Cuma, Ağustos 18, 2006

Peçenekler



VIII. Yüzyılın başlarına kadar Karahanlılar’ın (Karluklu Devleti’nin) kuzey komşuları arasında Peçenekler’de bulunuyordu. Peçeneklerin menşeî, etnik yapısı bugüne kadar kesin olarak çözülememiştir. Mevcut kaynaklar onların genelde batıya göç etmesinden sonraki dönemleri hakkında bilgiler vermektedir. İdil nehriyle Aral çevresi arasında barınan toplulukların konumu hakkında, tarih literatüründe iki türlü açıklama bulunmaktadır: Bir kısım Rus ve Avrupalı tarihçiler VI-XI. Yüzyıllar arasında bölgede barınan kavimlerin etnik yapısında yerel (Ari, Sak, Yüeçi) unsurlar aramaya çalışmışlar; bu tezin karşısındakiler ise bu kavimlerin Türk olduğunu vurgularken, menşelerinin netlik kazanmasında bir sıra güçlükle karşılamışlardır.
Peçenekler’in Töles boylarından oldukları ileri sürülüyorsa da[1], Tölesler’in hangi grubuna katıldıkları ve ana kümeden ne zaman ayrıldıkları hakkında kesin bilgiler verilmemektedir. F. Sümer, Peçenekler’in Töles boylarından olduğunu kabul ederken, bir eserinde onları On-oklar’ın Tulu, diğer bir eserinde ise Nu-şe-pi koluna dahil eder[2]. Peçenekler’le ilgili ilk bilgiler 710 yılına aittir. Bu hususta H. Salman şöyle bir açıklamada bulunmaktadır: “712 yılında Soğd halkını nizama kavuşturmak maksadıyla Bilge ve Kültegin büyük bir orduyla Seyhun nehrini geçip Demir Kapıya kadar gidiyorlar. Onlar bu seferde iken 710 sonrası zorla Teber’e iskan edilen Kara-Türgişler (Nou-che-pi oymakları) isyan ederler ve Göktürklerin düşmanı gibi görünen Otrar yakınındaki Peçenekler (Kenger kabilesi) tarafına geçiyorlar”[3]. Müellif, Peçenekleri Otrar çevresinde gösterirken, onları Kenger boylarına dahil eder. H. Salman’ın Kenger dediği kavim, eski Türk boyu olan Kengerler, daha sonraki dönemlerde de Kengeres veya Kangar/Kanğlı boylarıdır. Peçenekleri Kengerlerle özleştiren ilk tarihçi Rus araştırmacı P. Golubovskiy olmuştur[4]. Bu görüşe daha sonra Grumm-Grjimaylo katıldı[5]. Daha sonra L. Gumilev ve en sonda S. Klyaştornıy bu görüşe destek olmuşlardır[6]. H. Salman, Klyaştornıy’ın görüşünü olduğu gibi benimsemiştir. Türk tarihçilerinden A. N. Kurat ve F. Sümer’de net olarak Peçeneklerin menşeini açıklamış değillerdir[7]. Bunlardan A. N. Kurat, İstahrî ve Kaşgarlı’nın görüşünü benimseyerek, “Peçenekler, Oğuz zümresinin on dokuzuncu boyuna mensupturlar” açıklamasından sonra bunların adlarının anlamı üzerinde durmaktadır[8]. Bu durumda, Peçeneklerin Kengerlerden ve Töleslerden türediklerine dair iki görüş ortaya çıkmaktadır. Aslında Kengerler’de Töleslerin bir boyu olduğundan Peçenekler’in köken olarak Tölesler’in türemeleri olduğu anlaşılmaktadır, ancak Töleslerin hangi boyundan oldukları bilinmemektedir. Bu iki görüşe karşılık bir üçüncü görüş daha bulunmaktadır. E. Konukçu bir çalışmasında “Keng veya Kanglar’ı Peçenek camiasına giren topluluklar olarakta bilinmektedir” açıklamasında bulunmuştur[9]. Konunun etkin araştırmacılarından A. Taşağıl, Peçeneklerin Orta Kazakistan’da ortaya çıktığını, Batı göktürklerinden İşbara Kağan’ın 634 yılında yaptığı yeni boy düzenlemeleri sonucunda teşekkül ettiğini belirtmektedir[10]. Ona göre, onların ilk yurdu Issık göl-Balkaç arası bölgeler olacaktır. A. Taşağıl, Peçenek boylarını sıraladıktan sonra onlardan İrtim, Çor ve Yula boylarının daha soylu sayıldıklarnı ve onlara Kanger denildiğini belirtmektedir[11]. Anlaşılan, A. Taşağıl bir öncekilerin çıkmazlarına son vererek Kangar/Kenger adını Peçeneklerin ilk üç boyu için tasarlamaktadır.
Bilindiği gibi, 700 tarihinden önce Peçenek adına hiçbir kaynakta rastlanmaz. Öte yandan, 710-712 yıllarında aniden adlarının tarih sahnesine çıkışı ve özellikle Göktürkler’in düşmanı gibi Otrar çevresinde oturduklarından söz edilmesi çok ilginçtir. Nitekim, Göktürkler karşısında tavır takınacak kadar yetkin bir güç olmaları için uzun zamandan beri siyaset sahnesinde olmaları gerekiyor. Işte bundan dolayı onları Kangar gibi köklü ve eski bir boyuna dahil olabileceği ihtimali güç kazanmış olmalıdır. Aksi taktirde, F. Sümer’in ihtimal verdiği gibi Tölesler’den bir boy ise, ana kitleden yeni ayrılmış olacaklarından kendi varlıklarını bu kadar erken ve etkin bir şekilde ortaya koymaları kuşku uyandırmaktadır. Zira öte yandan Çin kaynakları Tölesler arasında onlardan söz etmemektedirler. Buradan anlaşılan Peçenekler, Töleslerden oldukça erken dir dönemde ayrılmış olan Kangar, yani Kanğlı boyları arasından çıkmışlardır. Bir diğer husus, Peçenekler Orta Asya’daki bütün kavimlerle (Hazar, Kıpçak, Karluk, Oğuz), tabiri caizse önlerine çıkan her güçle uğraşmış savaşçı bir topluluk olmuşlardır[12]. Gumilev’e göre, “Balhaş ile Aral arasında kalan daha güney kesimleri K’ang-chü veya Kang devletinin hakimiyetindeydi. Bu bölgede esasen fazla insan yaşamıyordu, ama burada yaşayanlar daha kültürlü ve bağımsızdırlar. Buranın sakinlerine Türkçe ‘Kang-er’ – ‘Kanglı kişi’ deniliyordu, fakat VIII. Yüzyıla gelindiğinde Ruslar tarafından Grekçe ‘Patsznak’ veya Peçenek ismiyle tanınmaya başladılar”[13]. Bu durum, Peçeneklerin Kang boyları arasından çıktığını gösteriyor. Ancak, bu görüş hâlâ netlik kazanmış değildir. Kaynaklar ve açıklamalar Peçeneklerin kökenini Kang-chüler’e götürmektedir. Aslında, Peçeneklerin menşeini Töles ve Kangarlara bağlayan her iki görüşte doğru kabul edilebilir. Eğer, Kangarlerın Töleslerle olan bağlılığı tam olarak çözülür ise Peçenek sorunu da açıklığa kavuşacaktır.
710-712 yıllarında adları Otrar bölgesinde geçen Peçeneklerin varlığına ilişkin bir sonraki kayıtlar, onları Aşağı Seyhun ve Aral Gölü çevresinde gösterir[14]. Araştırmacılar, “Kara Türgiş oymakları (Nou-che-pi) daha 712’de Peçeneklerin Kenger kabilesiyle Seyhun boylarında komşu” olduklarını belirtirler[15]. F. Sümer’e göre, Peçenekler, “Balkaş Gölü ile Sarı Su yönünden Aşağı Seyhun boylarına göç etmişlerdir”[16]. Peçeneklerin bu bölgeleri terk etmelerinin esas nedeni olarak Karluk baskısı gösterilmektedir[17]. Peçeneklerin yeni yurtlarına kalabalık bir biçimde göç ettikleri bilinmektedir. Zira bu dönemde Peçenekler 8 boy ve 40 obadan müteşekkillerdi. Peçenek boyuna dahil sekiz kabilenin adları şunlardır: İrtim/Ertim, Çor, Yula, Kulpey (Köl Beğ?), Karı Bey, Talmat, Kopun ve Çopan. Bunlar arasında üçü, yani İrtim, Çor ve Yula Peçeneklerin en yiğit ve en soylu boyları olarak gösterilirler. Bunlara yiğitliklerdinden dolayı Kangar denilmekteydi[18]. Peçeneklerin bu güce ulaşması 766 yılından sonra gerçekleşmiş olmalıdır. Göktürk hanedanlık tahtını Uygurlara kaptıran Karluklar On-ok boylarının topraklarına egemen olmak ve ekndi devletlerini kurmak için büyük uğraş veriyordular. Karluklu yönetimini kabul etmeyenler ise göç etmek zorunda kaldılar. Karluklu etkisiyle bölgeyi terk ettikleri bilinen boylar arasında Oğuzlar ve Peçenekler de bulunmaktadır.
Yeni yurtlarında Peçeneklerin komşularıyla ilişkisi çetin ve kavgalı geçmkteydi. “Onlar, Aral-Hazar Denizi arasındaki topraklarda da Harezmliler’le komşu olmuşlardı”[19]. Sır-Derya’nın aşağı kısımlarında Karluklu Devleti, Aral Gölü çevresinde Oğuzlar, kuzeyde Kimekler, kuzey-batı taraflarında Hazarlar’la sınır oluşturan Peçenekler sürekli olarak şu ve bu Türk kavimiyle savaşıp duruyorlardı. Aslında bölgedekiler de onların gelişini pek hoş karşılamamışlardı. Zaten, oldukça dar olan otlak araziler yeni bir misafiri kabul edecek kadar zengin değildi. Peçeneklerin en acımasız düşmanları hiç şüphesiz Karluklulardı. Onların yüzünden bölge bölge sürüklenip durdular. Üstelik, Karluklular diplomak olarak diğerlerinde de başarılı sayılıyorlardı. Hasımlarını çökeltmek için kendi düşmanlarıyla bile gerektiğinde dost oluveriyordular. Karluklular, bir kere Peçenekleri topraklarından kovaladıktan sonra, onların peşini hiç bırakmamışlardı. Geniş On-ok sahasını ele geçirmelerinin ardından Araplar, Çinliler, Uygurlar’la uğraşıp duran Karluklar, Oğuz ve Peçenekleri de sık sık rahatsız etmişlerdi. Belki de Karluklular’ın çevrelerindeki toplulukları sindirmek gibi hedefe yönelik bu politikaları sonucunda kuzey kavimleri Kitaylar’a kadar Karahanlılar’a saldırmaktan hep çekiniyor olmuşlardı. Özellikle, Kıtan saldırıları öncesinde başlayan göçler, hatta Selçuklu göçleri dahi Karahanlı coğrafyası dışındaki bölgeleri tercih etmişlerdi.
Karluklu-Peçenek savaşlarının tarihi muhtemelen 740 yılı sonlarına dayanmaktadır. Çünkü, 740 yılında Göktürk Devleti’nin dağılması üzerine taht uğrunda Uygur, Basmıl, Karluk boyları arasında kıyasıya bir mücadele başladı. Tahtı önce Basmıllar’a, ardından da Uygurlar’a kaptıran Karluklar Balkaş’ın aşağılarına inerek yirmi seneden kısa sürede hızla On-ok sahasında yayılmaya başlarken, ardından güçlü Türgiş hanedanlığına son verip, Fergan’a üzerinden Araplar’ın Maveraünnehr’deki üslerine saldırmaya başladılar. Anlaşılan bu boylar arasında Peçenekler, Karluklu egemenliğini kabul etmeyince, yurtlarını bırakana değin onlarla sürekli çarpışmak zorunda kalmışlardı. Bu savaşların Karluklar lehine sonuçlandığı bir gerçektir. Nitekim, Peçenekler göç ederek onlardan kurtulmanın en iyi çözüm olacağını düşünmüş olmalıdırlar. Ne var ki, Karluklular onların peşini kolay kolay bırakacak gibi gözükmüyorlardı. 775 yılında Karluklu-Oğuz ittifakı Peçenekler’e ağı bir darbe daha indirdi[20].
Peçenekler’in el koydukları topraklar daha ziyade Oğuzlar’ın hareket alanı olarak biliniyordu. Onların da bu bölgelere yayılışları Göktürk sonrasına, yani muhtemelen 760 yılı sonrasına rastlamaktadır[21]. Anlaşılan, Peçenekler’in asker ve boy bakımından kalabalık olması Oğuzlar’ı eski düşmanları Karluklar yanında ittifaka zorlamıştı. Öte yandan, Oğuzlar Karluklular’la ihtilaflı oldukları dönemlerde Kimekler’le irtibata geçerek Peçenekler’e karşı kendi yanlarında yer almalarını sağlamışlardı. Bu dönemlerde Peçenekler tam olarak Sır-Derya vadisi ile Aral sahili civarında geziniyorlardı[22]. Karluklu-Peçenek ve Peçenek-Oğuz savaşları IX. Yüzyılın sonlarına kadar bütün hızıyla sürmüştür. 798-802 yılları arasında Karluklular peşpeşe Peçenekler’e büyük darbeler indirdiler[23]. Daha sonra gelen Oğuz saldırıları, gelişlerinden beri bir türlü rahata erişmeyen bu boyların bir kere daha yerlerini değiştirmek zorunda bıraktı[24]. Yaklaşık 850-900 yılları arasında Peçenekler kuzey istikametinde göçlere başladılar. Arta kalanları Oğuz boylarına katılarak Selçuklu döneminde 24 boydan biri haline geleceklerdir. F. Sümer ve R. Genç’in açıklamalarına göre, muhtemelen Peçenekler Seyhun’a uğramayıp direk olarak Karluklu baskınını yedikten sonra ana yurtları Isık Göl’ün doğu ve kuzey yörelerinden doğruca Cim, yani Emba ve İtil arasına gitmiş de olabilirler[25]. Ancak, bu görüş, Seyhun boylarında Karluklu –Peçenek savaşlarının varlığı ve ayrıca Oğuz-Türkmen rivayetlerden pek olanaklı gözükmemektedir. Peçenekler’in, X. Yüzyıl başlarında Emba ile Yayık nehirleri arasına kaydıkları bilinmektedir[26]. A. Taşağıl’a göre, Peçeneklerin bir kısmı kuzeye göç etmeyerek Oğuzlar arasına katılmışlardı[27]. Nitekim, Oğuzlar arasında yer alan Peçeneklerin varlığını başka türlü açıklamamız imkansızdır[28]. Taberî ve İbnü’l-Esir’in 716 yılında rivayet ettikleri Dehistan bölgesine Sul et-türkî liderliğinde yapılan baskınların[29], iddia edildiği gibi Peçenekler’le pek bir bağlantısı olmasa gerek[30]. Daha X. Yüzyılın başlarında Peçenek adı Rus literatürüne girmeye başlar[31]. Bu dönemde Oğuz Yabgu Devleti kuruluşunu tamamlamış, eski düşmanları Peçenekleri Hazarların üzerine kışkırtmışlardı. Ama Hazarlar’ın ani saldırısına uğrayan Peçeneklerin büyük bir kısmı Kara Denizin kuzey bozkırlarına çekilmek zorunda kalmışlardı[32]. Peçeneklerin bundan sonraki faaliyetleri bizim konumuzun dışında kalmaktadır. Dolayısıyla, Karluk iktidarını kabul etmeyen Peçenekler çileli bir yolçuluk döneminin ardından Hazar ve Karadenizin kuzeylerine kadar sürüklenerek Orta Asya’nın sınırları dışına itilmişlerdir.
[1] F. Sümer, Oğuzlar, s. 44;
[2] F. Sümer, Eski Türklerde, s. 49-50; Oğuzlar, s. 44;
[3] H. Salman, Türgişler, s. 36;
[4] P. Golubovskiy, Peçenegi, torki i polovtsi do naşestviya tatar, SPb. 1884, s. 55;
[5] Grumm-Grjimaylo, Zapadnaya Mongolya, s. 314;
[6] L. Gumilev, Eski Türkler, s. 331, 417, 455; S. G. Klyaştornıy, “Orhon Abidelerinde Kengü’nün Kavmi – yer adı”, çvr. İ. Kaynar, Belleten XVIII/69, Ank. 1954, s. 98;
[7] A. N. Kurat, Peçenekler, İA, IV, s. 537; aynı müel, Peçenek Tarihi, İst. 1937, s. 22-26; F. Sümer, “Peçenekler: IX-XII. Yüzyıllarda Yaşamış Ünlü Bir Türk Eli”, TDA, İst. 1995, Sayı: 94; aynı müel, “Bayandır, Peçenek ve Yüreğirler”, AÜDTCF Dergisi, XI/2-4, Ank. 1954 (ayrı basım);
[8] A. N. Kutar, Peçenek Tarihi, s. 23;
[9] E. Konukçu, Kuşan ve Akhun Tarihi, s. 114;
[10] A. Taşağıl, Göktürkler II, Ankara 1999, s. 65 ved.
[11] A. Taşağıl, “İslam Öncesi Devrede Orta Asya’da Yaşayan Türk Boyları”, Türkler Ansikloedisi, c. 2, Ankara 2002, s.347; aynı müel., Çin Kaynaklarına Göre, s. 98.
[12] L. Gumilev, Eski Türkler, s. 455;
[13] L. Gumilev, Hazar Çevresinde, s. 284;
[14] F. Sümer, Eski Türklerde, s. 50, n. 97;
[15] H. Salman, Türgişler, s. 85; Daha geniş bilgi için bkz. Klyaştornıy, Kangü Kavmi, s. 97-104;
[16] F. Sümer, Oğuzlar, s. 44;
[17] F. Sümer, Oğuzlar, 44; H. Salman, Karluk ve Karluk Devleti, s. 195;
[18] A. N. Kurat, Peçenek Tarihi, s. 32-33, 43-44; F. Sümer, Oğuzlar, s. 44; F. Sümer’in ‘Kenger/Kangar’ adını hangi nedenlerden dolayı Peçeneklere mal ettiğini bu şekilde açıklamasına bakılırsa, Peçenek-Kenger bağlılığında ‘Kenger/Kanglı’ adı izafi bir anlam taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, müellif, Çor ve Çoban adlarını esas alarak Peçenekleri On-oklar’ın Tulu grubuna dahil etmektedir.
[19] F. Sümer, Oğuzlar, s. 44-45;
[20] el-Mes’udî, el-Tenbih, s. 180-181; F. Sümer, Oğuzlar, s. 45; H. Salman, Karluk ve Karluk Devleti, s. 195;
[21] S. G. Agacanov, Oğuzlar, s. 183-193;
[22] S. G. Agacanov, Oğuzlar, s. 194, n. 37’de “Başkir boyları (Başkurtların ataları) Burziyan, Tangaur ve Usergan’lara ait rivayetlerde onların önceleri Sır-Derya vadisi ve Aral sahili civarında oturdukları anlaşılmaktadır. Başkir boylarının Güney Ural ve Yukarı Aral sınırlarına gelişi VIII-IX. Yüzyıllara rastlamaktadır” denilmektedir.
[23] H. Salman, Karluk ve Karluk Devleti, s. 195;
[24] Oğuz-Peçenek savaşları hakkında geniş bilgi için bkz. S. G. Agacanov, Oğuzlar, s. 194-197;
[25] F. Sümer, Oğuzlar, s. 45, n. 1; R. Genç, XI. Yüzyılda Türk Dünyası, s. 50;
[26] A. N. Kurat, Peçenek Tarihi, s. 39;
[27] A. Taşağıl, İslam Öncesi Devride Orta Asya’da.., s. 347.
[28] Kaşgarlı Mahmud, 24 Oğuz boyları arasında Beçenek/Peçeneklerden de söz etmektedir. Bkz. Divan, I/488.
[29] Taberî, II/1319, 1322, 1325; İbnü’l-Esir, V/29-35;
[30] F. Sümer, Oğuzlar, s. 50, n. 97. F. Sümer’in bu açıklaması pek uygun gözükmemektedir. Ayrıca müellifin belirttiği gibi Birunî’de geçen Peçenekler’le ilgili kayıtlar sonraki döneme aittir.
[31] Bu hususta geniş biligi P. Golubovskiy’de verilmiştir. Bkz. Peçenek, torki i polovetsi; Ayrıca bkz. A. N. Kurat, Peçenek Tarihi, s. 39-42;
[32] Peçeneklerin batıdaki varlığı hakkında A. N. Kurat’ın Peçenek Tarihi eseri hâlâ en sağlam kitap olarak esas alınmaktadır. Ayrıca bkz. Artamonov, İstorya Hazar, s. 350-450; Kaynak eser olarak Bogryanorodnıy Konstantin, Ob upravlebii gosudarstv, İzvestiya GAİKM, Vıp. 91, M-L; Peçenek-Kıpçak ilişkileri hakkında bzk. P. Golubovskiy, Peçenek, torki i polovetsi; A. Gökbel, Kıpçak Türkleri, İst. 2000, s. 44-47;

