Çarşamba, Mart 08, 2006
Bir Hayat Kadının Günlüğü
İçimdeki başkalarını kusarak tuvalet deliğinde boğmak istiyorum. Yok etmek, bedenime bulaşanları öldürmek istiyorum... İstiyorum... istiyorum... istiyorum...
Amma da çok şey istiyorum. Çok şey istemiş olmayı da istiyorum..
Uykusuzum. Kirpiklerim gözlerimi avlıyor. Gökyüzünü başkaları seyretsin diye. Benim yıldızımı birileri özlesin diye.
....
Bugün tılsımım üzerimde. Müşterisiz bir gün. Yani erkeksiz, yani canavarsız... Uzun aylardan sonra ilk kez bugün ısırılmadım. Başkalarının diş kokularını sünger gibi içmedi bedenim... El deymeden yaşanmışlık komik denecek kadar güleç geliyor bana...
Ruhum bende bugün.
(Devam edecek ama kadının ajandasını bulursam...)
Salı, Mart 07, 2006
BİR DOĞU KLASİĞİ: HAYYAM

Bir gün yıkılır saltanatın, yapma güzel!
Fırsat sana el vermiş iken, ver bize el.
Bir devlete benzer bu güzellik, sonu yok;
Gel, gönlümüzün hakkını lütfetmeye gel.
Hayyam
Rivayete göre, aslında Hayyam diye biri yokmuş. Sadece bir Doğulu çılgınlığı, ince zekalı bir gerçekçinin deliliği veya üslup kaygısı çekmeyen bir hayalperestin uydurmasıymış. Gündüzleri melek, geceleri şeytan; olmazsa olmaz Doğunun gece meclislerinde tatlı tatlı günah işlemeyi arzu edinmiş sivri bir dehanın oluşturduğu bir tiplemeymiş. Umurunda olan tek şey kendi varlığı. Zaman zaman Tanrıya, zaman zamanda Şeytana oynarmış. Ama hep kaybedermiş. Günaha da, sevaba da aynı mesafedeymiş.
Dünya altı kardeşin koyun koyuna sarıldığı kıtalar yumağından oluşmaktadır. Ağabeyleri Doğu; zengin, kaypak ve saf. Toprağın bu huyunu, üstündeki pek konuksever olmayan yaratıkları da edinmiş. Doğulu insan toprağa benzer. Ne yere, ne de göye inanır. Kendi dünyasını kendisi yaratmayı sever, bu yüzden hep sadıktır kimliğine. Tanrı bıkmış, usanmış, sayfa ardına sayfa, vahiy üstüne vahiy göndermekten. Bu yolda kaç sefer yapmış, melekler belli değil. Yorulmuş Cebrail yerle gök arasında gezinmekten. Yeter demiş, Tanrıda peki öyle olsun, bu sonuncusu diye en ağır kitabı eline tutuşturmuş. Konuşmayı ve yazıyı keşfedenlerdendi Doğulu, ama okumayı nedense pek sevmez, hatta hiç sevmez. Kim vakit bulur da, çevirir sayfalarını gelen son mesajların toplatıldığı deri yazmalarının. Vakit bu vakit, çağ böyle bir çağ. İman derken, Araplar bir de güce sarılmışlar. İslam rengine, tipine, şekline, diline ve kimliğine bakmadan alıvermiş bütün Doğuyu içine. Her kılıktan insan ‘Müslüman’ olmuş. Her kesin günahı boynuna kefen; sevabıysa Cennet bahçesi ağaçları dibine son günde çıkarılmak şartıyla gömülmüş birer hazine. Ya Tanrı ‘yeni günde’ hafızasını kaybedip hatırlamaz ise kimin emanetinin nerede, nasıl olduğunu. İşte bu korkunç bir şey olur. Olur, ama muhatabı için olur. Ama birde şöyle düşünün. Cehennemin yolunu tutacak olanların koparacağı kahkahayı. Ne komik olur, ama. O zaman hadi yeni baştan, dünyaya hoş geldiniz. Kim sabredecek birkaç milyon sene daha dünyanın iyi kötü dönmesine. Tabii ki, insanlar. Olan meleklere olacak. Hadi, Cebrail, ver elini Kudüs’e, olmadı Mekke’ye, hayır olmadı Babil’e, yo hayır yine olmadı dersen bir daha ve bir daha. Bu arada insan kendi yolunu bulmuş, yontmuş ağaçtan, kayadan, taştan putlarını. Çabuk kandıracağı suratsız, hareketsiz yontma bebekleri. Doğulu bu, ömrü taş ve toprakla geçmiş. Her şeye rağmen sevimli.
Hayyam böyle bir dünyanın insanı. Ağzı Cennet yolunda, Tanrıyla ahbap, Şeytanın kıçını seyrediyor. Bütün ilhamı, bu ateşten varlığın durmadan kıvırdığı kalçalarını izlemek. Kim dayanır bu dansa. Doğu, çığlığın rengini etle boyamış. Etten et yaratmış. Eti ete tercih etmiş. Kamasutara’nın ünlü kahramanlarının sevdiği üç şey: et yemek, eti elde etmek ve etin içine et koymak. Hiçte anlamsız değil.
Ne zaman doğmuş, ne zaman yaşamış hiç önemli değil. Dedik ya, o bir hayal. Beceriksiz bir zekanın düş hikayesi. İyi bir günah ve iyi bir düş. O denli gerçekçi ki, her kes inanmış bu yalana. Yalan olduğu için her kes onu gerçek sanmış. Ama, unutmayalım her kesin tövbe hakkının bulunduğunu:
Her gün diyorum, etmeliyim içmeye tövbe,
Bardakta dolup taşmış olan badeye tövbe.
Lakin bakarım, her yana gül mevsimi gelmiş,
“Tanrım, edeyim bari” derim, “Tövbeye tövbe”.
İçki, dünyanın tek umut verici duyarlılığına sahip su. Ölmekte, öldürmekte onun tadında. Ruhu olan her varlık incinir. Ancak, unutamayan yegane varlık insan; en çokta aşk acısını. Yaralı olmak, yazmağın başlangıcı sayılır. Ve insan kafatasında sunulan mürekkep. Doyumsuz bir iştahın sınıra çektiği en karanlık perde. Ötesi yok. Sadece hayal edilebilir, Hayyam gibi.
Düşmemiş sırrını çözmek ezelin, haddimize.
Okunur şey mi bu, esrarla tıkız, güç kelime.
Söyleşip durmadayız, perdenin ardında bugün,
Perde düşsün, ikimizden de o an hak getire.
Toprak, insanın çaresizliğidir. Hem alın yazısı, hem kara tahtası. Sonsuzluğu yaratmamaya ant içmiş, bir kere. Yarattığı her varlık ömürlü. Yaşam sınırlı, az veya çok tükenir her canlı. Bu yüzden sonsuzluk, sonlu olmanın bedeli. İnsan, dünyayı aşmanın bir yolunu armış ve nihayet büyük keşfini gerçekleştirmiş: buharlaşmak. Ama nasıl? İçerek!
Gelerek desti ile söyle dudaktan dudağa,
Dedim: “anlat, uzun ömrün nicedir şartı, bana”,
Dedi: “bir sır sana: İç, günleri keyfince geçir;
Bir gelir evrene insan, daha dönmez bu yana”.
Tâkat, insandan istenecek son şey. Dayanıklılık bize göre değil. Biz ancak, iki şeye heyecan duyarız: aşka ve güce. Ve aynı şeylerden yoruluruz, aynılarını ararız. İyi ve kötü, veya tersi; veya her ikisi. Doğunun şaşmaz pusulası. Biri vardır, bir yoktur hikayesinin en iyi örneği. Bir tatsız, biri tatlı; veya hem tatlı, hem tatsız. Sahibine göre, her şey değişiyor. Her kes gönlünce tüketiyor. Bizimki, saf, avanak, huysuz ve sarhoş. Esrük esrük geziniyor. Nerede renkli su, orada gece. Nerede gece, orada sarhoşluk rüzgarları. Rengi olmayan tek şey hayat. Sınırlı, ama belirsiz bir hudutla çevrili. Duvarı da, taşı da, toprağı da, mahremi de sensiz. Rüya değil, en büyük gerçeklik. Çekilir mi bu hayat. Hem de bal gibi. Su saki, cehennemin kazanları kaynasın.
Öyle içsem doyunca, öyle şarap,
Aymasam hiç mezarda ben, Ya Rab,
Koku duydukça kabrim üste gelin,
Bayılıp sarhoş olsa, düşse harap.
Hayyam dingin bir tip. Her kapıyı çalacak türden. Doğunun Sokrat’ı. Ama biraz farklı. Kavramla işi olmaz. Felsefe, çekilmez, ona göre. Ne gereği var, büyüyü bozacak. İnsan nankör olmamalı. Bu kadar trajedi, yeter ve artar bile ömrümüzü çürütmeye. Yedi Bilgede kim oluyor. Zaten sayısı da belli. Bilgeliğin sayısı mı olurmuş? Tercih, sayılamayacak olandan yana; her zaman soyut; katıksız ve sabit olmayan. Omuzlarımız sırtımızı görmeye fırsat verseydi, belimizdeki uru söküp atardık. İnsanın görevi kurtarıcı olmak değildir. Özlemi yok etmektir.
Madem ki sağlanamaz, yarın nasıl, nicedir?
Koy hüznü; günleri yar, aşk içinde geçir.
