eski adıydı. Biaini (Asurîler onlara Urartu adını vermişlerdir) dilince “ini” – “yer, mekan bildiren” ektir. Urartuların kendi ülkeleri için kullandıkları Bia-ini, Kür nehri bölgesi için kullandıkları Kuriani coğrafi isimleri gibi. Bu durumda en eski kaynaklarda Armini/Armeni adı “Armi’de oturan, Arminili” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan adı geçen eyalette oturmuş Hurri, Luviya, Haldeyler, İskitler, Türkler, şimdiki Ermeniler eyaletin adıyla anılmışlardır (5). Öte yandan Frigler’den küçük bir grup olarak bölgeye gelmiş şimdiki Ermenilerin cedleri önce Hayasa eyaletinde oturduklarından Hay, ardından Armini bölgesine yerleştirklerinden de Armeni/Ermeni adını almışlardır (6). Urartu Devleti ortadan kalktıktan sonra Armini adı tüm Urartu sahasına verilmiştir. Örneğin, Bisütun yazıtlarında artık Urartu değil, bölge için genel bir Armini adı geçmektedir. Persler Urartu karşılığı Armini adını Maday, Elam ve Babiller’den almışlardır. Coğrafi anlamda XI-XII. Yüzyıllara kadar bu adın kullanıldığı bu tarihten sonra ise unutulduğu görülmektedir. İlginçtir, Kitab-i Dede Korkut destanlarında bölge için Oğuz Éli adı kullanılmaktadır. Şimdiki Ermenilerin cetlerinin bölgeye nasıl geldiğine gelince bazı Ermeni tarihçilerinin de savundukları temel görüş şudur: Asur ve Urartu kaynaklarında adları Gamirri olarak geçen Kimmerler, M.Ö. 652 yılında Anadolu’ya sokulmuş ve Frigiya Devleti’ne son vermişlerdir. Kimmerler geri dönüşleri sırasında bir grup Frigi esir olarak kendileriyle birlikte Hayasa eyaletine göç ettirmişlerdir (7). Böylece şimdiki Ermenilerin cetleri bu şekilde tarih sahnesine çıkmış, ancak Rusya’nın XVIII. Yüzyılda bölgeye müdahelesinden sonra toplu halde derlenmeğe başlanmışlardır. Bu süre boyunca onların ayakta kalmasının en önemli gerekçe Grigoryenlik olmuştur. Bu dönem sürecinde Ermeniler ciddi etkileşim geçirmiş, XIV. Yüzyıldan itibaren Batı ekseninde kendi tarihlerini bölge tarihiyle bağlaştırarak Armini eyalet tarihini etniksel Ermeni adıyla bütünleştirmişlerdir. Nitekim Grabarca yazılı kaynaklarda bu durum en ince ayrıntısına kadar anlaşılmaktadır. Movsey Horenli gibi Ermeni müellifi dahi coğrafi anlamda Armini bölgesinin tarihini İskitlere bağlarken, küçük “Hay” topluluğu için şöyle bir açıklamada bulunmaktadır: “biz, küçük, sayısı az, zayıf ve genelde başkalarının egemenliğinde yaşayan halkız”. Öte yandan müelli, Armini bölgesinin tarihini ise “Sakordi” hükümdarlarıyla başladığını belirtmektedir (8). Nitekim, Armini bölgesinde ortaya çıkacak siyasi oluşumlar İskit/İşguz kökenlidir. “Büyük Armini” denilen bölgenin hakimleri de İskit/İşguz hükümdarları olmuşlardır. Onların hakimiyetine son veren Part kökenli Arşakların kurdukları Arşaguniler de İskit kökenliydi. Onları takiben bu coğrafyada ortaya çıkan Mamikonyanlar Türk “Çinli/Cinli” boyu olmuş Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Abbasiler döneminde bu bölgede kurulan Bagratuniler hanedanlığı ise Aşkenazi (İbraniliği kabul eden Türk) kökenliydi. Anlaşılan Batı, Sovyet ve çağdaş Ermenistan tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Armini bölgesinde şimdiki Ermenilerin atalarına özgü siyasi bir oluşumun varlığı tarihe belli değildir. Bu iddianın destek görmesinin gerekçesi coğrafi anlamda Armini adıyla etnik anlamda Ermeni adının özleştirilmesidir.
Kimmer, İskit/İşguz, Sak boylarından sonra Armini ve Albanya bölgelerinde Türk oldukları kesin olan topluluklar yerleşmeğe başlamışlardır. M.Ö. IV. Yüzyılda Ksenefont Pasian adlı bir boyun Armini bölgesine yerleştiğini söylemektedir. Antik Yunan müellifinin, Pasianlar’ın hemen yanı başında Skiflerin yerleştiğinden söz etmesi, onların bir İşguz topluluğu olduğunu ve İskitlerle birlikte bölgeye geldiklerini ortaya koymaktadır (9). Eski Grekçe’de “ç” sesi olmadığından Paçian adı “Pasian” biçiminde geçmiştir. Bu ad Peçenek adının Grek ve Grabar kaynaklarında geçen biçimidir. Daha sonra Armini bölgesinde karşımıza çıkan Pasinuk ve Basian eyaletleri de Peçeneklerin adıyla başlıdır. Tarihçilerin Erken Ortaçağ’da bir Ermeni hanedanı olarak tanıttıkları Pasinuklar da Hıristiyanlaşmış-Gregoryenleşmiş Peçeneklerden öte başkaları olmamışlardır. Miladi başlarından itibaren Peçeneklere ait Baisan (şimdiki Kars) bölgesinde Bulgarları görmekteyiz. Peçenekler bölgede birden fazla boya ayrılmışlardır. Armini bölgesindeki Kol eyaleti de Peçenek boyu Kol/Gul boy adıyla bağlıdır (10).
Peçenekler eski kaynaklarda çeşitli isimlerle anılmışlardır. Antik çağ müelliflerinin eserinde Pasian adı dışında Panksan (Pamkçan), Bastarna (Baçtarna) adı, Eski Gürcü kayıtlarında Paçinik, VII. Yüzyıl Armini Coğrafyası eserinde ise Pokinak, Albanya kaynaklarında Pazkank, Arap kaynaklarında ise Bacunays isimlerine de rastlanmaktadır. Armini bölgesinde oturan Peçenekler kendileri de Kopon/Kapan, Kulpey/Kuloba, Kuyarçi/Gugarçi gibi boylara ayrılıyorlardı. Bu boylarla ilgili Ermeni kaynaklarında epeyce yer adları karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ilk kez 1074 yılında kaydedilen Kapan adı Kopanlar’la, Kolb, Kolt, Kolman, Goğtan (Grabarca’da “l” sesi “ğ” sesine dönüşmektedir: Goltan-Goğtan) eyalet ve bölge adları bu boyların adıyla bağlantılıdır (11).
Miladi başlarında Karadeniz’in kuzeyi istikametinde yayılan çeşitli Ogur gruplarına (On-ogur, Bitigur, Hun-ogur, Sarı-ogur, Bulgar, Kutigur ved.) mensup bazı Türk boylarının Kafkasya’ya sarktıkları ve kalabalıklar halinde Azerbaycan ile Ermeniyye bölgesine geliğ yerleştirkleri bilinmektedir. Bunlar arasında dikkati çeken en kalabalık Türk topluluğu Bulgarlardır. Artık II. Yüzyılda Araz nehrinin kuzey başlangıcında yer alan topraklar (Kars) Peçeneklerin adıyla Pasiana/Basiana adını taşımaktaydı. Burası otlak bakımından oldukça verimli bölgelerdi. Güney Kafkasya’ya inen kalabalık Bulgar göçlerinin Basiana yurduna gelip yerleşitkleri bilinmektedir. Bir kısmı ise yine Peçeneklerden Kul/Kol boylarına ait Kol eyaleti elleribe geçirmişlerdir. Söz konusu Bulgarlar arasında yer alan en kalabalık Türk boyu Vanand veya Benend olarak gösterilmektedir. Bunlar Armini bölgesinin Tayk Dağlarında (şimdiki Ermenistan ile Gürcistan sınırındaki dağlık alan) ve Ağrı bölgesinde uzun bir süre kendi adlarını taşıyacak Vanand yurtunu kuracaklardır. Vanand, Grabarca kaynaklarda Vğnd biçiminde de geçer ki bunların Vgundur/Bayandur adlı bir Ogur Türk grubu olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, Oğuzlarla birlikte Anadolu’ya gelecek Bayandur boyları daha sonra bunların mirasını paylaşacaklardır (12).
Bölgeye gelen Bulgalar eski Peçenek yurtlarının önemli bir kısmını da ellerine geçirerek bir sonraki dönemlerde Kazan, Çakar (13), Kol/Kul, Kuvyar ve Basil/Barsil boylar kümesini oluşturuyorlardı. Bunlardan Barsiller’in kalabalık bir kitle halinde İdil boylarından gelip bölgeye yerleştikleri (14), bazı kollarının da Aran’da yurt tuttukları bilinmektedir. Grabarca yazılı kaynaklarda bunlardan “kudretli Basiller” diye söz edilmesi onların güçlü ve kalabalık olduklarına işarettir (15). Ortçağlarda bu boylar geride isimlerini bırararak diğer Türk boyları arasında veya Hıristiyanlaşarak erimişlerdir. Eski Sürmeli ve İrevan bölgelerinde 8 civarında Kazancı, 4 civarında Çakar (16) ve 10 civarında Kol yerleşim alanları bulunuyordu.
Armini bölgesinde, aynı zamanda Aran ve Azerbaycan’da yerleşmiş en kalabalık Türk grubu Kengerler’dir. Nunların varlığı daha 482 yılı olayları sırasında Sâsânî ve Grabarca kaynaklarda belirtilmektedir. Bilindiği gibi Orta Asya’da da Kang, Kanglı adlı bir boydan ve Kangyu/Kangkü ismini taşıyan bir yurttan söz edilmektedir. Eski kaynaklarda bunların adı Kangares, Kangar, Kenger olarak geçmektedir. Bunlar varlıklarını uzun bir süre devam ettirmişlerdir. XVIII. Yüzyılda Nahçıvan bölgesinde Kengerlere, şimdiki Gürcistan coğrafyasındaki Boyahmedli, Cinli ve Sefikürd adlı Kenger boylarına rastlanmaktadır (17).
Kengerlerin Armini bölgesinde geniş yerleşim alanları edindikleri bilinmektedir. VII. Yüzyıl Armini Coğrafyası adlı kaynakta Kenger/Kangar eyaletinden söz edilmektedir. Çağdaş Ermeni tarihçisi N. G. Adons söz konusu eyaletin şimdiki Ermenistan’ın İberiya (Gürcistan) ile sınır şeridinde bulunduğunu belirtmektedir. Bunun dışında şimdiki Ermenistan’ın çeşitli bölgelerinde Ortaçağlarda Kenger adlı epey yerleşim alanı bulunuyordu. (18)
Şimdiki Ermenistan’ın XX. Yüzyılın başlarına kadar bir Türk yurdu olan Zengibasar bölgesinde Katak/Kotayk adlı bir Türk boyundan söz edilmetedir. Bunların varlığına ilk kez VII. Yüzyıl Grabarca kaynaklarında rastlanmaktadır. Kotak adının Ortaçağ kaynaklarında geçen Gödek olduğu ve bunların bir Türk topluluğu olduğu bilinmektedir (19). Katak/Gödeklerle birlikte şimdiki Ermenistan’ın Syuni (eski Gökçe) bölgesinede yerleşmiş diğer bir Türk boyu da Sadak adını taşıyordu. Sadak, Türkçe’de “ok kılıfı” anlamına gelmektedir. Grabarca kaynaklarda bunların oturdukları bölgeler Sodk olarak geçmektedir. Albaya kaynaklarında ise Sode ve Dovdey adlarına rastlanmaktadır. II. Yüzyıl Romalı tarihçi Ptolemeus Sodukene (Soduk-ene) yerleşim alanından söz etmektedir. daha 1727 yılında Karabağ bölgesinde Türklerin oturdukları Sadak-Tor denilen bir dağlık alan buluuyordu. Bu adı Soğdak/Soğd’la da eşleştirenler vardı. Ancak XVI. Yüzyıl Türkmenistan bölgesinde Sadak adlı Türk boyundan söz edilmektedir (20). Bu ad sonraki dönemlerde karşımıza Sadahlı olarak çıkmaktadır. Öte yandan bu isme sadece şimdiki Ermenistan bölgesinde değil, Aran ve Azerbaycan coğrafyasında da rastlanılmaktadır. Anlaşılan, Sadaklar geniş bir alana yayılmışlardır.
Erken Ortaçağ Armini bölgesinde önemli bir yer işgal eden en önemli Türk topluluğu Çinli veya Cinli denilen ve Hıristiyanlığı kabul etmelerine karşılık uzun bir süre Türklüklerini muhafaza eden ve üç yüzyıl boyunca bölgenin askeri idaresini ellerinde bulunduran Mamikonyanlar olmuşlardır. Çağdaş Ermenistan tarihçiliğinde Mamikonyanlara büyük atıflar yapılsa da nedense onların etnik kimliği üzerinde hiç durulmamış, benzer tavrı Batı ve Sovyet tarihçileri de sergilemişlerdir. Arap fetihleri öncesinde Ermeniyye’nin bir Türk yurdu olarak Müslüman-Arapların kafasında canlandıranlar da bu hanedan olmuştur.
Eski kaynakların verdiği bilgiye göre, sonuncu Armini’de hüküm süren Arşaklı hükümdarı Hüsrev döneminde (217-238) veya Sâsânî hükümdarı I. Şapur döneminde (241-272) Çenestan bölgesinden Mamigun ve Konak adlı iki Türk kalabalık bir kafileyle İran’a geldiler. İran hükümdarı onları ülke içinde barındırmayarak kuzey-batı yönünde yerleşmelerine müsaade etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Mamigun ve Konak da kendi çadırlarını toplayarak Armini bölgesine buradaki İskit-Part kökenli Arşaklı hanedanına bağlı topraklara yerleştiler. Bunlara Çin’den geldiklerinden dolayı genel anlamda Çinli, daha sonraları halk dilinde Cinli denilmekteydi. Mamigun ve Konak başkanlığındaki Armini bölgesine gelen bu yeni Türk kafilesi askeri bakımdan önemli bir güç teşkil ettiklerinden Arşaklı hükümdarlar tarafından askeri idarenin başına getirileceklerdir. Daha V. Yüzyılda bile bunların Türklüklerini sıkı biçimde muhafaza ettikleri Grabarca yazan eski dönem müelliflerden Favstos Buzand’da yer alan bir bilgiden de anlaşılamktadır. Buna göre, Manvel Mamikonyan kardeşi Muşel’i öldüren Armini hükümdarı Varazdat’a şunları söylemiştir: “Biz sizin köleleriniz değiliz, sizinle yoldaşız ve hatta sizden daha yüksekteyiz. Zira, bizim atalarımız Cinlilerin ülkesinin hükümdarları olmuşlar ve kardeşler arasında patlak veren çekişme sonucunda bundan dolayı kardeş kanı akmasın diye orasını terketmişiz. Amacımız sükunete ulaşıp gelip buralarda yerleşmek olmuştur” (21).
Buradan onların Çin’de egemenlik etmiş Hunlardan bir boy oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim başbuğlarının taşıdıkları Mamigun ve Konak adlarına da Türkler arasında sıkca rastlamaktayız (22). Arşaklı hükümdar Hüsrev ilbeyi (naharar) unvanı vererek Taron (şimdiki Muş-Bitlis) bölgesini de tümden onlara tahsis etmiştir. IV. Yüzyıldan VIII. Yüzyılın sonlarına kadar Armini bölgesnin ordu komutanları (sparapet) Mamigun soyundan çıkmıştır. Bunların adı Ermeni kaynaklarında Mamikonian veya Mamikonyan’a (-an -yan Pehlevice –lar, -ler ekidir) dönüştürülerek sonradan Ermenileştirilmek istenmiştir.
Cahiliye dönemi arap kaynaklarında yer alan Türk-Eftalit işte Ermeniyye’de yerleşen bu kalabalık Mamigun ve Konak’ın emrindeki Türkleri ifade ediyordu. Tarihçilikte bunların Çin’den Ermeniyye’ye kadar yolculukları hakkında hiçbir şey denilmemektedir. Ancak bazı ufak çaplı bilgiler bu durumu aydınlatmak için yeterlidir. Her şeyden önce Ermeniyye/Armini bölgesine gelip yerleşen ve buradaki Arşaklı hanedanlığının askeri idaresini ellerine geçiren Mamikonyanlar’ın kökeni araştırılmalıdır. Yukarıda Favstos Buzand’dan altıladığımız bilgi, onların Çin tarafında ortaya çıkan bir iç kargaşa yüzünden yurtlarını terk edip geldiklerini ortaya koymaktadır. Zira, Mamigun ve Konak’ın Ermeniyye’de yerleşmesi Arşaklı Hüsrev (217-238) veya Sâsânî I. Şapur (241-272) dönemlerine denk geliyorsa, o zaman bunların Çin’den çıkması için uzun bir süre gerekmektedir. Bu sorunu çözmek için ilgimizi Orta Asya’daki gelişmelere çevirmemiz gerekmektedir.
Romalı tarihçi Ammianus Marsellinus’a göre, Sâsânî Devleti’nin kuzey-doğu hudutlarında Chionitae (Kionit/Hyonit) adı verilen kavimler oturmaktaydı (23). Batılı kaynaklar bunlardan Karmir Hyon, Kermichion, Hermichion olarak da söz etmekteler. Burada Karmir, Kermir, Hermi sözcükleri “kırmız” anlamında olup Kırmızı Hunlar kastedilmektedir (24). Bu durum Kırmızı Hun, Ak Hun ve Eftalitler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar sorununu gündeme taşımaktadır. Bunlar her üçünün de Türk olduklarına kuşku duyulmasa da Türklerin hangi zümresine bağlı oldukları ve hangi tarihte ortaya çıktıkları tartışmalıdır. Prokopios’un bir kaydına göre, yaklaşık 550 yılında Hirkania (Hazar Denizi) çevresinde Ak Hunlar oturmaktaydılar. Daha da önemlisi müellife göre, bunlar göçebe olmayıp eskiden beri bu topraklarda oturmaktaydılar. Fiziksel yapıları da diğer Hunlardan farklı olup beyaz tenliydiler (25). Bu durum Kırmızı Hunlar ile Ak Hunlar arasında fiziksel olarak da bazı ufak farkların olduğunu düşündürtmektedir (26). Hyon (Hun) adı Avesta’da ve Viştasp hikayelerinde de geçmektedir. Hyonların Horasan sınırlarında gözükmeleri m.ö. I. Yüzyıla rastlamaktadır (27). Bu bilgiler Horasan civarına birbirinin peşi sıra üç farklı dönemde Türk göçünün gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır.
I. Kırmızı Hyonların göçleri – M.Ö. I. Yüzyıl;
II. Ak Hunların göçleri – miladi 350 yılda;
III. Eftalit (Ak Ti veya Uar Hun) göçleri – miladi V. Yüzyılın başları;
Ermeniyye bölgesine gelen Mamigunlar bunlardan dönem itibariyle ilk Türk göçüne, yani m.ö. I. Yüzyılda yapılan Hyon/Hun göçüne rastlamaktadır. Muhtemelen Mamigunlar’ın göçü duraksamalar halinde Ermeniyye’ye kadar uzanmıştır. Öte yandan Favstos Buzand’ın sözünü ettiği Manvel Mamikonyan’ın (Mamigun) “Çin’de bir iç kargaşa yüzünden göçüp buralara geldik” ifadesi m.ö. I. Yüzyılda Büyük Hun İmparatorluğunun içine düştüğü karmaşayı ve siyasi krizi tanımlamaktadır. W. Samolin bir çalışmasında, 89-91 yılında Hunlar’ın aldıkları ağır yenilgiler yüzünden bazı kesimlerinin batıya kaydığını belirtmektedir. Ona göre, yurtlarını terk eden kavimler arasında Hyon/Kion boyları da bulunuyordu. bir Hun başbuğunun önderliğinde hızla batıya yol alan Hyonlar önce Soğdiyana (Soğdak), ardından da Partlar’ın ülkesine sokuldular (28).
Partlar İskit kökenli Turanit bir topluluk olduklarından sürekli dışarıdan gelen Türk göçlerini kabul etmişlerdir. Nitekim aldıkları bu destekle de uzun yıllar Roma’ya karşı koymuşlardır. Partlar’ın çözülmeğe doğru itildikleri bir dönemde Horasan’dan içeriğe dalan Hyon/Hun göçü Partlar için ülkenin güneyinde huzursuzluk çıkaran Sâsânîlere karşı hayati bir anlam taşımıştır. Partlar gelen Türk göçebelerine yerleşim alanları tahsis etmekte, onlarda buna karşılık Part askeri savaşlarında gönüllü olarak hizmet etmekteydiler. Mamigunlar Part devletinin sonları ile Sâsânîlerin hakimiyete gelişi sırasında ortaya çıktıklarından onların Hunlardan bir grup olduklarına kuşku duyulmamaktadır. Nitekim, onların hemen peşinden Ak-Hunlar 350 yılında gelip Horasan’a kadar olan bölgelerde yerleşmiş ve kendi devletlerini kurmuşlardır (29). Ancak Ak-Hunların ortaya çıktığı dönemde artık Part Devlet’i tarihe karışmış, Sâsânîler İran’ın merkezi bölgelerinde hakimiyeti ellerine almışlardır. Buna rağmen Sâsânîler de Horasan ve Güney Kafkasya’dan devleti sıkıştıran Türkler’le iyi geçinmeğe çalışmış ve onları Roma’ya karşı yürüttükleri savaşa ortak etmişlerdir. Örneğin, 350 yılında Roma’ya karşı bir Sâsânî – Hyon – Kuşan ittifakından söz edilmektedir. Romalı müellif Marcellinus’a göre, 358 yılında Amida kuşatması sırasında Roma karşısına dikilen Sâsânî ordularının sol cinahını tümden Hunlar oluşturmakta ve onların başında hükümdarları Grumbates (Kurumbat) durmaktaydı(30).