Salı, Ağustos 15, 2006

Ahmedî'ye...

Ben cemalin nurunu ettim imsak, hak imiş,
Hakka şırk koştum seni, sandılar İshak imiş,
Şükr kim çerh istikamet sende hakikat imiş,
Bir kulum ben, kul bu aciz; sandı her şey çok imiş
Ya İlahi bende senden başka bir şey yok imiş.


Ol nikabın aç göster, kıyamet devrandır gerek,
Tutiya kıl emr-i muciz, sende Süleymandır gerek,
Varmıdır teslim olmayan, hüsnüne hayrandır gerek,
Kim demiştir, Adem’in tek derdi hicrandır gerek
Ummanın yek, ırmağın yek, cümle alem yek imiş.

Sustu temam, çerh-i devran böyle kıyamettir gülüş,
Başladı Sur, yandı insan, hile cemiyettir gülüş
Yetti başa, ömr-ü yalan, dine cinayettir gülüş,
Aşığından ayrı düşmüş gönle zulmettir gülüş
Paslı yüz olsun, gümüş sırlı canlar pak imiş.

Almış başa zülmü taç, kesmiş her cana haraç,
Aklı durmuş Kelisa tek, çekmiş her çarmıha haç,
Yâr zulmünden sevayi görmedik başka mizaç,
Canlı cansız hepsi muhtaç, sendedir derman ilâç
Çün adın inkar eden aç, zikredenler tok imiş.

Etse cemiyet inkılab, kovsa seni puthaneden,
Tutsa âhı Nadir'in, öldürse seni sahiden,
Dert bulunmaz mı bana, senden sevayi mâhiden,
Bülbülün derdi gülden, derd-i aşktır kahreden
Ahmet’im fani isem ben, bil ki baki Hak imiş.

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

Avrasyacılık ve Lev Gumilev


Gerçek anlamda Türkiye Avrupa Birliği, Arap Dünyası ve Türk Dünyası yol ayrımında dördüncü bir çıkış yolu olarak Avrasyacılık akımıyla Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra tanıştı. Sadece ismen tanımlanabilen ve iyimser bir düşünce olarak gözüken Avrasyacılık anlayışı özünde Asya ve Doğu Avrupa’nın Amerika ve Avrupa devletleri ve onların oluşturdukları egemen güç dışında kalan, kendi kimliklerini ve varlıklarını korumak azminde olan ülkeleri ve devletleri bir birlik içinde tutmayı hedefleyen içeriği tam belirlenememiş bir akım olarak yansıdı bize. Bu kapsamda bir dizi eser ve tercümelerde yayınlandı. Bazı çevreler tam olarak ne olduğunu açıklamadan bunu Türkiye’nin ayakta kalması için kabul etmesi gereken tek yol olarak yorumladılar. Ancak, Dügen’in eseri Türkiye’de basılınca Avrasıyacılık anlayışı bir düş olmaktan sıyrılıp içinde birçok korkular barındıracak ve çok sayıda somut özellikler taşıyan ve başta Rusya olmak üzere bir çok devlet tarafından gelecekte takıp ve ithal edilecek bir nazariye olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine bazı araştırmacılar bu görüşün olumsuz yönlerine de dikkati çekmeye başladılar.

