Salı, Aralık 08, 2009

Duyuru

Geçmişimden sorumlu değilim...

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Perşembe, Kasım 19, 2009

Çarşamba, Kasım 18, 2009

Türk Tarihine Katkılar I: Salar Oğulları

Gilan, Deyleman ve Azerbaycan’da kurulmuş Türk hanedan. Salarîler, Misafirler, Merzubanîler veya Salar Oğulları gibi çeşitli adlarla anılan devlet. Sac Oğulları gibi, Salar Oğulları da en etkili dönemlerinde Azerbaycan’ın tamamını kontrolleri altında bulundurmuş bölgenin en etkili devletiydi. Salar Oğulları Yakın ve Orta Doğunun siyasî ortamı oldukça tezatlı bir döneminde ortaya çıktılar. Bu dönemde, Taberistan ve Cürcan’da Ziyar Oğulları (928-1042), Irak ve Kirman ile Ahvaz’da Büveyhî Oğulları (932-1055) Azerbaycan’ın doğu, güney ve güney-batı sınırlarında en etkili siyasî güçlerdi. Musul bölgesindeki Hamdanîler hanedanlığının da (929-1003) Azerbaycan üzerinde iddiası bulunmaktaydı. Azerbaycan’ın kuzeyi, yani Arran bölgesi ise Şirvanşahlar’ın kontrolü altındaydı. Dolayısıyla, Salar Oğulları bu karmaşık ortamda Azerbaycan’ın tamamını ele geçirmek gibi bir iddiayla ortaya çıktılar. Bu da onların Azerbaycan’ın çevresini sarmış adlarını belirttiğimiz büyük devletler karşı ciddi savaşlar vermelerine neden olmuştur. Bu savaşlara iç kargaşalar da eklenince Salar Oğulları da bir önceki Türk hanedanı kadar uzun ömürlü olamamıştır.

Salar Oğulları Hazar Denizinin güney-batısında bulunan Mazandaran ile Azerbaycan sınırında yer alan Deylem veya Deyleman sahasının hâkimleriydiler. Bunlar, bölgeye daha önce gelmiş Türk asıllı Kenger veya Kanglı kavimlerindendiler . Bunu onların taşıdıkları eski isimlerden de anlıyoruz. Hanedanın bilinen en eski atası kaynaklarda “Langar” adıyla geçer. Yakut, bu adı “Kankar” olarak vermektedir. Doğrusu da bu olsa gerek. Yine Arapça “Misafir” olarak bilinen Salar Oğullarının ilk temsilcisinin gerçek adı “Asfar”dır. Bu ad “İşbar(a)” adının İranî biçimidir . Salar Oğulları Azerbaycan’ı ellerine geçirmeden önce, Deyleman bölgesinin bazı eyaletlerini ellerinde bulunduran bir hanedan kurmuşlardır . Hanedanlığı kurucusu Misafir kabul edilmektedir. İbnü’l-Esir, Salar Oğullarının Deylem’in Tarom ve Semiran veya Şemiran kalelerinde oturduklarından söz etmektedir . Misafir’den sonra Tarom ve Samiran bölgesini elinde bulunduran Salar Oğulları tahtına Muhammed b. Misafir oturmuştur. Onun döneminde bölgede güçlenen Salarî hanedanlığı komşu hanedanlıklar tarafından da itibar görmeye başlamıştı. İbnü’l-Esir’e göre, Asfar, Merdaviç b. Ziyarî’ni Tarom ve Şemiran hâkimi Salar’ın yanına göndermişti . Bir süre sonra ise Muhammed b. Misafir Azerbaycan’da Saç Oğulları gulamları arasında giden taht kavgalarına da karışacaktır.