Ermeniyye’de yerleşen Mamigınlar da bu savaşta Sâsânîler safında yer almış ve kendi konumlarını tescillemişlerdir. Muhtemelen bu tarihten itibaren de Mamigunlar ailesi Ermeniyye’deki askeri yönetimi kendi ellerine geçirmişlerdir. Favstos Buzand, Ermeniyye’de ordu komutanlığı yapmış Mamigunlar ailesinden çıkmış komutanları listesini vermiştir: Vaçe, Vasik, Artavazd, Samuel, Muşel, Artaşes, Manvel, Vardan, Amayak, Vagan, Vard, Amazasp, Grigor, Behram ved. bunlardan Vaçe, Vasik, Amayak, Vasak, Vargan ve Manvel isimleri Eski Türkçe isimlere uygun düşmektedir. Diğerleri ise artık Hıristiyanlık izleri taşırlar (31).
Hazar’ın doğu ve batısını ellerinde bulunduran ve İran’ın içlerine doğru geniş bir toprak parçasını ellerinde bulunduran bu Türk toplulukları komşuları tarafından hep “Türk-Eftalit” olarak anılmışlardır. Nitekim, cahiliye dönemi Arap edebiyatına ve Erken İslam kaynaklarına da bunlar aynı isimle girmişlerdir(32). Her halde Eftalifler en son sahneye çıktıklarından Arap kaynaklarında da bu isimle kalmışlardır. Eftalitler, köken olarak Töleslerin cetleri Türklerin Ti gruplarındandı. Yaygın bir görüşe göre, Eftalit adı Ak-Ti adının bozulmuş biçimidir. Arap kaynaklarında bunlar Eptalit, Eftalit, Heptalit olarak geçmektedir.
Eftalitlerin tarih sahnesine çıkışları 400’lü yıllara tastlamaktadır. 450 yılında Sâsânî ve Arap kaynaklarında Eftalit adının Türk adının karşılığı olarak pekişmesi bunun eyani kanıtıdır (33). Bu dönemde Hunlar artık Sâsânî Devleti’nin varlığını tehdit edecek boyuta gelmişlerdir. Öte yandan tarihsel bilgilerin örtüşmesi bu tarihte Hazarın güney-doğusu ile güney-batısında yer alan kalabalık Türklerin ortak hareket ettiği gözükmektedir. Bunu kanıtlayacak en önemli olay 450-480 yılında Sâsânîler’in doğu ve batıda Eftalitlerle Mamigun ve Albanlarla 20 yıldan fazla kıyasıya bir savaş yapmaları ve bunun sonucunda Eftalitler’in siyasi iradesine boyu eğerek yıllık vergi ödemek zorunda kalmalarıdır (34).
Bunun üzerine Sâsânîler bölgedeki küçük toplulukları derleyerek Hun gücüne karşı koymaktaydılar. Örneğin, 364-368 yılında Hay kökenli Bizans’a ait toprakalrda yaşayan bir nahar Sâsânîlerle ittifak ederek Mamigunların vatanına saldırmıştır. Bunun nedeni, Türklerin daha bu dönemde Bizans’ın ortalarına kadar yarıp geçen akınlar yapmasıydı. Tıpkı Selçuklular döneminde olduğu gibi, kalabalık Hun grupları Horasan’dan İran’ın kuzeyi boyunca rahat hareket ederek Bizans’ın ortalarına ve Kuzey Suriye’ye kadar feth hareketleri düzenliyorlardı. Aynı saldırılar Avrupa cephesinde de yaşanmaktaydı. 430 yılında Basik isimli bir Hun komutanı Güney-Doğu Avrupa’nın tamamını eline geçirmişti. Tüm bunlar o dönemde Araplar dahil diğer çevre ülkelerinde Türk-Hunlar hakkında hiçbir tasavvur uyandırmadığını savunmak için yeterli değildir. 450-480 Turan-İran savaşlarında Hun-Eftalitler Horasan ve Azerbaycan yönünde Sâsânîleri peşpeşe büyük yenilgiye uğratmışlardır. Sâsânî orduları doğuda Nişabur’un, batıda ise Maku’nun ötesine geçemiyorlardı. 455 yılında Hunlar Horasan’ın tamamını ellerine geçirirken, 450 yılında Mamigunlardan Vasak Mamigun Halhal civarında Sâsânî birliklerini feci bir yenilgiye uğratmıştır. Bu savaşta İskit kökenli Alban kabimleri de onun yanında yer almışlardır. 451 yılında cereyan eden savaşlarda Vardan Mamigun başkanlığındaki Ermeniyye Türkleri Maku civarındaki Zengimar nehri kıyısında Avarar denilen ovada Sâsânîleri bir kez daha yenilgiye uğratmıştır. 482 yılında Vasak Mamigun Artaz bölgesinde bir kez daha Sâsânîlere yenilgini tattırmıştır. Tam bu sırada Hazarlar’ın Albanya üzerinden Aras nehrine kadar ilerledikleri ve Şirvan bölgesini elelrine geçirdikleri kaydedilmektedir(35).
Tüm bu bilgiler m.ö. VI. Yüzyılda bir İskit ülkesi haline gelen Armini bölgesinin miladi başlarında yapılan yoğun Türk yerlşemeleriyle Erken Ortaçağda artık bir Türk yurdu konumuna geldiğini göstermektedir. Nitekim, cahiliye dönemi Arapları ve İslam’ın ortaya çıkışı sırasında Hz. Muhammed’e önerilen “Türk ülkesine sığınması” önerisi Ermeniyye’ye denk gelmektedir. Ancak, Hıristiyanlığın hızla Ermeniyye’de yayılmasıyla buradaki yerleşik Türk unsuru erimeğe başlamış yerel kimlikle (bu kimlik sanıldığının aksine Hay/Ermeni kimliği olmayıp eski Hurri ve Urartuların kalıntıları olan Haldey kimliğiydi) bütünleşerek dilsel ve kültürel anlamda Türklüklerini kaybetmeğe başlamışlardır.
Notlar:
1.Bu mısralar Cahiz’in Kitabü’l-hayvan adlı eserinde geçmektedir. Bkz. Gamberli, Türk, s. 81-82.
2.Aynı eser, s. 92.
3.Aynı yer; Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk, s. 50. Her iki kaynak bu şiiri Cahiz’in Selese Resail (Leyden 1903, s. 50) eserine istinat etmekteler.
4.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk, s. 52.
5.Bu konuda geniş bilgi için bkz. Dyakonov İ. M, Predistoriya armyanskogo naroda, Moskva 1967, s. 220, 226, 234, 236 n. 116; Çağdaş Ermeni tarihçisi G. Kapansyan bu adı “Or(o)m” biçiminde okuyarak bu adı Balkan Frigleriyle bağlamak istemişse de kanıtlayamamıştır.
6.Şimdiki Ermeniler hâlâ kendi aralarında Hay adını kullanırken, Gürcüler Somheti (bu ad Gürcüce Yukarı Ülke anlamına gelmektedir), Batı ve Rus kaynakları Armeni, Türkler ise Ermeni demektedirler. Dyakonov, Predistoriya, s. 226-232.
7.Kapanyan G. A, İstoriko-lingvistiçeskie rabotı. K naçalnoy istorii armyan. Drevnyaya Malaya Aziya, Erevan 1956, s. 155.
8.Dyakonov, Predistoriya, s. 174; Horenli’de geçen ve Grabarca Sakordi olarak gösterilen bu isim genelde hep “Sak oğlu” olarak tercüme edilmiş ve açıklanmıştır. Ancak Grabarca’da “ordi” sözünün karşılığı yoktur. Ayrıca bunun neden “oğlu” gibi tercüme edildiği de naşirlerce belirtilmemektedir. “Ordi”, Ermeni kaynaklarına geçen Türkçe “yurt” sözcüğünün bozulmuş biçimidir. Bundan dolayı Horenli’deki “Sakordi” – “Sak yurtlu” olarak tercüme edilmelidir. Buradan da Armeni’deki ilk devlet kuran hanedanın “Sak yurtlu” hükümdarlar olduğu anlaşılacaktır.
9.Ksenefont, Anabasis, IV:18.
10.İstoriya Armenii Moiseya Horenskogo, Moskva 1893, II:56 (bundan sonra Horenli).
11.Kol/Kul boylarının bir Türk-Peçenek boyu olduğunu aynı isim altında Kıpçak Bozkırlarında oturan Türkler arasında da bu kavime rastlamamız kanıtlamaktadır. Gerek Peçenekler, gerekse de Kıpçaklar arasında Kul adlı bir Türk boyu bulunmaktadır. Geybullayev G, Gedim Türkler ve Ermenistan, Bakı 1992, s. 110.
12.Vanandlar hakkında bkz. Horenli, III:44.
13.Çakarlar daha sonra Erdebil bölgesinde karşımıza çıkacak Çakurlu boylarının cetleridirler.
14.Armyanskaya geografiya VII veka, SPb. 1877, s. 35.
15.Horenli, II:58.
16.Bu ad 1590 tarihli İrevan eyalet defterlerinde “Çakarşin” olarak geçmektedir. Bkz. İrevan Eyaleti Mufassal Defteri, İstanbul Başbakanlık Arşini, No: 633, s. 59.
17.Kengerlerle ilgili geniş bilgi için bkz. Klyaştornıy S. G, Drevnetyurkskie runiçeskie pamyatniki kak istoçnik po istorii Sredney Azii, Moskva 1964, s. 159; Geybullayev, Gedim Türkler, s. 111.
18.Adonts N. G, Armeniya v epohu Yustininana, SPb. 1908, s. 222.
19.Armyanskaya geografiya VII veka, s. 53.
20.Sadak hakkında bkz. Armyanskaya geografiya VII veka, s. 48; Eremyan S. T, “Rannefeodalnıe gosudarstva Zakavkazya v III – VII vv.”, Oçerki istorii SSSR, Moskva 1968, s. 303; Geybullayev, Gedim Türkler, s. 117.
21.İstoriya Armeniya Favsta Buzanda, Erevan 1953, V:34 (bundan sonra Buzand).
22.Çingiz Han’ın bir komutanı Çurmagun, onun oğlu ise Abugun adını taşımıştır. İlhanlılarda Argun adlı hükümdara rastlanmaktadır. Türk kökenli Basillerin hükümdarı Katargun adını taşımıştır. Yine Attila’nın Edegun adlı bir oğlu olduğu belirtilmektedir. Konak adına gelince özellikle Bulgarlar arasında Kunak isimli hükümdarlar bulunmaktadır. Bkz. Bakühanov A, Gülistan-i İrem, Bakü 1951, s. 43; Feofilakt Simokatta, İstoriya, Moskva 1957, s. 161.
23.Mcartney C. A, “On the Greek Sources for the History of Turks”, BSOAS, XI, 1943-1946, s. 266-275; Necef E. N – Annaberdiyev A, Hazar Ötesi Türkmenleri, İstanbul 2003, s. 91.
24.Czeglédy K, Bozkır Kavimlerinin Doğudan Batıya Göçleri, çev. E. Çoban, İstanbul 1998, s. 57.
25.Aynı eser, s. 59; Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 92.
26.Eski Türklerin anlayışında yönlere, mistik anlamlara ve fiziksel yapılarına (hatta taktıkları başlıklarına) göre Türk topluluklarının Ak Ti, Kırmızı Ti, Yeşil Ti; Ak Hun, Kırmızı Hun, Ak Koyunlu, Kara Koyunlu, Kızılbaş, Akbaş (Osmanlı), Yeşilbaş (Şibanlı) tanımlandıkları bilinmektedir.
27.Czeklédy, Bozkır Kavimleri, s. 60-61.
28.Samolin W, “Hun, Gun, Turk”, CAJ, 1957-1958, III, s. 143-150.
29.Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 94.
30.Shiratori K, “On the Territory of Hun Prince Hsiu t’u Wang”, MRDTB, 1930, s. 1-77.
31.Buzand, III:18.
32.Taberi ve Mes’udî onları “Türk” ve “Eftalit” olarak vurgulamaktadır. Bkz. Taberi, II, s. 867, 1879-1965.
33.Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 99.
34.Aynı yer.
35.Balazurî, Futuh el-Buldan, Leyden 1876, s. 194; İbnü’l-Esir, el-Kamil, I, s. 319; Dunlop D. M, The History of the Jewich Khazars, Princeton 1954, s. 20.
Benden Hakan’a (haber) ulaştıracak bir kimse yok mu?
(Ona söyleye) Sen, kış tüm şiddetiyle cereyan ettiği zaman bir bizi düşün.
Çocukları, zamanın darbesini yemiş ihtiyarları kendi kanatların altına al,
(Nice ki) kuluçyaka yatmış tavuğun yavruları da kargaşa çıktığında
Horozun peşine takılıp onun himayesine sığınırlar. (1)
Cahiliye dönemi, yani İslamiyet öncesi Türk-Arap ilişkilerinin olmadığını savunan tarihçilkteki yaygın tez söz konusu bu türden kıyıda köşede kalmış ufak çaplı bilgilerle tezat teşkil etmektedir. Bu türden bilgiler bir araya getirildiğinde Arap-Türk temaslarının İslamiyetten öncede uzun bir tarihi olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin, cahiliye dönemi şairlerinden Nabiga ez-Zubtanî (öl. 604) bir şiirinde Gassanîler’le Türkler’in ve Eftalitler’in ilişkisine dokunmaktadır. O, şiirinde şöyle demektedir:
Gassanîler’de iki acemi kavim (yabancı boy) olan Türk ve Eftalitler de,
Oturup onun (İbn Haris’in öteki dünyadan) dönmesini bekliyorlar. (2)
Bu şiirde Gassanîler arasında Türk ve Eftalitlerden iki boyun yaşadığına vurgu yapılmakta ve onlar Arap olmayan acemi topluluklar gibi değerlendirilmektedir. Gassanîler’in Arabistan coğrafyasında yer aldıkları düşünülürse VI. Yüzyılda bu bölgede Türk ve Eftalit boylarının yerleşmesi ilginçtir. Bu ve benzeri bilgiler, Türklerin Ön Asya ile temasının oldukça eski döneme dayandığını göstermektedir. Bu bilgiler kuşkuyla karşılanabilir veya bir benzetme olarak tanımlanabilirdi, ancak bir diğer cahiliye şairi Tamim kabilesinden Beni-Numir’e bağlı Avsiyye şiir okulunun kurucusu Avs b. Hacer’in (öl. 620) Arap coğrafyasında “ellerinde av kuşları olan Türklere” rastlamasını betimleyen şiiri bu kuşkuları gidermektedir:
Ellerinde av katralları olan sarışın bıyıklı Türk yiğitlerini görünce,
Suyu onlar için terk ettim ve deveme atlayıp aradan çıktım (3)
Çok daha ilginç bir bilgiye ise el-E’şâ Hamdan’ın (öl. 621) kendi keyf meclisini anlattığı hikayesinde rastlamaktayız. O şunları aktarmaktadır: “Ben (o gecelerde) şerap içerken Türkler ve Eftalitler çevremde kaçışıyorlardı”. (4)
Adı geçen şairlerin Türk ülkelerinde olmadıkları göz önüne alınırsa, sözünü ettikleri Türk ve Eftlitlere kendi ülkelerinin sınırları içinde rastladıkları bir gerçektir. Bu da İslamiyet’in ortaya çıkışından epey önce Suriye bölgesine ve daha güneylere kadar Türk göçlerinin yapıldığını ortaya koymaktadır.
Türk-Eftalit (Ak-Hun, Uar-Hun, Hyon) adının Araplar için belirsiz olmadığını kanıtlayan elimizde bir bilgi daha bulunmaktadır. Söz konusu bu bilgi İbn Hişam’ın es-Suret adlı eserinde yer almaktadır. Bu bilgiye göre, düşmanları Hz. Muhammed’i sıkıştırınca, onun hamisi olan amcası Ebu Talib’e bir öneride bulunmuşlardır. Bu öneriye Hz. Muhammed’in Türkler’in ve Eftalitler’in ülkesine sığınmasından ibaretti. Ancak önerini geri çeviren Ebu Talib ölene kadar yeğenini koruyacağına söz vermiş ve din düşmanlarına 94 beyitten oluşan bir kaside yazmıştır. Hişam bu kasideni eserine almıştır. Kasidenin bir yerinde Hz. Muhammed’e önerilen Türk-Eftalit ülkesine sığınmasına da yer verilmektedir:
Düşmanlar bizim gücümüze boyun eğip zelil olurlar,
Her ne kadar onlar bizim Türk ve Eftalitlerin kapılarına soğınmamızı istiyorlar.
Allah’ın evine (Ka’be) yemin ederiz ki sizler yalan söylüyorsunuz,
İşlerinizi karıştırmayınca Mekke’ni terk eden değiliz.
Bütün bunlar İslamiyetten önce ve İslam’ı ortaya çıktığı sırada Araplar arasında “Türk-Eftalitler” hakkında ve onların ülkesiyle ilgili geniş tasavvurun yer aldığını göstermektedir. Ayrıca, peygambere yapılan öneri “Türk-Eftalit ülkesinin” Arap coğrafyasından pek uzakta, çağdaş Batılı kaynakların vurguladıkları gibi Orta Asya’da olmadığını da göstermektedir. Bu durumda ortaya şöyle bir soru çıkmaktadır: Arapların gayet iyi tanıdıkları, temasta bulundukları ve hatta peygamberin buraya sığınmasını önerecek kadar rahat ve sorunsuz buldukları Türk-Eftalit ülkesi neresiydi? Söz konusu bu ülke Ermeniyye olmuştur.
***
İslamiyetin ortaya çıktığı sıralarda sonradan Müslüman-Arap kaynaklarında tanımlanan Ermeniyye (eski Armini/Armeni) ve Arran (eski Albanya/Aran) bölgesinde, yani şimdiki Azerbaycan, Ermenistan ve Doğu Anadolu bölgelerinde kalabalık bir Türk topluluğu oturmaktaydı. M.Ö. IV. Yüzyıla kadar bu coğrafyada kalabalık İskit/İşguz nüfusu yer almaktaydı. M.Ö. IV. Yüzyılda bunlar kendi içlerinde çeşitli boylara ayrılmış ve yeni siyasi oluşumlar ortaya çıkartmışlardır. M.Ö. IV. Yüzyıldan itibaren bunlara Hun ve Ogur boyları da katılmağa başlamıştır. Miladi V. Yüzyıla gelindiğinde bu geniş coğrafyanın tamamı Saklar, Sisaklar, Gugar/Gogar, Pasianlar, Alban/Yüeban, Aran, Şirak/Sirak, Gargar gibi İşguz boyları dışında, Çinli/Cinli, Kenger, Peçenek, Bulgar, Hun, Sul/Çul, Hazar, Oğuz, Sabir, Katak/Gödek, Sadak/Sudak, Goroz/Gorus (Hurs/Horoz), Ogur gibi Türk boylarınca paylaşılmıştır. Bu Türk grupları arasında IV. Yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık hızla yayılması sonucunda Türkler yerleşik bir unsur konumuna gelerek diğer göçebe Türk grupları karşısında dinsel-yerleşik bir sosyal kimliğe dönüşmekteydiler. Bunlar zamanla coğrafi tanım olan Armini/Armeni/Ermeni adı altında anılmağa başlamışlardır.