Anlaşılacağı gibi, Avrasyacılık tezi, ilk anlayışta Avro-Asya kıtasının coğrafi bütünselliğini esas edine bir söyleme çanak tutmaktadır. Bu anlayış Sovyetler Birliğinın en ihtişamlı döneminde tarihsel içerikli bir savunma bicimi olarak doğmuştu. Ortaya çıkış nedeni siyasaldır. Düşünce olarak daha ileriki dönemlerde birkaç araştırmacı tarafından gündeme getirilmişse de 1960’lara kadar pek önemsenmemiştir. Sovyetler Birliği, Çin’de sosyalist bir rejimin kurulmasıyla Çin’in kendi ekseninde döneceğini düşünmüştür. Ancak Çin, sosyalist devletlerarasında başa oynayacak güç olduğunu kanıtlarken SSCB ile Çin arasında etkisi Gorbaçov’un başa gelmesine kadar sürecek bir soğuk savaş dönemi yaşandı. Hatta, Kuruşçev döneminde Amur bölgesinde iki güç arasında bir takım sıcak çatımlar da yaşandıysa da pek fazla büyümesine imkan verilmeden önlenildi. Bunun üzerin, her iki tarafta olayı ideoloji ve düşünce sahnesine çektiler. Bu alan değiştirme Türklerin işine yaradı. Çin’le Sovyetler arasında toprak, kültür ve tarih kavgası başlayınca Sovyet tarihçiliğinde yoğun biçimde Türk tarihine önem verilmeye başlandı. Gerçekten de Sovyet tarihçiliğinde 1960 yılından sonra Türk dili, tarihi, antropolojisi, etnografisi ve coğrafyası alının büyük bir patlama yaşanmıştır. Avrasyacılık tezi bu çalışmalar üzerinde doğdu denilebilir. Çin’in Orta Asya, Altaylar üzerinde tarihsel, kültürel ve siyasal miras talep etmesi karşısında Soveytler Rusların bu bölgede işgalci olduklarını unutturmak için bu bölgelerin yerel ve Çinden bağımsız tarihçiliğine, kültürüne ve kimliğine destek verdiler. Yapılmak istenen Sovyet ideolojisi bünyesinde Slav-Türk halklarının “kardeşliği” idi. Yani Avrasyacılık bu girişim, daha doğrusu savunma sonucunda şekillenmeye başladı.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya bu görüşte kendi lehinde yeni bir takım değişikliğe gitti. Hint-İran grupları da bu tez kapsamında değerlendirilmeye başlanıldı. Merkezi rol Rusya’ya biçilmekte, Orta Asya, Kafkaslar ve İran sahası (Tacikistan, Afganistan ve İran’daki İrani etnikler) onun periferisinde dönmekteydi. Ancak, ABD ve AB’nin artan baskıları karşısında Çin de bu düşünce kapsamı içine alındı. Ardından da bu tezin nazariyesi hazırlanmaya başlanıldı. Avrasya’nın siyasal anlamda dört merkezi olacaktı: Moskova, Taşkent, Pekin ve Tahran. Bu merkezler Avrasya’daki dört kültürel, tarihi ve etnik gücün taşıyıcısı konumundadır. Ancak, buradaki sorun merkezler arasında eşitliğin olmamasıdır. Her merkez bir diğeri üzerinde bir basamak önde olduğunu iddia etmektedir. İşte bu kapsamdan bakıldığında Türkiye’de şimdiden önemli bir akademik kesimin beğenisi toplayan, yaklaşık 10 kadar eseri basılan ve toplamda 25 bin kadar tüketilen ünlü Rus tarihçi Lev Nikolayeviç Gumilev’in çalışmaları ilgi çekmektedir. Gumilev, farklı bir yönden Avrasiyacılık tezini oluşturanların başında gelmektedir. O da bizzat, Çin’e karşı oluşturulan Türk halklarının Soveytler tarafından tarihi savunması projesi içinde yer almış ve Çin’e karşı en sert üslup kullanan ender Rus tarihçilerinden biri olmuştur.

L. N. Gumilev, 1912 yılında Petersburg’da Rus bir baba ve Türk bir annenin çocuğu olarak dünyay gelmiştir. Annesi, Kırım Türklerinden ünlü şaire Anna Ahmetova’dır. Yani Gumilev bir Türk bağı taşımaktadır ve bu bağını ölene kadar koparmayacaktır. Bundan olsa gerek Türk kimliğine onun kadar öenem veren bir Batılı tarihçi bulmak zor olmanın dışında imkansızdır denilebilir. Ayrıca, bazı olaylar onun Türk tarihçiliğinin haklarını savunmasında doğal gerekçeler oluşturmuştu. Babasının Stalin döneminde kurşuna dizilmesi, kendisinin defalarca gözaltına alınması ve en son ceza kampına gönderilmesi onda rejime karşı antipati oluşturmuştur. Toplamda 15 esere ve 50’den fazla makaleye imzasını atarak Rus tarihçiliğinde silinmez bir iz bırakmıştır. O denli ki kısa zamanda Eski Sovyetler Birliğinde ve Rusya’da, Türk Cumhuriyetlerinde Gumilev hayranları oluşmuş, Avrupa, ABD ve Kanada’da belli bir Gumilev okuru ortaya çıkmıştır. Türkiye’de de yaklaşık 10 bin civarında bir okur son beş yılda onun eserlerinin sıkı takipçisi konumuna gelmiştri. Türkçemizde yayınlanan başlıca eserleri şunlardır: Hunlar (3. baskı), Eski Trükler (5. baskı), Hazar Çevresinde Bin Yıl (3. baskı), Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları (2. baskı), Etnogenez: Halkların Şekillenişi ve Düşüşü, Muhayyel Hükümdarlığın İzinde (3. baskı), Son ve Yeniden Başlangıç, Makaleler (2 cilt olarak). Gumilev'in eseleri Türkiye'de Ötüken, Birleşik ve Selenge yayınları tarafından basılmıştır.

Gumilev’in çalışmaları iki yönde değerlendirilmelidir: teknik ve söylem açısından. Teknik olarak Gumilev geniş bir tarih literatürüne sahip olup, bir tarihçi titizliği ile kaynakları irdelemiştir. Söylem açısından ise Gumilev kendine özgü bilimsel bir yöntem ve anlayış geliştiren ve çalışmalarını bu yönde sunan ender tarihçilerdendir. Bir yönünden daha basetmek gerekirse o da yazarın dilidir. İronik, bazen alaycı bir üslup kullanan Gumilev’in eserlerinde ünlü bir tarihçinin tezinden ve görüşünden söz ederken hemen ardından şu ifadeleri duyarız: “Hadi ordan be”, “Nereden biliyorsun, ordamıydın”, “Yalanın bu kadarı”, “Kim daha barbar ve vahşi, Avrupa mı, yoksa bozkırlılar mı” ve niceleri.

Gumilev’in tarih anlayışında yabancı olmayacağımız İbn Haldun’a özgü bir görüş yer almaktadır. Toplumların şekillenişinde coğrafyanın etkisi görüşü. Ancak Gumilev coğrafi etkenleri evrimci bakış açıda izlemektedir. Bu açıdan o ünlü Rus tarihçilerinden Vernardski’nin bakış açısını daha da geliştirmiştir.

Gumilev’in Türk tarihi açısından en dikkat çeken önemi, tümden Türk tarihi üzerine yoğunlaşması, Türklere yakıştırılan “göçebe” kimliğin “barbarlık” olmadığı, Türklerin dünya tarihine yön veren diğer toplumlardan hiçte geri kalır yönlerinin olmadığını savunması ve en önemlisi Avrasyacılık anlayışının göbeyinde türklerin olduğunu çeşitli biçimlerde dile getirmesidir. Sovyetlerin çöküşünden sonra düşüncelerini daha rahat ifade etme olanağı bulan Gumilev, Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları eseriyle geleneksel Rus tarihçiliğine adeta bir darbe indirmiş, Rus toplumunun şekillenişinde ve etnik oluşumunda Türk ve Moğol halklarının önemli bir rolünün olduğunu kanıtlamıştır. Aynı saldırıyı Avrupa tarihçiliğine de yönelten Gumilev, özellikle Yahudi kimliğinin en sert eleştiricisi olmuştur. Kısaca, her tarihçinin tarihsel ufkunun açılması açısından Gumilev’in eserleri okunmaya değerdir. Ancak, her tarihçi gibi Gumilev’in de yanlışları yoktur denilemez. En büyük yanılgısı kendi tezini doğrultamak için zaman zaman yer ve zaman kavramlarını zorlamasıdır. Bu yazıyı Gumilev’in henüz dilimize kazandırılmayan bir kitabından küçük bir alıntıyla bitirmek en doğrusudur: “Türkler büyük bir millettir. Tarihe yön ve şekil vermişlerdir. Ancak kendilerini yenileyemedikleri takdirde korkarım kaybolup gideceklerdir”.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Eşeklere Yazıyorum


Eşeklere yazıyorum, eşeklerle konuşuyorum çoğu zaman. Sırtına tuğlalar yüklenmiş ve onları taşımakla yükümlü olduğu içgüdüsüyle yaşayan eşeklerle. Yaşıyorlar mı? Kölenin hayatı yoktur. Onun hayatı, efendisinin yaşamının küçük bir ayrıntısını tamamlamak için vurulmuş bir zincirdir.
20.10.2000.

Madam Simone de Beauvoir'i okuyorum günlerdir. Eserinin ismi "KADIN". Üç ciltlik dev bir yapıt. Olağanüstü derecede harika. Ama Beauvoir'in yönteminde ve olaylara yaklaşımında hatalar var. Yöntem olarak tekrarcı, bayıltıcı bir eleştiri. ERKEK'e ve erkek soyunun egemenliğine devamlı çatıp duruyor. Yazara "tarihin erkeklerin tekelinde olduğu ve erkekler tarafından yazıldığı" konusunda hak veriyorum. Ama hangi ERKEK? Bu soruya cevap vermek gereğini bile duymamış, "Bay" Kadın yazarımız.
21.10.2000.

Latinler "soluklanmaya" - "re-spiratio" derler. Sözcük aynı zamanda "yaşama geri dönmek" anlamına da geliyor. Her soluklanma yaşama geri dönmedir zaten. Yaşama dönme, yaşama koşma, koşuşturma. İnsan, soluklanmayla kendi bedenine tıkanmış. Nefes, bir korku anıdır. Bu an, her saniye bizle birlikte yaşar; daha ziyade her saniye bizi korkutup durur. Bu satırları yazarken bile bu anın korkusu altındayım. Bu korku anı, içten bir sıcaklıkla varlığımızın içini dışına, dışını da içine çekip durur. Bu korku, bizim aydınlığa ve karanlığa aynı anda açılan kapımız. Açılan ve kapanan.
26.11.2000.

Tabiat örtünmeyi sever. Örtünmek, yani utanmak. Yasak meyveyi tadan ilk insana İncir yapraklarıyla örtünmeyi kim öğretti? Adem'in düşün gücü, silah yapmakla mı parladı? Yaprak bir silah mıdır? Örtü, bir savunma mıdır? Neye ve kime karşı?
26.11.2000.

Ramazan'ın ilk sahuru. Aç kalmak veya kalmamak işte bütün mesele bu! İki şık arasında gidip geliyorum. "Aç kalmak" dedim, benim için öyle. Niyetimde kararsızım, karanlığım, inançsızım.
26.11.2000.