Doğmuşken Ay, hadi iç ay yüzlü, çünkü bu ay,
Bir gün olur bizi bulmaz, her zaman o gelir.
Rivayete göre, Hayyam ömrü hayatından iki kez camiye gitmiş. Birinde halı çalmaya, diğerinde de eskimiş halısını değiştirmeye. Pekte dindarmış, mübarek! Fazla, acımayalım, ihtiyacı olduğundan yapmamış. Eski Doğunun bazı mitlerine takmış kafayı. Uçan halılar, sihirli çıraklar, veya tencereler (günümüzde UFO’lar), her ne iseler takılmış üstadın zihnine. Kurtarmak istemiş Tanrının elinden dostlarını. Çünkü, Doğuda her kes günahkar olduğunu bilir. Bunun için ne imama, ne papaza ihtiyaç vardır. Yasaklar zinciri her kesin boynunda sallanmaktadır. Halkalar yuvarlak, dünya gibi. Yuvarlanmayan bir dünyaya ihtiyaç var. Her daim karanlık, sabit bir dünyaya. Nehirlerinden şaraplar akacak. Bir cennet değil, bir cinayet. Varlığın çözülmesini durduracak bir ilaç. Her kesin gövdesi kendi kafasını kucaklayacak. Ve kadınlar, sonun bitiş noktası, mantığın sustuğu ayna. Dalıp gideceksin, hem kendinden, hem dünyadan.
Tanrısal güçle tutup yakasından feleğin,
Getirip kündeye, alt edeyim, ellemeyin.
Yaşasın rindlerimin tümü rahat, diyerek,
Yeni bir evreni kurmalıyım, bencileyin.
Tanrının evinin önüne apartman dikmeye çalışan, bu serin beyin, rüzgarları hiç hesaba katmamış. Bu yüzden adres harabedir. Bir kadeh büyüklüğünde bir evren. Yargı us, ama bütün yetkileri elinden alınmış. Geriye ne kaldı, kalbe mahkum bir dünya.
Cömert eliyle yarattı, ezelden Tanrı beni,
Okuttu aşkı en önce, güzel donattı beni,
Anahtar olmak için manevi hazinelere,
Bu aşkla parçalayıp büsbütün ufalttı beni.
Rivayete göre, onu kendileri için sorun görenler, bir gün Hayyam’ın yakasından tutup, kadının huzuruna kadar sürüklerler. Şikayetleri çok malum, her kesin bildiği tek şikayet: ilahi adalete karşı gelmek. Tanrıyı aşkta, aşkı şarapta, şarabı ruhta, ruhu Tanrıda arıyormuş. Kendi içinde bir halka bu da. Ama korkunç ve ölümcül bir nitelikte. Kadı evirip çevirmiş, Tanrıya nasıl cüret edipte dil uzatacağını sormuş. Doğulu kurnaz, iş cezaya gelince dilden daha büyük kurtarıcı yoktur, tabii kullanmasını bilenlere. Hayyam başlamış söylenmeye:
Seni ispata a Tanrım, benim aklım mı yete?
Yapılan şey el açıp göklere yardım dileme,
Kavramak, hiç, seni mümkün mü yetersiz usla?
Kimse bilmez o büyük zatını, senden özge.
Sorun bitmiştir. Şikayet düşmüş, suçlu atlanmıştır. Tanrının gönlü alınmış, inananlarının huzurunda. Kadı memnun, haksızda da sayılmaz. Çünkü, Doğulu inkar nedir bilmiyor.
Cuma, Mart 03, 2006
Bir Kitap, Bir Dünya
Aşık adam sevgili için, bilim adamı da bilgi için göz yaşı akıtır ve günlerini uykusuzlukla harap eder. Bu eserin yazılış öyküsü de biraz buna benziyor. O sıralarda ben Türk "zenciliği" yaparken, dostum kalemle kaderini yazıyordu.
Kitap, Ekin Yayınları tarafından basılmış. Matbaa kokusu hâlâ burnumu yakıyor. Toplamda 248 sayfa olan bu eser, üç bölümden ibaret. Her üç bölüm birer özlliği ile dikkat çekiyor. İlk bölümde bir Hegelci olan Marx'ın sosyalist serüveni anlatılmakta ve etkilendiği Alman felsefi çevresi üzerinde durulmaktadır. Ayrıca Marksizmin üç boyutu: Klasik Alman Felsefesi, Fransız Sosyalizmi ve İngiliz Ekonomi-Politiği aydınlatılmaktadır. İkinci bölümde Pareto Sosyolojisi araştırmaya konu edilmiştir. Bu bölüm bu alanda Türkiye'de yazılmış ilk ve tek ciddi değerlendirmedir. Son bölümde ise iki düşünürün sosyolojileri kıyaslanırken, bir anlamda Sosyalizmle-Faşizm arasındaki sosyolojik ve düşünce bağları da ortaya konulmaktadır.
Eserin basım yeri Bursa. Arzu edenler ilgili kitapçılardan temin edebilirler.
Çarşamba, Mart 01, 2006
BİR HAYAT KADINININ GÜNLÜĞÜ

İlk Not: Bir öğrenci arkadaşım Üsküdar’da kiralık bir evde kalırken bulmuş bu “Günce”yi. Bozuk Türkçeyle düşülmüş bazı notların ve sayfa arasından yüzlerce kez haykırarak tekrarlanan “Seni Seviyorum” sözcüklerinin dışında günce Romence tutulmuş. Birkaç yaşam öyküsünü okuduktan sonra güncenin bir hayat kadınına ait olduğu ortaya çıktı. Yaşamın kıyısında gezinen bir kadının çığlığıydı bu. Bu çığlığı burada derlenmiş satırlar halinde paylaşmak istedim.
Günceden Satırlar: Şu an bedenim titriyor… Kaçıncı erkeğin üzerinden seni özlediğimi hatırlamıyorum. Ben kendimi seninle paylaştığımla kandırıyorum…
1, 2, 3… Hani 1, 2, 3 diyince bitiyordu her şey… 1, 2, 3’ü kaçıncı kez tekrarladığımı bile hatırlamıyorum.
Gölgelerle yatıyor, gölgelerle kalkıyor ve gölgelerle yaşıyorum. Gölgelere katılarak ve katlanarak… Benim suçum kendime ait olmamak, seninki yanında bir hiç yani. Senin suçun bana ait olmamak, yani günahların en büyüğü.
Yaşamı ağzımdan kusuyorum…
Vücudum etimi çiğneyen erkeklerin cinsiyetinin günah yuvası. Artık hiçbir şey hissetmiyorum. Her kesin ağzında bir parça şeker izi bırakan tatlandırıcıdan öte bir şey değilim…
Kötü nedir? En büyük kötü sevmek değil mi?
(Devam Edecek mi?)
Tarih Okumaları I: Kıpçaklar

Türk tarih araştırmalarının yaşı 260 yılı bulmaktadır. Metodolojik anlamda Türk tarihinin ilk araştırmacısı Fransız De Guegnes kabul edilmektedir. Onun Hunların, Türklerin, Moğolların ve Sair Tatar Halklarının Tarihi adlı VIII. Ciltlik eseri bu alanda yapılmış ilk adım olarak değerlendirilmektedir. Bu eser Hüseyin Cahit Yalçın tarafından 1923-25 yılları arasında Osmanlıcaya tercüme edilmiştir. De Guegnes’i Çuvaş kökenli Rus tarihçi N. Ya. Biçurin (Yakinf) izlemiştir. Her iki müellifin eseri de bazı konularda aşılmış olmasına karşılık değerini günümüzde de muhafaza etmektedir. Söz konusu üzerinde duracağımız Kıpçaklar hakkında ilk tarihsel çalışmalar bu eserlerde bulunmaktadır.
Karahanlılar adlı bir çalışmamda Türk tarihinde büyük bir iz bırakmış üç kavimden söz edilebileceğine dikkat çekmiştim: Hunlar (devamcıları Göktürkler ve Karluklar); Tiler (Ting-Lingler, Tölesler, Uygurlar, Ogurlar, Türgizşler, Kimaklar, Kıpçaklar) ve Oğuzlar (Selçuklular ve Türkmenler). Hunların ve Oğuzların boy yapılanmaları ve tarihleri araştırıldığı halde Tiler’in tarihi üzerinde hiç durulmamıştır. Bu yüzden Karahanlılar adlı çalışmamızın giriş kısmında bu Türk topluluğu hakkında geniş bilgi vermeye çalıştık. Ancak yapılanların yeterli olduğunu söyleyemeyiz (Bkz. E. N. Necef, Karahanlılar, Selenge Yay, İstanbul 2005, s. 78-123).
Öncelikle Tilerin adı üzerinde durmak gerekmektedir. “Ti” adı Çin yıllıklarında “Di” olarak geçmektedir. Çin kaynaklarında geçen bu ad “köpek” şeklinde belirtilmiştir. Burada Türklerde totem hayvanı olan “kurt”a gönderme vardır. Yani, Ti – kurt demektir. Ancak bu ad Ting adının kısaltılası da olabilir. Bazı araştırmacılar göre bu ad “araba, tekerlek” anlamındadır. Ancak, atlı araba daha sonradan icat edildiğinden, Ting adının bu anlamı vermesi biraz zor gözükmektedir. Benim kanımca Türk adının en eski biçimi “Ting” olsa gerek. Tüng-Türk ses değişiminde “n”-“r” değişimini ben kelimenin Çince okunuşuna bağlıyorum. Bu durumda Türk adının karşılığı “kurt” olmaktadır. Bir totem hayvanının boy adı olarak alınması tarihte olağan bir şeydir. Ancak bu iddiayı daha da araştırmakta yarar görmekteyim.