Armini/Armeni/Ermeni adı ilk kez Biaini veya Urartu kaynaklarında geçmektedir. Armini adındaki Armi/Arme (bu Urme gibi de okunmaya müsaaittir) Şupria eyaletinin eski adıydı. Biaini (Asurîler onlara Urartu adını vermişlerdir) dilince “ini” – “yer, mekan bildiren” ektir. Urartuların kendi ülkeleri için kullandıkları Bia-ini, Kür nehri bölgesi için kullandıkları Kuriani coğrafi isimleri gibi. Bu durumda en eski kaynaklarda Armini/Armeni adı “Armi’de oturan, Arminili” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan adı geçen eyalette oturmuş Hurri, Luviya, Haldeyler, İskitler, Türkler, şimdiki Ermeniler eyaletin adıyla anılmışlardır (5). Öte yandan Frigler’den küçük bir grup olarak bölgeye gelmiş şimdiki Ermenilerin cedleri önce Hayasa eyaletinde oturduklarından Hay, ardından Armini bölgesine yerleştirklerinden de Armeni/Ermeni adını almışlardır (6). Urartu Devleti ortadan kalktıktan sonra Armini adı tüm Urartu sahasına verilmiştir. Örneğin, Bisütun yazıtlarında artık Urartu değil, bölge için genel bir Armini adı geçmektedir. Persler Urartu karşılığı Armini adını Maday, Elam ve Babiller’den almışlardır. Coğrafi anlamda XI-XII. Yüzyıllara kadar bu adın kullanıldığı bu tarihten sonra ise unutulduğu görülmektedir. İlginçtir, Kitab-i Dede Korkut destanlarında bölge için Oğuz Éli adı kullanılmaktadır. Şimdiki Ermenilerin cetlerinin bölgeye nasıl geldiğine gelince bazı Ermeni tarihçilerinin de savundukları temel görüş şudur: Asur ve Urartu kaynaklarında adları Gamirri olarak geçen Kimmerler, M.Ö. 652 yılında Anadolu’ya sokulmuş ve Frigiya Devleti’ne son vermişlerdir. Kimmerler geri dönüşleri sırasında bir grup Frigi esir olarak kendileriyle birlikte Hayasa eyaletine göç ettirmişlerdir (7). Böylece şimdiki Ermenilerin cetleri bu şekilde tarih sahnesine çıkmış, ancak Rusya’nın XVIII. Yüzyılda bölgeye müdahelesinden sonra toplu halde derlenmeğe başlanmışlardır. Bu süre boyunca onların ayakta kalmasının en önemli gerekçe Grigoryenlik olmuştur. Bu dönem sürecinde Ermeniler ciddi etkileşim geçirmiş, XIV. Yüzyıldan itibaren Batı ekseninde kendi tarihlerini bölge tarihiyle bağlaştırarak Armini eyalet tarihini etniksel Ermeni adıyla bütünleştirmişlerdir. Nitekim Grabarca yazılı kaynaklarda bu durum en ince ayrıntısına kadar anlaşılmaktadır. Movsey Horenli gibi Ermeni müellifi dahi coğrafi anlamda Armini bölgesinin tarihini İskitlere bağlarken, küçük “Hay” topluluğu için şöyle bir açıklamada bulunmaktadır: “biz, küçük, sayısı az, zayıf ve genelde başkalarının egemenliğinde yaşayan halkız”. Öte yandan müelli, Armini bölgesinin tarihini ise “Sakordi” hükümdarlarıyla başladığını belirtmektedir (8). Nitekim, Armini bölgesinde ortaya çıkacak siyasi oluşumlar İskit/İşguz kökenlidir. “Büyük Armini” denilen bölgenin hakimleri de İskit/İşguz hükümdarları olmuşlardır. Onların hakimiyetine son veren Part kökenli Arşakların kurdukları Arşaguniler de İskit kökenliydi. Onları takiben bu coğrafyada ortaya çıkan Mamikonyanlar Türk “Çinli/Cinli” boyu olmuş Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Abbasiler döneminde bu bölgede kurulan Bagratuniler hanedanlığı ise Aşkenazi (İbraniliği kabul eden Türk) kökenliydi. Anlaşılan Batı, Sovyet ve çağdaş Ermenistan tarihçilerinin iddia ettikleri gibi Armini bölgesinde şimdiki Ermenilerin atalarına özgü siyasi bir oluşumun varlığı tarihe belli değildir. Bu iddianın destek görmesinin gerekçesi coğrafi anlamda Armini adıyla etnik anlamda Ermeni adının özleştirilmesidir.
Kimmer, İskit/İşguz, Sak boylarından sonra Armini ve Albanya bölgelerinde Türk oldukları kesin olan topluluklar yerleşmeğe başlamışlardır. M.Ö. IV. Yüzyılda Ksenefont Pasian adlı bir boyun Armini bölgesine yerleştiğini söylemektedir. Antik Yunan müellifinin, Pasianlar’ın hemen yanı başında Skiflerin yerleştiğinden söz etmesi, onların bir İşguz topluluğu olduğunu ve İskitlerle birlikte bölgeye geldiklerini ortaya koymaktadır (9). Eski Grekçe’de “ç” sesi olmadığından Paçian adı “Pasian” biçiminde geçmiştir. Bu ad Peçenek adının Grek ve Grabar kaynaklarında geçen biçimidir. Daha sonra Armini bölgesinde karşımıza çıkan Pasinuk ve Basian eyaletleri de Peçeneklerin adıyla başlıdır. Tarihçilerin Erken Ortaçağ’da bir Ermeni hanedanı olarak tanıttıkları Pasinuklar da Hıristiyanlaşmış-Gregoryenleşmiş Peçeneklerden öte başkaları olmamışlardır. Miladi başlarından itibaren Peçeneklere ait Baisan (şimdiki Kars) bölgesinde Bulgarları görmekteyiz. Peçenekler bölgede birden fazla boya ayrılmışlardır. Armini bölgesindeki Kol eyaleti de Peçenek boyu Kol/Gul boy adıyla bağlıdır (10).
Peçenekler eski kaynaklarda çeşitli isimlerle anılmışlardır. Antik çağ müelliflerinin eserinde Pasian adı dışında Panksan (Pamkçan), Bastarna (Baçtarna) adı, Eski Gürcü kayıtlarında Paçinik, VII. Yüzyıl Armini Coğrafyası eserinde ise Pokinak, Albanya kaynaklarında Pazkank, Arap kaynaklarında ise Bacunays isimlerine de rastlanmaktadır. Armini bölgesinde oturan Peçenekler kendileri de Kopon/Kapan, Kulpey/Kuloba, Kuyarçi/Gugarçi gibi boylara ayrılıyorlardı. Bu boylarla ilgili Ermeni kaynaklarında epeyce yer adları karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ilk kez 1074 yılında kaydedilen Kapan adı Kopanlar’la, Kolb, Kolt, Kolman, Goğtan (Grabarca’da “l” sesi “ğ” sesine dönüşmektedir: Goltan-Goğtan) eyalet ve bölge adları bu boyların adıyla bağlantılıdır (11).
Miladi başlarında Karadeniz’in kuzeyi istikametinde yayılan çeşitli Ogur gruplarına (On-ogur, Bitigur, Hun-ogur, Sarı-ogur, Bulgar, Kutigur ved.) mensup bazı Türk boylarının Kafkasya’ya sarktıkları ve kalabalıklar halinde Azerbaycan ile Ermeniyye bölgesine geliğ yerleştirkleri bilinmektedir. Bunlar arasında dikkati çeken en kalabalık Türk topluluğu Bulgarlardır. Artık II. Yüzyılda Araz nehrinin kuzey başlangıcında yer alan topraklar (Kars) Peçeneklerin adıyla Pasiana/Basiana adını taşımaktaydı. Burası otlak bakımından oldukça verimli bölgelerdi. Güney Kafkasya’ya inen kalabalık Bulgar göçlerinin Basiana yurduna gelip yerleşitkleri bilinmektedir. Bir kısmı ise yine Peçeneklerden Kul/Kol boylarına ait Kol eyaleti elleribe geçirmişlerdir. Söz konusu Bulgarlar arasında yer alan en kalabalık Türk boyu Vanand veya Benend olarak gösterilmektedir. Bunlar Armini bölgesinin Tayk Dağlarında (şimdiki Ermenistan ile Gürcistan sınırındaki dağlık alan) ve Ağrı bölgesinde uzun bir süre kendi adlarını taşıyacak Vanand yurtunu kuracaklardır. Vanand, Grabarca kaynaklarda Vğnd biçiminde de geçer ki bunların Vgundur/Bayandur adlı bir Ogur Türk grubu olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, Oğuzlarla birlikte Anadolu’ya gelecek Bayandur boyları daha sonra bunların mirasını paylaşacaklardır (12).
Bölgeye gelen Bulgalar eski Peçenek yurtlarının önemli bir kısmını da ellerine geçirerek bir sonraki dönemlerde Kazan, Çakar (13), Kol/Kul, Kuvyar ve Basil/Barsil boylar kümesini oluşturuyorlardı. Bunlardan Barsiller’in kalabalık bir kitle halinde İdil boylarından gelip bölgeye yerleştikleri (14), bazı kollarının da Aran’da yurt tuttukları bilinmektedir. Grabarca yazılı kaynaklarda bunlardan “kudretli Basiller” diye söz edilmesi onların güçlü ve kalabalık olduklarına işarettir (15). Ortçağlarda bu boylar geride isimlerini bırararak diğer Türk boyları arasında veya Hıristiyanlaşarak erimişlerdir. Eski Sürmeli ve İrevan bölgelerinde 8 civarında Kazancı, 4 civarında Çakar (16) ve 10 civarında Kol yerleşim alanları bulunuyordu.
Armini bölgesinde, aynı zamanda Aran ve Azerbaycan’da yerleşmiş en kalabalık Türk grubu Kengerler’dir. Nunların varlığı daha 482 yılı olayları sırasında Sâsânî ve Grabarca kaynaklarda belirtilmektedir. Bilindiği gibi Orta Asya’da da Kang, Kanglı adlı bir boydan ve Kangyu/Kangkü ismini taşıyan bir yurttan söz edilmektedir. Eski kaynaklarda bunların adı Kangares, Kangar, Kenger olarak geçmektedir. Bunlar varlıklarını uzun bir süre devam ettirmişlerdir. XVIII. Yüzyılda Nahçıvan bölgesinde Kengerlere, şimdiki Gürcistan coğrafyasındaki Boyahmedli, Cinli ve Sefikürd adlı Kenger boylarına rastlanmaktadır (17).
Kengerlerin Armini bölgesinde geniş yerleşim alanları edindikleri bilinmektedir. VII. Yüzyıl Armini Coğrafyası adlı kaynakta Kenger/Kangar eyaletinden söz edilmektedir. Çağdaş Ermeni tarihçisi N. G. Adons söz konusu eyaletin şimdiki Ermenistan’ın İberiya (Gürcistan) ile sınır şeridinde bulunduğunu belirtmektedir. Bunun dışında şimdiki Ermenistan’ın çeşitli bölgelerinde Ortaçağlarda Kenger adlı epey yerleşim alanı bulunuyordu. (18)
Şimdiki Ermenistan’ın XX. Yüzyılın başlarına kadar bir Türk yurdu olan Zengibasar bölgesinde Katak/Kotayk adlı bir Türk boyundan söz edilmetedir. Bunların varlığına ilk kez VII. Yüzyıl Grabarca kaynaklarında rastlanmaktadır. Kotak adının Ortaçağ kaynaklarında geçen Gödek olduğu ve bunların bir Türk topluluğu olduğu bilinmektedir (19). Katak/Gödeklerle birlikte şimdiki Ermenistan’ın Syuni (eski Gökçe) bölgesinede yerleşmiş diğer bir Türk boyu da Sadak adını taşıyordu. Sadak, Türkçe’de “ok kılıfı” anlamına gelmektedir. Grabarca kaynaklarda bunların oturdukları bölgeler Sodk olarak geçmektedir. Albaya kaynaklarında ise Sode ve Dovdey adlarına rastlanmaktadır. II. Yüzyıl Romalı tarihçi Ptolemeus Sodukene (Soduk-ene) yerleşim alanından söz etmektedir. daha 1727 yılında Karabağ bölgesinde Türklerin oturdukları Sadak-Tor denilen bir dağlık alan buluuyordu. Bu adı Soğdak/Soğd’la da eşleştirenler vardı. Ancak XVI. Yüzyıl Türkmenistan bölgesinde Sadak adlı Türk boyundan söz edilmektedir (20). Bu ad sonraki dönemlerde karşımıza Sadahlı olarak çıkmaktadır. Öte yandan bu isme sadece şimdiki Ermenistan bölgesinde değil, Aran ve Azerbaycan coğrafyasında da rastlanılmaktadır. Anlaşılan, Sadaklar geniş bir alana yayılmışlardır.
Erken Ortaçağ Armini bölgesinde önemli bir yer işgal eden en önemli Türk topluluğu Çinli veya Cinli denilen ve Hıristiyanlığı kabul etmelerine karşılık uzun bir süre Türklüklerini muhafaza eden ve üç yüzyıl boyunca bölgenin askeri idaresini ellerinde bulunduran Mamikonyanlar olmuşlardır. Çağdaş Ermenistan tarihçiliğinde Mamikonyanlara büyük atıflar yapılsa da nedense onların etnik kimliği üzerinde hiç durulmamış, benzer tavrı Batı ve Sovyet tarihçileri de sergilemişlerdir. Arap fetihleri öncesinde Ermeniyye’nin bir Türk yurdu olarak Müslüman-Arapların kafasında canlandıranlar da bu hanedan olmuştur.
Eski kaynakların verdiği bilgiye göre, sonuncu Armini’de hüküm süren Arşaklı hükümdarı Hüsrev döneminde (217-238) veya Sâsânî hükümdarı I. Şapur döneminde (241-272) Çenestan bölgesinden Mamigun ve Konak adlı iki Türk kalabalık bir kafileyle İran’a geldiler. İran hükümdarı onları ülke içinde barındırmayarak kuzey-batı yönünde yerleşmelerine müsaade etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Mamigun ve Konak da kendi çadırlarını toplayarak Armini bölgesine buradaki İskit-Part kökenli Arşaklı hanedanına bağlı topraklara yerleştiler. Bunlara Çin’den geldiklerinden dolayı genel anlamda Çinli, daha sonraları halk dilinde Cinli denilmekteydi. Mamigun ve Konak başkanlığındaki Armini bölgesine gelen bu yeni Türk kafilesi askeri bakımdan önemli bir güç teşkil ettiklerinden Arşaklı hükümdarlar tarafından askeri idarenin başına getirileceklerdir. Daha V. Yüzyılda bile bunların Türklüklerini sıkı biçimde muhafaza ettikleri Grabarca yazan eski dönem müelliflerden Favstos Buzand’da yer alan bir bilgiden de anlaşılamktadır. Buna göre, Manvel Mamikonyan kardeşi Muşel’i öldüren Armini hükümdarı Varazdat’a şunları söylemiştir: “Biz sizin köleleriniz değiliz, sizinle yoldaşız ve hatta sizden daha yüksekteyiz. Zira, bizim atalarımız Cinlilerin ülkesinin hükümdarları olmuşlar ve kardeşler arasında patlak veren çekişme sonucunda bundan dolayı kardeş kanı akmasın diye orasını terketmişiz. Amacımız sükunete ulaşıp gelip buralarda yerleşmek olmuştur” (21).
Buradan onların Çin’de egemenlik etmiş Hunlardan bir boy oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim başbuğlarının taşıdıkları Mamigun ve Konak adlarına da Türkler arasında sıkca rastlamaktayız (22). Arşaklı hükümdar Hüsrev ilbeyi (naharar) unvanı vererek Taron (şimdiki Muş-Bitlis) bölgesini de tümden onlara tahsis etmiştir. IV. Yüzyıldan VIII. Yüzyılın sonlarına kadar Armini bölgesnin ordu komutanları (sparapet) Mamigun soyundan çıkmıştır. Bunların adı Ermeni kaynaklarında Mamikonian veya Mamikonyan’a (-an -yan Pehlevice –lar, -ler ekidir) dönüştürülerek sonradan Ermenileştirilmek istenmiştir.
Cahiliye dönemi arap kaynaklarında yer alan Türk-Eftalit işte Ermeniyye’de yerleşen bu kalabalık Mamigun ve Konak’ın emrindeki Türkleri ifade ediyordu. Tarihçilikte bunların Çin’den Ermeniyye’ye kadar yolculukları hakkında hiçbir şey denilmemektedir. Ancak bazı ufak çaplı bilgiler bu durumu aydınlatmak için yeterlidir. Her şeyden önce Ermeniyye/Armini bölgesine gelip yerleşen ve buradaki Arşaklı hanedanlığının askeri idaresini ellerine geçiren Mamikonyanlar’ın kökeni araştırılmalıdır. Yukarıda Favstos Buzand’dan altıladığımız bilgi, onların Çin tarafında ortaya çıkan bir iç kargaşa yüzünden yurtlarını terk edip geldiklerini ortaya koymaktadır. Zira, Mamigun ve Konak’ın Ermeniyye’de yerleşmesi Arşaklı Hüsrev (217-238) veya Sâsânî I. Şapur (241-272) dönemlerine denk geliyorsa, o zaman bunların Çin’den çıkması için uzun bir süre gerekmektedir. Bu sorunu çözmek için ilgimizi Orta Asya’daki gelişmelere çevirmemiz gerekmektedir.
Romalı tarihçi Ammianus Marsellinus’a göre, Sâsânî Devleti’nin kuzey-doğu hudutlarında Chionitae (Kionit/Hyonit) adı verilen kavimler oturmaktaydı (23). Batılı kaynaklar bunlardan Karmir Hyon, Kermichion, Hermichion olarak da söz etmekteler. Burada Karmir, Kermir, Hermi sözcükleri “kırmız” anlamında olup Kırmızı Hunlar kastedilmektedir (24). Bu durum Kırmızı Hun, Ak Hun ve Eftalitler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar sorununu gündeme taşımaktadır. Bunlar her üçünün de Türk olduklarına kuşku duyulmasa da Türklerin hangi zümresine bağlı oldukları ve hangi tarihte ortaya çıktıkları tartışmalıdır. Prokopios’un bir kaydına göre, yaklaşık 550 yılında Hirkania (Hazar Denizi) çevresinde Ak Hunlar oturmaktaydılar. Daha da önemlisi müellife göre, bunlar göçebe olmayıp eskiden beri bu topraklarda oturmaktaydılar. Fiziksel yapıları da diğer Hunlardan farklı olup beyaz tenliydiler (25). Bu durum Kırmızı Hunlar ile Ak Hunlar arasında fiziksel olarak da bazı ufak farkların olduğunu düşündürtmektedir (26). Hyon (Hun) adı Avesta’da ve Viştasp hikayelerinde de geçmektedir. Hyonların Horasan sınırlarında gözükmeleri m.ö. I. Yüzyıla rastlamaktadır (27). Bu bilgiler Horasan civarına birbirinin peşi sıra üç farklı dönemde Türk göçünün gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır.
I. Kırmızı Hyonların göçleri – M.Ö. I. Yüzyıl;
II. Ak Hunların göçleri – miladi 350 yılda;
III. Eftalit (Ak Ti veya Uar Hun) göçleri – miladi V. Yüzyılın başları;
Ermeniyye bölgesine gelen Mamigunlar bunlardan dönem itibariyle ilk Türk göçüne, yani m.ö. I. Yüzyılda yapılan Hyon/Hun göçüne rastlamaktadır. Muhtemelen Mamigunlar’ın göçü duraksamalar halinde Ermeniyye’ye kadar uzanmıştır. Öte yandan Favstos Buzand’ın sözünü ettiği Manvel Mamikonyan’ın (Mamigun) “Çin’de bir iç kargaşa yüzünden göçüp buralara geldik” ifadesi m.ö. I. Yüzyılda Büyük Hun İmparatorluğunun içine düştüğü karmaşayı ve siyasi krizi tanımlamaktadır. W. Samolin bir çalışmasında, 89-91 yılında Hunlar’ın aldıkları ağır yenilgiler yüzünden bazı kesimlerinin batıya kaydığını belirtmektedir. Ona göre, yurtlarını terk eden kavimler arasında Hyon/Kion boyları da bulunuyordu. bir Hun başbuğunun önderliğinde hızla batıya yol alan Hyonlar önce Soğdiyana (Soğdak), ardından da Partlar’ın ülkesine sokuldular (28).
Partlar İskit kökenli Turanit bir topluluk olduklarından sürekli dışarıdan gelen Türk göçlerini kabul etmişlerdir. Nitekim aldıkları bu destekle de uzun yıllar Roma’ya karşı koymuşlardır. Partlar’ın çözülmeğe doğru itildikleri bir dönemde Horasan’dan içeriğe dalan Hyon/Hun göçü Partlar için ülkenin güneyinde huzursuzluk çıkaran Sâsânîlere karşı hayati bir anlam taşımıştır. Partlar gelen Türk göçebelerine yerleşim alanları tahsis etmekte, onlarda buna karşılık Part askeri savaşlarında gönüllü olarak hizmet etmekteydiler. Mamigunlar Part devletinin sonları ile Sâsânîlerin hakimiyete gelişi sırasında ortaya çıktıklarından onların Hunlardan bir grup olduklarına kuşku duyulmamaktadır. Nitekim, onların hemen peşinden Ak-Hunlar 350 yılında gelip Horasan’a kadar olan bölgelerde yerleşmiş ve kendi devletlerini kurmuşlardır (29). Ancak Ak-Hunların ortaya çıktığı dönemde artık Part Devlet’i tarihe karışmış, Sâsânîler İran’ın merkezi bölgelerinde hakimiyeti ellerine almışlardır. Buna rağmen Sâsânîler de Horasan ve Güney Kafkasya’dan devleti sıkıştıran Türkler’le iyi geçinmeğe çalışmış ve onları Roma’ya karşı yürüttükleri savaşa ortak etmişlerdir. Örneğin, 350 yılında Roma’ya karşı bir Sâsânî – Hyon – Kuşan ittifakından söz edilmektedir. Romalı müellif Marcellinus’a göre, 358 yılında Amida kuşatması sırasında Roma karşısına dikilen Sâsânî ordularının sol cinahını tümden Hunlar oluşturmakta ve onların başında hükümdarları Grumbates (Kurumbat) durmaktaydı(30).