Kiekegaard "insan yürüyor da yürüyor" diyor. Durmak için yürüyor olmalı, durdurulmak için, yorulmak için.
26.11.2000.

Cuma, Ağustos 11, 2006

Günah Defteri'nden II


Ben yokum, ey pir!
Ve çaldığım yaşamları dunyalıların üzerine kusuyorum.
Bütün aşklarım kırık ve Tanrı, sana nefret ediyorum.
Çünkü sen sevdiğim en güzel kadınlarımı hayalsız erkeklerin ahırına kapattın.
Varsın kendi katılıklarını eriterek rahatlasınlar ve işledikleri günahlarıyla sana malzeme çıkarsınlar.

GÜNAH DEFTERİ’NDEN
13.02.2001

Cuma, Ağustos 04, 2006

Günah Defteri'nden...

Neden okuyorsun beni

Bu satırların yazarının bir canavar olduğunu görsen belki iğrenirsin

Burada sana ne tuzaklar hazırladım salak okur.

Ne yalanlar söyledim.

Ne şaklabanlıklar yaptım seni tavlamak için

Bir defa bulaştın ya satırlarıma, artık çaren yok

Bu zehir senin için hazırlandı.

Ya sen kendini yok edeceksin, ya da ben seni.

Kurtuluş mu?

Hiç komik değil!

Küçük düşürüldüğünü göreceksin

Ama yırtılan sadece seni saran kibir kefeni

Kurtuluş arıyorsan eğer

Kendini örttüğün Benlik tabutunun dışına çık

Yıkanarak mezara konulmanın anlamı bu.

Az gelişmiş olduğunu biliyorum

Kelimelerimle seni doyuramayacağımı da

Unutma, ben de bir kapitalistim

Eline kelime sıkıştıran bir söz adamı

Fabrikalarım kütüphanenler

Ne Müslümanım, ne Hıristiyan

Ne havraya gittim, ne Buda’ya selam verdim

Ne Tanrım oldu, ne de baştan çıkarıcı Şeytanım

Ne cennet için bir çivi çaktım, ne cehennem için bir günah işledim

Bütün yaptıklarım kabukları kırmak

İçinde meyvelerin olduğuna inandırıldığım yalan kabuklarını


Ve kuşların göç mevsimi geldi. Ah, sevgilim, keşke kırık olmasaydı kanatlarım. Senle, ama senle bir yolculuk daha yapabilseydim. O sıcak Afrika’yı yarılayabilseydim. Akdeniz’den, İstanbul’dan geçip gitseydim Sibirya’ya doğru. Konsaydım Sahalı şamanın kulübesine. Yıkansaydım Irtış’ın sularında. Neşideler söyleseydim İrkutsk’ın yarı sarhoş kadınlarına. Süzülseydim bir çırpıda yasak aşk odalarına. Ah sevgilim, keşke uçabilseydim kalbine...



GÜNAH DEFTERİ'İNDEN
02.02.2001.

Yitik Mektuplar Mezarlığı


Derya Akel'den Çalınmıştır...

O´nun ölümü hepimizi yasa boğdu. Daha çok gençti, ölümü onun adıyla yanyana anmak istemeyeceğimiz kadar gençti. Basit bir soğuk algınlığı sanmıştık hepimiz. Hastahaneye yattığında bile bir kaç gün kalır ve çıkar diye düşünmüstük. Yanına ziyaret için gittiğimde hiçte hasta gibi gelmemişti bana, her zaman ki gibi sakalaşmış, gülüşmüştük. Hatta vedalaşmak için kalktığımda günlügünü elime vermiş; "Buralarda yazacak zaman bulamıyorum, gün boyu o tahlilden bu tahlile koşmak yoruyor insanı. Sana emanet ediyorum, nasılsa bir kaç güne kalmaz çıkarım" demişti.

Halen gelmedi...

En çokta babasını göremeyeşine yanıyordum. Yıllar olmuştu babasını görmeyeli, keşke dünya gözüyle son bir kez görebilseydi. Bu nasıl acıydı, nasıl bir sancıydı ki, kalbime her vuruşunda içimden bir şeyler kopuyordu. Gitmişti.. İzin istemeden, vedalaşmadan, bana bile haber vermeden gitmişti.

Yatağımın üzerine oturdum, gözlerim hep onun yatağındaydı. Ne güzel günlerimiz, gecelerimiz geçmişti bu odada. İki akraba gibi değil, iki kardeş gibi büyümüştük. En güzel ezgileri mırıldanmış, birlikte saçmalamış, en olmadık şeylere gülmüştük. Biz onunla hep gülmüştük.

Şimdi niye ağlıyordum? Üstelik tek başıma ağlıyordum ve ağladığım yetmiyormuş gibi birde onsuz kalmıştım. Günlerdir yastığımın altında duran, ve bir türlü okumaya cesaret edemediğim günlüğü elime aldım. Başkalarına ait bir günlüğü okumak isteyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Canım benim, ne kadar da hoş bir yazısı vardı. Zarif kalem darbeleriyle birbirine kenetlenen harfler, inci tanesi gibi belirmişti kağıdın üzerinde. Günlüğün ilk sayfasını açtığımda "Yitik Mektuplar Mezarlığı" diye bir başlık göze çarpıyordu. Önce günlüğün bütün sayfalarını karıştırdım. Ne çok mektup vardı!

Ortasında kurumuş bir papatyanın bulunduğu sayfa dikkatimi çekti, üstelikte doğum gününde yazmıştı. Doğum günlerini çok anlamsız bulduğunu söylerdi her fırsatta, buna rağmen herkesin doğum gününü ezbere bilirdi. Biraz merak , biraz da ondan bir şeyler bulmak adına okumaya başladım.

08´Ağustos Cuma
Bugün doğum günüm...

Bu mektubu sana yazıyorum baba, bilsen yıllar oldu sana mektup yazmayalı. Oysa ben çocukken sana ne mektuplar yazmıştım, hiç cevap yazmadığın için ulaşıp ulaşmadıklarını bile bilmiyorum halen. Tek hatırladığım bana bir resim gönderdiğin ve rengi benim olmayan gözlerden öptüğün. Ne kadar yakışlıydı benim babam. Ne kadar uzundu, kocamandı elleri, benim babam, aslan babam benden ne kadar uzaktı...

En çok kışın düşünürdüm seni, dışarıda kar yağardı, bazen elektrikler kesilir haftalarca gelmezdi. Soba başında oturur, omuzlarımı sobaya çevirir seni düşünürdüm. Esra hep babasının kucağında uyuya kalırdı ve onu hep babası yatağına taşırdı. Oysa sen yoktun. Başımı dizlerine koyamıyordum, kimseye "babacığım" diye sarılamıyordum. Yanımda birisi babasına sarılsa, bilsen nasıl üzülüyor, nasıl yanıyordum. O yıllarda keşfettim gülmenin ağlamayı bastırdığını, o yıllarda öğrendim acının nasıl bir şey olduğunu. Bana duygularımı saklamayı sen öğrettin baba.

Sana hiç anlattılar mı? Mahallenin erkek çocuklarıyla top yüzünden kavga ederdik, almazlardı beni oyuna , sen kızsın kızlar top oynamaz derlerdi. Hele kızlarla hiç anlaşamazdım, çünkü kimse ağaca çıkmayı sevmezdi. Kiraz ağacının tepesinde oturup kiraz yemek, dut koparmak, kızlara göre değilmiş, öyle derlerdi... Kim uyduruyorsa bunları, o zamanda inanmazdım, halen de inanmıyorum bu safsataya. Oysa ne lezzetlidir kirazı ağacın dalından yemek, sonra ağacın altında "bir tane de bana, bir tane de bana at" diyenleri duymazlıktan gelmek. Sahi kızlar hep bebek oynamak, hasret çekmek için mi vardı?

Kimseye söyleme ama ben seni çok özlüyordum baba...

Şimdi çok şeyi anlıyorum , "yaramazlıklarımın ardındaki yalnızlığı, suskunluğumu, kırgınlığımı" çok iyi anlıyorum. Bugün elime bir kitap geçti, sayfalarını karıştırdım da bügünkü çocukların ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. "Çocuklarınızı yalnız bırakmayın, onlara yanlarında olduğunuzu daima hissettirin "diyordu bir yerinde. Keşke onların göz renklerini belleğinize kazıyın, silüetlerini gözbebeklerinizde tutun diye de yazmış olsalardı.

Sensiz büyümek çok zor oldu baba.

Aklıma anlatmak kolaydı, yokluğuna mantıklı cevaplar bulmak, arkadaşlarıma sensizliğimi açıklamak kolaydı, ama yokluğunu kalbime anlatmak çok zor oluyordu. Ne tuhaf hayaller geçerdi aklımdan, ders notlarım ne kadar iyiydi bir bilsen. Neden kimse anlatmamıştı beni sana, neden merak etmemiştin, neden tanımıyordun?

Gözrengimi unutacak kadar nasıl unutmuştun?

Sana dair bir gün arıyorum, zihnimi karıştırıyorum, karıştırıyorum ama seninle geçmiş bir tek anı bile bulamıyorum. Doğduğumda bile yanımda yokmuşsun, niye yoktun baba? Tüm ağaçların kökü vardı, tüm ağaçları toprağa bağlayan bir neden vardı. Ya benim köklerim? Köksüz, hava da asılı kaldım, düşmekten korkuyorum, keşke benimde köklerim olsaydı baba. Şimdi düşünüyorumda.. üstünde ağlayabileceğim, toprağını yüreğime bastırıp, içimdekileri dökebileceğim bir mezar taşı bile yok.

"Benim gözlerim kahverengi değil , benim gözlerim hiç kahverengi olmadı baba..."

Not: bu yazı http://www.cemaat.com/?q=node/1187'den alınmıştır. Yazarın affına sığınarak yayınlıyoruz.

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Şeyhülislam Yahya Efendi'den


Sun sâgarı sâkî bana mestâne disünler

Uslanmadı gitti gör o dîvâne disünler


Peymânesini her kişi doldurmada bunda

Şimden gerü bu meclise mey-hâne disünler


Dil hânesi yık koma taş üstüne bir taş

Sen yap anı iler ana vîrâne disünler


Gönlünde senin gayr ü sivâ sureti n’eyler

Lâyık mı bu kim Kâ’be’ye büt-hâne disünler


Yahyâ’nın olup sözleri hep sırr-ı mahabbet

Yarân işidüb söyleme yabane disünler


Not: Bu gazeli bana gönderen Fatih Tyanşan'a teşekkürler

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

Dilimden Kelimler - I


1.Unutulur muyum gerçekten?
1.1. İnsan da “unutmak” demek değil mi?
1.2. Keşke “insan” sözü olmasaydı dilimizde. Ne güzel olurdu birbirimize “unutan” diye seslenmek. “Unutanlar” diye başlasaydı “insanlar” diye hitaplarımız. Hiç şikayetimiz olmazdı belki, unutuldukta ve unuttukta birbirimizi.
1.3. Mazeret mi bu? Belki evet, belki hayır. Ama bütün yaşamlar bu kelimeyi yaşayarak tatmış tattırmış unutmayı kendilerine, diğerlerine. Unutarak geçiştiririz içimizi acıtan sözleri, unutarak gömeriz bütün değerleri. Unutarak saklarız bütün günahlarımızı ve unutarak susarız erdemi bulmuşçasına. Unutarak kısaltırız yaşamımızı. Unutarak sürdürürüz soyumuzu. Unutarak kapatırız umuda kapılarımızı.
1.4. Unutulurum! Biliyorum. Çünkü bende unutanlardan ve unutulanlardanım.