Azerbaycan’da Saç Oğulları hanedanlığına son verildikten sonra taht uğrunda Yusuf b. Sac’ın gulamları arasında çatışmalar baş gösterdi. Bu sırada Azerbaycan’da hâkimiyette bulunan İbrahim b. Deysem ile veziri Ali b. Cafer arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Deysem’in hışmına uğramaktan korkan vezir sığınmak için Tarom’a Muhammed b. Misafir’e kaçtı. Tam bu sırada Tarom’da babaları aleyhinde bir ayaklanma başlatan Salar Merzuban b. Muhmmed ve kardeşi Vehsudan, Muhammed’i tahtan indirerek Tarom ve Şemiran’ın yeni sahipleri olmuşlardır. Tam bu sırada Tarom’a ulaşan Vezir Ali b. Cafer, olanlardan etkilenip, Salar Merzuban’ı Azerbaycan’ı ele geçirmesi için teşvik edici söylemlerde bulundu. Vezire göre, Azerbaycan zengin bir ülkedir, üstelik sahipsizdir de. Buradan nasıl vergi toplanacağını iyi bildiğini, Azerbaycan ele geçirecekse ona destek olabileceği vadinde bulunup, Merzuban’ın iştahını kabarttı . Vezirin sözlerine inanarak Azerbaycan’ın fethini kafasına koyan Merzuban, ülkeyi aldığı taktirde Ali b. Cafer’e kendi veziri yapacağı hususunda da söz verdi. Miskaveyh, onlar arasındaki anlaşmanın bu kadar kolay olmasında vezirin Batinilerden olmasını Merzuban’ın da bu tarikata ilgi duymasını etken göstermiştir . Sözler kesilip, anlaşmalar yapıldıktan sonra taraflar hızla hazırlıklara başladılar. Merzuban ordu hazırlıklarını sürdürürken, Ali b. Cafer’de Deysem’in hizmetindeki komutanlara mektuplar gönderip kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Nihayet Azerbaycan’dan gelen elçi, komutanların “Merzuban hareket edecekse, Deysemi terk edeceklerini” sözünü iletmesi üzerine h. 330 (941) yılında Salar birlikleri Tarom’dan Erdebil istikametinde yola çıktılar. Meydana gelen savaşta ordusunun büyük bir kısmının Merzuban saflarına geçmesinden dolayı yenilgiye uğrayan Deysem Ermenistan’a kaçtı. Salar Merzuban Azerbaycan’ı eline geçirip, başkenti Erdebil olan Salar Oğulları hanedanlığının esasını koydu .

Salar Oğulları devletinin başına geçtikten sonra vezirliği söz verdiği gibi Ali b. Cafer’e bırakan Salar Merzuban, kısa sürede Azerbaycan’ın güney bölgelerini idaresi altına aldı. Ancak çevresindeki yakın komutanlarının vezirler olan anlaşmazlığı yüzünden çok geçmeden Ali b. Cafer’le yollarını ayırmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Tebriz’de bir ayaklanma başlatan Ali b. Cafer, Deysem’e mektup göndererek anlaşmadan yana olduğunu belirtir. Bunun üzerine Deysem, Tebriz’e gelerek Salar Merzuban’a karşı askeri hazırlıklar başladı. Bu sırada Merzuban Tebriz’i kuşatmaya alarak, gizlice Ali b. Cafer’le tekrar anlaşmanın yollarını aramaya başladı. Bunun sonucunda Ali b. Cafer’in gönlünü almayı başaran Merzuban, Deysem’e karşı Tebriz kalesi önlerinde birkaç ciddi savaşı kazanınca, Deysem’in bir gece şehri bırakıp, Erdebil istikametinde kaçmaya zorladı. Deysem’in Erdebil’e vardığını haber aldıktan sonra, Tebriz şehrinin kuşatma işini komutanlarına bırakıp, Erdebil’e hareket eden Merzuban, Tarom’da kardeşi Vehsudan’dan da gerek yardımı aldıktan sonra başkent çevresini sardı . Ancak, Erdebil’de halkın kendisine karşı çıkması ve veziri Neimî’nin ihaneti karşısında müşkül duruma düşen Deysem, Merzuban’a anlaşma teklifinde bulundu. Şehri teslim etmesi karşılığında Deysem, Tarom’a gönderildi ve orada kendi mülklerinde serbest yaşamasına göz yumuldu. Neimî ise Merzuban tarafında Ali b. Cafer’in yerine vezir olarak atandı .
Erdebil’i tekrar ele geçirdikten sonra birkaç sene ülkedeki ayaklanma ve isyanların yatıştırılmasıyla uğraşan Salar Merzuban, kısa sürede ülkenin tamamına sahip olmayı başarmıştır. İbn Miskaveyh “Azerbaycan’ın bütün minberlerden onun adına hutbeler okunmaktaydı” yorumunda bulunmaktadır . Böylece, Salar Oğulları hanedanlığı kısa zamanda Azerbaycan’ı hâkimiyeti altına alarak bağımsız bir devlete konumuna gelmişti. İbn Havkal, Salar Merzuban’a tâbi olan ülkeler hakkında bilgi vermektedir. Ona göre, Şirvanşah Ahmed b. Muhammed, Şeki hâkimi Adbülmalik İşhanik, Berde hâkimi İbn Savad Sanharib, Cürcan ve Sagiyan hâkimi Vaçagan b. Musa, Sünük hâkimi Ebu’l-Kasım el-Bayzurî, Ahar ve Varzukan hâkimi Ebu’l-Heyca er-Revvadî, Hayzan hâkimi Ebu’l-Kasım el-Cuyzanî, Haçen hâkimleri Salar Merzuban’a tâbî olup, ona her sene yıllık vergi ödemekteydiler. İbn Havkal, Salar Merzuban döneminde Azerbaycan, Arran ve Ermenistan’dan toplanan ve Salar Oğulları hazinesine giden yıllık verginin 500 bin dinarı bulduğunu özellikle belirtir .