Ermeniyye’de yerleşen Mamigınlar da bu savaşta Sâsânîler safında yer almış ve kendi konumlarını tescillemişlerdir. Muhtemelen bu tarihten itibaren de Mamigunlar ailesi Ermeniyye’deki askeri yönetimi kendi ellerine geçirmişlerdir. Favstos Buzand, Ermeniyye’de ordu komutanlığı yapmış Mamigunlar ailesinden çıkmış komutanları listesini vermiştir: Vaçe, Vasik, Artavazd, Samuel, Muşel, Artaşes, Manvel, Vardan, Amayak, Vagan, Vard, Amazasp, Grigor, Behram ved. bunlardan Vaçe, Vasik, Amayak, Vasak, Vargan ve Manvel isimleri Eski Türkçe isimlere uygun düşmektedir. Diğerleri ise artık Hıristiyanlık izleri taşırlar (31).
Hazar’ın doğu ve batısını ellerinde bulunduran ve İran’ın içlerine doğru geniş bir toprak parçasını ellerinde bulunduran bu Türk toplulukları komşuları tarafından hep “Türk-Eftalit” olarak anılmışlardır. Nitekim, cahiliye dönemi Arap edebiyatına ve Erken İslam kaynaklarına da bunlar aynı isimle girmişlerdir(32). Her halde Eftalifler en son sahneye çıktıklarından Arap kaynaklarında da bu isimle kalmışlardır. Eftalitler, köken olarak Töleslerin cetleri Türklerin Ti gruplarındandı. Yaygın bir görüşe göre, Eftalit adı Ak-Ti adının bozulmuş biçimidir. Arap kaynaklarında bunlar Eptalit, Eftalit, Heptalit olarak geçmektedir.
Eftalitlerin tarih sahnesine çıkışları 400’lü yıllara tastlamaktadır. 450 yılında Sâsânî ve Arap kaynaklarında Eftalit adının Türk adının karşılığı olarak pekişmesi bunun eyani kanıtıdır (33). Bu dönemde Hunlar artık Sâsânî Devleti’nin varlığını tehdit edecek boyuta gelmişlerdir. Öte yandan tarihsel bilgilerin örtüşmesi bu tarihte Hazarın güney-doğusu ile güney-batısında yer alan kalabalık Türklerin ortak hareket ettiği gözükmektedir. Bunu kanıtlayacak en önemli olay 450-480 yılında Sâsânîler’in doğu ve batıda Eftalitlerle Mamigun ve Albanlarla 20 yıldan fazla kıyasıya bir savaş yapmaları ve bunun sonucunda Eftalitler’in siyasi iradesine boyu eğerek yıllık vergi ödemek zorunda kalmalarıdır (34).
Bunun üzerine Sâsânîler bölgedeki küçük toplulukları derleyerek Hun gücüne karşı koymaktaydılar. Örneğin, 364-368 yılında Hay kökenli Bizans’a ait toprakalrda yaşayan bir nahar Sâsânîlerle ittifak ederek Mamigunların vatanına saldırmıştır. Bunun nedeni, Türklerin daha bu dönemde Bizans’ın ortalarına kadar yarıp geçen akınlar yapmasıydı. Tıpkı Selçuklular döneminde olduğu gibi, kalabalık Hun grupları Horasan’dan İran’ın kuzeyi boyunca rahat hareket ederek Bizans’ın ortalarına ve Kuzey Suriye’ye kadar feth hareketleri düzenliyorlardı. Aynı saldırılar Avrupa cephesinde de yaşanmaktaydı. 430 yılında Basik isimli bir Hun komutanı Güney-Doğu Avrupa’nın tamamını eline geçirmişti. Tüm bunlar o dönemde Araplar dahil diğer çevre ülkelerinde Türk-Hunlar hakkında hiçbir tasavvur uyandırmadığını savunmak için yeterli değildir. 450-480 Turan-İran savaşlarında Hun-Eftalitler Horasan ve Azerbaycan yönünde Sâsânîleri peşpeşe büyük yenilgiye uğratmışlardır. Sâsânî orduları doğuda Nişabur’un, batıda ise Maku’nun ötesine geçemiyorlardı. 455 yılında Hunlar Horasan’ın tamamını ellerine geçirirken, 450 yılında Mamigunlardan Vasak Mamigun Halhal civarında Sâsânî birliklerini feci bir yenilgiye uğratmıştır. Bu savaşta İskit kökenli Alban kabimleri de onun yanında yer almışlardır. 451 yılında cereyan eden savaşlarda Vardan Mamigun başkanlığındaki Ermeniyye Türkleri Maku civarındaki Zengimar nehri kıyısında Avarar denilen ovada Sâsânîleri bir kez daha yenilgiye uğratmıştır. 482 yılında Vasak Mamigun Artaz bölgesinde bir kez daha Sâsânîlere yenilgini tattırmıştır. Tam bu sırada Hazarlar’ın Albanya üzerinden Aras nehrine kadar ilerledikleri ve Şirvan bölgesini elelrine geçirdikleri kaydedilmektedir(35).
Tüm bu bilgiler m.ö. VI. Yüzyılda bir İskit ülkesi haline gelen Armini bölgesinin miladi başlarında yapılan yoğun Türk yerlşemeleriyle Erken Ortaçağda artık bir Türk yurdu konumuna geldiğini göstermektedir. Nitekim, cahiliye dönemi Arapları ve İslam’ın ortaya çıkışı sırasında Hz. Muhammed’e önerilen “Türk ülkesine sığınması” önerisi Ermeniyye’ye denk gelmektedir. Ancak, Hıristiyanlığın hızla Ermeniyye’de yayılmasıyla buradaki yerleşik Türk unsuru erimeğe başlamış yerel kimlikle (bu kimlik sanıldığının aksine Hay/Ermeni kimliği olmayıp eski Hurri ve Urartuların kalıntıları olan Haldey kimliğiydi) bütünleşerek dilsel ve kültürel anlamda Türklüklerini kaybetmeğe başlamışlardır.
Notlar:
1.Bu mısralar Cahiz’in Kitabü’l-hayvan adlı eserinde geçmektedir. Bkz. Gamberli, Türk, s. 81-82.
2.Aynı eser, s. 92.
3.Aynı yer; Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk, s. 50. Her iki kaynak bu şiiri Cahiz’in Selese Resail (Leyden 1903, s. 50) eserine istinat etmekteler.
4.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk, s. 52.
5.Bu konuda geniş bilgi için bkz. Dyakonov İ. M, Predistoriya armyanskogo naroda, Moskva 1967, s. 220, 226, 234, 236 n. 116; Çağdaş Ermeni tarihçisi G. Kapansyan bu adı “Or(o)m” biçiminde okuyarak bu adı Balkan Frigleriyle bağlamak istemişse de kanıtlayamamıştır.
6.Şimdiki Ermeniler hâlâ kendi aralarında Hay adını kullanırken, Gürcüler Somheti (bu ad Gürcüce Yukarı Ülke anlamına gelmektedir), Batı ve Rus kaynakları Armeni, Türkler ise Ermeni demektedirler. Dyakonov, Predistoriya, s. 226-232.
7.Kapanyan G. A, İstoriko-lingvistiçeskie rabotı. K naçalnoy istorii armyan. Drevnyaya Malaya Aziya, Erevan 1956, s. 155.
8.Dyakonov, Predistoriya, s. 174; Horenli’de geçen ve Grabarca Sakordi olarak gösterilen bu isim genelde hep “Sak oğlu” olarak tercüme edilmiş ve açıklanmıştır. Ancak Grabarca’da “ordi” sözünün karşılığı yoktur. Ayrıca bunun neden “oğlu” gibi tercüme edildiği de naşirlerce belirtilmemektedir. “Ordi”, Ermeni kaynaklarına geçen Türkçe “yurt” sözcüğünün bozulmuş biçimidir. Bundan dolayı Horenli’deki “Sakordi” – “Sak yurtlu” olarak tercüme edilmelidir. Buradan da Armeni’deki ilk devlet kuran hanedanın “Sak yurtlu” hükümdarlar olduğu anlaşılacaktır.
9.Ksenefont, Anabasis, IV:18.
10.İstoriya Armenii Moiseya Horenskogo, Moskva 1893, II:56 (bundan sonra Horenli).
11.Kol/Kul boylarının bir Türk-Peçenek boyu olduğunu aynı isim altında Kıpçak Bozkırlarında oturan Türkler arasında da bu kavime rastlamamız kanıtlamaktadır. Gerek Peçenekler, gerekse de Kıpçaklar arasında Kul adlı bir Türk boyu bulunmaktadır. Geybullayev G, Gedim Türkler ve Ermenistan, Bakı 1992, s. 110.
12.Vanandlar hakkında bkz. Horenli, III:44.
13.Çakarlar daha sonra Erdebil bölgesinde karşımıza çıkacak Çakurlu boylarının cetleridirler.
14.Armyanskaya geografiya VII veka, SPb. 1877, s. 35.
15.Horenli, II:58.
16.Bu ad 1590 tarihli İrevan eyalet defterlerinde “Çakarşin” olarak geçmektedir. Bkz. İrevan Eyaleti Mufassal Defteri, İstanbul Başbakanlık Arşini, No: 633, s. 59.
17.Kengerlerle ilgili geniş bilgi için bkz. Klyaştornıy S. G, Drevnetyurkskie runiçeskie pamyatniki kak istoçnik po istorii Sredney Azii, Moskva 1964, s. 159; Geybullayev, Gedim Türkler, s. 111.
18.Adonts N. G, Armeniya v epohu Yustininana, SPb. 1908, s. 222.
19.Armyanskaya geografiya VII veka, s. 53.
20.Sadak hakkında bkz. Armyanskaya geografiya VII veka, s. 48; Eremyan S. T, “Rannefeodalnıe gosudarstva Zakavkazya v III – VII vv.”, Oçerki istorii SSSR, Moskva 1968, s. 303; Geybullayev, Gedim Türkler, s. 117.
21.İstoriya Armeniya Favsta Buzanda, Erevan 1953, V:34 (bundan sonra Buzand).
22.Çingiz Han’ın bir komutanı Çurmagun, onun oğlu ise Abugun adını taşımıştır. İlhanlılarda Argun adlı hükümdara rastlanmaktadır. Türk kökenli Basillerin hükümdarı Katargun adını taşımıştır. Yine Attila’nın Edegun adlı bir oğlu olduğu belirtilmektedir. Konak adına gelince özellikle Bulgarlar arasında Kunak isimli hükümdarlar bulunmaktadır. Bkz. Bakühanov A, Gülistan-i İrem, Bakü 1951, s. 43; Feofilakt Simokatta, İstoriya, Moskva 1957, s. 161.
23.Mcartney C. A, “On the Greek Sources for the History of Turks”, BSOAS, XI, 1943-1946, s. 266-275; Necef E. N – Annaberdiyev A, Hazar Ötesi Türkmenleri, İstanbul 2003, s. 91.
24.Czeglédy K, Bozkır Kavimlerinin Doğudan Batıya Göçleri, çev. E. Çoban, İstanbul 1998, s. 57.
25.Aynı eser, s. 59; Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 92.
26.Eski Türklerin anlayışında yönlere, mistik anlamlara ve fiziksel yapılarına (hatta taktıkları başlıklarına) göre Türk topluluklarının Ak Ti, Kırmızı Ti, Yeşil Ti; Ak Hun, Kırmızı Hun, Ak Koyunlu, Kara Koyunlu, Kızılbaş, Akbaş (Osmanlı), Yeşilbaş (Şibanlı) tanımlandıkları bilinmektedir.
27.Czeklédy, Bozkır Kavimleri, s. 60-61.
28.Samolin W, “Hun, Gun, Turk”, CAJ, 1957-1958, III, s. 143-150.
29.Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 94.
30.Shiratori K, “On the Territory of Hun Prince Hsiu t’u Wang”, MRDTB, 1930, s. 1-77.
31.Buzand, III:18.
32.Taberi ve Mes’udî onları “Türk” ve “Eftalit” olarak vurgulamaktadır. Bkz. Taberi, II, s. 867, 1879-1965.
33.Necef – Annaberdiyev, Hazar Ötesi, s. 99.
34.Aynı yer.
35.Balazurî, Futuh el-Buldan, Leyden 1876, s. 194; İbnü’l-Esir, el-Kamil, I, s. 319; Dunlop D. M, The History of the Jewich Khazars, Princeton 1954, s. 20.
Sâsânî Ordusundaki Türkler
Muteber kaynaklarımız arasında yer alan Taberî ve İstahrî’de Arap-İslam ordularının Sâsânîleri Medain civarındaki savaşta tam yenilgiye uğratınca Orta Asya’ya kadar önlerinde hiçbir engel kalmadığını söylemektedir (1).
Sâsânîler’in hezimeti gerek Arap, gerekse de Bizans için beklenmeyen bir olaydı. Kadisiyye savaşı, adeta İskender kadrşısında perişan olan III. Darius’un aldığı m.ö. 331 Kavgamel hezimetine benzemektedir. Ancak, duruma Sâsânîler cephesinden bakıldığında Araplar karşısında kaybedilen her üç savaşın sonucu doğal gözükmektedir. Nitekim, Sâsânîler bir devlet olarak bütün fonksiyonlarını kaybetmiş bir konumdaydı. Hükümdar III. Yezdegert kendi emirlerine söz dinletemiyordu. Nitekim, o dönemde çeşitli yarıbağımsız eyaletlerden oluşan Sâsânî İmparatorluğu birleşik bir güç değildir. eyalet hakimleri oldukça güçlü ve geniş yetki sahibi olup hükümdarı dinlemiyorlardı. Hatta III. Yezdegert savaş için onlardan asker talep ettiğinde birçok eyalet hakimi bunu kulak ardı etmiştir. Sâsânî-Arap savaşlarında dikkat çekilmeğen bir durum daha vardır. Araplar her üç savaşta da Sâsânîler adı altında genelde Türklerden oluşan askeri birliklerle karşılaşmışlardır. Zira, her üç savaşta da Sâsânî ordularının komutanı Adurbadagan (Azerbaycan) hakimi Rüstem olmuştur. Rüstem’in emrindeki ordu önemli ölçüde Azerbaycan’da yerleşmiş İskit/Sak ve diğer Türk gruplarından oluşmaktaydı. Ona katılan Aran hakimi Cavanşir’in ordusu da Alban/Aran İskit kavimlerinden müteşekkildi. Çok daha önemlisi ise son savaşta (Medain’de) Sâsânîler safında Ermeniyye Türklerinin yer almış olmalarıdır. Burada Ermeniyye’deki Hun komutanı Muşek Mamigun’un yanı sıra İskit kökenli Sünük hakimi Grigor’da görev almıştır (2).
Buradan anlaşılan şu ki Sâsânî hükümdarı III. Yezdegert hakimiyetinin korumasını Eski İskit ve Türk güçlerine teslim etmiştir. Bunlardan Azerbaycan’daki İskit kökenlileri Zerdüştî, Aran, Sünük ve Ermeniyye’deki Türkler ise Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Arap kaynakları bunların hepsini “İranlı”lar olarak tanımlamışlardır. Bizans ve yerel Kafkasya kaynakları ise dini kimliği öne çekerek onları Türkler’den ayırmışlardır. Anlaşılan şu ki Araplar’la Türkler daha Kadisiyye savaşında yüzleşmişlerdir.
Bazı Bizans ve Suryani kaynakları Sâsânî-Arap savaşlarında Türklerin ihanetinden ve Müslümanlar safına geçmesinden söz etmekteler. Ancak duruma daha vakıf olan Arap, Sâsânî ve yerel Kafkasya kaynaklarında bu durum hakkında net ve açık bir fikir yoktur. Ancak Sâsânîlerle Ermeniyye, Aran ve Azerbaycan’ın ilişkilerine göz attığımızda bu söylentinin bazı ipuçlarına rastlamaktayız. Bunu her şeyden önce Ermeniyye Türklerinin komutanı Mamigunlar’la, Aran hakimi Cavanşir’in Araplar’la gerçekleştirdikleri barış anlaşmasından anlamaktayız()3. Nitekim, Sebeos, 654 yılında Ermeniyye’ni Müslüman-Araplara teslim eden Sak kökenli Hıristiyan Erştuni hanedanı temsilcisi Teodor Rştuni dışında “Albanları ve Sünükleri” Arapların müttefikleri olarak tanıtmaktadır(4).
Arap-Sâsânî savaşı boyunca III. Yezdegert’in hep Azerbaycan, Aran ve Ermeniyye’nin askeri güçlerine sırtını dayaması, Sâsânî askeri birlikleri içinde Türklerin önemli bir yer tuttuklarını göstermektedir.
Sovyet tarihçiliği, Sâsânîler dönemi İran tarihni tümden “Pers kimliği” altında inceledğinden sözünü ettiğimiz dönemin olaylarını da “İranlılaştırmışlardır”. Bu mevcut kaynakların Rus ve diğer yerel dillerdeki baskısına da yansıtılmış ve bir dizi tahriflere yol açmıştır. Sâsânîler’in çöküşünden sonra bu devletin askeri gücünü oluşturan kalabalık Türk askeri birlikleri Müslüman-Araplar’ın önünde bölgenin tamamına dağılmışlardır. Kaynaklarda adı Geçmazgi (5) olarak geçen Sâsânî ordusunda üst sıralara kadar yükselmiş muhtemelen bir Türk komutanın emrindeki askeri birliklerle kuzey eyaletlerine Azerbaycan ve Aran (Albanya) topraklarına saldırdı. Kalankaytuklu’ya göre, “düşmanın öncü birlikleri apar topar onun (Cavanşir’in) eyaletinin son hudutlarına vardığında, o alelacele silahlanıp ordunun komutanı ünlü Geçmazgi’ni bizzat kendisi öldürdü. Kendisi, onun ordusunu elinde kılıç olanları korkunç biçimde öldürdü. Onlar düşmandan çok sayıda esir, at, katır ve ganimet ele geçirdiler. Dağlarda onlar birkez daha çatıştılar ve bu gün zafer ona nasip oldu”(6).
Buradan anlaşılan Türk komutan Geçmazgi emrindeki Sâsânî ordusunun kalıntılarıyla Azerbaycan ve Aran ülkesini yağmalayarak Araplar’ın önünden kuzeye Türk ülkelerine kaçmaktaydı. Nitekim, Aran hakimi Cavanşir de onu “dağlarda” (Kafkasya dağlarında) yakalamış ve mağlup etmiştir. Bu, Geçmazgi’nin emrindeki birliklerin de Türkler olacağını göstermektedir.
Gürcü kroniklerinde verilen bilgi bu olayı daha da aydınlatmağa olanak tanımaktadır. Buna göre, Geçmazgi’nin emrindeki birlikler İberiya’ya (şimdiki Gürcistan’a) yapılan Hazar saldırısı sırasında Uti ve Sakasen’a (Saksin/Şeki) girmişlerdir. Bu Hazar komutanı Cebu ile Geçmazgi’nin ortak hareket ettiklerine de bir gönderme olabilir. Anlaşılan Cavanşir’le savaşta Türk komutan Geçmazgi mldürülmüştür. Ancak onun ordusu hâlâ mevcudiyetini sürdürmekteydi. Nitekim, Sünük hakiminin arabuluculuğuyla Geçmazgi birlikleriyle Cavanşir arasında anlaşma sağlanmışsa da, Geçmazgi birlikleri bu defa saldırıya geçerek onun babasını rehin almışlar. Bunun üzerine cereyan eden şiddetli savaşta Geçmazgi birliklerinin arta kalanı da yenilmiş ve ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Kalankaytuklu şöyle der: “Yezdegert’in hükümdarlığının 20. yılında İran imparatorluğu büsbütün çöktü. Bu, Haceroğullarının (Arapların) dünyada ünlü savaşlarının 31. yılı ve Cavanşir’in 15. yılında oldu”(7).
Notlar:
1. Müslüman-Arap birlikleriyle Sâsânîler arasında temel üç büyük savaş cereyan etmiştir. İlki tarihi hâlâ tartışma konusu olan Karşan (Kadisiyye) savaşıdır. Kaynaklar bu savaşın 635 ila 638 yılları arasında cereyan ettiğini söylemektedir. İbnü’l-Esir’e göre (el-Kamil, II, s. 235) Kadisiyye savaşı hicri 15 yılın sonlarında (Ocak 638) yılında olmuştur. Taberî de aynı tarihi vermektedir (Taberî, I, s. 2349). Abdü’l-Mu’nim Macid’e göre bu savaşın tarihi hicri 15 uılı, miladi 636 yılıdır (Abdü’l-Mu’nim Macid, et-Tarih es-Siyasiy li-d-davla el-Arabiyye, Kahire 1960, c. VIII, s. 201). Anlaşılan savaşın gerçekleştiği hicri 15 yılı tarihi doğru olup, ancak bu tarihin miladi hangi tarihe rastladığı tartışmalıdır. Hicri 15 yılı miladi tariyile Şubat 637-Ocak 638 yıllarına denk düşmektedir. Bu durumda Kadisiyye savaşının 637-638 yıllarında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Taberî’ye göre, Kadisiyye’de Arapların 35.000, Sâsânîler’in ise 80.000 askeri bulunuyordu (Taberî, I, 2351). Savaşta Sâsânî safında yer alan Alban/Aranlıların tarihçisi Musa Kalankaytuklu ise durumu şöyle anlatmaktadır: “Birkaç gün sonra Mehergan ayında (Hz. İsa’nın doğum günü, 6 Ocak – çev.) İsa’nın doğum gününde onlara (Araplara – çev.) karşı 30.000 atlı ve 20.000 yaya saldırıya geçti. Katşan’dan (Kadisiyye) gelen Haceroğulları (İsmail’in soyu Araplar – çev.) çok sayıda atlı ve 20.000 yaya kalkan takmış öne atılarak İran ordusuyla savaşmağa başladılar. Aran sparapeti (Aran hakimi Cavanşir) kendi yiğit askerleriyle onların (Arapların) saflarından içeriğe saldırdı, kendi düşmanlarından ikisini yere indirdi ve kendisi üç yerden ağır yara aldı. Düşman onu kuduz kinle nehre kadar takip etti, o ise saldırıları defedip nehri yüzerek geçti” (İstoriya Agvan Moisey Kagankatvatsi, Perev. s drevnearm. K. Patkanova, SPb 1861, s. 111).