Günümüzde bizim Çinliler olarak tanıdığımız halkın fiziki görünümü eskilerde oldukça farklıydı. Bugünkü Çince birbirini anlamakta büyük zorluklar yaşanan 7 dile ve 50’den fazla lehçeye ayrılamkatdır. Bu dilsel fark etnik farkı da ortaya koymaktadır. Çinliler en fazla nüfus almış ve en fazla etnik kaynaşım geçirmiş bir topluluk görüntüsü vermektedir. Bugün bizim Çinli dediğimiz halka eskiden Çinliler kendileri “kara saçlılar” adını veriyorlardı. Onların kuzeyinde oturan kalbalık Ti boyları (Türklerin ataları) ise “sarı saçlı ve mavi gözlüydüler” (G. Y. Grumm-Grjimaylo, Zapatnaya Mongoliya i Uryanhayskiy kray, Lenişngrad 1926, c. II, s. 34-35). Çinliler, Huang-ho vadisinde Ti, Ti-li ve Ting-ling kavimlerinden söz ederler. Bunlar bir ve aynı kimliğe sahiplerdi. M.Ö. X. Yüzyılda bunlar üç kısıma ayrılacaklardı: Kırmızı Tiler, Ak Tiler ve Yeşil Tiler. Böyle bir ayrımın coğrafi yönlere göre yapılmış olacağı düşünülmektedir. Bilindiği gibi, Eski Türkler ve Çinliler yönleri renklere göre tanımlarlardı. Bu yüzden renkler kutsal kabul edilmiştir. Buna göre, Güneşin doğduğu yer Dünyanın başlangıcıydı ve kırmızıydı. Bu yüzden Eski Türkler çadırlarının girişini doğuya çevirir, doğuya dönerek toprağı öperlerdi. Yeşil muhtemelen merkezi ifade ediyordu, ak ise sulu bölgeye göndermedir. Nitekim Ak Tilerin torunları olan Eftalitler Maveraünnehr gibi sulak bölgede oturuyorlardı. Ancak bu renkler yönü değil farklı anlamlar da içeriyor olabilir. Yani taktıkları başlıklara göre de bu adı almış olabilirler. Bir başka açıklama ise bunları fiziki görünümüne bağlı olabileceği yönündedir. Ancak bu durumda derisi yeşil olan bir topluluktan söz edilmesi komik olur doğrusu (Bkz. L. N. Gumilev, Avrasyadan – Makaleler 1, Çev. A. Batur, İstanbul 2006, s. 159-176; S. V. Kiselev, Drevnaya istoriya yujnoy Sibiri, Moskova 1951, 114-116).
Tiler daha başlarda iki dil grupa ayrılmış gözüküyorlar. Ogurlar ve Oğuzlar. Ogur Türkleri: Ogur, Utigur, Bitigır, Bulgar, Kutigur, Altdiziçur (Ağaçeri), Bunturg, Saylanturklar olarak gruplaşmışlardı. Bunlar Türkçeyi biraz farklı konuşmaktaydılar. Yani Oğuz’a Ogur, yılan’a vilan, yaik’e caik diyorlardı. Bu gruplar daha sonra Kıpçak kimliği içinde yer alacak ve günümüzde de Kıpçak Dil Grubuna giren Kazak, Kırgız, Tatar halklarını meydana getireceklerdir. Tilerin diğer grubu Oğuzlar ise Orta Asya’dan Horasan’a, İran’a, Azerbaycan’a, Anadolu’ya, Irak ve Suriye’ye yayılacaktır. Bunlar konuştuğu Türkçe bugünkü Türkiye Türkçesini, Gagauzca’yı, Azerbaycan Türkçesini ve Türkmence’ni oluşturacaktı. Bugün bunlara toptan Oğuz Grubu türkleri adı verilmektedir. Bu gruba giren Türkler: Türkmenler, Azerbaycan Türkleri, İran Türkleri, Irak Türkmenleri ve Anadolu Türkleri adıyla Türklerin nüfus bakımından en kalabalık kısmını oluşturmaktadır. Bu halklar arasında dil olarak anlaşabilirlik oranı çok yüksektir. Nüfus olarak bakıldığında Türkmenistan 5 milyon, İran Türkleri (Horasan ve Azerbaycan Türkleri, Türkmenler, Kaşkaylar, Bıçakcılar, Kirman’da Selçuk Türkleri ve diğerleri) 27 milyon, Azerbaycan 8 milyon, Irak Türkmenleri 2 milyon, Türkiye ise 70 milyon; toplamda 112 milyon nüfusa sahiptirler.
Kıpçak adının tarih sahnesine ne zaman çıktığı belli değildir. V. Carlgen’e göre, Kıpçak adı Çin kaynaklarında Tsucşe/Kucşe, Kuçe, Kıueşe, Kuşi, Kuşu ve Kuçuk olarak daha miladi 201 yılında geçmektedir. Kaynaklarda ise Kıpçak adı şu şekillerde geçmektedir: Kipçak, Qipçaq, Qifcaq, Xifcaq, Kimçag, Kimça'ud, Kuçak, Kyfçak, Kimak, Kibi, Kukici, Kucşe, Kuçe, Kyueşe, Kuşi, Kuşu, Kuçuk, Kuman, Quman, Komani, Kumandi, Kun-ok, Kun, Kangli, Kengeres, Qangli, Seyanto, Sir, Tele, Tsyn-ça, Falven, Falones, Val(e)we(n), Phalagi, Skythicon, Sakaliba, Kharteş, Рlаvсi, Рlаwсу, Рlаuсi, Рlаwci, Раlусz(оk), Polovetsy, Polovtsy ved.
Ancak Kıpçaklar ilk kez Büyük Bozkırda (Kuzey Kazakistan) Kimak Devleti (766-1150) içinde yer almışlardır. Kıpçak adı genel bir açıklamaya göre Oğuz Destanında geçen “kapçak”tan, yani “ağaç kabuğundan” gelmektedir (Bu konuda bkz. M. Safran, Yaşadıkları Sahalarda Yazılan Lûgâtlara Göre Kuman/Kıpçaklar’da Siyasi, İktisadi, Sosyal ve Kültürel Yaşayış, Ankara 1993, s. 8-9; E. N. Necef, Karahanlılar, s. 358-371; İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1993, s. 177; L. Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1992, s. 136-137).
Kıpçaklar Kun/Kuman ve Kıpçak olarak iki boydan oluşsa gerek. Bunlar Doğu Moğolistan’da oturuyorlardı. Ancak Kara-Kitapların bölgeye yayılması sonucu Osmanlıların ataları olan Kayılar veya Kaylar şimdiki Cungarya bölgesinden çıkarıldılar. (Osmanlı Devleti gibi 600 yıllık siyasi bir güçün temellerini atan devletin malesef etnik kökeni tam olarak belirlenmiş değildir. Bu konu tarihçilikte fazlaca tartışılsa da hâlâ sağlıklı bir görüş ortaya koyulmamıştır. Bu konuda en iyi açıklama Togan’a aittir. Togan, Osmanlıların kökeni hakkında çok zekice bir tespitte bulunmuştur. Ona göre, Osmanlıların dedeleri olan Kayılar Çin kaynaklarında adları geçen Hsi’ler olmalıdır. Buna göre, Kayıların Oğuz olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Yani, onlar 24 Oğuz grubuna sonradan katılmışlardır (Bu konuda son değerlendirme için bkz. E. N. Necef – B. Cavanşir, “Türk Halk İslam Anlayışında Kızılbaşlık ve Şah İsmail”, Şah İsmail Külliyatı, Kaknüs Yay, İstanbul 2006, s. 46-48). Togan’ın görüşüne ilaveten Ermeni kaynaklarına da bakılması gerekmektedir. Zira burada ilk dönem Kayıların tamgalarında “yılan” işareti olduğundan söz edilmektedir. Ben, Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos’ta geçen bu bilgiyi Karahanlılar adlı eserimde yalnış değerlendirmişim. Zira müellif burada “Ots” – yani “Yılan” adını verdiği bir halktan söz etmektedir. Bunlar kuzeyden Peçenekler ve Oğuzlara saldırmışlardır. Eğer Kayılar tamgasında “yılan” işareti varsa bunların Kayılar olması gerekmektedir. Ancak denilebilir ki Kayıların Kuzey Karadeniz bölgesinde ne işleri vardı? Hondemir adlı bir başka Ortaçağ müellifinin eserin yer alan bir görüş bu soruyu yanıtlamaktadır. Müellif şöyle der: “Osmanlılar Kırım yoluyla Deşti Kıpçaktan Rum ülkesine indiler”. Yani Osmanlıların ataları olan Kayılar Anadolu’ya iki yoldan gelmişlerdir: büyük bir kısmı İran ve Azerbaycan üzerinden, diğeri ise Kırım üzerinden. Bu konuda bkz. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 322, n. 39, 229, 230). Onlar da Kun/Kuman ve Kıpçakların topraklarını işgal ettiler (Bkz. K. Wittfogel – Feng Chin-Sheng, History of Chinese society Liao, Philadelphia 1949; L. N. Rudov, “Kidani”, V sb. Dalnıy Vostok, Moskova 1961, s. 167). Bunun üzerine Orta Asya’da sonuncu büyük kavimler göçü yaşandı (Bazı tarihçilere göre Kıpçaklar Altay’da Yılanlı Dağ denilen bölgede oturuyordu. Bkz. Grumm-Grjimaylo, Zapatnaya Mongoliya, s. 54). Bu göç geniş Asya ve Doğu Avrupa’yı yakından etkilemiştir. Kun ve Kıçaklar Kimakların ülkesini ve Sır-derya boylarında Oğuzların devletini ortadan kaldırdılar. Bunun üzerine Oğuzların bir kısmı Mangışlağa gitti ve burada şimdiki Türkmenlerin oluşumunu sağladı. Uzlar adıyla Doğu Avrupa’ya giden kısımlarının günümüzdeki devamcıları Gagauzlardı. Geri kalanlarının bir kısmı kendi yurtlarında kılırken, diğerleri de İran üzerinden Azerbaycan’a ve Anadolu’ya geldiler. Gelenler arasında Baranlu (Baran – Türkçe “koyun” anlamına gelmekte olup, bunun Farsça “yağmur” anlamına gelen baran’la bağlantısı yoktur) boyları da vardır ki bunlar daha sonra Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da merkezi Tebriz olan Kara-koyunlu Devletini (1410-1468) kuracaklardır (S. G. Agacanov, Oğuzlar, Türkçe çev. E. N. Necef – A. Annaberdiyev, İstanbul 2004 (3. bsk), s. 228-240).