2. Konuşan kim?
2.1. Ben mi, dil mi?
2.3. En eski ağaçtır dil, meyvesi kelimeler. Her insan bu anlamda çiftçidir. Kelime diker diline, kelime temizler dilinden. Kelime yer, kelime kusar, kelime satar, kelime alır. Kelimelerle okşarız sevdiklerimizi, kelimelerle acıtırız kalplerimiz. Kelimelerle satarız kendimizi. Kelimelerle kurulur her ömür. İnsan doğmadan önce adı doğar. Adıyla doğar. Kelimelerle başlar tanışlıklar, kelimelerle son erir ilişkiler. Sevapta kelime, günahta.
2.4. Bir arkadaşım vardı, dilsizdi. En büyük isteğinin diliyle kelimeleri tatmak olduğunu söylerdi. “Konuşmadan ölmek istemiyorum” derdi, elleriyle kelimeleri avuçlarına hapis edercesine.
2.5. Bir rüya görmüştüm. Kaynar bir sahrada her kes kendi dilinin gölgesine sığınmıştı.
2.6. Konuşuyorum. Konuşarak koşuyorum susmaya doğru.

3. Nasılsınız?
3.1. Neden sorar insan nasıl olduğunu birbirine?
3.2. Birbirini nasıl diye merak eder insan. Birbirinin nasıl olduğunu görerek gelişir, genişler ve nesilleşir. Nasıla bağlı selamlarımızın gerisindeki yaşamlarımız. Nasıl üzerine kurulu hayatlarımız.
3.3. En kolay yanıtlarımızı bu soruya veririz. En uzun, nasıl diye sorulduğunda konuşuruz. Sevdiklerimizin bizim nasıl olduğumuzu ve nasıl biri olduğumuzu sormaları mutluluk veriri yüzümüze. Nasıllarla anlatırız aşklarımızı, acılarımızı. Her şeyin nasıl olduğunu öğreniriz. Nasıl olduğumuzla övünür, küçülürüz. Neyi nasıl yaptığımıza bağlı her şey. Nasıl yaşadığına ve öldüğüne bakarız sevdiklerimizin ve sevmediklerimizin.
3.4. Nasıl olduğumu bilmiyorum. Bilmediğimi susarak nasıl anlatacağımı biliyorum ama.

4. Nisan.
4.1. Ayların biyografisi var mıdır?
4.2. En çok Nisan’da ağlar doğa. Nisâ gibi ağlar. Tabiatın gözü yaşlı halidir Nisan. Her fasıl bir sonrakini doğurarak ölür. Bütün aylar yaşamaz doğayı. Bu yüzden en güzel takvim Hicri’dir. Ay ömrü yaşar dünya bu takvimle. Ramazanı kışta da bulursunuz yazda da, baharda da. Bu yüzden ayların fasıllara ilişkin hasreti sonsuz değildir Hicride.
4.3. Ama Nisan öyle mi? Çivilenmiş gibi demir atmış, göz yaşından deniz olmuş tabiatın koynuna. Belki de bundan ağlar. Gözlerinden akan yağmurun kar taneciklerine dönüşmediğine, buz tutmuş ellerini kaynar güneşte yakmadığına üzülür ve hüzünlenir. Nisan, tabiatın dua ayı. Doğa üç aylık orucunu Nisan’da bozar, ağlayarak. Her canlı kendi çocuğunu ağlayarak doğurur.
4.4. Nisan, kalbimin buzul çağının erdiği ay.

5. Duvar.
5.1. Duvarsız mıdır duyarsızlarımız?
5.2. Duvarı olmayan her insan duyarsızdır. Tutarsızdır. Tıpkı ağaç diker gibi duvar diker insan kendine. Kendini kendinden korumak için.
5.3. Her şeyin bir sınırı vardır. Sınırsız olan bir sınır içine doğar. Duvar taş kalpli bir sınırdır. Kalbi olanın çektiği bir sınır. Kimi diliyle, kimi eliyle dizer tuğlaları birbirinin ardı sıra. Çatlak duvarlar çatlak beyinlerin eseridir. Fethedilemeyen kaleler kurmalı yazar kelimelerden. Sevenin kalesi gönlüdür, kapıları sonsuza açılır ancak. Duvar, yer yüzünün gökyüzüne dua için açılan elleridir.
5.4. Benim tuğlalarım kelimeler. Taşıyamayacağım kadar büyük ve ağır.

6. Son.
6.1. Her şeyin bir sonu olmalı mı?
6.2. Sonu olmayan tek şeyin sonsuzluk olduğu söylenilir. Ama bir şey söylendiği anda son bulur aynı zamanda. Sonsuzluk bir kelimenin içinde sonlanmışsa eger; bizde sonsuzluğu, sonu olanı yaşayarak buluruz. Sonu sonsuzlukla sonlandırarak tamamlarız hayatı.
6.3. Sonu gelmeden, neyin nasıl olduğuna karar verilmez. Her şeyin tartıldığı an sonun bittiği yerdir. Noktanın ağır bir kapı gibi kitabımızı yüzümüze kapattığı andır.

Önce “kelimeler” diktim dilime. Onları “Nisan”ın göz yaşlarıyla suladım ve korumak için bir “duvar” çektim. Sonra “nasıl” olsa “unutulacağım” değip “sonu” sonsuzluğa açılması için beklemeye koyuldum.

Pazar, Temmuz 30, 2006

Fırtınalar 2: MSN Notları


aşık olunca avuçlarım kızarıyor

ilk sevgilimin adı L… idi

bana elma çalmıştı mutfaklarından

ona kendimi sevdirene kadar neler çektim

boğuluyordum neredeyse

rakiplerimi bile ortadan kaldırdım

eşini ayartmak için mücadele veren belgesellerde gördüğümüz maymunlar gibiydim

şişko bir annesi vardı

sanki Ortaçağ cadılar döneminden geriye kalmıştı kadın

ölmüşse, türü kesilmiş olmalı

güzel gözleri vardı

kafam cennet bahçesinde bütün günah meyvelerini yiyecek kadar hayalle doluydu onun yanında

birbirimize tutsaktık

kim, kimim gönül zindanında belli değildi

sanırım diğer aşklarımda hep onu aradım

ama bir L… daha gözükmedi aşk falımda bana

birde gerçekten aşık olduğum A… isminde bir kıza vuruldum

ufak tefek bir şeydi.

bakışları güzeldi

sanki sarmaşık gibi sarıyordu insanı gözleri

ters bir ilişki yaşadık onla: o sevdi ben sevmedim, ben sevdim o sevmedi, sonrada kırıldı

sanırım zayıf olduğumu görünce koptu

bir dostum kadınlar şiiri severler ama şairleri sevmezler derdi.

şairleşince kaçıyorlar

birçok mektubumu ona yazdım

aşkın korku tünelinden bir jet gibi geçtim onun için

ama olmadığına seviniyorum

sanırım, onları ben yarattım

onlar benim sevdiğim gibi değillerdi

ben onların kısa ve küçük parmaklarını upuzun sanarak elime aldım

ben onların yanaklarına kendi kalp zarıma dokunur gibi dokundum

bir heykel yarattım önümdeki çamurdan

iyi ki kurtuldum ve böylece aşka dair inancımı da yitirdim

şimdi bir aşk dinsiziyim

sevdiğim gölgelere mezar kazdım mektuplarımda

ve hepsini oraya gömdüm

şimdi efkarlanınca sadece ziyaretlerine giderim

evet komik. komik çünkü girdiğim bütün kalplerin kapısında takılı kaldım

ve sonra da kendi canavarımı yarattım

yatakhanedeki aşık çocukların sevgi mektuplarını ben yazardım

birçoğu benim mektuplarımla tavlamışlardır sevgililerini

o kadar beceriksizlerdi ki

yazdıklarımı birde saatlerce onlara anlatırdım

okuma yazma bilmeyene divan öğretmek gibi bir şey bu

adamın derdi sevgili edinmek, ben ise sözlerimle onları kelepçeye vuruyordum

birkaçı inanmıyordu zaten

çünkü koluna girdiği hergelenin edebi bir sözcükten mahrum kaldığını hemen anlıyordu bir çoğu

ertesi gün için, hadi Nadir başka bir strateji bul derlerdi

genelde bulunurdu da stratejiler

yeter ki erkek inandığına kendisi inansın, kadını inandırmaya ne var ki

bir şeyi unutmayalım

ben kitapların sayfalarından fırladım

bazen de oradaki kahramanları oynadım

ama bu ülkede çok az insan kitap okuduğundan benim hangi romandan çıkıp geldiğimi fark etmediler bile. kitapların dilinden konuşuyorum, evet bu gerçek

Marks’ın hayatını okuyordum bir ara. Marks sevgilisinin karşısına geçmiş ve ona bir

mektup okumuş, ardından da sevgilisine seni seviyorum demişti

ben de sevdiğim bir kıza aynısını yaptım

kabul etmez mi? o dönem zor bir sezon geçirdik

kitaplar genelde sevgililerin dilinden konuşurlar

kitapların dilinden konuşmak estetiktir

estetik yani güzellik

ama ben yani konuşan olarak güzel değilim. Okuduğum romandaki yakışıklı kahraman değilim.

bir bedenim ve kelimelerle beslenmeyi alışkanlık yaptım kendime

ben sözlerimle yaşıyorum, yaşatıyorum

evet, artık kendi sözlerimi konuşuyorum, ama üslubumu kitaplardan arakladım

mürekkep afyon gibidir, alışan bir daha bırakamaz

ben yazar olmak istedim ve iyi yazmak zorundayım

Bukovski bir eserini yeteneksiz yazarlara adamış

Yazmayı beceremeyen adam bence kaleme bulaşmasın

kelime güzeldir

vahiy de bir kelime

günah da

aşk da

kelime olmayan şey aslında yoktur

Tanrı’ya inanmayanlar asla Tanrı kelimesini inkar edemiyorlar

bu yüzden kelimelerden korkmadım, onları en nadide sevgililer gibi okşadım

kelimelerin cisimleşmesini ister insan

bedenleşmesini

kelimler dokunuyor insana

kalkanını kullan

sen de kendi kelimelerden oluşan mızraklarını fırlat

belki bende yaralanırım ve o zaman susarım

trajedi aslında gözlerimizde başlar

bakışlarımız her şeyi yakalayabiliyor

yakalıyor ve yutuyor

aslında bizler birer bakış avcılarıyız

satırları, kelimeleri, gördüklerimizi böyle avlarız

her insan kendi aşkının tarifinden sorumludur

bu ansiklopedilerde yazmaz zaten

şu an sadece kabloların ucunda bir insanın kelimelerimi okuduğunu düşünüyorum

okunduğumu düşünüyorum.

nasıl okur, neden okur, niçin okur bilemem

ve bilmemeliyim

ama okuyor

sayfalarımı çeviriyor bir el

ve ben buna gönüllüğüm

bir kütüphanenin tozlu raflarından masya inmiş gibi gönüllü

ve belki de o kütüphanede yüzlerce kitaptan sadece biriyim bu mutluluğa erişen

ama kitap okumak asla pişmanlık vermeyeceği için okur da bundan memnun gibi

o sayfalar arasında en çirkin yaratık bile kelime olup cansızlaşmış olduğundan zararsız sayılır

ne var ki bütün kitapların da bir finali vardır

işte bu yüzden finalimi inanılmaz denecek kadar etkili yapmalıyım

Cuma, Temmuz 28, 2006

Umutsuzluğa Yolcu Mektuplar



Mektup 2.

Kimsin ve Kiminlesin?

Kendi bunalımlarımızı aydınlatan memelileriz. Ellerini topraktan arındırmış memeliler. Kalabalık nüfuzumuza rağmen yalnızız. Birer terkedilmişler soyu. Adem ve Havva: dünyaya çarpan ilk göktaşları. Ölümsüzlüğü çoğalmakta aradılar. Ve dünya insan soyundan çekilmez oldu. Başlangıçta kutsal bizimleydi. Şimdi duvarlar arasında. Bir gözlem evinde: Kilisede, camide, Buda tapınaklarında, Ağlama duvarının arkasında. Gezegenimizi koruyan mistik güçler.