İkinci savaş 642 yılında Nihavend yakınlarında cereyan etmiş ve Araplar birkez daha zafer kazanmışlardır. Üçüncü ve belirleğici savaş ise bizzat Sâsânî başkenti Ktesfon (Medain) yakınlarında olmuştur. Bu savaşta Sâsânî başkenti Arapların eline geçmiştir (İstoriya Agvan, s. 138; Taberî, I, 2322). Taberî, bu savaşta Sâsânî birliklerinin sayısını 120.000 olarak göstermiştir. Buna göre, Sâsânî ordularının merkezinde Adurbadagan (Azerbaycan) hakimi Rüstem durmakta ve onun emrinde 60.000 asker yer almaktaydı. Onun önünde 40.000’lik orduyla Calnus (muhtemelen Aran hakimi Cavanşir veya Çuvanşir), arkada ise Birzan/Borzan komutasında 20.000 birlik vardı (Taberî, I, 2249, 2258).
2. İstoriya Agvan, s. 138; İstoriya episkopa Sebeosa, Perev s drevnearm. St. Malhasyana, Erevan 1939, s. 119 (bundan sonra Sebeos).
3. Sebeos, (s. 159) Araplar’la ittifak içinde olan Doğu Ermeniyye hakiminden söz edilmektedir. Ancak Sebeos bu anlaşmanın Halife I. Muaviye döneminde olduğunu söylemektedir. Buna karşılık Musa Kalankaytuklu’da daha ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Ona göre, “654 yılında Halife Osman, (Bizans hükümdarı) II. Konstant’a karşı olan Teodoros Rştuni’ye (Doğu Ermeniyye’nin Sak kökenli Eriştunî hanedanının Hıristiyan hakimi – çev.) Ermeniyye, İberiya (Gürcistan), Sünük (Zengezur) ve Agvaniya (Alban/Aran) üzerinde Kafkas Dağları ve Çoga (Çul/Sul) kapısına dek hakimiyeti verdi (İstoriya Agvan, s. 153-154).
4. Sebeos, s. 151-155; Musa Kalankaytuklu, Cavanşir’in babası Varaz-Tridat’ın oğluna muhalefet ederek Araplar’la yaklaşmaktan yana olduğunu yazmaktadır. Kaynağın verdiği bilgiye göre, o “kendi isteğiyle düşmana boyun eğidi” (İstoriya Agvan, s. 115).
5. Sovyet ve Batılı tarihçiler bilinçli biçimde bu adı Gelanî olarak onarmak istemişlerdir. Ancak bu adı İranî dillerde hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Geçmezgi, Türkçe bir ad olup, büyük bir olasılıkla Sâsânî ordusunda hizmet eden Türk komutanı temsil ediyordu. Ortaçağ Grabarcasında bu ad Geçmazgi veya Kaçmazği olarak okunmaktadır. İstoriya Agvan, s. 113.
6. Aynı yer.
7. Buradan anlaşılan bu olaylar miladi 651-652 yıllarında gerçekleşmiştir. Bkz. İstoriya Agvan, s. 115.
Sâsânîler’in hezimeti gerek Arap, gerekse de Bizans için beklenmeyen bir olaydı. Kadisiyye savaşı, adeta İskender kadrşısında perişan olan III. Darius’un aldığı m.ö. 331 Kavgamel hezimetine benzemektedir. Ancak, duruma Sâsânîler cephesinden bakıldığında Araplar karşısında kaybedilen her üç savaşın sonucu doğal gözükmektedir. Nitekim, Sâsânîler bir devlet olarak bütün fonksiyonlarını kaybetmiş bir konumdaydı. Hükümdar III. Yezdegert kendi emirlerine söz dinletemiyordu. Nitekim, o dönemde çeşitli yarıbağımsız eyaletlerden oluşan Sâsânî İmparatorluğu birleşik bir güç değildir. eyalet hakimleri oldukça güçlü ve geniş yetki sahibi olup hükümdarı dinlemiyorlardı. Hatta III. Yezdegert savaş için onlardan asker talep ettiğinde birçok eyalet hakimi bunu kulak ardı etmiştir. Sâsânî-Arap savaşlarında dikkat çekilmeğen bir durum daha vardır. Araplar her üç savaşta da Sâsânîler adı altında genelde Türklerden oluşan askeri birliklerle karşılaşmışlardır. Zira, her üç savaşta da Sâsânî ordularının komutanı Adurbadagan (Azerbaycan) hakimi Rüstem olmuştur. Rüstem’in emrindeki ordu önemli ölçüde Azerbaycan’da yerleşmiş İskit/Sak ve diğer Türk gruplarından oluşmaktaydı. Ona katılan Aran hakimi Cavanşir’in ordusu da Alban/Aran İskit kavimlerinden müteşekkildi. Çok daha önemlisi ise son savaşta (Medain’de) Sâsânîler safında Ermeniyye Türklerinin yer almış olmalarıdır. Burada Ermeniyye’deki Hun komutanı Muşek Mamigun’un yanı sıra İskit kökenli Sünük hakimi Grigor’da görev almıştır (2).
Buradan anlaşılan şu ki Sâsânî hükümdarı III. Yezdegert hakimiyetinin korumasını Eski İskit ve Türk güçlerine teslim etmiştir. Bunlardan Azerbaycan’daki İskit kökenlileri Zerdüştî, Aran, Sünük ve Ermeniyye’deki Türkler ise Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Arap kaynakları bunların hepsini “İranlı”lar olarak tanımlamışlardır. Bizans ve yerel Kafkasya kaynakları ise dini kimliği öne çekerek onları Türkler’den ayırmışlardır. Anlaşılan şu ki Araplar’la Türkler daha Kadisiyye savaşında yüzleşmişlerdir.
Bazı Bizans ve Suryani kaynakları Sâsânî-Arap savaşlarında Türklerin ihanetinden ve Müslümanlar safına geçmesinden söz etmekteler. Ancak duruma daha vakıf olan Arap, Sâsânî ve yerel Kafkasya kaynaklarında bu durum hakkında net ve açık bir fikir yoktur. Ancak Sâsânîlerle Ermeniyye, Aran ve Azerbaycan’ın ilişkilerine göz attığımızda bu söylentinin bazı ipuçlarına rastlamaktayız. Bunu her şeyden önce Ermeniyye Türklerinin komutanı Mamigunlar’la, Aran hakimi Cavanşir’in Araplar’la gerçekleştirdikleri barış anlaşmasından anlamaktayız()3. Nitekim, Sebeos, 654 yılında Ermeniyye’ni Müslüman-Araplara teslim eden Sak kökenli Hıristiyan Erştuni hanedanı temsilcisi Teodor Rştuni dışında “Albanları ve Sünükleri” Arapların müttefikleri olarak tanıtmaktadır(4).
Arap-Sâsânî savaşı boyunca III. Yezdegert’in hep Azerbaycan, Aran ve Ermeniyye’nin askeri güçlerine sırtını dayaması, Sâsânî askeri birlikleri içinde Türklerin önemli bir yer tuttuklarını göstermektedir.
Sovyet tarihçiliği, Sâsânîler dönemi İran tarihni tümden “Pers kimliği” altında inceledğinden sözünü ettiğimiz dönemin olaylarını da “İranlılaştırmışlardır”. Bu mevcut kaynakların Rus ve diğer yerel dillerdeki baskısına da yansıtılmış ve bir dizi tahriflere yol açmıştır. Sâsânîler’in çöküşünden sonra bu devletin askeri gücünü oluşturan kalabalık Türk askeri birlikleri Müslüman-Araplar’ın önünde bölgenin tamamına dağılmışlardır. Kaynaklarda adı Geçmazgi (5) olarak geçen Sâsânî ordusunda üst sıralara kadar yükselmiş muhtemelen bir Türk komutanın emrindeki askeri birliklerle kuzey eyaletlerine Azerbaycan ve Aran (Albanya) topraklarına saldırdı. Kalankaytuklu’ya göre, “düşmanın öncü birlikleri apar topar onun (Cavanşir’in) eyaletinin son hudutlarına vardığında, o alelacele silahlanıp ordunun komutanı ünlü Geçmazgi’ni bizzat kendisi öldürdü. Kendisi, onun ordusunu elinde kılıç olanları korkunç biçimde öldürdü. Onlar düşmandan çok sayıda esir, at, katır ve ganimet ele geçirdiler. Dağlarda onlar birkez daha çatıştılar ve bu gün zafer ona nasip oldu”(6).
Buradan anlaşılan Türk komutan Geçmazgi emrindeki Sâsânî ordusunun kalıntılarıyla Azerbaycan ve Aran ülkesini yağmalayarak Araplar’ın önünden kuzeye Türk ülkelerine kaçmaktaydı. Nitekim, Aran hakimi Cavanşir de onu “dağlarda” (Kafkasya dağlarında) yakalamış ve mağlup etmiştir. Bu, Geçmazgi’nin emrindeki birliklerin de Türkler olacağını göstermektedir.
Gürcü kroniklerinde verilen bilgi bu olayı daha da aydınlatmağa olanak tanımaktadır. Buna göre, Geçmazgi’nin emrindeki birlikler İberiya’ya (şimdiki Gürcistan’a) yapılan Hazar saldırısı sırasında Uti ve Sakasen’a (Saksin/Şeki) girmişlerdir. Bu Hazar komutanı Cebu ile Geçmazgi’nin ortak hareket ettiklerine de bir gönderme olabilir. Anlaşılan Cavanşir’le savaşta Türk komutan Geçmazgi mldürülmüştür. Ancak onun ordusu hâlâ mevcudiyetini sürdürmekteydi. Nitekim, Sünük hakiminin arabuluculuğuyla Geçmazgi birlikleriyle Cavanşir arasında anlaşma sağlanmışsa da, Geçmazgi birlikleri bu defa saldırıya geçerek onun babasını rehin almışlar. Bunun üzerine cereyan eden şiddetli savaşta Geçmazgi birliklerinin arta kalanı da yenilmiş ve ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Kalankaytuklu şöyle der: “Yezdegert’in hükümdarlığının 20. yılında İran imparatorluğu büsbütün çöktü. Bu, Haceroğullarının (Arapların) dünyada ünlü savaşlarının 31. yılı ve Cavanşir’in 15. yılında oldu”(7).
Notlar:
1. Müslüman-Arap birlikleriyle Sâsânîler arasında temel üç büyük savaş cereyan etmiştir. İlki tarihi hâlâ tartışma konusu olan Karşan (Kadisiyye) savaşıdır. Kaynaklar bu savaşın 635 ila 638 yılları arasında cereyan ettiğini söylemektedir. İbnü’l-Esir’e göre (el-Kamil, II, s. 235) Kadisiyye savaşı hicri 15 yılın sonlarında (Ocak 638) yılında olmuştur. Taberî de aynı tarihi vermektedir (Taberî, I, s. 2349). Abdü’l-Mu’nim Macid’e göre bu savaşın tarihi hicri 15 uılı, miladi 636 yılıdır (Abdü’l-Mu’nim Macid, et-Tarih es-Siyasiy li-d-davla el-Arabiyye, Kahire 1960, c. VIII, s. 201). Anlaşılan savaşın gerçekleştiği hicri 15 yılı tarihi doğru olup, ancak bu tarihin miladi hangi tarihe rastladığı tartışmalıdır. Hicri 15 yılı miladi tariyile Şubat 637-Ocak 638 yıllarına denk düşmektedir. Bu durumda Kadisiyye savaşının 637-638 yıllarında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Taberî’ye göre, Kadisiyye’de Arapların 35.000, Sâsânîler’in ise 80.000 askeri bulunuyordu (Taberî, I, 2351). Savaşta Sâsânî safında yer alan Alban/Aranlıların tarihçisi Musa Kalankaytuklu ise durumu şöyle anlatmaktadır: “Birkaç gün sonra Mehergan ayında (Hz. İsa’nın doğum günü, 6 Ocak – çev.) İsa’nın doğum gününde onlara (Araplara – çev.) karşı 30.000 atlı ve 20.000 yaya saldırıya geçti. Katşan’dan (Kadisiyye) gelen Haceroğulları (İsmail’in soyu Araplar – çev.) çok sayıda atlı ve 20.000 yaya kalkan takmış öne atılarak İran ordusuyla savaşmağa başladılar. Aran sparapeti (Aran hakimi Cavanşir) kendi yiğit askerleriyle onların (Arapların) saflarından içeriğe saldırdı, kendi düşmanlarından ikisini yere indirdi ve kendisi üç yerden ağır yara aldı. Düşman onu kuduz kinle nehre kadar takip etti, o ise saldırıları defedip nehri yüzerek geçti” (İstoriya Agvan Moisey Kagankatvatsi, Perev. s drevnearm. K. Patkanova, SPb 1861, s. 111).
İkinci savaş 642 yılında Nihavend yakınlarında cereyan etmiş ve Araplar birkez daha zafer kazanmışlardır. Üçüncü ve belirleğici savaş ise bizzat Sâsânî başkenti Ktesfon (Medain) yakınlarında olmuştur. Bu savaşta Sâsânî başkenti Arapların eline geçmiştir (İstoriya Agvan, s. 138; Taberî, I, 2322). Taberî, bu savaşta Sâsânî birliklerinin sayısını 120.000 olarak göstermiştir. Buna göre, Sâsânî ordularının merkezinde Adurbadagan (Azerbaycan) hakimi Rüstem durmakta ve onun emrinde 60.000 asker yer almaktaydı. Onun önünde 40.000’lik orduyla Calnus (muhtemelen Aran hakimi Cavanşir veya Çuvanşir), arkada ise Birzan/Borzan komutasında 20.000 birlik vardı (Taberî, I, 2249, 2258).
2. İstoriya Agvan, s. 138; İstoriya episkopa Sebeosa, Perev s drevnearm. St. Malhasyana, Erevan 1939, s. 119 (bundan sonra Sebeos).
3. Sebeos, (s. 159) Araplar’la ittifak içinde olan Doğu Ermeniyye hakiminden söz edilmektedir. Ancak Sebeos bu anlaşmanın Halife I. Muaviye döneminde olduğunu söylemektedir. Buna karşılık Musa Kalankaytuklu’da daha ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Ona göre, “654 yılında Halife Osman, (Bizans hükümdarı) II. Konstant’a karşı olan Teodoros Rştuni’ye (Doğu Ermeniyye’nin Sak kökenli Eriştunî hanedanının Hıristiyan hakimi – çev.) Ermeniyye, İberiya (Gürcistan), Sünük (Zengezur) ve Agvaniya (Alban/Aran) üzerinde Kafkas Dağları ve Çoga (Çul/Sul) kapısına dek hakimiyeti verdi (İstoriya Agvan, s. 153-154).
4. Sebeos, s. 151-155; Musa Kalankaytuklu, Cavanşir’in babası Varaz-Tridat’ın oğluna muhalefet ederek Araplar’la yaklaşmaktan yana olduğunu yazmaktadır. Kaynağın verdiği bilgiye göre, o “kendi isteğiyle düşmana boyun eğidi” (İstoriya Agvan, s. 115).
5. Sovyet ve Batılı tarihçiler bilinçli biçimde bu adı Gelanî olarak onarmak istemişlerdir. Ancak bu adı İranî dillerde hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Geçmezgi, Türkçe bir ad olup, büyük bir olasılıkla Sâsânî ordusunda hizmet eden Türk komutanı temsil ediyordu. Ortaçağ Grabarcasında bu ad Geçmazgi veya Kaçmazği olarak okunmaktadır. İstoriya Agvan, s. 113.
6. Aynı yer.
7. Buradan anlaşılan bu olaylar miladi 651-652 yıllarında gerçekleşmiştir. Bkz. İstoriya Agvan, s. 115.
Erken Müslüman-Arap Edebiyatında Türk Kimliği
M. Gamberli değerli çalışmasında Erken dönem Müslüman-Arap yazınında “Türk kimliği”ne ilişkin bilgileri bir araya getirmiştir. Müellif, daha önce üzerinde pek durulmamış ilginç bilgilere dikkat çekmektedir. Buradan anlaşılan, Erken Müslüman-Arap edebiyatında “Türk kimliği” çeşitli içeriklerde sunulmaktadır. Söz konusu derlenen hikayeler arasında geleneksel “asker, yönetmen Türk kimliği”nin yanı sıra “bilgili, düşünceli, gururlu, kendi soyuna bağlı Türk” kimliği dikkat çekicidir. Bu hikayelerden birini XII. Yüzyıl müelliflerinden İbn Sem’anî zikr etmektedir. İbn Sem’anî rivayetin edebi nitelikli bir mecliste gerçekleştiğini belirterek şunları anlatmaktadır: oturumu düzenleyen el-Gutabî yüzünü gençlere tutarak, her biri bir millete mensup olan genclerden kendi milletlerinin faziletlerini ortaya koyan iki beyitlik şiir söylemelerini istedi. Oturumdaki Türk, Fars, Arap ve Rum gençleri bulunuyordu. Önerini beğenen gençler kendi yeteneklerini sergilemeğe başladılar. İlk önce Fars söze başladı ve o şu beyti söyledi:
Biz hükümdarlarız ve şah evlatlarıyzı,
Bizim siyaset ilmimiz, tedbirimiz ve kitaplarımız vardır.
Biz kurbanlık İshak soyundanız ,
Peygamberlerin ünlerindeki ün perdesi, asıl ve necabetiyiz.
İkinci olarak Arap genci söz aldı ve soyunun İbrahim oğlu İsmail’e dayandığını vurgulayan ve ün bakımından kendi milletini öven bir şiir okudu:
Bizde tedbirin, zarifliğin ve edebin doğallığının yanı sıra,
Cesaret ve cömerlik de doğaldır.
Biz hepimiz İsmail soyuyuz,
Ona bağlılığımı sunduğumda insanlar beni inkar etmezler.
Ardından Rumlu genç söze başladı ve şöyle bir beyt okudu:
Rumlar öyle bir topluluk ki onda,
Akıl, tecrübe, ahlak güzelliği ve aydınlık, ilginç ilim vardır.
Onlar Eys ve Emlak’ın evlatlarıdır ,
Onların giyimlerinin ipek ve altın olması yalan değildir.
Sonuncu olarak sıra Türk gence geldi ve o şöyle bir beyt söyledi:
Türkler kendi yurtlarında (başkalarınca) yönetilmediler,
Farslar, Rumlar ve Araplar ise yönetildiler.
Bu senin yaşamın için bir fazilettir,
Bunu ancak ahlaksız, kıskanç ve çekemeğenler inkar edebilirler.
Türk gencinin okuduğu beyt çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Ali b. Züreyk bu beyte ilişkin kendi düşüncesini şöyle ifade etmektedir: “Türkün sözlerinde kendisine yönelik gurura şaşırdım”. Ali b. Züreyk’in Türkçe karşı bu sarfettiği sözleri duyan ev sahibi şöyle demiştir: Eğer Arap,
Bizde tedbirin, zarifliğin ve edebin doğallığı yanı sıra,
Cesaret ve cömerlik de doğaldır.
Yol gösterici Pygamber Ahmedü’l-Mustafa.
Budur Arapların efendilik araçları olan övünçleri.
Veya,
Farslar, Rumlar, Türkler değil,
Biziz Adnan evlatları, bizdedir akıl, bizdedir cömertlik, bizdedir adep!
Bu, bize, Mustafa (Hz. Muhammed) nesebindendir, onunla Arap her birliğe önderlik ediyor diyorsa, o zaman Arap diğerlerinin susması gerektiğini ifade etmektedir ve daha fazla övgüye layık olduğunu belirtmektedir”. Anlaşılan, Züreyk’in “Türkteki gurura” şaşırmasına anlam vermeyen ev sahibi, aslında “Arapların gururlu ve kendilerini beğenmiş” olduklarına şaşırması gerektiğini ifade etmiştir.
Diğer bir rivayet ise Taberî tarafından aktarılmaktadır. Burada Taberî, Hz. Ömer ile Hz. Ali arasındaki bir diyaloga dikkat çekmektedir. Buna göre, Ahnef b. Gays, Horasan ve İran’ın nahiyelerini fethettikten sonra Ceyhun (Amu-derya) nehrini geçip Türk topraklarını ele geçirmek için halife Ömer’e (634-644) bir mektup göndererek müsaadesini istedi. Hz. Ömer, Hz. Ali’i ile konuştuktan sonra ona şöyle bir mektup gönderdi: “Dur! Ceyhun nehrinin ötesine sakın saldırmayın. Nehrin bu yakasında durun. Horasan’a hangi koşullarla girdiğimizi iyi bilirsiniz, aynı koşullarla orada kalmağa devam edin. Zaferiniz bu olmalıdır. İleriye gidip nehri geçmek düşüncesinden vazgeçin. Aksi taktirde mahv olursunuz”. Ardından Hz. Ömer yüzünü Hz. Ali’ye çevirerek “Kaç o yerlere kadar ordu sevk etmeseydik. O nehrle bizim aramızda ateşten bir deniz olmasını isterdim”. Hz. Ali bunun nedenini sorduğunda Hz. Ömer, peygamberin Türklerle ilgili hadislerini hatırlattı ve verdiği tavsiyelerinden söz etti: “Çinkü oranın halkı (Türkler) yurtlarından çıkacak ve dünyayı üç kez fehtedeceklerdir. Üçüncüsü onların son istilası olacaktır. Bu (istilanın) Müslümanların üzerine değil, Horasan halkının başına gelmesini isterdim”.