Böylece Kuman-Kıpçaklar Sır-derya bölgesini ellerine geçirdikten sonra Hazar Denizinin kuzeyi boyunca Doğu Avrupa’ya yöneldiler. 1030 yılında Kıpçak orduları İdil boylarında belirdi. Rus vekayinameleri onlardan 1055 yılında Polovtsi adıyla söz etmektedir. Kıpçaklar sırasıyla Peçenekleri, Uzları (Avrupa Oğuzları) ve Torkları (Rus kaynakalrında Tork olarak geçen bu boy Oğuzlara bağlı olup, Ruslar onlara Türk, yani Tork diyorlardı) yendiler. Daha sonra ise sayısı 10’dan fazla olan küçük Rus çarlıklarını kendi etkileri altına aldılar. Bu dönemde Kıpçaklar 5 yere ayrılıyorlardı: 1. Orta Asya Kıpçakları – Irtış nehrinden Sır-Derya’ya kadar olan alanda yayılmışlardır; 2. İdil-Yayık Kıpçakları – şimdiki Ural bölgesi eteklerinden Volga nehrine kadar olan sahayı ellerinde bulunduruyorlardı, 3. Don Kıpçakları – Don ve Donyeç nehirleri arasında iskan tutmuşlardı; 4. Dnyeper Kıpçakları – özellikle Aşağı Dnyeper nehri civarında oturuyorlardı ve 5. Tuna Kıpçakları – bunlar Tuna boyunca yerleşimler edinerek durmadan Bizans toporaklarına saldırıyorlardı (Bkz. L. Rasonyı, Tarihte Türklük, s. 140; Akdes Nimet Kurat, Kuzey Karadeniz Bölgesinde Türk Kavimleri ve Devletleri, İstanbul 2003, s. 73; Kıpçak, İslam Ansiklopedisi, s. 714).
Kıpçaklar Rus toprakları, Kuzey Hazar denizi, Karadeniz, Macaristan bölgesi ve Kuzey Kafkasya sahasında 200 yıla yakın egemen oldular. Onların varlığına Moğollar son vermiştir. Moğalların 1223 ve 1240 tarihli saldırılarından sonra Kıpçakların büyük bir kısmı onlara katıldılar ve Altın Orda’nın Türkleşmesinde rol oynadılar. Küçük bir kısmı Bizans’a sığındı. Bir grubu ise Ruslaştı. Geri kalan grupları ise Mısır’a gittiler. Mısır’da 1250 yılında kurulacak olan Memlüklü Devleti Kıpçak kökenliydi.
Kıpçaklardan bize zengin bir edebiyat intikal etmiştir. Bu edebiyatın büyük bir kısmını Türkçe Sözlükler oluşturmaktadır. Kıpçaklar sözlük dışında demek olarak her alanda eser vermişlerdir. Hayvancılık, okçuluk, fıkıh ve diğer alanlarda bize çok sayıda eser bırakmışlardır. Bugüne kadar Kuzey Karadeniz Kıpçakları hakkında elimize sadece bir sözlük geçmiş, diğer edebi yapıtların tamamı ise Mısır Kıpçakları tarafından ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu bu sözlükler hakkında kısa bilgiler verelim:
Kitab-u Mecmu-i Tercüman-i Türkî ve Acemî ve Mongolî ve Farsî: Mısır’da Konyalı Halil b. Muhammed b. Yahya tarafından yazılmış Kıpçakça bir sözlük-gramer eseridri. 25 Ocak 1343 yılında yazılmıştır. Yazmanın yegane kopyası Leyden Akademi Kütüphanesinde korunmaktadır. Bu eserin yapılmış en güzel neşri Martin Thedor Houtsma’ya aittir (Bkz. Ein Tûrkisch-Arabisches Glossar, Nach der Leidener Handschrift, 1894).
Kitabü’l-İdrak li-Lisani’l-Etrak: Esirüddin Ebu Hayyan tarafından 1312 yılında yazılmış olup bir sözlük çalışmasıdır. Eseri, benim de hemşerim sayılacak rahmetli Ahmet Caferoğlu tarafından 1933 yılında Türkiye’de yayınlanmıştır.
Et-Tühfetü’z-Zekiyye Fil-Lûgat-it-Türkiyye: Müellifi belirsiz olan bu eserin elimizdeki kopyası 1425 tarihinden önceye aittir. Eser 3000 civarında Türkçe kelime içeren bir çeşit Araplara Türkçe-Kıpçakca öğreten çalışma özelliği taşımaktadır. Bu eserde Türkiye’de basılmıştır (Bak. Besim Atalay çev, İstanbul 1945)
El-Kavaninü’l-Külliye li-Zabtı’l-Lügat-it-Türkiyye: İstanbul Süleymaniye Kütüphamesinde korunan bu yazma Arap grameri esas alınarak oluşturulmuştur. Eser, Türkiye’de 2 defa basılmıştır. İlk baskısı 1928 yılında Kilisli Rıfat Bilge, diğeri ise son yıllarda Recep Toparlı tarafından yapılmıştır. Eserde yer alan 754 kelimenin 686’sı Türkçe olup, geri kalanı Farsça ve Arapçadır.
Ed-Dürretü’l-Mudia Fi’il-Lugat-it-Türkiyye: Bir sözlük çalışması olan bu eserin elimize gelen ilk kopyası 1534 tarihi taşır. Bu eser üzerinde Polonyalı Türkolog A. Zajacskowski çalışmalar yapmıştır (Bak. A. Zajacskowski, “Yeni Bulunmuş Arapça-Kıpçakça bir Sizlük”, TKAE, cilt III-IV, s. 183).
Sözlükler dışında Kıpçaklar bize fıkıh kitapları (4 fıkıh eseri), bir okçulukla ilgili eser, 3 atçılıkla ilgili eser ve bir tane de edebi yapıt bırakmışlardır (Bak. M. Safran, age, s. 46-48).
Türkiye’de Recep Topralı Kıpçakça’nın nefis bir sözlüğünü hazılamıştır (Bak. Recep Topralı, Kıpçak Türkçesi Sözlüğü, Erzurum 1993). Anlaşılacağı gibi, Kıpçaklar, birçoklarının iddia ettiği gibi Kuzey Karadeniz’de başıboş dolaşan “barbar” bir topluluk olmayıp, Türk dili, tarihi, kültürü ve edebiyatında derin izler bırakmış bir halk olmuştur.
Günce'den: 21.10.97
İki odalı bir dünya.
Ya kendin teslim olacaksın, ya seni esir alacaklar.
Ama ben özgür olacak kadar ve eğitilecek kadar çocuk değilim.
Bergson ve Topçu

Biz, ona hikmet ve ilim verdik.
Biz iyilik edenleri işte böyle
mükafatlandırırız.
Kasas Suresi, 14.
Bergson’u gerçek anlamda Türk okuruna tanıtan ve Bergsonculuğun Türkiye’de en önemli temsilcisi olan Topçu felsefeden tasavvufa devşirmiş bir düşünür. Kravatlı bir derviş. Ezel Erverdi ve İsmail Kara tarafından hazırlanan Nurettin Topçu külliyatı arasında yer alan İsyan Ahlakı, Bergson, Var Olmak en gözde üç eseri konumunda. Özellikle İsyan Ahlakı bir şaheser. Okur lütfetsin Hallac-ı Mansur’u birde Topçu’dan dinlesin.
Üniversite hayatımın bulanık yıllarında tanıdım ben Topçu’yu. Sevgili ve kadim dostum Bülent Cingöz (B. Garipoğlu adıyla Aykırı’nın kalem şövalyelerindendi) birgün sabahın köründe aradı ve telaşla şunları dedi: “Dostum, seni birkaç hafta daha yaşatacak kitabı buldum. Nurettin Topçu, Var Olmak”.