Kaynaklar, Salar Merzuban döneminin en önemli hadisesinin Ruslar’ın Arran’ın en büyük şehri Berde’yi işgal etmesi olarak gösterirler . İbn Miskaveyh’e göre, “332 (943/44) yılında Azerbaycan’a er-Rus adıyla meşhur olan halkın orduları geldiler, onlar Berde’ye hareket ederek orasını tuttular ve ahalisini de esir aldılar” . Bu Rusların Azerbaycan’a ilk gelişi değildi. Kuzeyde Hazar etkisinin azalması gemicilikle geçinen, ticaret yapan, topladıkları hayvan derilerini ‘sıcak ülkelerin’ tüccarlarına satan ve zaman zamanda korsanlıkla meşgul olan Rusların İdil nehrini kolaylıkla aşıp Hazar Denizine açılmalarına ve çevre ülkelere saldırılarda bulunmalarına fırsat tanımıştı. Nitekim, Ruslar belli zamanlarda Azerbaycan’ın Hazar çevresindeki kıyı şehirlerine ve kasabalarına saldırarak büyük felaketlere neden olmuşlardır. Berde’nin işgali bunlar arasında en çok dikkati çekenidir .
İbn Miskaveyh’e göre, Rus gemileri Hazar Denizinden Kür nehrinin akarı istikametinde yol alarak Arran’ın en büyük şehri Berde’yi ellerine geçirmiş ve halkını da esir almışlardı. Rusların bu saldırısı 943/44 yılında vukua gelmiştir . Berde’nin Ruslar tarafından işgal edildiği haberi sadece Azerbaycan’da değil, bir çok İslam ülkesinde de yankı bulmuştur. Çünkü Berde, Arap fetihlerinden sonra bölgenin gelişmiş en büyük şehri hesap edilmekte ve her yıl yüzlerce tüccar kervanının uğradığı merkezi bir duraktı. Gelişen olayları haber alan Salar Merzuban, hemen bölgeye hareket edip, Rusların elinde bulunan şehri kuşatmaya aldı. Şehir kuşatması uzun sürdü. Bu arada Ruslar arasında hastalığın ortaya çıkması, onlar açısından da büyük sıkıntıların doğmasına neden oldu. Bu arada şehir içinde yerli halkla, şehir dışında ise Salarî birlikleriyle şiddetli savaşlar veren Ruslar, Ebu’l-Farac’ın abartılı rakamına göre, toplam 20 bin insanı katletmişlerdir . Salar Merzuban’ın baskısı sonucunda ağır kayıplar veren Ruslar sonunda geldikleri yolla geri dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak, bu olay Berde’nin sonu olmuştur. Rus tarihçilerinin de belirttiği gibi, bu saldırı Berde için bir felaket olmuştur . Berde’nin bu felaketi, XII. Yüzyıl Azerbaycan edebiyatının en büyük temsilcisi Genceli Nizamî’nin de eserlerine konu olmuş ve uzun yıllar unutulmamıştır .
Merzuban, Berde’de Rusları def etmekle meşgulken Musul hakimleri Hamdaniler Azerbaycan saldırdılar. Ancak Merzuban bu saldırıları geri püskürtüp Ermeniyye’ni de kendi idaresi altına almıştır. Öte yandan Şirvanşahlar da Salar Oğullarının hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. Aran ve Azerbaycan’daki hakimiyetini tesis ettikten sonra Merzuban yüzünü güneye çecirdi. Bu sırada güneyde en etkili siyasi güç Buveyhiler’di. Buveyhiler Deylem kökenli bir hanedanlık olup, askeri olarak Türklere dayanıyorlardı . Zaten bu dönemde bölgede kurulan bütün hanedan-devletlerinin askeri gücünü Türkler teşkil etmekteydi. Buveyhilerle Salar Oğulları arasındaki en önemli sorun Rey’di. Merzuban, Rey’i ele geçirmek için 337 (948/9) yılında Kazvin’e hareket etti. Burada karşılaşan iki ordu arasında cereyan eden savaşta Merzuban ağır bir hazimete uğradı ve esir düştü. Buveyhi Rukned’ü-devle onu İsfahan’ın güneyinde yer alan Samirem kalasına hapsetti .