Siyasi ve edebi konuların dışında Türk adı Arap değimlerinde de sıkça kullanılmıştır. Cahiz’e göre, “Araplar düşmanlık ve sertlik hakkında örnek vermek isterken şöyle derler: Onlar Türk ve Deylem’den başka kimseler değillerdir”. Benzer biçimde Arap deyimlerinde Türk “ibret” unsuru olarak kullanılmaktadır. Cahiz Beyan ve’t-Tabin adlı eserinde şöyle bir olay aktarmaktadır: “Hz. Osman karşıtlarının kuşatmasında iken Abdullah b. Abbas (öl. 687/88) Mekke’de geleyana gelmiş ve ayaklanmış kalabalığa karşı çıkarak şunları söylemiştir: şayet Türkler ve Deylemler bizi gözlemleseydiler Müslüman olurdular”. Görüldüğü gibi Arap deyimlerinde Türkler ile Deylemliler bir arada zikredilmekteler. Bunun gerekçesi onların “sert ve haşin” topluluklar olmalarına yapılan vurdudur. Sonuncu deyimde de, Müslümanların düştükleri acınılası duruma gönderme yapılarak daha sert görünümlü Türkler ile Deylemlilerin bu durum karşısında Müslüman bile olacaklarına vurgu yapılmakta ve Arapların konumu eleştirilmekteydi. Söz edilen “sertlik ve haşinliği” Makdisî şöyle açıkalamaktadır: “Çığlıkları yıldırım gürültüsünü bastıran Türkler öyle bir millet ki konuştukları zaman melekler gibi güzel, savaştıklarında devler gibi acımasız olurlar”.
Sertlik, haşinlik ve acımasızlık anlamında Türkler için söylenen hadislerin de içeriğinin bazen değiştiği görülmektedir. Örneğin, peygamberin bu konuda söylediği “Türkler size dokunmadıkça, siz de onlara dokunmayın, Türklerle barış içinde yaşayın” hadisi “Türkler size dokunmadıkça, siz de Türklere dokunmayın, çünkü onlar çok sert bir güce sahiptiler” biçminde de kullanılmıştır. Doğal olarak bu anlam değişikliklerinin nedeni Türklere karşı temasın boyutlarını ifade etmektedir. Benzer içerikte Hz. Ömer’in bir sözüne de atıfta bulunulmaktadır: “Türkler öyle bir acımasız düşman ki verecekleri ganimet az, alacakları ise fazladır”.
Türklere ilişkin Müslüman Araplar arasında kullanılan değimlerden biri de ulaşılması güç bir şeyi vurgularken kullanılan değimdir. Örneğin, Araplar herhangi birisinin yaptığını fazla abarttığını görünce ona şöyle derlermiş: “sen sanki hakanın kellesini eline geçirmiş öyle anlatıyorsun” veya “o sanki hakanın kafasını getirmiş”. Burada, Türk hakanının kafası kesmek Arap siyasi iktidarının asla ulaşamayacağı bir şey olarak vurgulanmaktadır.
Türklerle ilgili anlatılan ilginç bir olay ise Kerbela olayında Hz. Hüseyin’in safında yedi Türkün de savaşması olayıdır. Bu olay tarihçilikte uzun bir süre kuşkuyla karşılaşmıştır. Ancak Muhammed Fuzulî’den başka, Mirza Resul İsmail-zade tarafından ortaya çıkarılan Şeyh abbas Kumî’nin Müntehaü’l-Amal eserinde de geçmesi ve Taberî’nin de bu olaya vurguda bulunması söz konusu kuşkaları ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, kaynaklar Hz. Hüseyin’in Türk gulamından da söz etmekteler. Şair Fuzulî, bu gulamın ismini “Müslim Azerbaycanî” olarak vermektedir. Burada kullanılan Azerbaycanî adı, Türklerle bu ülke arasındaki klasik Arap kaynaklarında da geçen sıkı bağlantıdan ileri gelmektedir. Nitekim, yedi Türk savaşçının Azerbaycan’dan geldiği ve onların Hz. Hüseyin’i Azerbaycan’a davet ettiklerini, bu davete karşılık Hz. Hüseyin’in “hasta oğlu Zeynelabidin’i götürmelerini istemesi” ve bunun üzerine Türklerin “Zeynelabidin’i Azerbaycan’a götürmeleri, orada onun iyileşerek geri dönemesi”, Azerbaycanî adının bu ülkede yaşayan bir Türk’e işaret olduğuna kuşku düşürmemektedir.
Peygamberin Handek savaşı sırasında “Türk çadırı”nda oturması dışında onun Türklere özgü Soğdiyye adlı bir zırh kullandığı da rivayet edilmektedir. Burada “Soğd” etnik bir kimlikten ziyade Türklerin denetimindeki bir coğrafi bölgeye işarettir. Bunu, Taberî ve İbnü’l-Esir’in “peygamberin, Türklere özgü Soğdiyye sırhlı giysisinin” olduğunu belirtmesi de doğrulamaktadır. Öte yandan Taberî, Türk Hakanı’nın Hz. Ömer’e bir zırh ve kılıç armağan olarak gönderdiğine ilişkin bilgisi bu söylediklerimizi pekiştirmektedir.
Emevî dönemi halifelerinde Türklerle aktaba olmak veya onlardan kız almak bir övüç ve gurur kaynağı olmuştur. Örneğin Velid b. Abdülmelik’in (705-715) oğlu Yezid b. Velid’in Türk kanı taşımasıyla övünüyordu. Bir kasidesinde halife Yezid şöyle söylemiştir:
Ben Kisra’nın oğluyum, babam ise Mervan’dır,
Kayser de babamdır, diğer babam ise Hakan’dır.
Abbasîler döneminde Türkler’in Hilafet içinde bütün siyasi dengeleri ellerine geçirmesi Arap siyasi çevrelerinde büyük huzursuzluklara neden olmuştur. Türklerin, hilafette başlıca unsur olmaları daha hanedanın ilk döneminde gerçekleşmiştir. Örneğin, halife Ebu Cafer el-Mansur döneminde (754-775) Türklerin ülkedeki nüfusundan yakınan Arap bürokratlara halife şu yanıtı vermiştir: “Artık Türkler her şeye sahip ve malikler. Bütün diğer insanların onların sözlerini duymak ve onlara itaat etmekten öte başka çareleri yoktur”. Türklerin, hilafet içinde egemen konuma gelmesi Araplarla birlikte İranî bürokratların da rahatsız olmasına neden olmuştur. Bu durum karşısında İranîler Araplarla Türklere karşı ittifak dahi önermişlerdir. Kirvanî eserinde bu konuda şunları söylemektedir: “Ey amca oğulları, biz ve siz (İranlılar ve Araplar) tıpkı bir elin parmakları gibiyiz. Ey amca oğulları, Türkleri yönetimi ellerine almalarında desteklediniz. Bizse bu devletin temelinde ve oluşumunda onlardan daha önceydik. Allah’a yemin olsun ki (bundan böyle) arı (su) içmem, içsem dahi bu yaşamam içindir ta ki devletin direği Türkler yok olana kadar”.
İslam dönemi ortaya çıkan Deri edebiyatında İranî bürokratik çevrede görülen Arap düşmanlığının kaynağında da Türklerin birinci unsur olması yatmaktaydı. Örneğin, İranlı şair İbrahim b. Mümşaz, Abbasî halifesi el-Mutemid Billah’a (889-902) yazdığı şiirinde bu durumdan şöyle yakınmaktadır:
Biz sizi oklarımızla, öldürücü kılıç darbelerimizle hakimiyete ulaştırdık,
Sizi bu hakimiyete bizim atalarımız ve babalarımız layik bildiler,
Siz ise bu nimete şükr edip vefa kılmadınız.
Şimdi def olun Hicaz’daki topraklarınıza,
Orada kertenkele yemeğe ve koyun gütmeğe.
Bu isyan Firdevsî’de zirvesine çıkmaktadır. Sâmânîlerin isteğiyle yazılan Şah-name adlı ünlü eserinde Araplar’a açık bir dille hakaret etmektedir:
Deve sütü içip, çekirge yiyen
Bu Araplara bakın, görün ne hadde varıplar.
Keyan tahtını istiyorlar,
Lanet sana ey çerh-i devran, lanet.
İstanbul’un (Konstantiniye) fethi İslam tarihinde özel bir öneme sahiptir. Bu yönde peygambere istinaden hadisler de bulunmaktadır. Müslüman-Araplar İstanbul’u ele geçirmek için birçok kez feth girişimlerinde bulunmuşlarsa da X. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Bizans karşısında bir dizi yenilgiler almışlardır. Arapları tedirgin eden ve korkudan gelişmeler ise 963 yılında Conistantin’in oğlu Armonos Tarsus’tan Şam’a kadar Müslümanların elindeki toprakları işgal etmiştir. Bu durumda Müslüman-Arap dünyasında Bizans’ın ilerlemelerine Türklerin son vereceği inancı yayılmıştır. Hatta o dönemde Muhammed b. Hazm ez-Zehirî bu içerikte bir şiir yazmıştır:
Biz Konstantiniye şehrini ve onun insanlarını muhakkak ele geçireceğiz,
Sizlerin cesetlerini kargalara ve kuzgunlara yem edeceğiz.
Sizin ülkenizin en kıyıdaki köşelerine bile sahip olacağız.
Sizleri karanlık ve acizlik içinde yaşamağa zorlayacağız.
Biz Türk ve Hazar ülkelerinden toplanan muzaffer orduyla,
Çin’i ve Hint ülkelerini dahi boğun eğdireceğiz.
Bu konuda Yüce Allah bize zemanet vermiştir.
Bunu sizin gibi hasta beyinler anlayamaz.
Ta ki keskin ılıçlarıyla yiğit Türk orduları sayesinde
İslam’ın hükümleri bütün ülkelere yayılana kadar mücadeleğe devam edeceğiz.
Kaydettiğimiz Türklerle ilgili genel bu bilgilerin yanı sıra Erken İslam kaynaklarında şahıs anlamında Türk komutanları, bilgileri, hükümdarları ve yöneticileri hakkında da özel bilgiler bulunmaktadır. Örneğin, Türk hakanının vasıfları hakkında Cahiz’in aktardığı geniş bilgi, Abbasî veziri Feth b. Hakan’la ilgili şair Behterî’nin şiirleri buna birer örnektir. Türkler hakkında Erken Arap kaynaklarında yer alan olumlu bilgilerin yanı sıra olumsuz görüşlerde bulunmuyor değil. Türkler hakkında en sert ve saldırgan ifadeler özellikle Kuteybe b. Müslim ve Yezid b. el-Muhalleb’in Horasan valiliği dönemine aittir. Örneğin Taberî, Yezid b. el-Muhalleb’in Dehistan ve Taberistan bölgesinde Türklere karşı seferini anlatırken, Arap komutanın şu yeminde bulunduğunu aktarmaktadır: “O, şayet kendisine zafer nasip olursa Türklerden akacak kanla yoğrulmuş undan hazırlanmış ekmek yemeğince oradan ayrılmayacağı ve Türklerin boyunlarından kılıcını çekmeyeceğine dair Allah’a yemin etmiştir”. Nitekim, Taberî, Yezid’in Cürcan bölgesinde 40.000 Türkü katlettiğini belirtmektedir. Kuteybe’nin yaptıkalrına gelince, Taberî, onun “Türkleri büyük küçük gözetmeden katlettiğini” yazmaktadır.
Doğal olarak Türkler de Araplara karşı sert önemlere el atmış, Kafkasya’da Hazarlar, Orta Asya’da ise Türkişler yüz yıl boyunca Araplar karşısında sedd gibi durmuşlardır.
Biz hükümdarlarız ve şah evlatlarıyzı,
Bizim siyaset ilmimiz, tedbirimiz ve kitaplarımız vardır.
Biz kurbanlık İshak soyundanız ,
Peygamberlerin ünlerindeki ün perdesi, asıl ve necabetiyiz.
İkinci olarak Arap genci söz aldı ve soyunun İbrahim oğlu İsmail’e dayandığını vurgulayan ve ün bakımından kendi milletini öven bir şiir okudu:
Bizde tedbirin, zarifliğin ve edebin doğallığının yanı sıra,
Cesaret ve cömerlik de doğaldır.
Biz hepimiz İsmail soyuyuz,
Ona bağlılığımı sunduğumda insanlar beni inkar etmezler.
Ardından Rumlu genç söze başladı ve şöyle bir beyt okudu:
Rumlar öyle bir topluluk ki onda,
Akıl, tecrübe, ahlak güzelliği ve aydınlık, ilginç ilim vardır.
Onlar Eys ve Emlak’ın evlatlarıdır ,
Onların giyimlerinin ipek ve altın olması yalan değildir.
Sonuncu olarak sıra Türk gence geldi ve o şöyle bir beyt söyledi:
Türkler kendi yurtlarında (başkalarınca) yönetilmediler,
Farslar, Rumlar ve Araplar ise yönetildiler.
Bu senin yaşamın için bir fazilettir,
Bunu ancak ahlaksız, kıskanç ve çekemeğenler inkar edebilirler.
Türk gencinin okuduğu beyt çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Ali b. Züreyk bu beyte ilişkin kendi düşüncesini şöyle ifade etmektedir: “Türkün sözlerinde kendisine yönelik gurura şaşırdım”. Ali b. Züreyk’in Türkçe karşı bu sarfettiği sözleri duyan ev sahibi şöyle demiştir: Eğer Arap,
Bizde tedbirin, zarifliğin ve edebin doğallığı yanı sıra,
Cesaret ve cömerlik de doğaldır.
Yol gösterici Pygamber Ahmedü’l-Mustafa.
Budur Arapların efendilik araçları olan övünçleri.
Veya,
Farslar, Rumlar, Türkler değil,
Biziz Adnan evlatları, bizdedir akıl, bizdedir cömertlik, bizdedir adep!
Bu, bize, Mustafa (Hz. Muhammed) nesebindendir, onunla Arap her birliğe önderlik ediyor diyorsa, o zaman Arap diğerlerinin susması gerektiğini ifade etmektedir ve daha fazla övgüye layık olduğunu belirtmektedir”. Anlaşılan, Züreyk’in “Türkteki gurura” şaşırmasına anlam vermeyen ev sahibi, aslında “Arapların gururlu ve kendilerini beğenmiş” olduklarına şaşırması gerektiğini ifade etmiştir.
Diğer bir rivayet ise Taberî tarafından aktarılmaktadır. Burada Taberî, Hz. Ömer ile Hz. Ali arasındaki bir diyaloga dikkat çekmektedir. Buna göre, Ahnef b. Gays, Horasan ve İran’ın nahiyelerini fethettikten sonra Ceyhun (Amu-derya) nehrini geçip Türk topraklarını ele geçirmek için halife Ömer’e (634-644) bir mektup göndererek müsaadesini istedi. Hz. Ömer, Hz. Ali’i ile konuştuktan sonra ona şöyle bir mektup gönderdi: “Dur! Ceyhun nehrinin ötesine sakın saldırmayın. Nehrin bu yakasında durun. Horasan’a hangi koşullarla girdiğimizi iyi bilirsiniz, aynı koşullarla orada kalmağa devam edin. Zaferiniz bu olmalıdır. İleriye gidip nehri geçmek düşüncesinden vazgeçin. Aksi taktirde mahv olursunuz”. Ardından Hz. Ömer yüzünü Hz. Ali’ye çevirerek “Kaç o yerlere kadar ordu sevk etmeseydik. O nehrle bizim aramızda ateşten bir deniz olmasını isterdim”. Hz. Ali bunun nedenini sorduğunda Hz. Ömer, peygamberin Türklerle ilgili hadislerini hatırlattı ve verdiği tavsiyelerinden söz etti: “Çinkü oranın halkı (Türkler) yurtlarından çıkacak ve dünyayı üç kez fehtedeceklerdir. Üçüncüsü onların son istilası olacaktır. Bu (istilanın) Müslümanların üzerine değil, Horasan halkının başına gelmesini isterdim”.
Siyasi ve edebi konuların dışında Türk adı Arap değimlerinde de sıkça kullanılmıştır. Cahiz’e göre, “Araplar düşmanlık ve sertlik hakkında örnek vermek isterken şöyle derler: Onlar Türk ve Deylem’den başka kimseler değillerdir”. Benzer biçimde Arap deyimlerinde Türk “ibret” unsuru olarak kullanılmaktadır. Cahiz Beyan ve’t-Tabin adlı eserinde şöyle bir olay aktarmaktadır: “Hz. Osman karşıtlarının kuşatmasında iken Abdullah b. Abbas (öl. 687/88) Mekke’de geleyana gelmiş ve ayaklanmış kalabalığa karşı çıkarak şunları söylemiştir: şayet Türkler ve Deylemler bizi gözlemleseydiler Müslüman olurdular”. Görüldüğü gibi Arap deyimlerinde Türkler ile Deylemliler bir arada zikredilmekteler. Bunun gerekçesi onların “sert ve haşin” topluluklar olmalarına yapılan vurdudur. Sonuncu deyimde de, Müslümanların düştükleri acınılası duruma gönderme yapılarak daha sert görünümlü Türkler ile Deylemlilerin bu durum karşısında Müslüman bile olacaklarına vurgu yapılmakta ve Arapların konumu eleştirilmekteydi. Söz edilen “sertlik ve haşinliği” Makdisî şöyle açıkalamaktadır: “Çığlıkları yıldırım gürültüsünü bastıran Türkler öyle bir millet ki konuştukları zaman melekler gibi güzel, savaştıklarında devler gibi acımasız olurlar”.
Sertlik, haşinlik ve acımasızlık anlamında Türkler için söylenen hadislerin de içeriğinin bazen değiştiği görülmektedir. Örneğin, peygamberin bu konuda söylediği “Türkler size dokunmadıkça, siz de onlara dokunmayın, Türklerle barış içinde yaşayın” hadisi “Türkler size dokunmadıkça, siz de Türklere dokunmayın, çünkü onlar çok sert bir güce sahiptiler” biçminde de kullanılmıştır. Doğal olarak bu anlam değişikliklerinin nedeni Türklere karşı temasın boyutlarını ifade etmektedir. Benzer içerikte Hz. Ömer’in bir sözüne de atıfta bulunulmaktadır: “Türkler öyle bir acımasız düşman ki verecekleri ganimet az, alacakları ise fazladır”.
Türklere ilişkin Müslüman Araplar arasında kullanılan değimlerden biri de ulaşılması güç bir şeyi vurgularken kullanılan değimdir. Örneğin, Araplar herhangi birisinin yaptığını fazla abarttığını görünce ona şöyle derlermiş: “sen sanki hakanın kellesini eline geçirmiş öyle anlatıyorsun” veya “o sanki hakanın kafasını getirmiş”. Burada, Türk hakanının kafası kesmek Arap siyasi iktidarının asla ulaşamayacağı bir şey olarak vurgulanmaktadır.
Türklerle ilgili anlatılan ilginç bir olay ise Kerbela olayında Hz. Hüseyin’in safında yedi Türkün de savaşması olayıdır. Bu olay tarihçilikte uzun bir süre kuşkuyla karşılaşmıştır. Ancak Muhammed Fuzulî’den başka, Mirza Resul İsmail-zade tarafından ortaya çıkarılan Şeyh abbas Kumî’nin Müntehaü’l-Amal eserinde de geçmesi ve Taberî’nin de bu olaya vurguda bulunması söz konusu kuşkaları ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, kaynaklar Hz. Hüseyin’in Türk gulamından da söz etmekteler. Şair Fuzulî, bu gulamın ismini “Müslim Azerbaycanî” olarak vermektedir. Burada kullanılan Azerbaycanî adı, Türklerle bu ülke arasındaki klasik Arap kaynaklarında da geçen sıkı bağlantıdan ileri gelmektedir. Nitekim, yedi Türk savaşçının Azerbaycan’dan geldiği ve onların Hz. Hüseyin’i Azerbaycan’a davet ettiklerini, bu davete karşılık Hz. Hüseyin’in “hasta oğlu Zeynelabidin’i götürmelerini istemesi” ve bunun üzerine Türklerin “Zeynelabidin’i Azerbaycan’a götürmeleri, orada onun iyileşerek geri dönemesi”, Azerbaycanî adının bu ülkede yaşayan bir Türk’e işaret olduğuna kuşku düşürmemektedir.
Peygamberin Handek savaşı sırasında “Türk çadırı”nda oturması dışında onun Türklere özgü Soğdiyye adlı bir zırh kullandığı da rivayet edilmektedir. Burada “Soğd” etnik bir kimlikten ziyade Türklerin denetimindeki bir coğrafi bölgeye işarettir. Bunu, Taberî ve İbnü’l-Esir’in “peygamberin, Türklere özgü Soğdiyye sırhlı giysisinin” olduğunu belirtmesi de doğrulamaktadır. Öte yandan Taberî, Türk Hakanı’nın Hz. Ömer’e bir zırh ve kılıç armağan olarak gönderdiğine ilişkin bilgisi bu söylediklerimizi pekiştirmektedir.