O sıralarda bendeniz, yaşamımda hep trajik rollerde yer alıyordum. YURTKUR’a bağlı Ahmet Yesevi Yatakhanesinde kalıyordum. Yurt açılandan kapanana kadar (Yalova depreminde bina ciddi hasar gördüğünden kapatıldı) orada kaldım. Bana benzeyen ikinci bir öğrenci tanımadım. Yurdun Ekber Hoca’sıydım. Hem Ekber, hem de Hoca olmak; pek zevkli olsa gerek? Ama değildi. Yaşamımın hiç bir anına geri dönmek istemem. Çünkü ikinci kez o yolları yalnız yürümek istemiyorum. Hasıl-i kelam. Topçu ve beraberinde Bergson, Dostum Bülent’in önerisiydi bana. Topçu ve Bergson tutkum fazla sürmedi. Topçu’nun şiddetle muhalefet ettiği Varoluşçuluğu ve Heidegger’i tercih ettim. Çünkü Heidegger’i Bergson’dan daha dolu buldum. Bergson bir münzevi. Elinde mendil gözyaşı döktürüyor. Topçu, Fransa’daki okul yıllarında dalmış Bergson Felsefesine. Sanırım en yakından tanıdığı felfesi akım da sezgicilik. Topçu’nun geniş bir felsefi literatürü olduğunu sanmıyorum. Felsefe onun için iyi ölüm adına bir basamak. Ancak, Topçu, Bergson’dan daha ziyade M. Blondel’e daha yakın. Blondel tam bir vahdet-i vücut görüşüne sahip. Topçu’da da yer yer onu benimsemekte. Tendini Tanrı’da eritmek Tanrılaşmak. Tipik bir mistisizm.
Topçu’yla aram Sokrates yüzünden bozuldu. Topçu için Sokrates bir “şehit”, benim için bir şarlatan. Sokrates’i idam eden yargıçları insanlık adına hep alkışlamışımdır. Çünkü inandığımız mitin sahte peygamberi Sokrates.
Kişilik olarak Topçu büyük bir erdem sahibi. Türkiye’de eşine az rastlanan sözüyle ameli bir birkaç yazardan biri. Nezip Fazıl’daki ikiyüzlülüğü onda bulamazsınız. Necip Fazıl gösteriş meraklısı. Sofrasında mezesi rakısı, Allah’ı çağırıyor, daha doğrusu çığırıyor. Fazıl hayranlarının tamamı kendisine benziyor. Türkü çığırır gibi İslam ve millet çığırıyorlar. Yarı trans halinde bir dünya gençliği.
Topçu bir müzevi. Doğruluktan asla ödül vermeyen bir gönül insanı. En yakın çevresinin bile tekmesini yemiş biri. Ama Topçu’nun da zayıf yönleri var: Anadoluculuk ve İslam sosyalizm. Ayrıca, Topçu’nun Bergson okuması yetersiz. Sanırım, Topçu’nun Bergson’a verdiği değer, yegane Batılı düşünür olup İslam’a önem verdiğindendir. Bergson sezgici bir düşünür. Kant eleştirisi (Ahlak ve Din’in İki Kaynağı eserinde) hâlâ okunmaya değer. Ama, Enistein’in “madde enerjiye dönüştüğü gibi, enerjide maddeye dönüşebilir” nazariyesinin etkisinde kalmış, Darvinizm’i farklı bir yönden kurgulamış ve en önemlisi, başta Kant olmakla eleştirdiği filozofların eleştiri çizgisinin dışına çıkamamış biri. Yani, Nietzche’nin sözleriyle desek “söyleyen de söyleten kadar kör”.
Pazar, Şubat 26, 2006
Çağdaş İktisat Söyleminin Oluşum Süreçleri: Cantillon ve Condillac

Gadamer, Hakikat ve Yöntem adlı eserinin bir yerinde felsefe felsefe bilgisi ile bir ve aynı şey değildir der. Tıpkı, bilgi ve bilim’in aynı olmadığı gibi. Bunun gibi de, iktisat’la ekonomi yaşam veya iktisadi hayat aynı şey değildir. Çağdaş ekonomi dengesizlikler, düzensizlikler, çalkantılar ve en önemlisi belirsizlikler üzerine kurulmuştur. Söz gelişi, kabaca Osmanlı ekonomisini hatırlayalım. Osmanlı’ya göre, ekonomi yaşam sabit olmalıdır. Buna göre de toplumsal düzen değişmez olarak addedilmektedir. Bütün klasik iktisat anlayışlarının temelinde bu vardır. Ancak modern süreçte, özellikle de XVIII. Yüzyılda Batı’daki ekonomi söylem değişmeye başladı. Kapitalizmin özünde sabitlik bulunmaz ve kapitalizm sabit olana, düzen (ilahi düzene) karşıdır. Kapitalizm devingen bir yaşamı esas edinmektedir. Örneğin, ülkemizde yaşanan en son ekonomik krizin küçük bir siyasal tartışmadan patlak verdiğini hatırlayalım. Veya, günümüzde piyaslar bu kadar durgun ve tüccar bu kadar yakınırken, ekonomik verilerin süper bir gösterge izlemesini dikkate alalım. Bu modern ekonomik söylemin özünde var olan bir belirsizlik söylemidir.
Çağdaş ekonomi anlayışının kurucusu Cantillon’dur (öl. 1734). Onu ise Condillac izlemiştir. Cantillon ekonomi söyleşim daha yeni oluşum geçirdiği günlerde geleceğe dönük, “belirsizliğin ve bilgisizliğin at koşturduğu bir dünya gerçeğini, her şeyin özü olarak iktisada sokmuştur”. Cantillon, burada yeni gelişmekte olan burjuva tacirini gözlem altına almıştır. Kapitalizmle birlikte ticaretin şekil değiştirmesiyle tüccar kimliği de değişime uğradı. Klasik düzende olduğu gibi tüccar bir aracı olmaktan çıktı, bizzat o, belirleyen hale geldi. Cantillon’a göre, ekonomide bu belirsizliğin kaynağı bizzat tüccarın kendisi olmuştur. Tüccar, günlük piyasada çiftçiden malı belirli bir fiyat üzerinden satın almaktadır. Çiftçi, tüccarın önerdiği paranın yeterliliğini ölçmekte pek sağlam dayanamaz. Çünkü, çiftçi tüccarın önerdiği parayı diğer olanakları göz önüne aldığında yeterli bulmaktadır. Ancak, tüccarın çiftçiden aldığı malın fiyatı belli iken, bu aşamadan sonra alınan malın fiyatı belirsizleşir. Tüccarı buna iten, hatta onu buna motive eden, teşvik eden şey bu belirsizlik karşılığında elde edeceği kârdır. Burada belirsizliği ortaya çıkaran şey, tüketim mallarına şehirdeki her tülü dalgalanmaların önceden belli olmamasından ileri gelen belirsizliktir. Tüccar her zaman için şehri göz önünde bulundurmaktadır. Ekonomi düzen şehrin var ettiği bir düzendir. Köy veya köylü şehir için vardır. Öte yandan politikanın nabzı şehirde atmaktadır. Devleti devlet yapan ilk şey başkenttir. Başkent veya şehir düşünce o devlet resmen ortadan kalkmış oluyor. Şehri ise yaşam olarak dalgalanmaya bırakılmıştır. İşte tüccar bu dalgalanmayı ölçü alarak aldığı malın fiyatını belirsiz tutnamktadır. Ekonomi söylem şehirli veya şehir merkezli söylem olduğundan, bu durumda ekonominin özü de belirsizlik olmaktadır. İşte Cantillon, yapılanmakta olan çağdaş yaşamın merkezinde yer alacak ekonominin bu yapısını dahiyane biçimde görmeyi başarmıştır. Denilebilir ki, sabit bir fiyat üzerinde alınan malın belirsiz bir fiyattan satılması, ki bu alınan mala biçilen fiyattan düşük de olabilir ve bu mümkündür, tüccarı ticaretten vazgeçirmez mi? Geçirmez, aksine teşvik eder. İflas, ticarette düşünülecek en son şeydir. Tüccar her zaman kâra odaklıdır. Belirsizlik de onu ticarete teşvik etmektedir. Nitekim Cantillon der ki, belirsiz fiyat unsurunun beraberinde taşıdığı riskin bireyin ticari yaşamını devam ettiren, onu motive eden temel ve itici bir güçtür.
Cantillon, burada bir şeye daha dikkat çekmektedir: müşteriye veya bireye. Denilebilir ki, bu belirsizlik müşterinin veya insanları rahatsız edebilir? Mümkündür ve etmektedir de. Ancak, bundan önce müşteri kendi pozisyonunu gözden geçirmelidir. Pekala, müşteri tüccar seçebilir ve bir tüccarı diğerine tercih edebilir. Müşteri ile tüccar arasında bağlayıcı şey, maldır. Müşterinin de alacağı malı seçme özgürlüğü bulunmaktadır. Müşterinin bu seçme özgürlüğü, tüccar için belirsiz fiyat uygulamasında belirleyicidir. Yani bir tarafın özgürlü, diğer tarafın korkusuna neden olmaktadır. Bu korkuyu gideren şey de belirsizliğin ta kendisidir. Tüccar gayet iyi bilir ki düzenli olarak kendisinden alışverişte bulunan müşeteri onu bırakabilir. Bu tüccar için zaten bir risktir. Bunun içinde tüccar, müşteriyi değil belirsizliği göz önünde bulundurmaktadır. Bizim burada belirsizlik olarak belirttiğimiz şeye Candillon ex ante, yani olay öncesi demektedir. Bu şu demek, malın piyasaya çıkana kadar tayin edilememiş fiyatıdır. Ürün, üreticisinden belli bir fiyattan alınıp tüketicinin önüne çıkana kadar belirsizlik süreci geçirmektedir. İşte ürüne fiyatını veren bu süreçtir. Bu sürece, Candillon olay öncesi demektedir. İşte burada Candillon, düşünceye atıfta bulunmaktadır. Belirsiz olan şey nedir? Bilgisizliğin ta kendisidir. İşte tüccarın fiyat belirlemesi bireylerin zihinlerindeki bilgisizlik sürecinde gerçekleşmektedir. Belirlendiği anda, olay yaşanmıştır ve bilgisizlik giderilmiştir. İşte, ekonomi bu denli birbirini doğrudan etkileyen bir süreçle bağlantılıdır. Basit gibi görüne bu ürün alma, işleme ve fiyatlandırma faaliyetleri aslında bütün toplumsal, siyasi, sosyal dengeler üzerinde kurgulanmaktadır.