Merzuban’ın esir düştüğüne ilişkin haber Azerbaycan’a ulaşınca onun babası Muhammed b. Misafir hakimiyeti eline geçirdi. Ancak Muhammed uygunsuz davranışlarda bulununca emrindekiler kendisine karşı isyan etti. Bunun üzerine Muhammed oğlu Vehsudan’a sığındı. Ancak Vehsudan babasını tutuklatarak onu zindana attırdı. Muhammed ölene kadar hapiste kalacaktı . Ardından Vehsudan, Buveyhi orduları komutanı Muhammed b. Abdurrazzak’ın Azerbaycan’a saldırmasından korkuya düşerek Sac Oğulları gulamlarından Deylem kökenli Deysem’le anlaşarak ülkenin idaresini ona teslim etti. Ancak ülkedeki kargaşa ortamına bir türlü son verilemedi. Tam bu sırada Merzuban 952 yılında annesi Korasun Hatun’un girişimiyle Semiram kalesinden kurtularak idareyi yeniden eline geçirdi. Merzuban’ın Azerbaycan’daki ikinci hakimiyeti 957 yılına kadar devam etti . Merzuban, devleti yeniden toplayarak ülke içinde asayişi sağladı. Onun döneminde “Azerbaycan, Ermeniyye, her iki Arran’ın ve onlara civar eyaletlerin toplam geliri 500.000 dinarı” buluyordu . Merzuban Şirvaşhanları, Şeki ve Aran hakimlerini, Senariye, Eher, Haçen, Van (Vaspurakan) ile Kartli-Kahetya’nın bazı kısmılarını kendisine bağlamıştı. Onun bu tâbi eyaletlerden aldığı yıllık haraç 500.000 dinarı buluyordu. Böylece Merzuban zamanında Salar Oğullarının yıllık geliri 1.000.000 dinar tutarındaydı. Merzuban’ın hakimiyetinin ikinci dönemi sükunet içinde geçmiştir. Derbent ayaklanmasını bastırdıktan, Deysem’i yakalayıp zindana attırdıktan ve vassal hakimlerin vergi işlerini ayarladıktan sonra Buveyhilerle de bir anlaşma yapmış, hatta kızını Rükne’d-devle’ye vererek anlaşmayı akrabalıkla pekiştirmişti. İbn Miskaveyh’e göre, Merzuban Ramazan 346 (Aralık 957- Kasım 958) yılında vefat etmiştir. Merzuban akıllı, başarılı, adil bir hükümdar olmuştu . Onun İsmaili sempatizanı olduğuna ilişkin bilgiler vardır. Ancak bu görüş kardeşi Vehsudan’ın Şemiran’da bastırdığı sikkeler üzerinde İsmaili imamlarının adlarının yer almasından kaynaklanmaktadır .