Kimliğimiz tefekkürümüze yabancı. Akıl, bedenimizin dışında bir uydu. Beynimiz karanlık, uzviyetimiz şımarık. Geometrik üçgenden, vajinal üçgene doğru gelişim kat etmiş derin toplumun trajedisi.

Ölçü bütün sosyal düzenlerin yegâne tutkusu. Bir yöntem aracı. Kusursuz bir denge. Adaletin ayar balansı. Peki, terazinin tartısı kimin elinde? Soru yanıtsız.

Gelişmişliğin kara tahtası azgelişmişlik. Bir anlamda ölçüsüzlük. Tutuk iktidar güçlerinin yanılsaması. Barbarların soylu iktidarı.

Kilise yazılmamış bir komedi. Sisli, bulanık, karanlık, soluksuz duvarların büyüleyici ihtişamı. Tanrıya inanmak için insanın aptal olması gerekir. Zaten öyle. İnsan aptal mı, budala mı, yoksa bunak mı? Pek belli değil. Psikoloji de tıp kadar ahlaksız.

İnsanın savaşı kendisiyle değil, kendi benzerleriyle. Beyninin ve kalbinin salgıladığı düşünce denilen saçmalıkla. Cilalı taş döneminden bu yana insanın bir tek eylemi olmuştur: kendini bir halt sanmak. Bu yüzden insanlık tarihi içgüdüler antolojisi.

Metafizikoloji, fizikolojinin uydurduğu en büyük ve en sahte masal. Aristo, “Gördüklerimdir, bildiklerim” diyordu. Acaba üstat, bildiklerini görebildi mi? Görmek için bilmek gerekmez, bilmek için görmek kaçınılmaz en büyük sayısallık.

Klasik epistimolojiden günümüz tekno-bilimsel inancına kadar insan hiç değişmedi. Hala, doğumu kadınlar yapmakta, dölü erkekler salgılamakta. Peki değişen ne? Tek kelimeyle: insan zihninin kategorisi. Eskisinden daha birleşik ve daha zalim.

Kimliğimizi karartan kilise, yüzümüzü aydınlatmak için mumlara muhtaç. Senin kıblen gönlün. Bütünlükten ahenk doğar. Ahenk, yani huzurumuzun tek kaynağı.

Düşündüklerini yaşamak kendini deney konumuna sokmaktır. Yaşadıklarını düşünmek varlığımızın şifresini çözmektir. “Düşünüyorum, öylese varım” diyor Dekart. “Hayır” – diyor Haidegger – “Varım, o halde düşünüyorum“. Aslına bakarsan, ne var olduğumuz için düşünüyoruz, ne de düşünüyor olduğumuzda varız. Var olmak için düşündürülüyoruz. Varlığımız ve düşüncemiz olmaklığımızdır. O halde olduğumuz için varız ve düşünüyoruz.

Sevgili Şamil, olmak ve olduğumuzu kanıtlamak zorundayız.
18. 09. 2001.


Mektup 3.

Sevgili Şamil...
Tedirginlik, güven sorunundan doğar. Güven, korkuyu giderici sığınaktır. İnsanın sığınağı kendisi. Beden biçimlendirilmiş bir konumdur. Eylem, düş, inanç, akıl insana ait olan fiili bütün tavır ve tutumların birlikteliği.
09. 10. 2001.


Mektup 4.

Yaşama çılgınca bağlıyım ve bütün dargınlıklarım kadere.
25. 10. 2001.


Mektup 5.

Sevgili Şamil...
Kusurlu olmak, kahramanlıktır. İnsan’ın kendi varlığını iyi güçlerle kuşatmak güdüsü tümden gelim bir davranış. Sanal ve ucuzlamanın yükselişini burada aramak gerekir. İnsanın en büyük korkusu azınlık olmak.
26. 10. 2001.


Mektup 6.

Eskiden kader insanları kovalardı, şimdi insanlar kaderlerinin peşinde.
27. 10. 2001.


Mektup 7.

İnsanı kendi varoluşunun sırrına bağlayan duygu mistisizm. Tanrısal gizemin açıklanımı. Yeryüzü ile gökyüzünün meditasyonal bir titreşim serüveni. Varlıkların dışına açılan kapı. Bir hayal tradisyonalizmi. Mistisizm, kabaca görünmeyen iktidarın dillere destan ünlü ismi. Şeytani bir fırlama. Dangalak güçlerin Tanrı hobisi. Mistisizm içimizdeki tuaflığın elegeçirilme biçimi. Dünyaya fırlatıldığımızdan beri maddi dayanaklara yönelik iktidarın, damarlarımıza şırınga ettiği bunaltının deri altında boy gösteren trajedisi. Mistisizm, ufkumuzun dar karanlığı. Boğmak, uyutmak, izaya sokmak, sıraya koymak, yönetmek gibi eylemlerin doğa üstü ahengi. Mistisizm, Tanrı’nın yaratmadıkları, bir çeşit şırklar saltanatı. Tanrı’ya varmanın, affedersiniz varamamanın bir öteki yolu. Bedenimizin metafizik skeleti.

Bütün mistikler bunalımlı. Teşhis edilmemiş bir hastalığın cüzzamlılar ordusu. Ne altetmekte oldukları pek keşfedilmemiş. Zayıf bedenler, yoksul çehrteler, salt tutkulu, arzu ihtişamıyla varlıklarını yüceltmiş insan düşkünü canlılar. Bir kozmostik yığından düşen varlık sefaleti çeken gecekondu iktidarı.

Büyük zamanlar büyük dehaların olmasıyla doğmuş değildir. Yunan düşünce çağı, Latin iktidarın yükseliş dönemleri, İslam rönesansı, Hint mistik kuramsallığı, Çin’in ilham dönemleri, Avrupanın yükselişi. Bu görüntünün altında yatan bir tek gerçeklik var: İnsani varlığını unutmuş yığınlar. Büyük zamanlar, tarihin altın, gümüş ve hatta bakır çağları sessiz bedenler üzerinde inşa edilmiş sayısal karmaşa düzenlerinden doğmuştur. Sadece dilleri değil, bedenleri de zincire vurulmuş. Bakunin, Avrupanın sefil yaratıklarına bağırıyordu: “Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var”. Ama zincirler kollarımızda değil, beynimizde ve kalbimizde ve de uzuvlarımızda.

Refah asalak yığınların sayısal çoğunluğu ellerine geçirdikleri zamanlarda doğmaktadır. Refahı koklayan topluluklarda doğasal olan herşey terbiyesizliktir. Doğa, doğamızın dışına atılmış, varlığı gölgeselleştirilmişti. Refahın doğurduğu ahlaksızlık Tanrı’ya varınca buhran büyür. Aslında refahı ve buhranı yaratan aynı çoğunluk. Ahlaksızlığın ahlakiliğini başka nasıl savunabilirler ki. Mistisizm, bu dışlama insanlarda dargınlık yaratır diye devreye sokulmuştur. Mistisizm, asla bir eylem değildir, uzun bir uykudur: ayakta, yatakta, hayatta süren memnunedici zevkler üzerine kurulu uyur gezerliktir.

Adalet ve ahlakın inancı somut göstergelerden doğar. İşleyiş biçimi kalın ve anlaşılmaz hukuk metinlerin sayfalarında aranmaz. Hukukcu, bir çeşir iktidarın ruya tabircisidir. Hangi şeyh, gördüyü vahiysel rüya için cennete gidecek? Doğrusal hayat kazanılacak tek mutluluktur. Adaletin görevi ilkel olmalıdır: zarar görenin taraflar arası genel menuniyetini doyurmak. Dengeli bir eşitliği terazi edinir. İnancı gidermez doğrular. Mistisizm, örtülü bir nizam sergilemekte. Adaleti ve ahlakı soyut ve soysuz değerler yığınının göbeyine fırlatmakta. Karşı koyanları nizamı olmayan nefis şablonlarının krafikal ölçüsü olarak bastırmakta. İnsanı kendi insanal yapısının tersine itmekte. Maddi tutarlığa dayalı moderin iktidar tarzının, manevi tutarlığını sergilemekte. İnsan bu ve öteki dünyaların cenabet değeri olarak sahnede sürünmekte. Nefsi kontrol etmenin tek yolu vardır: hiç doğmamak, bu hataya düşüldüyse o zaman hiç yaşamamak. O halde nedir insan? sorusunun geriye bir tek cevabı bırakılmaktadır: kendi dışında herşey.
27. 10. 2001.


Mektup 8.

Şiir sükunetten doğar. Yavan bir alışkanlık. Doyurmaz acıktırır.
28. 10. 2001.


Mektup 9.

Kutsamak gerekir sevgiyi, aşkı, kini, nefreti. Lanetli olan tutarsızlıklarımız. Yaşamak bunalımlı bir ahlak gerektirir. Ve ben dünyanın tabanı olduğumu düşünüyorum.

Şifreli realitelerden kaçın. İnsanı yıpratırlar. Ne mabetleri vardır, ne cinsiyetleri belirli. İnsanlığın beynini ve kalbini karıştıran ara türler. Tefekkürü zorlayan ilhamlarımız. Aşkın tılsımı, kaderin trajedisi ve gönlün melodisi orada.

Düşündüklerini yazamayan insan acizdir. Söz paçavra değildir. Söz kudrettir. İnsan bu kudrete muhtaç. Söz güher ister. Bir tür meditasyon işlemi. Çileli bir yolculuk.
29. 10. 2001.



Mektup 10.

Bizim ülkenin aydınları dünyanın başka bir ülkesinde yaşasalardı yapacakları bir tek işleri olurdu: kerhanecilik. Seksoloji, analoji, oraloji, vajinaloji uzmanları.
30. 10. 2001.


Mektup 11.

Bence bütün kadınlar bakire kalmalı. Irz düşmanları erkeklere rağmen. Aslında savunmasız olan erkekler, çünkü savunulacak hiçbir şeyleri yok. Bekaret en büyük trajedi. Doğayı erkekler bozdu. Düşünce kadının icadı, bu yüzden koca bir çelişkidir. Zaman gelecek ağızdan yutulan spermalar da gebe bırakacak. Keşfedilmenin 31. yolu.
02. 11. 2001.


Mektup 12.

Var olmak sanal bir şey.
Yok olmak daha ötesi.
17. 11. 2001.


Mektup 13.

İnsanın duvarı boş kalmamalı.
18. 11. 2001.

Mektup 14.

Felaketler her şeyin bittiği anda başlamaz. Refahın, özgürlüğün hüküm gezdiği zamanlarda ayaklanır.
19. 11. 2001.

Mektup 15.

Ne ıstıraba inanıyorum, ne sana. Boş, ama içi hoşlukla dolu bir yaşam benimkisi. Cesurların, safların, dürüstlerin, namusluların haram olduğu çağda geldim dünyaya. Ne annem düşünmüştür kaderimi, ne babam şehvetsizce yaşmıştır beni kendi soyağacına. Bir fakir kulübesin de sessizce başlayan ömür, aynı sona doğru koşuşturmakta. Abuk-sabuk bir kör talih. Beynimin içine yazdıklarımı, kalbim hep karalayıp geçmekte. Tutunacak liman aradım bu ummanda. Kısmetim hep sahilsiz gözüktü bana. Ağlar mısın, güler misin koca şair. Senin gönlün eğleniyor, bu gizemsiz balolarda. Kıçlarına etek takmış erkekler arasında sidik yarışına girişmişsin.

Yaşam bana bir elmas gibi parlasaydı, kazıp çıkarırdım belki umudu gökyüzüne. Mutluluğu mezarlıklarda aradım, mutsuzluğumla. Yalnızlığı gırtlağımdan bir türlü söküp atamadım. Bilgiyi aradım senelerce ucubeler diyarı kütüphanelerde. Bilge gözüken onca insanlar hep züppe ve şımarık azizler olarak karşıladılar beni. Kapıyı yüzüme kapatan kadınlarım, içeride benim duygularımın üzerine işemekte erkek sevgilileriyle. Bir kahpe kadar hayâ göstermediler saflığıma. Midelerindeki bok kalplerine de bulaşmış. Bu pisliğin içine edesi daha iğrenç bir çirkef tanımıyorum, yapayım da rahatlayayım.