Cantillon’un eseri ölümünden 21 yıl sonra, yani 1755 yılında yayınlanmıştır. Bu eserin basımının devamında geçen 21 yıllık bir sürede kayda değer en önemli iktisat eseri Condillac’a aittir. Condillac (1715-1780) ünlü eserini 1776 yılında yayınlattı. O, Cantillon’un görüşlerini daha geniş bir perspektif içinde değerlendirdi. Condillac, öncelikle, tam bilgiye karşı çıktı. Ona göre, ekonomide tam bilgi ve kesinliğe dayalı objektif değer yoktur. Varsa da yoktur. Bunun nedeni, faydada, insani karar ve eylemlerin değişiminde aranmalıdır. İnsanın kararları, tutkuları, düşüncesi devamlı değişmek zorunda olduğundan bilgisi de değişmektedir. O halde haliyle ekonomi anlayışta değişmektedir. Bu yüzden kesinleşmiş bir objektif değerin devamlılığı söz konusu olamaz. İşte belirsizliğin en belirleyici kaynağı bu; Condillac’a göre. O, bu görüşünü, insanın tutku, hataları, gelneklerinin varlığından yola çıkarak oluşturmuştur. Ekonomiye ayar veren de bu belirsizliktir. Ancak, Condillac’a göre, ekonomideki bu belirsizlik günlük bireyin yaşamında gözlemlenen değişmelerden ileri gelmemektedir. Buradaki değişim tekil insani olguların üzerinde duran genel insani olgulardır. Politika gibi, devlet siyaseti gibi. Condillac bu yüzden eserinde devlet-ticaret diye bir bölüm yazmıştır. Ona göre, politik uygulamalardaki değişimler ticari dengelerin değişmesinde önemli, daha doğrusu hayati bir unsurdur. Politik istikrarsızlık işadamında da istikrarszılığa yol açmaktadır. Caondillac söylemese bile, bir sorunun yanıtnı vermemiz için bize kayanklık etmektedir. Ekonominin veya işadamının politikanın dışında kaldığı görüşünün saçmalık olduğunu söylemeye bize yardımcı olmuştur. Şu konuya dikkat çekelim: burjuvazinin (tüccar sınıfın) ciddi anlamda politik hak iddia ettiği olay 1789 Fransız devrimiyledir. Candillon ve Condillac eserlerini bu olaydan çok çok önce yazmışlardır. Onlar gayet iyi biliyorlardı ki, kendi ticari ilişkilerini korumak için tüccar politik sürece karışmak zorundadır ve hatta bunun belirleyicisi olmak zorundadır. Burjuvazini politik söylemin içine çeken şey ekonomi söylemin ağırlığı olmuştur.
R. Cantillon, Essai sur la Nature du Commerce en Général, 1755
Abbé de Condillac, Le Commerce Le Gouvernement, 1776.
Dil Üzerine Okumalar I: Gadamer

Anlaşılabilen varlık ancak dildir” – diyor Gadamer. Dili anlamaya olanaklı kılan onun evrensel araç olmasıdır. Bu yüzdende karşımıza çıkan bütün dilsel sorunlar birer anlam sorunlarıdır.
Gadamer, Alman Felsefesinin Heidegger çizgisine sadık varoluşçu filozoflarındadır. Heidegger’in varlığa dönüş tezini o, Wittgenstein’in dile dönüşüne uygulamaktadır. Dil, var olan olarak, varlık olarak belirir Gadamer’de. Yani, Heidegger felsefesinde yer edinen “varlığın unutulmuşluğu”, onun düşüncesinde “dilin unutulmuşluğuna” dönüşmüştür. Gadamer’e göre, akıl veya insan dilin dışında düşünmez. Düşünce, dilledir; yani bizzat dildir. Biz dille birlikte düşünüyoruz. Dilimizle düşünüyoruz. Düşünce ile dil birliktedir. İşte bu, varlığın bir garantisidir. Ancak bu, dilin tüm toplumsal ve tarihsel süreçlerin ve eylemlerin anatomi öznesi olduğu anlamına gelmemelidir. Dil, günlük hayatımızda bizi meşgul eden herşeyin yorumlanması oyunudur. Bu oyunda herkes eşittir. Herkes bu oyunun merkezindedir ve oyunun içindedir. Yaşam pratiğinin her türlü maddi varoluşunu belirleyen şey bu dilsel bilinçtir. Bu yüzden gerçeklik dilin dışında aranamaz ve dilin ötesinde değildir. Gerçek, dilin içindedir veya dilin içinde oluşur.
Varlık dilin dışında olmayacağı gibi, o halde dil bizim ustalaşmak için veya konuşmak, anlaşmak, ifade etmek, yazmak, söylemek, bilim yapmak için örendiğimiz bir süreç değildir. Dil, bizim içinde yaşadığımız birşeydir. Buradan Gademer, geleneğin de dilsel birşey olduğu görüşüne varmaktadır. Gelenek, bize aktarılmış dildir. Bu durumda, bizim hayatımız yorumbilgisel bir yaşantıdır. Böyle bir yaşamda olgudan önce seçme ve reddetme diye birşey olamaz. Bu durumda, Gademer’de dil, güç ve toplumsal süreçle bozulmamış saf bir değişim dizgesidir. Heidegger’de “dil varlığın evidir” düşüncesi tam bir ev halini almıştır.
Sevimsiz Anılar - Tarih: 26.12.99
Çevrede yürüyenler, konuştukların, tanıştıkların, nefret ettiklerin, zenginler ve kimsesizler hepsi birer sensin. Mutluluğu tadışları, günahlarına yenilerini ekleyenler senin birer parçan. İçinde yıkılan duygular ve yarattığın hayaller. Rüyanı saran çirkin ve güzel her şey. Sana muhtaç onlar; yolunu şaşıranlar, sevmediklerin, hasret kaldıkların, şerefin ve ölümün ve bütün bunlar, hepsi, birer senin yaptığın varlıklar. Burası, bütün bunların içinde senin dünyan var. Senin var olduğun dünya, senin içinden, senden kopan parçaların bütünü.
Yalnızsın, her şey sen olduğun halde bir kimsesizsin. Yüzü koyu uyurken dertlerini yanına al, onlarla konuş. Onları sev, kendini öğren. Kendini kendine öğreterek kendini sev. Kendini severek öğren. Kendin ol. İçine gir, kendini tut, affet kendini kendine. Kendinde yap bütün bunları. En çok kendine anlat kendini. Hesap sor, kız, bağır, çığlık at, dua et, itaat et. Kendine yap acımasızlığı, kendin için çal sonsuzluğu. Her şeyi bir kendin olarak gör. Seni saran tılsıma dokun. Gördüğün her şeyde kendini tanı ve okşa. En çok kendini ara bu enkazın içinde. Kendine bencillik gibi bir kötülük yapma. Onlar zaten senin, kendini şımartma. Güzelliğine takılma senin olanların. Bir iyilik yap: kendini kendine kov.
Perşembe, Şubat 23, 2006
Hölderlin Üzerine I
Ah, bizler kendimizi az tanıyoruz,
Çünkü bir Tanrı hüküm sürüyor içimizde.
Güçsüz adam —zaten, “öyle naîf ve nazik” dememiş miydiler kendisine—gün geçtikçe şiirinin dümenini kaybetmekteydi. “Akar sular gibi çekip almaktadır son, içimden bir şeyleri, Asya gibi uzanıp giden” der, onu içinden uzaklaştıran üstün güç hakkında — sanki beyninin bütün kavrama gücü felç olmuş gibidir ve düşünceler bağıntısızca boşluğa düşmektedir: muazzam, cesurca kabarmış coşku olarak yükselen şey, hep trajik bir kekeleme halinde son bulur.
O ama uzaktadır, burada yok artık,
Delice gitti, çünkü pek fazla iyidir.
Yirmi beş yıl boyunca taşımıştır dünyevi varlığını, delilik bulutunca; bu arada yeryüzünde ondan geri kalan şey zavallı yaşlanan gölgesi. O kendini unutmuştur, dünya da onu.
Ama, tuhaftır: artık ortalıkta bırakılmayan tamamıyla aklını kaybetmiş insanda, bu çökmüş aklın yanıp bitmiş külünde son güne kadar bir kıvılcım hâlâ yanar: Şiir. Bunlar sönen aklın şiirleri:
Bu dünyanın hoş şeylerini tattım ben,
Gençliğin sevinçleri ne uzun! Ne uzun! Akıp gitti.