Merzuban ölmeden önce kendisinden sonra yaşanabilecek taht kavgalarına son vermek için hakimiyet meselesini çözmeye çalışmıştır. Buna göre, oğlu Custan hükümdar olarak tahta çıkacak, ama kardeşi Vehsudan’ın kontrolünde hareket edecekti. Custan’ın yerine İbrahim, onun yerine de üçüncü evladı Nasır geçmeliydi. Ancak Merzuban’ın bu vasiyetine bağlı kalındığı söylenemez. Nitekim kardeşi ve oğulları arasında cereyan eden taht kavgaları İbrahim Salar b. Merzuban’ın hakimiyeti ele geçirmesine kadar sürmüş, hatta ondan sonra da durmamıştı. Böylece Merzuban’dan sonra hakimiyet önce Custan’ın, ardından da Vehsudan’ın eline geçmiş, daha sonra taht İbrahim ile Vehsudan arasında gidip gelmiştir. Nihayet 966 yılında İbrahim Salar Oğulları hakimiyetini ele geçirerek 981 yılına kadar sürmüştür. Ancak İbrahim’in hakimiyetinin sonu meçhuldür. Zaten bu tarihte de Revvadiler Azerbaycan hakimiyetini elerline geçirerek Salar Oğullarının idaresine son vermişlerdir. Buna karşılık Salar Oğulları Tarom ve Şemiram’daki hakimiyeti 1065 yılına kadar sürmüştür .

Pazartesi, Kasım 16, 2009

Perşembe, Kasım 05, 2009

Salı, Kasım 03, 2009

Pazartesi, Ekim 19, 2009

Cuma, Ekim 02, 2009

Pazar, Eylül 13, 2009

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Salı, Temmuz 21, 2009

Ortaçağa kaçış...

Hayatımın yarısı bozkırda geçti. Hani, siz şehirlilerin "medeniyet yoksunu", "barbar" diye sırtına deli gömleği geçirdiğiniz karanlıklar ötesi dünyada. İşte, oraya tatile gidiyorum. Bir süre site, blog, msn, kısaca internet denilen dünya dışıyım. Zaten böyle bir dünya pek umrumda da değil.

Kapsama alanımın kapsayıcı olduğunu sanmıyorum.

Ortaçağa kaçıyorum.

Bir kez daha son Yec'üc-Mec'üc olarak ortaya çıkacağım güne kadar...

Tüm aşklarımı bavuluma topladım...

Pazartesi, Temmuz 20, 2009

Yıldızlara...

Tutunmak...

Gözlerimde, aynamda, kitaplarımda, satırlarımda, mektuplarımda yaşamak...
Yapraklarda, yıldızlarda ve kalbimde iz bırakmak...
Her yerdeyim
Hiç bir yerim olmadığı halde...

(sen...)

Pazar, Temmuz 19, 2009

Nerdesin...

Gece...
Sen...
Ve hiç kimse...

Gül biraz, lütfen...

Cuma, Temmuz 17, 2009

Ravel Bolero...

Harkov'dayım. Güneş tepemi dikizliyor.
Kulaklarımda Bolero kafamın yarım kürelerini işgal ediyor.
Adım adım, satır satır, sayfa sayfa.
Ve özgürlük. Tüm yaşamımda dünyadan hep bunu bekledim, Tanrı'dan hep bunu istedim...

Bir şamana "özgürlüğün ne olduğunu" sormuştum.
Şunları söyledi: "müzik" demek.

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Kitaplar...

Eve kitapsız gelmek ne mümkün? Her akşam fakirhanemin yolunu tuttuğumda kollarıma birkaç sevgili giriverir. Bir şey anlamazsın, anlatmazlar. Sadece, eve yalnız gelemediğini ve geceni yalnız geçirmeyeceğini bil, o kadar.

Pahalıya mal olan çapkınlık bu. Cebi delip geçen, işlevini gözlerle icra eden, sıraladığı binlerce sözü dilinden, kalbinden, aklından geçirerek seni hazza boğan sevgililer. Ve sabaha kadar seni bırakmayan kelime şehveti, kelime tutkusu, kelime sadizmi, kelime ibadeti ve kelime sarhoşluğu. Beyninin ve kalbinin aynasına açılan kapılar, tüm gece boyunca eski bir göçebe gibi yatağını evrenin her köşesinde kurmakta. Gah eski çağdasın, gah ortaçağda. Gah da hiçbirinde. Bazen de hepsinde.