Eğer kral olsaydım, filozoflara bir baloda dans yaptırırdım ve onlara gerçek düşüncenin uzuvlarımızdan üretildiğini öğretirdim. Günler hızla geçiyor tren gibi, ama ben aynı günleri ve trenleri izledim öküz gibi. Gölgem bile beni izlemeyi bıraktı. Ve susuyorum gecenin kalbine gömülmüş gibi. H. Müller, dünyayı “ana rahmine” benzetmekte. Merak ediyorum, acaba bu sidik kokan rahmi kim döllemekte?

Ne zaman gelecek mutlak cehennem!
27. 11. 2001.


Mektup 16.

Bugün günlerden Cuma. Karanlık gömülüyor toprağa yavaş yavaş. Geçmişleşiyor her gün, her saniye. Seni de günlere kaybediyorum, geçmişime kaydediyorum. Neye yarar, hafızaya yığılman, putlaşman?

Unutmak, unutmayı unutmak. Yani seni unutmamak için unutuyor olmak. Düşünce çivi gibi. Kazılıyor beynime. Tedirginlik rahattan doğar. Oysa ben rahat değilim.

Yazıların masamda yine. Hayır beynimde. Çürük ahşaba çiviliyorum seni, gece. Ya tutar, ya tutmaz; bu hamur çoktan cıvıklaştı.

Kaybettin. Yaratıcılığını unuttun. Beni özgeçmiş yapmayacak kadar namussuzlaştırdın. Malzemen tükendi. Şimdi, geleceğe, hiç gelmeyeceğe umutlan dur. Düşün kendini bende biraz. Aktar içini beynime. Umutlandır sezgini.

Ben sana değil, sendeki kendimi kaybettiğime yanıyorum. Ah.., Ruh! Nerdesin, bul beni!
24. 11. 2001.


Mektup 17.

Camus haklı mı dersiniz? “Beğenemiyorsan çek gir, beğeniyorsan sus” diyor. Evet, beğenemiyorum, nereye gideceğimi de bilemiyorum. Susmak mı dedin? Ben hiç konuşmadım ki. 30. 11. 2001.


Mektup 18.

İnan bana, Müslümanları "cehennem fetişizmi" yok edecek. Din kapitalizmi bittiği gün özledikleri "asr-ı saadeti" yaşarlar belki. Ama sanmıyorum? Bu ülkede Tanrı'yı bile Müslüman yapanlar var. Bütün köşe başları "illalah" diyenlerin tekelinde. Cihat mı istiyorsun: Delir o zaman. Cennete giden yol tımarhaneden geçiyor. Yobazlar dindar olmadıklarını anlayınca, dini yozlaştırdılar.

300 yıldır korku tunelinde yol alıyoruz. Müslümanlar bu karanlığa ağlarını kurdular bile. Yakaladıklarını nimet sanıyorlar. Oysa içinden geçtikleri tunel, Batı'nın "bok kanalı". Arabî, "bok böcekleri için cennet boktur" der. Arife mallum mu olmuş halimiz?
31.12.2001

Mektup 19.

Dostum, bugün yıldız falıma baktım. Yamuk bir gün yine beni bekliyor. 3-4 aydan sonra ilk kez gece uyudum. Gündüzü özlemişim. Tenine sabah ışınlarının dokunması müthiş bir şey. Kış bile olsa. Düşünebiliyor musun, hiç mecbur olmadığı halde bir şey seni ısıtıyor? En son bu sıcaklığı sevgilimin kollarında yaşamıştım. Güneş de bir sevgili. Sadece fazla ateşli.

Ne diyordum? Yıldız falımdan söz ediyordum. Sanırım, halim yıldızları bile bunaltmış. Koca falda olumlu tek sözcük yok.
"Para durumunuz: elinizi sıkı tutun, harcamalarınızı kontrol edin"
"Aşk durumunuz: beklemediğiniz bir kişinin ilgisini çekiyorsunuz. Ama ciddiyetiniz, onu engelliyor" falan falan...

Bir sürü ıvır zıvır. Sanki yıldızlar, gökyüzünde insanların falcıları olsun diye yaratılmışlar. Senin anlayacağın, burcum bugün yine boku yemiş. Gökyüzünde nerede uğursuz yıldız varsa, bana denk gelmiş. Koca yıldız yıl boyunca falıma tek bir sevimli sözcük fısıldamadı. Bir de Güneş olmasa, geceye dükkan açacağım. Lanet olası fallar nasıl olsa geceleri hükmünü yitirirler. Ne yani, bilmem nerede pusu kurup beni bekleyen kişi, sırf ciddiyim diye gecenin köründe bana ilgisini aktarıp yatağıma girecek deyil ya. Gündüz yüzünü göstermeyen sevgili, gece mi gelecek?

Neyse, Güneşin tadını çıkarayım. Ama şimdi bakkala gitmeliyim. Ne çay kaldı, ne sigara. Of, Tanrım, ne olur birazcık zengin yapsan beni. Söz, verdiğin paraya bir sürü kitap alacağım.
1.01.2002.

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

Tarih ve Karşı-Tarih

Tarihçiler, en az edebiyatçılar kadar hayal tutsaklarıdırlar. Bir tarihçi mesleki çalışmalarında iki şeyin izini sürer: Birinci, verileri toplar ve sıralar; ikincisi, verileri belli bir perspektifte yorumlar. Tarihçiği “veri eşeği” ve “laf cambazı” haline getiren bu meşakkatli uğraş sonucunda tarih yazını araştırmalarla şişirilip durmaktadır. Eğer, ölüleri diriltme yarışması yapılsaydı, tarihçiler Tanrı kürsüsünü anında işgal ederlerdi. Hayal zirvesinde tırmanan bu karınca sürüsü çok nadiren doğru taşların altında gezinmiştir. Akıl ordusunun bu saf görünümlü askerleri yazdıkları tarihler kadar tarih canavarıdırlar.
Tarih, asla masumiyet yanı olmayan bir bilimdir. Eğer bilimi modern iktidarın bir gölge düzeni olarak kabul ediyorsak – ki, etmeyen bu düşünceyi henüz edinemediğine yansın – tarih de bu düzenin boğazını doyuran mutfaktır. Bu mutfağın besinlerini etnikler, halklar, toplumlar, insanlar, söylemler, yalanlar, inkarlar ve doğrular oluşturmaktadır. Tarihçi ele mahkum bir aşçı gibi kendisinden beklenen menünü en güzel hazırlamanın telaşıyla çalışır. Mutfağın sahibi iktidar; her gün, her saat ve her an beslenmeyi alışkanlık edinmiş insanlarla psikolojik bir aldatmaca içinde geçmişi bugün uğruna tüketmektedirler. Eğer, tarihçiden “tarihte bir Çingene İmparatorluğu oluşturulması istenirse”, mevcut koşullar altında bu tarihçilik adına yapılmayacak bir şey değildir. Birkaç olgu, verilerin yönlendirilmesi, birkaç okumayı farklı biçimde kaydırmak ve bu iddiaya destek çıkacak bir dizi benzeri makale ve yazı insanların zekasını altüst edeceği gibi Çingeneleri de uygarlığın çekirdek toplumu haline getirmek için yeter ve artar bile. Dilin kemiği yoktur, ama büyüsü vardır. Günümüzde tarih artık büyük devletlerin fizik laboratuarlarında deneylenmektedir. Çağın soylularının beş vakit önce soysuzlar vadisinin haydutları olduğunu gizlemek pek insanî olmasa da, “insanî” sözcüğünün kapsadığı anlam kadar da meşrudur. Hırsızların melekleri tecavüzünden ne hırsız doğar ne melek. Yalanı takılarla süslemek pekâlâ mümkündür, ama bu yapay süsleme “çirkin babanın çirkin kızını” koca sahibi yapması için yeterli değildir. Yani, “insanî olanın alanı” ne kadar genişse, bir o kadar da dardır. Dolu bir çuval ambarı doldurmaz, sadece yer kaplar. İnsan ve insanın oyun masasında harcanan dünyanın da yeri gizemli evren haritasında sadece bir nokta işgal eder. Anaksagoros şu ünlü değiminde ne kadar haklı: “Eğer aslanlar resim yapsalardı, kendi Tanrılarını aslan görünümünde çizerlerdi”.
Günümüzde bilgi cehalet kadar tehlikelidir. Çünkü bilgi, doğuştan edinilmiş simgelerden koparıldı ve hiyerarşik bir bütünün figürleri haline getirildi. Tarih bilimsel anlamda görüntü zenginliği içinde günübirlik beklentileri karşılayacak bir depoya dönüştürüldü. Marietti Foucault’u okurken ince bir ayrıntıyı atlatmamaya epeyce özen göstermişe benzemektedir. Şöyle der, Foucault’un “Bilgi Arkeolojisi” adlı eserine yorumunda: “Düşünce alanlarının varlığı, eğer düşünce kurulmuş ise, düşünce alanlarının kopukluğunu da içerir”. Yani bir Tarih ve Tarih bilimi varsa, karşı bir tarihte vardır. Her orduda askeri disiplin adına sırıtan bir er olduğu gibi, tarih düzeni adına kurgulanan düşünce alanının varlığı içinde konuşturduğumuz zaman feryat edecek karşı tarihi bulgularda bulunmaktadır. Ancak tarihçi psikolog olmadığından – ki, burada “psikolog” benzetmesinin pekte uygun olmadığını itiraf edelim ve biz bunu “dertleşecek insan” olarak algılayalım – haylaz askerin yaptıkları ile değil de, onun içinde yer aldığı tüm bir ordunun macerasıyla ilgilenmektedir.
Çağdaş tarihçilik, klasik anlamda olayların tarihsel olarak çizgisel bir tutanak içinde birbirlerinin peşi sıra dizilişleri prensibini yok ederek, gündem kaygısının şemsiyesi altında derinlemesine bir dalış sergilemektedir. Yani kutsalın kalbi, Kaf dağına mühürlenmiş Prometeus gibi her gün bir yırtıcı kuş tarafından yenilmektedir. Artık yem o gün kime kısmetse.
XVIII. Yüzyıl gibi dünya tarihinin çarpık bir döneminde coğrafi, siyasi, ekonomik avantajları birbiri ardı sıra kontrolü altına alan Batı sahip olduklarının kendince bir algılamasını da yapmaya başladı. Muzafferler perişan ettikleri düşmanlarının kanını kutsamazlar. Tarihte ilke, ilkin olanın değildir, sonuncunundur. Batının dünya ile yumruklaşması araçlar kadar anlamlar alanında da hız sürmekteydi. Yeniler için yeni bir tarih ve yeniden bir tarih her zaman gereklidir. Böylece, bu tatsız ve tuzsuz zaman aralığında çağdaş tarihçilikte dünyanın başını ezecek örs kadar ağırlık kazanmaya başladı. Yamalılar kendilerini yeni giysilerle donattıkça soyağaçlarını da süslemeye koyuldular. Tarihin bu Noel kutlaması insanlığın miladı oldu. Bin yıllara ulaşan cetler, birkaç asırlık çocuğun maskarasına dönüştü. Şeytanın bile kendi aklını geri kalmışlıkla suçlayacağı ince nüanslar, su artıklarının geçirdiği yol boyunca çoğalarak büyük sele dönüşmesi gibi felaketler zincirini hazırladı. Artık insan “yaratılışın zencisi” konumundadır.
Rasyonalizm salgını bütün kayıkları Titanik uğruna yaktı. Bu devasa hilkat garibesinin bir buz dağına çarpası ise an meselesi. G. Bachelard, bu tarihsel yaratılışı “bilgikuramsal aktlar ve eşikler” teziyle tanımlarken “insafın orada adının olmayışına” şaşırmamak mümkün değil. Buna göre, bilgilerin belirsiz ve türü tayin edilmeyen bir yığını kullanımdan kaldırılmakta, mesafeleri yavaş keteden gelişmeler durdurulmakta, onların hepsi yeni dönemler içinde belirlenmekte “empirik kaynaklardan ve ilk güdülenmelerinden koparır, düşünsel karmaşıklıklarından arındırırlar; böylece onlar Tarih hakkındaki çözümlemeden sesiz başlangıçların araştırılmasını değil, ilk habercilere doğru sonu gelmez bir geriye gidişi değil, yeni bir rasyonellik tipini ve onun çeşitli etkilerinin tespitini beklerler” (Foucault, Bilgi Arkeolojisi, s. 15). Böylece yer değiştirmeler ve hal değiştirmelerle geriye dönüş yeniden bölünmeler yapılmaya başlandı. Tarihsel tanımlamalar mecburen bilginin gündeme ilişkin gözlemi içinde yer edinmeye başladılar, gündemsel dönüşümlerle çeşitlenmeye, zenginleşmeye ve bu hareketleriyle birlikte yeniden parçalanmalara yol açtılar. Bunun matematik bir doğru olduğunu kanıtlamak içinde (matematiğin kesin bilim olmasına yönelik inancın dokunulmazlığına sığınarak) M. Serres bu olayı matematik bir teoriye dahi dönüştürdü. Eski tarihçilikte siyasal güçlerin “kutsalı kapmak yarışının” yerini “dünyayı kapmak yarışı” almış oldu. İnsan “eşeğini daha sağlam (daha dünyalı) kazığa bağlamak” yolunda ter akıtmaya başladı. Sanalın olgular yoluyla gerçeğe dönüştürülmesi, yapaylığın zenginleştirilerek inanılır bir doğruya çevrilmesi, tarihin en güçlü olanın ekseninde arz-ı endam ettirilişi, sürekli güncelleşme ve yenilenme hızı çağdaş tarihi ıslah olunmaz bir delinin tıpbilimsel düzeni içine oturttu. Artık aynalarla kader biçen hükümdarlar, kılıcıyla düğüm çözen fatihler, destursuz bağa girmeyen komutanlar, fakihleri önünde eriyen şahlar rafa kaldırıldı. Onların yerini gerekçelerin, matematik hesapların, global kaygıların rakamlarla şişirilmiş iktidar güçleri aldılar. Devasa bir ruhsuzlar hiyerarşisi oluşturuldu. Bu yapı içinde normal dışı bir kıpırdanış can kaybıdır. Demokratik çekirgelerin tarlayı işgali köylüğü emeğini korumasına karşı umutsuzluk içinde eritti. Teknik yönlendirmeler hayati gerçeklerin “a priori” doğruları yerine geçmeye başladı. Böylece, tarih yazgının değil yazanın güncesi haline geldi.
Foucault’la birlikte tarihe, iktidarın eseri gözüyle bakılmaya başlandı. Bu tarz bakan ilk düşünür olarak bizzat Foucault’un kendisi olmuştur. Ancak Foucault “karşı-tarih”ten yazılmayanın tarihini, yani delinin, cinselliğin, suçun tarihini anlamıştır. Bu amaçla derinlemesine bir okuma gerçekleştirdi ve hiçbir tarihçinin cesaret edip değinmediği konuları su yüzüne çıkardı. Foucault’un tarihçiliği bir çeşit direniş odaklarının tarihini oluşturmak, iktidarın işleyişini anlatmaktı. Ancak, karşı-tarih söylemin en derin uçlara doğru inceltilmesi değildir. Karşı-tarih, tarihin içinde, yanında değil bizzat onun karşısındadır. Karşı-tarih, tarihten daha çok tarihtir. Karşı-tarih, bizzat tarihin kendisidir. Karşı-tarih kaynaklar üzerinden bir tezi doğrulamak için göndermeler yapmaz; susar ve tarihi dinlemek ister. Bir kaynağın düşlemelerini, okumalarını, onu dinlemeyi yeğler. Karşı-tarih ölüdür. Anlamayı değil, anlatmaya ilişkindir.