Nisan ve Haziran ve Temmuz çok uzakta,
Bir hiçim artık ben,
Yaşamaktan hoşlanmıyorum artık.
Ah, yeşil ağaçların
Bir meyhane levhasındaki gibi
Durduğu şu hoş manzaranın
Önünden geçip gidiyorum.
Çünkü sakin günlerin huzuru
Çok etkiliyor beni.
Bunu hiç sorma bana,
Eğer cevap vereceksem.
Sönmüş bir dünyanın boşluğuna şiir yazar. Nefes almak onun için şiir yazmaktır. Bir kahinin dileği gibi: dizginleyemediğimiz alevin tövbesi, alevleri de eritir.
Onun için yaşantı şiire dönüşmez, şiirde kaybolur, buharlaşır, tamamen ayrışır, hatta iz bırakmadan buluta ve melodiye çıkar: Benim eksikliğim, güçten çok hafifliktedir; düşüncelerden çok nüanslardadır, ana sesten çok çeşit çeşit düzenlenmiş seslerdedir, ışıktan çok gölgededir ve bütün bunların nedeni tektir: ben gerçek hayatta adi ve bayağı olandan çok fazla iğreniyorum. Acizliğin kutsanması, onda kusursuzdur. Somutluk öğle kökünden yıkılmıştır ki, bu uzaklaşma onda daha da yol almaktadır.
Orada oturuyordum, sensizliği yok ederek,
Hâlâ kendimi düşünmeksizin.
Sonra kalktım, senin kaldığın kalbe girerek,
Tanrının kapısını çalmadan,
Sunmak için sana kendimi.
Oturduğun yerde bulamayınca,
Bırakarak adağı odanın boşluğuna.
Çalmadığım kapının arkasına geçmiştin,
Geldi, bunu bana Tanrı söyleyerek.
Bir şimşek, yalnızca saf kaynaklardan, idareli ve soğukkanlılıkla alır seçkin kelimeleri. Her şey ileri yönelmiştir: “Isıyla ruh yükselir”—yanmayla, buharlaşmayla, maddesel olanın bozulmasıyla duygu yoğunlaşır. Bireysel olan, onu kavrayan saflığa ters düşer. ... daima vardır onun içinde ve onun dünyasında bir parça.
Büyüktür onun tanrısallığı
Ve kurban edilen de büyük.
Ölüm öncesi duygusuyla, heyecanların sonuncusunu, en yükseğini tadar: Ölüm saatinde kuğu gibi bu suskun insana ruhu bir kez daha müzikte ortaya çıkar … olağanüstü başlayıp sonu gelmeyen müzikte. Çünkü burada trajedi biter, ya da daha çok uçup gider. Bu çözülmenin mutluluğunun üzerine çıkmamıştır… sadece aşağıdan yanıtlar kaçanların henüz yere bağlı korosu, keza sonsuz gerekliliği; kader tanrıçası Ananke’yi (…) öven kurtulmuş adamın uzayı dolduran sesi.
Böyle olması gerekiyordu
Böyle istiyor Tanrı
Ve olgunlaşan zaman
Çünkü bir kes ihtiyacımız vardı
Biz körlerin mucizeye.
Dreyfus
Sartre, “salt kendilerine yönetilen suçlamalara bakılacak olsa, aydınların çoğu büyük suçlular olmalı” diyor. Doğru, “bizimki bozgun, sizinki zafer”. Düşünür çağımızın el bebek, gül bebeği. Şımarık, terbiyesiz, hokkabaz. Gezegenimizi yok edecek en büyük tehdit. İnsan toprağın oğlu, aydın ateşin.
Dünya aydınların tapınağı. Usun yarattığı son bomba. Dogmalarını unutan beşer, kendi kendini tiksindirmeyi meslek edindi. Onu şımartan burjuvazi. Aydının kapitalin köpeği olduğu doğrudur. Tasmalı ve benekli hayvan, her gördüğüne saldırır, sahibinden başka. Kulübeyi dergah sanan zeka, söylemin kapılarını yatak odasına ve mutfağa açtı. İki ayaklıların medeniyeti lağım kokuyor.
Dreyfus, boğuşan bir yaratıktı. İnsana, ahlaka, düşünceye, dine ve en önemlisi zihne vurulan kamçıydı. Putları yıkmadı, okşadı. Aydını insanlığın markası yapmakla vahyini tamamladı. Marksizm ilke olarak ahlak düşmanı. Dreyfus, bu ilkeyle kafasını bozmuş. Bu yüzden ahlakın
ismi geldiğinde pantolonunun önünü ilikliyor. İnsan, bir şeyi küçümserken uzuvlarına gönderme yapar. Onu, cinsel büyüteci altına alır. Ahlak kadar, ahlaksızlığı da kendi bedeninde arıyor, zavallım.
Herkes keşfedilmeyi bekliyor. Büyük, küçük, hayvan, eşya, kısaca her şey. Özgür Dünya zır-zopların, tuhafların, Tarzanların, çiğlerin ve adamcılların üzerine kumar oynadıkları yuvarlak masa. Muzafferlerin ödülü beyni boşaltılmış kadın. Dünya eskisinden daha fazla erkeksi ve erkeğin. Kadın hakları, kapısı sokağa açılmış haremin erkeksi kuralları. Kediler ve köpekler masallarımızdan kucağımıza fırlatıldı. Hayvan sevgisi, hayvan soykırımına dönüştürüldü.
Dreyfus kuru bir gürültü. Filozofların torunlarını baloya doldurdu. Ahlakın içi sapıklar tarafından boşaltıldı. Aydın, çağın hortumcusu. XIX. Yüzyılın son çeyreğinde beyni dölleyen kanser zeka üretmeye başladı.
İnsan dindar bir domuzdur. Kendi tükürdüğünü yalamakla beslenir. Marleau-Ponty, dünyaya katılışımız diyor buna. Bizim mi dünyaya, dünyanın mı bize katılışı? Anlamak zor değil, zor olan anlamak. Dreyfus, ciğeri kediye yükleyen kahraman. İncili ateşe attı, İsa’yı ahıra tıktı. Havarilerinin ihanetine alışık peygambere bir de ölüler sırıtıyor. Ahret zebanilerin, dünya dinozorların gözetiminde. Kahraman olmak çarmıha gerilmek değildir, podyumlarda el sallamaktır.
Dreyfus, demirden bir akıl. Tufandan beri insanın yarattığı en büyük sığınak. Varsında dünyayı sel götürsün; insan, soyunu Mars’a, Venüs’e uçurmanın hayalinde.
Şimdi azacık susayım.
Çarşamba, Şubat 22, 2006
İnsanı Yönetmenin Teknikleri I

Ortaçağlarda gerek Doğu’da, gerekse Batı’da kurulu olan ve adına Hakikat Rejimi diyebileceğimiz bir düzen mevcuttu. Bu düzenin fikri, ahlaki, sosyal savunmacılığını yapanlara ise Söylem Cemaatleri denilmekteydi. Bu düzeni Batı’da adına Tarihsel Zaman denilen epistemolojik anlayış bozdu. Söz gelimi Hakikat Rejimi’nde birkaç boyutu olan iki kavram dikkati çeker: egzomolojez ve egzagorözis. Birinci kavram bir yandan hakikati açıklarken, diğer yandan da onun özne tarafından benimsenmesini sağlardı. Egzomolojez inanmakla birlikte, inancın gerçekliğini de olumlamaktaydı. Ancak bu olumlama işleminde olumlanan şey bir olumlama nesnesine dönüştürülür ve bunu herkesin gözü önünde yapardı. Bu işlem bir vurguyla yapılmaktaydı. Yani olumlanan nesne, öznenin ona ve onun sonuçlarına bağlanmasıyla gerçekleştirilmekteydi. Örnek vermek gerekirse günah’ı ele alalım. Günahı her kes işler ve herkesin günahı ve günahları vardır. Bu egzomolojezin ancak inanç boyutunu içerir. Ancak bunu bir rejime dönüştürmek gerekmektedir. Günah çıkartmak veya tövbe etmek bunu sağlar. Günah varsa, günahtan kurtulmakta var. İşte bu kurtuluş işlemleri egzomolojezi içerir. İkinci kavram ise egzagorözis’tir. Bu, özne veya kişinin dinsel anlamda kendisinden daha kıdemli olan bir başkasına bağlanmasını, onun zoruyla kendi vicdanını sorgulamasını ve yalansız bir biçimde itirafı işlemlerini tanımlamaktadır. Yani günah var, günahtan kurtuluş da varsa, bu kurtuluşun izlenecek bir yolu da vardır. Anlayacağımız, Müslümanlıkta nefsi öldürme işlemi bir egzomolojez, nefsi öldürme işlemlerinin ifadesi ise egzagorözis’dir. İşte, Ortaçağ’da insanı yönetmenin en tipik modeli. Buna Hakikat Rejimi denilmektedir. Bu rejim Hıristiyanlıkta kilise, İslam’da ise mezhep ve tarikatlar düzeninde görüntülenmektedir. Olgular hakikati ele veriyor olabilir, ama işlemler insanîdir. Bu yapının meşruluğunu sağlayacak olan Söylem Cemaatleri’dir. Bu cemaatlerin amacı söylemleri korumak ve üretmektir. Yani, söylemlerin duyarlılıklarını açmak ve gizlemek, belli kurallar uyarınca yönlendirmek, söylemin ipini elde tutmak ve söylemi anlamını asla yitirmeyecek şekilde dağıtmaktır. Bir tür giz ve ifşa mekanizması olarak da düşünülebilir. Ortaçağ’da insanı yönetmenin tekniği kabaca budur. Bu dönemin bütün soysal, siyasal, hukuki yapısı bu epistemolojik kurgu üzerine oturtulmuştur. Tezat gibi görülen şeyler bile bu yapı içinde bir anlam ifade etmektedirler. Bu epistemolojik yapı her haliyle dinsel bir kurama dayanmaktaydı. Gerek Hıristiyan, gerek Müslüman olsun, yönetimi sağlamak için olguları insana yönelik biçimde belli bir mekanizma içinde işlevini sağlamaktır. Ama bu Ortaçağlar için eşsiz gibi gözüken yönetim biçimi insan kimliğine yapılan yeni atıflarla kabalaştı; önce kilisenin iktidarı devrildi, ardından da Batı’daki gelişmeler doğrultusunda Doğu’daki yönetim biçimleri şekil değiştirmek zorunda kaldılar.