Emevî dönemi halifelerinde Türklerle aktaba olmak veya onlardan kız almak bir övüç ve gurur kaynağı olmuştur. Örneğin Velid b. Abdülmelik’in (705-715) oğlu Yezid b. Velid’in Türk kanı taşımasıyla övünüyordu. Bir kasidesinde halife Yezid şöyle söylemiştir:
Ben Kisra’nın oğluyum, babam ise Mervan’dır,
Kayser de babamdır, diğer babam ise Hakan’dır.
Abbasîler döneminde Türkler’in Hilafet içinde bütün siyasi dengeleri ellerine geçirmesi Arap siyasi çevrelerinde büyük huzursuzluklara neden olmuştur. Türklerin, hilafette başlıca unsur olmaları daha hanedanın ilk döneminde gerçekleşmiştir. Örneğin, halife Ebu Cafer el-Mansur döneminde (754-775) Türklerin ülkedeki nüfusundan yakınan Arap bürokratlara halife şu yanıtı vermiştir: “Artık Türkler her şeye sahip ve malikler. Bütün diğer insanların onların sözlerini duymak ve onlara itaat etmekten öte başka çareleri yoktur”. Türklerin, hilafet içinde egemen konuma gelmesi Araplarla birlikte İranî bürokratların da rahatsız olmasına neden olmuştur. Bu durum karşısında İranîler Araplarla Türklere karşı ittifak dahi önermişlerdir. Kirvanî eserinde bu konuda şunları söylemektedir: “Ey amca oğulları, biz ve siz (İranlılar ve Araplar) tıpkı bir elin parmakları gibiyiz. Ey amca oğulları, Türkleri yönetimi ellerine almalarında desteklediniz. Bizse bu devletin temelinde ve oluşumunda onlardan daha önceydik. Allah’a yemin olsun ki (bundan böyle) arı (su) içmem, içsem dahi bu yaşamam içindir ta ki devletin direği Türkler yok olana kadar”.
İslam dönemi ortaya çıkan Deri edebiyatında İranî bürokratik çevrede görülen Arap düşmanlığının kaynağında da Türklerin birinci unsur olması yatmaktaydı. Örneğin, İranlı şair İbrahim b. Mümşaz, Abbasî halifesi el-Mutemid Billah’a (889-902) yazdığı şiirinde bu durumdan şöyle yakınmaktadır:
Biz sizi oklarımızla, öldürücü kılıç darbelerimizle hakimiyete ulaştırdık,
Sizi bu hakimiyete bizim atalarımız ve babalarımız layik bildiler,
Siz ise bu nimete şükr edip vefa kılmadınız.
Şimdi def olun Hicaz’daki topraklarınıza,
Orada kertenkele yemeğe ve koyun gütmeğe.
Bu isyan Firdevsî’de zirvesine çıkmaktadır. Sâmânîlerin isteğiyle yazılan Şah-name adlı ünlü eserinde Araplar’a açık bir dille hakaret etmektedir:
Deve sütü içip, çekirge yiyen
Bu Araplara bakın, görün ne hadde varıplar.
Keyan tahtını istiyorlar,
Lanet sana ey çerh-i devran, lanet.
İstanbul’un (Konstantiniye) fethi İslam tarihinde özel bir öneme sahiptir. Bu yönde peygambere istinaden hadisler de bulunmaktadır. Müslüman-Araplar İstanbul’u ele geçirmek için birçok kez feth girişimlerinde bulunmuşlarsa da X. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Bizans karşısında bir dizi yenilgiler almışlardır. Arapları tedirgin eden ve korkudan gelişmeler ise 963 yılında Conistantin’in oğlu Armonos Tarsus’tan Şam’a kadar Müslümanların elindeki toprakları işgal etmiştir. Bu durumda Müslüman-Arap dünyasında Bizans’ın ilerlemelerine Türklerin son vereceği inancı yayılmıştır. Hatta o dönemde Muhammed b. Hazm ez-Zehirî bu içerikte bir şiir yazmıştır:
Biz Konstantiniye şehrini ve onun insanlarını muhakkak ele geçireceğiz,
Sizlerin cesetlerini kargalara ve kuzgunlara yem edeceğiz.
Sizin ülkenizin en kıyıdaki köşelerine bile sahip olacağız.
Sizleri karanlık ve acizlik içinde yaşamağa zorlayacağız.
Biz Türk ve Hazar ülkelerinden toplanan muzaffer orduyla,
Çin’i ve Hint ülkelerini dahi boğun eğdireceğiz.
Bu konuda Yüce Allah bize zemanet vermiştir.
Bunu sizin gibi hasta beyinler anlayamaz.
Ta ki keskin ılıçlarıyla yiğit Türk orduları sayesinde
İslam’ın hükümleri bütün ülkelere yayılana kadar mücadeleğe devam edeceğiz.
Kaydettiğimiz Türklerle ilgili genel bu bilgilerin yanı sıra Erken İslam kaynaklarında şahıs anlamında Türk komutanları, bilgileri, hükümdarları ve yöneticileri hakkında da özel bilgiler bulunmaktadır. Örneğin, Türk hakanının vasıfları hakkında Cahiz’in aktardığı geniş bilgi, Abbasî veziri Feth b. Hakan’la ilgili şair Behterî’nin şiirleri buna birer örnektir. Türkler hakkında Erken Arap kaynaklarında yer alan olumlu bilgilerin yanı sıra olumsuz görüşlerde bulunmuyor değil. Türkler hakkında en sert ve saldırgan ifadeler özellikle Kuteybe b. Müslim ve Yezid b. el-Muhalleb’in Horasan valiliği dönemine aittir. Örneğin Taberî, Yezid b. el-Muhalleb’in Dehistan ve Taberistan bölgesinde Türklere karşı seferini anlatırken, Arap komutanın şu yeminde bulunduğunu aktarmaktadır: “O, şayet kendisine zafer nasip olursa Türklerden akacak kanla yoğrulmuş undan hazırlanmış ekmek yemeğince oradan ayrılmayacağı ve Türklerin boyunlarından kılıcını çekmeyeceğine dair Allah’a yemin etmiştir”. Nitekim, Taberî, Yezid’in Cürcan bölgesinde 40.000 Türkü katlettiğini belirtmektedir. Kuteybe’nin yaptıkalrına gelince, Taberî, onun “Türkleri büyük küçük gözetmeden katlettiğini” yazmaktadır.
Doğal olarak Türkler de Araplara karşı sert önemlere el atmış, Kafkasya’da Hazarlar, Orta Asya’da ise Türkişler yüz yıl boyunca Araplar karşısında sedd gibi durmuşlardır.
Pazar, Temmuz 22, 2007
Buz Çağından Mektuplar...
Tarih ....
Ah Sevgili...
Dışarıda kar ve fırtına. Rüzgar aç köpek gibi saldırıyor. Bir ortaçağdayım. Zamansız ve hep karanlık bir çağ. Burada insanlar bin yıl yaşıyor, belki de daha çok. Ölüm korkusu hiç yok. En son burada birini 150 yıl önce gömmüşler. Köyün genci, modern çağın ihtiyarı yaşında. Evet, bitanem; bir yoklar diyarındayım. Olmayanları not ediyorum.
Tarih: 24 Şubat 2007. Hazar’a 5-6 km uzaklıkta bir köy. Sırtından koca bir nehrin geçtiği, en fazla ormanda kaybolmuş bir kulübe büyüklüğünde bir köy. Elektirik yok. En azı geldiğimden beri elektirikli bir nesne görmedim. Şimdi kar başladı. Bu tam bir yok oluş demek.
Haberleri kargalar getirir köye; her sabah posta kutusunda bulursun onları. Köyün posta kutusu kargaların rahat çığırabileceği kocaman çinarlar. Sabah burada çok sert. Bir sabahları sert, birde insanların bakışları. Donmak için birinin bakış alanında olman yeterli.
Isınmak için hergün odun yarmak zorundayım. Ellerimin derisi çürük bez parçası gibi yırtılmış. Geceler çakalların ağıtıyla uyumak. Bu sesleri hiç bir müzikte dinlememişsindir.
Karanlık... karanlık...
Senin olan bir şey var burada: insan kendisini bir şeyin sınırında hissediyor. Ama bu sınır ölüm değil. Garip, farklı bir şey; ama en çokta ölüme benziyor gibi. Veya bana öyle geliyor. Ama ölüm değil. Çünkü burada 500’den erken ölen genç sayılır.
Ha, insanlar neden bu kadar uzun yaşıyor diye soracak olursan, açıklayayım. Burada insanlar köyün ilk kurulduğu yıldan beri bütün bir tarihini yaşıyorlar. Anlattıklarına göre, Adem ve Havva da bu köyde dünyaya ayak basmış. Evrenin merkezi burasıdır, onlara göre. Doğrusunu söylemek gerekirse, bana göre de. Ancak, ilk insanlar bu köyde yaşamayı hak ediyorlar. İlk ve tek insan gibi yaşamayı.
Biliyorum, lanet olası bir batılı gibi sanki Afrika’da yamyamlar arasında düşmüş gibi anlatıyorum, bütün bunları sana. Aslında öyle değil. Yalan olan benim. Benim dışımda burada herşey gerçek. İnsan dışı olan da benim. Ve hiç yaşamamış olan da yine benim.
Burada ölümlerin az olmasının nedeni de sanırım açık. Bir elin parmakları köyün nüfusundan daha kalabalık gözüküyor. Daha dün, üç insanı bir arada gören bir amaca, neredeyse köy nüfuzunun çok arttığından şikayetlenecekti. Acaba, beş insanı bir arada görse ne diyecekti? Hiçbir şey! Sadece köyün yabancılarca işgal edildiğini düşünecekti.
Sarı amcanın (burada insanlara genelde lakablarıyla hitap edilir) koyununu dün kurt parçalamış, börtlen bitkisi köy arkının önünü tıkamış, en önemlisi ise komşunun ineği ayağını kırmış köyün haber ajansları gün boyu bu haberleri geçiyor. Bacalardan çıkan duman gibi ulaşıyor haberler bir evden ötekisine. Dünya burada hem çok küçük, hem de kocam gözüküyor.
Ben misafirim...
Bu, sanırsam iyi bir şeye benziyor.
05.05.07.
insan yaşlandıkça daha çok korkuyor.
Sanırım daha önce yaşlılık hakkında hiç bu kadar düşünmemiştim. Ve sanırım, hayatımda bu kadar çok yarım yazılar bırakmamıştım.
Üzülme diyen insanlardan korkuyorum. Her üzülme dediklerinde biraz daha üzüntüyü hatırlıyorum.
Gecelerden korkuyorum, gökyüzü bir daha açılmayacak gibi geliyor bana.
Sevgiden korkuyorum, ama bu korku için bir neden bulamıyorum.
Petrol lampasında yazı yazmaktan korkuyorum.
Çok korkak biri oldum.
Ah Sevgili...
Dışarıda kar ve fırtına. Rüzgar aç köpek gibi saldırıyor. Bir ortaçağdayım. Zamansız ve hep karanlık bir çağ. Burada insanlar bin yıl yaşıyor, belki de daha çok. Ölüm korkusu hiç yok. En son burada birini 150 yıl önce gömmüşler. Köyün genci, modern çağın ihtiyarı yaşında. Evet, bitanem; bir yoklar diyarındayım. Olmayanları not ediyorum.
Tarih: 24 Şubat 2007. Hazar’a 5-6 km uzaklıkta bir köy. Sırtından koca bir nehrin geçtiği, en fazla ormanda kaybolmuş bir kulübe büyüklüğünde bir köy. Elektirik yok. En azı geldiğimden beri elektirikli bir nesne görmedim. Şimdi kar başladı. Bu tam bir yok oluş demek.
Haberleri kargalar getirir köye; her sabah posta kutusunda bulursun onları. Köyün posta kutusu kargaların rahat çığırabileceği kocaman çinarlar. Sabah burada çok sert. Bir sabahları sert, birde insanların bakışları. Donmak için birinin bakış alanında olman yeterli.
Isınmak için hergün odun yarmak zorundayım. Ellerimin derisi çürük bez parçası gibi yırtılmış. Geceler çakalların ağıtıyla uyumak. Bu sesleri hiç bir müzikte dinlememişsindir.
Karanlık... karanlık...
Senin olan bir şey var burada: insan kendisini bir şeyin sınırında hissediyor. Ama bu sınır ölüm değil. Garip, farklı bir şey; ama en çokta ölüme benziyor gibi. Veya bana öyle geliyor. Ama ölüm değil. Çünkü burada 500’den erken ölen genç sayılır.
Ha, insanlar neden bu kadar uzun yaşıyor diye soracak olursan, açıklayayım. Burada insanlar köyün ilk kurulduğu yıldan beri bütün bir tarihini yaşıyorlar. Anlattıklarına göre, Adem ve Havva da bu köyde dünyaya ayak basmış. Evrenin merkezi burasıdır, onlara göre. Doğrusunu söylemek gerekirse, bana göre de. Ancak, ilk insanlar bu köyde yaşamayı hak ediyorlar. İlk ve tek insan gibi yaşamayı.
Biliyorum, lanet olası bir batılı gibi sanki Afrika’da yamyamlar arasında düşmüş gibi anlatıyorum, bütün bunları sana. Aslında öyle değil. Yalan olan benim. Benim dışımda burada herşey gerçek. İnsan dışı olan da benim. Ve hiç yaşamamış olan da yine benim.
Burada ölümlerin az olmasının nedeni de sanırım açık. Bir elin parmakları köyün nüfusundan daha kalabalık gözüküyor. Daha dün, üç insanı bir arada gören bir amaca, neredeyse köy nüfuzunun çok arttığından şikayetlenecekti. Acaba, beş insanı bir arada görse ne diyecekti? Hiçbir şey! Sadece köyün yabancılarca işgal edildiğini düşünecekti.
Sarı amcanın (burada insanlara genelde lakablarıyla hitap edilir) koyununu dün kurt parçalamış, börtlen bitkisi köy arkının önünü tıkamış, en önemlisi ise komşunun ineği ayağını kırmış köyün haber ajansları gün boyu bu haberleri geçiyor. Bacalardan çıkan duman gibi ulaşıyor haberler bir evden ötekisine. Dünya burada hem çok küçük, hem de kocam gözüküyor.
Ben misafirim...
Bu, sanırsam iyi bir şeye benziyor.
05.05.07.
insan yaşlandıkça daha çok korkuyor.
Sanırım daha önce yaşlılık hakkında hiç bu kadar düşünmemiştim. Ve sanırım, hayatımda bu kadar çok yarım yazılar bırakmamıştım.
Üzülme diyen insanlardan korkuyorum. Her üzülme dediklerinde biraz daha üzüntüyü hatırlıyorum.
Gecelerden korkuyorum, gökyüzü bir daha açılmayacak gibi geliyor bana.
Sevgiden korkuyorum, ama bu korku için bir neden bulamıyorum.
Petrol lampasında yazı yazmaktan korkuyorum.
Çok korkak biri oldum.
Cumartesi, Temmuz 21, 2007
Cumartesi, Mart 24, 2007
Yıldızı Çok Şehir'den...
Tatildeyim.
Bir süre daha dönmeyeceğim ve bu arada yazı eklemeyeceğim.
Nadir Marmara
Bir süre daha dönmeyeceğim ve bu arada yazı eklemeyeceğim.
Nadir Marmara
Perşembe, Ocak 25, 2007
“Hepiniz Hrandsınız, Hepiniz Ermenisiniz”
Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor.
Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.
Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.
Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?
Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.
Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.
Ve bir inançsızlık göstererek:
“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”
Son Not: Toplumların eb büyük günahı UNUTMAKDIR.
Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.
Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.
Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?
Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.
Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.
Ve bir inançsızlık göstererek:
“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”
Son Not: Toplumların eb büyük günahı UNUTMAKDIR.
Pazartesi, Ocak 22, 2007
AZİZ AUGUSTİNUS:Filozof görünümlü bir marifet üstadı
Vahyi kabul edenler için ilginç gelebilecek şekilde övgüyle (hamd) başlamış itiraflarına Aziz Augustinus daha da ilginci birçok noktada tipik bir skolastiğin yapacağı şekilde Onu Onun istediği şekilde övmenin yollarını arıyor olması.İnsan Yaratıcının "yaratan" olması için önemli koşullardan biri; kutsal kaynaklar bu anlamda modern bilimin aksine kronolojik bir saplantıya sığınmak yerine aşamalı bir olgunlaşmadan yana tavrını koyuyor ve "prometeyen insan" yerine "halife insanı" imliyor; hatta basbayağı gür bir şekilde haykırıyor.Her türlü eksikliğine,faniliğine günahkarlığına rağmen insan tam da belki bu yönlerinden dolayı Yaratıcının muhatap aldığı kutsal bir odak haline gelir ve insanın ağzıyla kendi Rabliğini tescil ettirir.İnsandan yana da durum çok farklı değil; o da kendisinden koptuğu, günah işleyerek düştüğü çoklu yanılsamadan tek hakikate geri dönme,ona tekrar eklemlenme yolunda onu her daim övmeye ve bir anlamda manevi gıdasını alarak beden hapishanesindeki direncini korumaya mecburdur. İnsan Yaratıcının kendisine yönelik yarattığı tek canlıdır zaten bu yönüyledir ki Yaratıcının temsilcisidir. Sınırlar içerisinde sınırsızlığa ancak bu kadar yakın olabilecek bir nitelikle donanmıştır. Ancak övgü için tanımanın-bilmenin gerekli olduğunu; bilmeden, tanımadan onun yerine bir başkasının çağrılabileceğini,onun tanınması yolunda da keyfi bir yol değil de "bildirilen" şekilde vahyin nüfuz ettiği doğrultuda bir yol tutturulması gerektiğini söylüyor muhterem Augustinus. Sen bize bildirildin paragrafın en sihirli cümlesi bu cümle ardından gelen oğul vurgusuyla birlikte Yaratıcının bilinmesi yolunda "oğul" u adeta vazgeçilmez bir "mutlak durak" haline getirmiş. Protestanlığın, metnin kendisini (incil) merkeze almasına kadar "oğul" vahyin ta kendisi ;bu anlamda "oğul" aracı bir put olarak düşünülmemelidir o yolun kendisini ışıklandıran kılavuzdur ve o kılavuz (gene başa dönerek) net bir şekilde vurgulandığı üzre insandır. Hristiyanlığın teslis şemasında oğula biçilen rol fazlasıyla merkezidir;hatta kimi durumda babayı ikinci plana düşürmektedir baba en üst makam olarak durumunu korusa da adeta statikleştirilmiştir. İnsan olan oğul diğer insanlarla üç aşağı beş yukarı anlaşmanın yolunu bulmuştur. İnsanı Yaratıcıya çağıran Yaratıcının belirlediği başka bir insandır. Bu anlamda metnin bağlamının da dışına sarkacak olursak denebilir ki hümanistlerin iddiasının tam da tersine olaraktan insanın en ciddi merkezileşme biçimi Yaratıcıya inanma şeklinde olmaktadır birisi özgürleştirme vurgusuyla başıboş bir sıkışma alanı inşa ederken öteki bağlanmanın ilerki düzeylerde nasıl bir sonsuz bir harekete dönüşeceğini bazen doğrudan bazen de batınî (ezoterik) bir biçimde dile getirir.
Çağırmanın kesin olarak gerektiğini dilimizin döndüğünce anlatmamızın hemen sonrasında başka bir sorun bizi beklemektedir eğer O bir yere gelecekse "nereye" gelecektir? Gene vahiyde defalarca dile getirildiği üzre O yeri ve göğü (hatta gökleri) yaratandır buradaki yer ve gökler yaratılan herşeye mekan olan alanı imler yani başkaca bir alan yoktur yaratıklar için Onun içinse böyle bir alanın olması söz konusu olamaz o halde O nereyi mekan olarak tutabilir? Augustinus için "ironi" veya dengi birşey var mı bilemem ama günümüzde böyle bir konuda düşünen insanın aklına bir mekâna sığmaya çalışan büyükçe birşey gelebilir. Yaratıcıdan bahsettiğimizde neyi kesin olarak bilebilirsek bunu da ancak o kesinlikte bilebiliriz aslında onun sığacağı (tabii ki bu sığma biçiminin nasıl olacağı üstünde sittin sene dursak fayda etmez) tek bir yer tarif edilmiştir: Ona inanan birinin temiz kalbi.Bu sığma biçiminde son derece ince olan nokta şudur ki onun sığacağı alanın genişliği değildir sorun,ancak temizliğidir. Ondan başka bir "şey" bulunamaz o kalpte yani temizliğin hemen sonrasında "tek" lik. Burada aklıma gelen herşeyi sistemli olarak sıralamaya kalksam zamanın bana fazlaca merhamet edeceğini sanmam dolayısıyla üstaddan biraz daha kopya çekeyim. Bu bölümde mekanın ruhuna ilişkin çok zekice çeşitlemeler mevcut. İnsanın neredeyse Yaratıcı kadar karmaşık olan "alanı" Yaratıcıdan yana olan belirsizliğin dengesini tekrar kuruyor. Hadi O yarattığına sığamadı diyelim (büyük ölçüde doğrudur) insanın derdi nedir peki? O yerin ve göklerin içindedir ama Yaratıcıyla temas ettiği andan itibaren onun için de mekan kalkar: Hem onun içinde hem onun için de! Yani tipik bir nesnellik ikisi için de aşılmıştır bu noktada iki öznedir karşımızda duran (belki de durmayan).