Cuma, Temmuz 21, 2006

Cemil Meriç’ten Aforizmler


Kime yazıyorsun bu mektupları? Domuzlar kutsal kitaptan anlamaz ki!

Sevgi feragattir. Senin his dünyan yarı kuru bir dere, Hint şairinin dediği gibi, insan ancak parmaklarının ucunu ıslatabilir sularında.Çiçekleri dikenleriyle beraber sevmesini bilirim. Hatta çiçeksiz diken bile sevimli.

Düşünce cangılında yolumuzu aydınlatan hırsız feneri: sempatilerimiz. Her çağda zekanın, karşısında yüz geri ettiği Herkül sütunları var.

Karanlık yağıyordu göklerden. Soğuk ve ıslak. Yerden karanlık fışkırıyordu, çamur gibi. Mezarlar arasında yürüyordu düşe kalka. Bir ışık parıldadı göz bebeklerinde. Işık bir kulübeden geliyordu. Koştu. Kapı açıktı ardına kadar. Ama kulübe boştu. Bir avuç soğuk kül vardı ocakta. Belli ki zavallı yolcu sarhoştu.

Söz zehirli bir kama. Ama kelimelerin gönülde açtığı yarayı ancak kelimeler iyileştirebilir: Aşil’in kılıcı gibi söz. Kelimeleri ciddiye almamalı. Bir avuç konfeti onlar. Günlerin rüzgarı hepsini alıp götürür. Bir rebabın tellerinden dökülen ses ne kadar rebabsa, kelime de o kadar insan. Kelime şuurun güneşinde eriyiveren bal mumundan düşüncelere giydirilmiş elbise. Kelime sinen, şahlanan, kanatlanan, kah uçuruma atılan, kah ufuklara süzülen rüya mahkumlarının boyunlarına takmak istediğimiz kement.

Öldürdüğün her canlıda ölen kendinsin.

Kadın da , bayrak gibi, bir sevgiyi mihraklaştırdığı ölçüde kutsallaşıyor.

Mağaradan kaçmak. Fakat nereye? Gece karanlık. Ve rüyalarından başka kılavuzun yok.

Düşüncelerin, müphemin duvarlarını aşmayacak. O duvarı korkuların ördü, korkuların ve şükranların. Sen bir kölesin, İbni Musa’nın kölesi değil, vehimlerinin kölesi.

Asrımız tonlarca mutluluk yarattı diyor, ama bu tonlarca mutluluk milyonlarca insanı ezdi. Zevkperestlerin mutfağına sırtlarında çuval çuval şeker taşıyan milyonlarca öküz. Netice: zevkperestleri için hasta bir karaciğer, öküzler için kırılan bir bel. Şeker latif, latif ama, yarattığı mucize bu.

Osmanlı rahatsız ediyordu Mustafa Kemal’i. Silinmesi gereken bir vesikaydı yakın tarih. Mazi zaman zaman gevezelik ediyordu. Dil devrimi Selanik’in İstanbul’a isyanıydı, Selanik’in ve bütün Anadolu’nun. Dil devrimi kamusa Anadolu’nun doluşudur.

Tarih inatçı bir katır, kamçısız yürümüyor.

1876 Anayasası küffarı aldatmak için ilan edilmiş. Çöküş devirlerinde Avrupa’yı kızdırmaktan korkmuşuz hep. Kapitalizm için sadece Pazar olmuşuz.

Türkiye’de fikir her zaman bir anakronizmdir.

Benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır.

Hatıralar çürüyüveriyor dalında. Çabuk koparılmaları gerek. İntibalar sıcak sıcak sunulmazsa tadını kaybediyor.

En güzel şarkılar en ümitsiz olanları

Kant için kadın yok. Anquetil için kadın yok. Demek Nietzsche haksız. İnsan isteyince tanrılaşabiliyor.

Kleopatra’nın bütün aşıklarını kıskanırım. Bir şiir için öldüler.

Bazen bir kuyuya benziyor hayat. Kör, pis, zehirli bir kuyuya.

Varlığım bir tele asılıyor.

Ezelden beri zırhsızım.

Mühim olan değerimiz hakkındaki inancın sarsılmaması.

Çingene ruh hekiminden daha cana yakındır.

İnsan her şeyi söyleyemiyor. İnsan olduğu için söyleyemiyor.

İnsan da ilim gibi binlerce ciltte.

Sanat eseri tabiatı ifade etmeli, olabilir’den uzaklaşmamalı, edep dışına çıkmamalıdır.

Hoşa gitmek, etkili olmaktır.

Kesinti insanlar içindir, olaylar için değil.

Hayal söz konusu olunca mistik üstündür.

Fırtınalar: MSN Notları


biraz duygusuzum ama şekil olarak

kendi evrenimde bende aşık olabilirim

yapı olarak tutunamayan bir tipim. girdiğim her yerden kovulmuşumdur

birçok kişiye aşık oldum, ama hep kapı dışı edildim

sevmediler beni

hem de hiç

bilmem, sıkıcı buldular

gerçekten de sıkıcıyımdır

bir kız arkadaşıma bir defasında Sipinoza’nın Ahlak bilimini anlatmıştım saatlerce, gidiş o gidiş, sonra bir daha görüşmedik

maalesef öyle

kafayı yemek üzereydim bir ara

akşama doğru kitapçıları gezerdim, sırf o gece beni teselli etsin diye bir kitap bulmak için, sabaha kadar okuyup bitirirdim

o sıralar üç şey yoktu: aşk, iş, para; şimdide değişen pek birşey yok ta, neyse...

karanlık bir gölge gibiydim

ellerim ve ayaklarımdan ibarettim sadece

tılsıma basıyormuşum gibi yürüyordum ve sadece geceleri yaşardım

o durumdan nasıl kurtuldum hala benim içinde bir sır

Güneşi ve insanları görmeye tahammülüm yoktu

Kimsesiz; kafan ve sen, iki arkadaş

böyle bir dünyanın içine hangi sevgiliyi sokabilirdim ki. onlara hep hak vermişimdir

ama bitti, geride sadece zübbe bir kimlik kaldı. işte bu kadarım.

yüzlerce mektup yazdım. geçenlerde bakıyordum da 700'den fazla olmuş

yaşamımı noter gibi kayıt altına aldım: donarken, sobanın dibine sığınırken, bir parça sıcak ararken, ağlarken, gülerken, okurken, hepsi mektuplara yansımış. kedim ve kedime ebelik yaparken, hepsi not edilmiş.

kime yazdığım meçhul, üzerinde isimleri var ama bazılarını hatırlamıyorum bile

bir ara dostlarım umudu kesmişti zaten

bunalmıştım bu gerçek. normal olmadığımı biliyordum

çok sevgilim oldu. yo fazla olmadı. belki de ben abartıyorum. onlara sorsan bir soytarı zamanında musallat olmuştu başımıza derler.

hırsız gibi çalacak sevgi arıyordum, ama girdiğim bütün kalplerin güçlü alarm sistemi vardı. beni anında yakalayıp cezaevine atıyorlardı

bazıları sadece birer cümleden ibaret, bazıları sayfaları alıyor

ama, şunu rahatlıkla söyleyebilirim kimseyi incitmedim. buna seviniyorum

ve asla kimsenin özeline müdahale etmedim.

her anlamda

bir güneş gibi sadece uzaktan yaktım, en fazla kendimi

ama biliyor musun bir tek sadık sevgilim oldu hayatımda: kitaplar

onlar beni asla bırakmadılar

kurtuluşu onlarda aradım.

tıpkı rahiplerin kurtuluşu İncil'de araması gibi

ailem olmasaydı ve onlara verilmiş sözlerim derviş olurdum

çünkü derviş olacak kadar sabırlıyım

asamı durmadan dünyanın tepesine indirirdim

ama artık olamam

çünkü şimdi hafiften terleyince günde 4-5 defa duş alıyorum. derviş gibi nasıl yaşanılır.

konfor insanı değiştiriyor.

biraz rahat olunca insan daha fazlasını arıyor

cemiyeti refah bozar demiş bir filozof

geçmişi hatırladıkça fırtınadan kurtulmuş sanıyorum kendimi.