Bu yapının yerini alan epistemolojik söylem ise Tarihsel Zaman’dır. Bu yapının egemen olması için bazı aşamalar gerekmiştir. İlk aşama Simge’lerin yıkımıdır. Hakikat Rejiminde simge önemlidir ve hatta Tanrısaldır. Rejim kendisini simgelerin gücüne dayatmaktadır, daha doğrusu sığınmaktadır. Simge anlamın içinden evirilip çıktığı bir kalıptır. İbn Haldun’dan bir örnekle bu açıklayalım. “Devlet’te insan gibidir; doğar, büyür ve ölür”. Burada devletin yaşamına simge teşkil eden insanın yaşamıdır. İnsanın yaşamı devletin varlığı için simgeleşmiştir. Veya tıp bilimsel bir açıklamaya bakalım. Ortaçağ tıp anlayışında başı ağrıyana doktorlar ceviz yemesini önerirdi. Çünkü cevizin içi beyinin yapısını andırmaktadır. Yani burada ceviz faydalarından ziyade simgesel bir konum arz etmektedir. Veya çok daha manidar bir misal. Ortaçağda Haçlı seferleri sırasında bir uygulama mevcuttu. Buna göre papa Avrupa şehirlerinin sokaklarına demirden yapılmış kocaman bağış kutuları yerleştirmişti. Kutuya para atan içerden gelen para sesini duyarsa cennete gidecekti, sesin gelmemesi ise cehenneme gideceğinin alametiydi. Bu bir Ortaçağlara özgü yolsuzluk işlemi olsa da, buradaki para sesi simgedir. Cennet ve cehennemin simgesi. Ancak, simge kalıcı değildir. Güçlere göre anlamları da değişmektedir. Bunun için de Temsil’e geçildi. Yani Tanrısal betimlemeler olan simgelerden vazgeçilip, onun yerine her şeyin bir şeyi temsil edişinin anlamı getirtildi. Bu özellikle sosyal alanlarda yoğun biçimde uygulandı. Örneğin, kötü kadın veya hayat kadını her toplumda vardır. Neden var ve ne gerekçelerden var burası konu değildir. Konu şudur: kötü kadın ahlaksızlığı temsil etmektedir. Veya Güneş nurun, sevgilileri baştan çıkarma çapkınlığın, iktidar tanrının temsilidir. Öyle sanıyorum gerek İslamî Doğu’ya, gerekse de Hıristiyan Batı’ya temsil düzenini getirenler Göçebeler, özellikle de Türkler ve Moğollar olmuşlardır. Çünkü temsilin en yoğun biçimi sok daha eskilerde bu toplumlarda görülmektedir. Türk devlet anlayışı adeta temsil üzerine kurulmuştur. Basit bir örneği: “Hükümdar, yeryüzünde Tanrının temsilidir”.
Pazartesi, Şubat 20, 2006
Baştan Çıkarıcının Günlüğü

Soren yamuk bakar dünyaya. Gözleri mi bozuk? Sadece gözleri mi? Yamalı bir vücut onunkisin. Dalları kırılmış bir ağacın hazan mevsimi Kıerkergaard. Yani biraz ben, biraz başkası...
Hayali kadının elinde bir şebek. Kalemiyle kendi kadınının heykelini yontuyor. Bizim Ferhat misali. Ama, Ferhat kadar cesur değil. O, daha çok “fuzulî” işler peşinde.
Kuhiken künt eylemiş bir taşı bin tırnak ilen
Ben koparıp atmışam, bin taşı bir tırnak ilen
(Anlamı: Ferhat, bir taşı yontmak için bin defa tırnaklarını kırmış; Ben ise (yani Fuzulî) bin taşı bir tırnağımla kırmışım).
Soren de, öyle! Tasvir kırıcı. Hazar Leon’un geride kalan bir parçası. Bir düş avcısı. Düşler arası yolculuklar yaparak İsa’yı yaratmakta. Onun Şirin’i Cordelia. Kral Lear’ın üçüncü kızının da adı aynı zamanda. Ama gerçekte yok böyle birisi. Olmamış, olmadı, olmayacak da. Onun tutkusu Bkowski gibi tavladığını becermek değildir. “İnsan kendini sınırlamalı” diyor, “tüm zevklerin ana kuralıdır bu”.
Ya! Bir beyaz örtü üzerinde sevgilinin yakasını açacak günün hayalinde değil o. Başkası elinden almasın diye sevgilisini içinde saklayanlardan biri Soren. Yani, düşünen, yazan, gizleyen bir kabuk. Kendi tılsımını kendi teniyle ören bir ucube. Belki de vücudu bu yüzden yamuktu.
Ve ve ve…
“Sana açacak bir sırrım var, sırdaşım benim. Kime açsaydım bu sırrı? Yıldızlara mı? Onlar soğukturlar. İnsanlara mı? Anlamazlar”.
İşte Soren. Bizim baştan çıkarıcımız.
M. Foucault

İdeal olan şey, araçlar imal etmek değil, bombalar yapmaktır; çünkü imal edilen bomba bir kez kullanıldığında başka hiç kimse ondan yararlanamaz. Benim düşüm, kişisel düşüm, tam olarak bomba yapmak değildir; çünkü insanları öldürmeyi sevmem. Ama bomba-kitaplar yazmak istiyorum, yani tam olarak birisi onları yazdığı veya okuduğu anda yararlı olacak kitaplar. Ardından, yok olacaktır.
Edebiyat Yazıları: Şehir ve Kitap

Kalbimi kitaplar arasında en yüksek rafa koydum.
Onu oradan alıp sayfalarına dokunacak elleri bekliyorum.
Kimin eli dokunacak kalbime?
Kimin avuçlarında ısınacak yüreğim?
Ve kimin parmak darbeleriyle yaralanacak bedenim?
Dostoyevski kitaplarıyla tanıştığımda henüz 14 yaşındaydım. Belki de karanlık bir dünyaya sefer etmiş son Sindibat bendim. Satırlar trenler gibi hayatın çirkin, sevimli, trajik yüzlerini iki durak arasında taşıyorlardı. Duraklardan birinin adı aşk, diğeri acı. Seferler sonsuz. Dosto’yu okumak bunaltıyor insanı, en çok da beni. Hapishaneden firar edercesine kaçtım Dosto’dan. Kalın duvarlar altından özgürlüye fare yuvası kadar delik açtım. Sonsuzluğa ayaklarımla yürüyerek vardığımda çocukluğumu ve gençliğimi tabanlarımda çoktan tüketmiştim. Rüzgâra, orta yaşın saçlarıma düşürdüğü beyaz bulutları kovalamak için sığınmıştım, hatta tapınmıştım. Ateşin elini yakmayacağından emin çocuk korkusuzluğuyla rüzgâra sarıldım. Rüzgârla savruldum ve de rüzgârla kavruldum. Esmek, özgürlüktür sandım.
Petersburg’un binden fazla güneşi var. Her sokak lambası kendisini dev bir yanar top sanıyor. Bu ışık-karanlık ve gölge kovalaması altı ay sürer. Şeytan kah karların arasında yatar, kah rüzgârın kollarında uçuşur. Hayat siyah beyaz seyredip durur. Yağmur gözyaşları gibi tane tane ve irice yağar. Terk edilmiş bir sevgilidir gökyüzü. Mavi çıplaklığının üzerine giydiği gri geceliği ile kâbusudur şehrin.
Yaşamın ilk sıkıntısını uzun ekmek kuyruklarında tattım. Ekmeksiz geri dönüşlerim oldu bana ilk ölümü düşündüren. Yaşamı bitmez bir hamur sanmıştım o ana kadar. Sıcak ekmeğin kokusu kadar hiçbir tat beni yaşama bağlamadı. Kabusa dönüşmeden rüyadan uyanmam gerekirdi. Az gelişmiş bir beyin uykuyu tapınak edinir. “Arhiv Baba ve Liyonka” (Gorki’nin) hikâyeleri bana uzaktı, ama hep uzak kalacak değildi.
Bir zihin, ilk bulanık dalgalanmalarını arzularını sarı sayfalara mürekkeple yansıtmakla gösterir. Ben gazete köşelerini karalardım. Büyük harflerle yazılmış slogansı cümleler. Kurtuluşu keşfetmiş bir firavun gibi gazetelerden piramitler dikerdim.