Şimdi dile getireceğimden o kadar da emin değilim ancak sanki Augustinus Sokratik bir metoda sahip: İfade ettiği şeylerin doğasında bir ayrıksılık var.Farklı zihinlerden bir aranjman yapıp onları ard arda sıralıyor ve sonunda kendi söylemek istediğine en yakın yerde sözü bitiriyor gibi. Ama onunki monolog; kendine başkalarının aklıyla ve ağzıyla sorup kendinde yeşertmeye çalıştığı Mutlak Akıl ile cevap veriyor. Yoksa sen bütün olarak her yerde varsın da hiçbir nesne seni bütün olarak sarmıyor mu? Soru kılığına girmiş bir cevaptır aslında Augustinus'un cevabıdır bu. Buraya varana kadar gene Tanrının nasıl yer tuttuğuna dair bir yığın ihtimali değerlendiriyor. Onunla dolmuş olan tüm yaratıklar onu içerirken onu sınırlamış mı olur yoksa zaten yaratıkların ona dair içerdikleri şey bizzat var olmaları mıdır? O hayat verense Onun dışındakiler de hayat alan dolayısıyla onun verdiğini alan, yani ondan birşey alıp ancak onunla "her ne ise o olan" dır. Ondan aşağıya doğru gelen bizi yukarıya götürür. Onun tenezzülü (alçalması) en iyi vahiyle açığa çıkar ki çok zaman vahyi de bizzat O "Kendisinden inen" olarak ifade etmiştir. Bizim Onunla kuracağımız irtibatın en sağlıklı parametreleridir aslında üstümüze dökülen ve bu yüzden bizi ayağa kaldırır yükseltir ilk maddi canlanma içinde ikinci bir manevi canlanma sağlar.
İşte bu en sevdiğim paragraf:Burada mükemmel olan; Augustinus'un, adeta vahyi taklit etmesi.Normal şartlarda yan yana gelmesi mümkün olmayan vasıf öbeklerinin Onda pek âlâ yan yana gelebileceğini gösteriyor. Onun doğaya dair her türlü tasarrufunun doğanın dışında ve mükemmel olan kaynağını, fiziksel olanın kavranmasında fizik ötesinin zorunlu olan gerekliliğini vurguluyor. İlişki kurmanın doğasında kuvvetle yer alan her iki tarafın da değişmek zorunda oluşu ilkesi Ondan yana işlemez oluyor. Daha önce mekana paralel olarak sorguladığı Tanrıyı burada zamana ilişkin sorguluyor aslında özellikle harekete ilişkin; ancak hareket eden için zaman vardır. Oluş bu anlamda harekettir ve Onun için oluş dolayısıyla hareket ve dahi zaman söz konusu değildir. Herkesin Kendisine bağlı olduğu, borçlu olduğu, muhtaç olduğu, herkesin her türlü duyguyu Kendisinden aldığı ama verdiği duyguların doğasında bulunan zaaflardan münezzeh olan, herkesi bir mekana sığdıran Kendisi maddi hiçbir mekana sığmayan, Kendisini denetleyecek hiçbir güç olmamasına karşın sanki denetleniyormuşçasına işini mükemmel yapan ve adeta hesap veren (vahyin doğasında insana mutlak buyurma değil aksine onunla anlaşma ona nelerin olup bittiğini iyice anlatma gayreti vardır) en güçlü şekilde seven (yaratışın temel motivasyonu sevgidir) ancak güçlü sevgilerdeki savruluş ve haddi aşan taşkınlığın aksine derli toplu ve dingin kalan hepsinden öte Kendisinden bütün bu çoklu biçimselliğin çıktığı tek ve mutlak Cevher hakkında ne söylenirse söylensin adeta birşey söylenmemişçesine merak uyandırmaya ve tüm bu çabaları (arama araştırma) kışkırtmaya devam edecektir. Hakkında söylenenler Onu anlama yolundaki beceriksizliğimizi ortadan kaldırmayacak olsa da üzerine konuşmaya değer tek Hakikat O'dur. Onun hakkında susup da başka her konuda konuşanlar aslında hiçbir ses çıkaramayan gevezelerdir.
Çağırmanın kesin olarak gerektiğini dilimizin döndüğünce anlatmamızın hemen sonrasında başka bir sorun bizi beklemektedir eğer O bir yere gelecekse "nereye" gelecektir? Gene vahiyde defalarca dile getirildiği üzre O yeri ve göğü (hatta gökleri) yaratandır buradaki yer ve gökler yaratılan herşeye mekan olan alanı imler yani başkaca bir alan yoktur yaratıklar için Onun içinse böyle bir alanın olması söz konusu olamaz o halde O nereyi mekan olarak tutabilir? Augustinus için "ironi" veya dengi birşey var mı bilemem ama günümüzde böyle bir konuda düşünen insanın aklına bir mekâna sığmaya çalışan büyükçe birşey gelebilir. Yaratıcıdan bahsettiğimizde neyi kesin olarak bilebilirsek bunu da ancak o kesinlikte bilebiliriz aslında onun sığacağı (tabii ki bu sığma biçiminin nasıl olacağı üstünde sittin sene dursak fayda etmez) tek bir yer tarif edilmiştir: Ona inanan birinin temiz kalbi.Bu sığma biçiminde son derece ince olan nokta şudur ki onun sığacağı alanın genişliği değildir sorun,ancak temizliğidir. Ondan başka bir "şey" bulunamaz o kalpte yani temizliğin hemen sonrasında "tek" lik. Burada aklıma gelen herşeyi sistemli olarak sıralamaya kalksam zamanın bana fazlaca merhamet edeceğini sanmam dolayısıyla üstaddan biraz daha kopya çekeyim. Bu bölümde mekanın ruhuna ilişkin çok zekice çeşitlemeler mevcut. İnsanın neredeyse Yaratıcı kadar karmaşık olan "alanı" Yaratıcıdan yana olan belirsizliğin dengesini tekrar kuruyor. Hadi O yarattığına sığamadı diyelim (büyük ölçüde doğrudur) insanın derdi nedir peki? O yerin ve göklerin içindedir ama Yaratıcıyla temas ettiği andan itibaren onun için de mekan kalkar: Hem onun içinde hem onun için de! Yani tipik bir nesnellik ikisi için de aşılmıştır bu noktada iki öznedir karşımızda duran (belki de durmayan).
Şimdi dile getireceğimden o kadar da emin değilim ancak sanki Augustinus Sokratik bir metoda sahip: İfade ettiği şeylerin doğasında bir ayrıksılık var.Farklı zihinlerden bir aranjman yapıp onları ard arda sıralıyor ve sonunda kendi söylemek istediğine en yakın yerde sözü bitiriyor gibi. Ama onunki monolog; kendine başkalarının aklıyla ve ağzıyla sorup kendinde yeşertmeye çalıştığı Mutlak Akıl ile cevap veriyor. Yoksa sen bütün olarak her yerde varsın da hiçbir nesne seni bütün olarak sarmıyor mu? Soru kılığına girmiş bir cevaptır aslında Augustinus'un cevabıdır bu. Buraya varana kadar gene Tanrının nasıl yer tuttuğuna dair bir yığın ihtimali değerlendiriyor. Onunla dolmuş olan tüm yaratıklar onu içerirken onu sınırlamış mı olur yoksa zaten yaratıkların ona dair içerdikleri şey bizzat var olmaları mıdır? O hayat verense Onun dışındakiler de hayat alan dolayısıyla onun verdiğini alan, yani ondan birşey alıp ancak onunla "her ne ise o olan" dır. Ondan aşağıya doğru gelen bizi yukarıya götürür. Onun tenezzülü (alçalması) en iyi vahiyle açığa çıkar ki çok zaman vahyi de bizzat O "Kendisinden inen" olarak ifade etmiştir. Bizim Onunla kuracağımız irtibatın en sağlıklı parametreleridir aslında üstümüze dökülen ve bu yüzden bizi ayağa kaldırır yükseltir ilk maddi canlanma içinde ikinci bir manevi canlanma sağlar.
İşte bu en sevdiğim paragraf:Burada mükemmel olan; Augustinus'un, adeta vahyi taklit etmesi.Normal şartlarda yan yana gelmesi mümkün olmayan vasıf öbeklerinin Onda pek âlâ yan yana gelebileceğini gösteriyor. Onun doğaya dair her türlü tasarrufunun doğanın dışında ve mükemmel olan kaynağını, fiziksel olanın kavranmasında fizik ötesinin zorunlu olan gerekliliğini vurguluyor. İlişki kurmanın doğasında kuvvetle yer alan her iki tarafın da değişmek zorunda oluşu ilkesi Ondan yana işlemez oluyor. Daha önce mekana paralel olarak sorguladığı Tanrıyı burada zamana ilişkin sorguluyor aslında özellikle harekete ilişkin; ancak hareket eden için zaman vardır. Oluş bu anlamda harekettir ve Onun için oluş dolayısıyla hareket ve dahi zaman söz konusu değildir. Herkesin Kendisine bağlı olduğu, borçlu olduğu, muhtaç olduğu, herkesin her türlü duyguyu Kendisinden aldığı ama verdiği duyguların doğasında bulunan zaaflardan münezzeh olan, herkesi bir mekana sığdıran Kendisi maddi hiçbir mekana sığmayan, Kendisini denetleyecek hiçbir güç olmamasına karşın sanki denetleniyormuşçasına işini mükemmel yapan ve adeta hesap veren (vahyin doğasında insana mutlak buyurma değil aksine onunla anlaşma ona nelerin olup bittiğini iyice anlatma gayreti vardır) en güçlü şekilde seven (yaratışın temel motivasyonu sevgidir) ancak güçlü sevgilerdeki savruluş ve haddi aşan taşkınlığın aksine derli toplu ve dingin kalan hepsinden öte Kendisinden bütün bu çoklu biçimselliğin çıktığı tek ve mutlak Cevher hakkında ne söylenirse söylensin adeta birşey söylenmemişçesine merak uyandırmaya ve tüm bu çabaları (arama araştırma) kışkırtmaya devam edecektir. Hakkında söylenenler Onu anlama yolundaki beceriksizliğimizi ortadan kaldırmayacak olsa da üzerine konuşmaya değer tek Hakikat O'dur. Onun hakkında susup da başka her konuda konuşanlar aslında hiçbir ses çıkaramayan gevezelerdir.
İslâm geleneğinde kabir meleklerinin ölen kişiye "Rabbin Kim?" diye sorduğu kabul edilir. Tasavvuf üstadlarından Bâyezid-î Bistami' nin "Kimin kuluyum" diye cevap verdiği hikâye edilir. Augustinus'un buradaki tavrı belki de bin yıllardır süregelen irfan geleneğine son derece uygun düşmektedir. Sahip olmak, sahip çıkmaktan önce sahip olunmak, sahip çıkılmak burada çok naif bir paslaşma söz konusudur Tanrı insanı muhatap alarak Kendi makamını insanın ağzıyla onaylamak ister olgunlaşmış irfan sahibi insan ise Onun tenezzülüne aynı tenezzülü tekrarlayarak karşılık verir. İnsan Tanrının yaratıcılığına sahip çıkar ancak bu sahip çıkışının değer kazanması için Tanrının da kendisine "insan" olarak sahip çıkmasını ister.(Modern dünyanın değerleri arasında birey olmak sanki kul olmaktan daha üst seviyede bir "kendine sahip çıkma" olarak algılansa da son kertede bunun belirsiz bir menfez hediye etmekten öte anlam taşımadığı açıktır.) Her nedense Tanrı ile kurulan ilişkinin itaat ve teslimiyet biçiminde olması modern zihinlerde katı bir tutsaklık şeklinde belirse de aslında bu durum kişinin kendi olmayan parçasından sıyrılarak "Kendisiyle" buluşmasından başka birşey değildir.Asıl ölüm doğarak bu dünyaya gelmekse (her türlü eksiklik içinde sınırlı bir varoluş) asıl doğum ölerek sınırlardan kurtularak Ona kavuşmaktır yani üstad Augustinus'un lâtifane buyurduğu gibi "ölmemek amacıyla yüzünü görebilmek için ölmek istiyorum"
Onun tarafından sahip çıkılmak istense de kusurlar çoktur ve ona layık olmamanın korkusu sevginin yoğunluğuna paralel artacaktır. En üst makamdaki misafiri ağırlamak için yoğun bir hazırlık gereklidir,aslında bu gereklilik gelecek olandan talep edilmemektedir ama ağırlayacak olan Onu kendinden bile sakındığı kıskandığı için deli divane olmaktadır takva diye terimleşmiş bulunan bu hâl korkudan ziyade sevgiye yakındır bu yoğunlukta bir sevgiyi barındıran kişi "nasıl olsa biz onu ağırlayamayız aman boş ver" diye düşünemez bu durum tipik bir "varamasam da yolunda ölürüm" algılayışını içerir. Mekâna dönecek olursak Onun geldiği yerde Ondan gayrısının barınamayacağının bilinciyle ciddi bir temizliğe girişilir. Bu temizlik bitmez: Kişi için, ne olursa olsun yarım bir temizlik olarak kalmaya mahkumdur. İşin fevkalade sevimli paradoksu şudur; temizliğin yarım kalacağı kesindir bu kişi tarafından bilinir ancak bu onun inanılmaz bir motivasyonla temizliğe kalkışmasını engellemez yeterince olgun olmayan insanlarda bu bilgi son derece zararlı bir hâl alır ve densizlikle atbaşı bir gevşekliğe neden olur Onun sahip çıkmasına mazhar olmak için manevi mekândaki temizlik çabası sarsılmaz ve sürekli olmalıdır. Onun sahip çıkışı sahip çıkılma arzusuyla denklik taşır. Onun huzurunda olmayan herhangi birşeyden bahsedilemeyeceği için temizlik yetersiz olsa da hatalar hadsiz bir çoklukta insanın her yanını sarsa da ondan yüz çevirmek başka bir merciye başvurmak imkânı yoktur.
Ona başvurmak tek yol olduğundan ve kusurlardan tamamıyla kurtulmak mümkün olmadığından bol bol af dilemek olgun bir insanın yapacağı en iyi şeydir. İnsanın tuhaf ve abuk sabuk her türlü eylem biçimine tanıklık ettiği halde onu aşağılamayan ve ona her durumda kucak açan sadece Tanrıdır. Dünyaya gelmesinde insana aracılık yapan anne ve babasının bile Onun sağladığı imkânlara başvurmaksızın kendi katkılarını kaliteli ve sağlıklı bir şekilde sürdürmeleri mümkün gözükmemektedir.Öyle ki bebeğin ilk birbuçuk iki yıl en temel besini olan sütün miktarına bile annenin müdahalesi yoktur. Tanrının hediyesi olan bebeğe gene Tanrının hediyesi olan süt Tanrının insana yüklediği en yoğun duygusallık biçimi olan annelikle ve ona en uygun enstrüman olan memelerle en ölçülü şekilde ulaştırılıyordu. Buradaki iyilikler dizisi ve onun kesin kaynağı olan Tanrının iyiden iyiye vurgulanmasıyla Onun insan üstündeki etkisi ve verdiklerinin, Ona sığınmak için yeterli bir gerekçe sağladığı dahası zaten Ondan başka veren olmadığı için tek yetkilinin de zaten O olduğu hatırlatılıyor. Üstad Augustinus, Efendisinin karşısındaki sorumluluğunun,muhataplığının izini sürmeye koyuluyor ve ilkin taleplerini dile getirmede kullandığı ağlamasını ilkel bir dile benzetiyor. Bebeğin belirsiz dilinin günümüzde bile yeni yeni çözülmeye başlandığını düşünürsek o dilin gerçekleri yansıtmadığını söylerken pek de haksız sayılmaz. Bebeğin ölçüsüzlüğüne duygularının ve davranışlarının hamlığına ve davranışlarındaki içgüdüselliğin yoğunluğuna da değiniyor ve gene onun yetişkinler karşısında elindeki sınırlı malzemeyle bile olsa nasıl parlak bir zafer kazandığını belirtiyor. İnsanın hayatındaki pek kısa bir dönem olarak bebekliğin de geçip gittiğini hatta öldüğünü bu durumda insanın kademe kademe azaldığını oysa Tanrının tüm zamanı yöneten olmasıyla bu azalmanın eskimenin ölmenin nasıl da dışında durduğunu görüyoruz. Bebekliğin bitimiyle çocukluk ve onun bitimiyle de yetişkinlik başladığına göre yani her biri ötekinin hem sonu hem başı olduğuna göre bebeklik neyin sonu ölüm neyin başlangıcı? Öncesiz ve sonrasızlık yalnızca Tanrının özelliği onun dışındaki herşeyin bir başlangıcı ve sonu var öyle ise hamilelik ile bir maddeye dönüşen somut hale gelen insan için bundan önce farklı bir kademe var mı? Yoksa bunları düşünmek fazlasıyla yersiz mi, bize düşen sınırlı oluşumuzu kabul edip sonsuz ve sınırsız olanı övmek mi? Tanrı bilme çabasını yadsımaz ama kimsenin bu çaba içinde sıkıntı batağına gömülmesini de istemez herkes kendi gücü doğrultusunda bu çabayı sürdürmelidir. En sıradan insanlar bile etraftaki verilerden hareketle çıkarsama yaparak bazı şeyleri kendileri için daha anlaşılır kılabilmekteler. o halde biz de nasıl ortaya çıktığımızı işaretler aracılığıyla bulabilir miyiz? Belki de bulamayız aslında tipik bir simetri metoduyla ölüme dair olan belirsizliği doğuma da taşıyabiliriz. Batının batısıyla doğunun doğusunun aynı olması gibi ölümün ölmesiyle doğumun doğması mümkün mü? Tanrı katında yaşadığımız ve yaşayacağımız herşey aynı an içinde ise bebekliğin öncesine dair merakımız yersiz O değil mi ki binlerce farklı topluluğu sahneye çıkardı ve sonra onları kaldırıp yerine bizi koydu ve yarın bizi de bir başkasıyla değiştirecek. (Augustinus bunları yaklaşık 1600 yıl önce yazmış bu bile yeterince ilginç değil mi?) İrfan arayışı zorlu bir yolculuktur ve bazen insan bunca farkındalığı bir kenara bırakıp eski cahil günlerine dönmeyi isteyebilir bu durumda Tanrıya koşulsuz inanıyor olmak bunca soru ve sorunla boğuşmaktan iyidir.
Bu bölümde bebekliği, bir bilinmeyen,karanlık dönem olarak kurcalamaya devam ediyor. Hristiyanlıkta yer alan günahkâr doğma dogması belki onun bu durumu fazlasıyla kurcalaması için yeterli bir faktör oysa tuhaf olan günahı kesin olarak kabul etmesine rağmen onu Tanrı ile irtibatlandırmaması. Bebeğin memeye saldırmasıyla yetişkin bir insanın yemeğe saldırması arasında ciddi bir benzerlik bulması fazlasıyla zorlama gibi birinde salt içgüdüsellikten bahsetmek mümkünken ötekinde devreye zihin girdiğinden kişi zihinsel bir süreç ile beraber eyleme kalkar ve duruma göre eylem ölçülü ya da ölçüsüz olabilir. Belki de burada denemeye çalıştığı şey Tanrısal zamansızlığı insana uydurmaya çalışmak bebeklikten ölüme tüm devrelerdeki davranış modellerini eş bir prensibe monte etmek. Bebeğin buyurganlığını yetişkin insanın buyurganlığındaki iktidar fetişiyle eşitlemek ne olursa olsun nafile ve anlamsız bir çaba gibi geldi bana bu yönüyle bölümler arasındaki en zayıf halkanın burası olduğunu söyleyebiliriz.Kedilerin meme mücadelesi ile bebeğin süt kardeşiyle yaptığı mücadele arasında en ufak farklılık yok bana göre. İnsan her ne kadar Tanrının muhatap aldığı en üst kademedeki varlık ise de bu onun gözünü açtığı andan itibaren davranışlarının kesin sorumlusu olduğunu göstermez. İnsanın olgunluk serüveni doğumuyla başlar herşey ona verili olsun ya da sonradan verilsin fark etmez ister bunları azar azar hatırlayarak istersen dışarıdan depolayarak kendisini inşa eder ilerde belli içgüdüsel hareketlerden vazgeçecek olması onun yapıldığı zaman diliminde kötü olduğunu göstermez ayrıca bu Tanrısal merhamete de terstir. Eylemlerine dair hesap vermesi için iradesinin eylemlerinin derininde yatan ahlâki seçeneğe elverişli hale gelmesi gerekir. Hayatın ilk dönemine dair saplantılı sorgusu devam ediyor Aziz Augustinus'un ancak ciddi sıkıntılar çekerek Tanrıya son bir hamle daha yapıyor onun bebeğe verdiği tüm vasıfları sağladığı tüm yetenekleri bir bir sayıp döküyor ama dışardan gözlem yaparak yaptığı kıyaslarda çok başarılı sayılmaz Augustinus karanlıktan çıkaramıyor kendisini hesaplaşması bir yönüyle yarım ve zayıf kalıyor ille de masum olmadığını haykırıyor ille de bebekliği karanlık alanda konumlandırıyor ve sonunda pes ediyor sanki bu biraz Wittgenstein'ın bilinmeyene dair tercih ettiği sükûta benziyor. İyi ki de öyle oluyor.
Ord. Prof. APAŞ PAŞA
Emekli eskataloji uzmanı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)