Her kitap bir aşk, ondan da öte.

Eskimiyorlar da. Elindeki kalemle satırların diplerini kazmak. Kitap bahçivanlığı. Bahçene taşıdğın her gülün kendi kokusu ve cazibesi var. Dünyayı kitaplara hapsetmek. Bir kere cildini kaldırıp, sayfalarını çevirdin mi; özgürlüğe haseret kuşlar gibi uçverirler. Kalbine, diline, gözlerine, kalemine, ellerine konarlar. Uçan halılar gibi de seni taşırlar oradan oraya. Sağına Mars'ı, soluna Ay'ı alırsın. En zalim ve katı kalplere bırakacak bir kelimen, bir sözün vardır. En şiddetli savaşların ortasından geçersin, görülmemiş ve yaşanmamış şehirlerin sakini olursun. Yıllarca gözlerinde yaşattığın kadınların diline yapışırsın, parmaklarına dokunursun, okunursun.

Her gece, başka bir gece. Barbarlar arasında aziz, aizler arasında barbar. Gah Harran'dasın, gah Arran'da. Tüm çağlara ve tüm peygamberlere bir söz kadar yakınsın. Tanrı bile senle konuşmakta, sen de konuşmakta. Her boyutta, her boyda. Cinsiyetsiz, sınıfsız, sınırsız bir düzen. Kafka'nın Milena'sına Kafka'dan daha yakınsın. Sartre'ni iki kitabıyla sollar, el-Belazurî'nin haikaylerine gülüp geçrsin. Her çağdan birileri çıkıp gelir evine. Yatağını Hürrem Sultan kapmış, Kanunî'ni kapı dışı etmişsin. Çok kızdıysan Kant'ı fırlar çöpe. Komunist Manifesto üzerinde börek ye. Çayını Edwart Said'in Şarkiyatının göbeğine demirlet, kül tabağını Avesta'nın kapağına dayat. Tevrat'tan üç satır, İncil'den bir paragraf, Kur'an'dan bir sure; tüm dinlerlerin gölgesinden Tanrı'ya uzanan bir hacc yolculuğu. Hallaç'la ortak olup Şeytan'la Musa'nın sohpetini dinlersin, bazen de KGB belgeleri arasında Şeytan'ın ta kendisini bulursun.

Ve okuduğun herşey mübah. Her kitap ağuşunu açmış seni bekler. Ellerine muhtaç, gözlerine bakmak ister saatlerce. Dilinle tuttukların kalbini doyurur, aklını çeler, yuvarlar bedenini sırların, tılsımların ortasına. Iraklı'nın dünyası gibi partlar; bir zalimi de ben yok edim dersin. Tüm büyüklerin masasındasın. Davet etseler de, etmeseler de. En baştakı koltuğa oturup denetlersin. "Hopp, olmadı" dersin. "Dünya zirvesi bensiz geçer mi?"

Küfür edeceğin bir sürü gönüllü. Söveceğin, bağıracağın, seveceğin onlardan daha çok. Koca ve dev adamların kıçlarına haşiye ve notlar düşersin, kalemle gözlerini oyarsın, "hımmmm, yakaladım seni adi" dersin. Tek bir kelime edecek cesaretleri yok. Olamaz da. Çadırını ister Cengiz Han'ın otağının karşısına kur, ister Beyaz Saray'ı kirala. Kitaplar, sınırsız dünya, evren. Cennet gibi. Dilediğin her şeye sahipsin. Bin bir gece masalllarından fırlamış huriler, Baydeba'nın dünyasından gelen zebaniler. Yec'üc-Mec'ücler'in atlarının tırnakları seni çiğnemeğe kalkışırsa hemen bir sonraki refah çağına at adımını. Kimse yakalayamaz seni. Peşine dünyanın tüm casusları düşse asla yakayı elevermezsin.

Kitaplar, sevgililerin ve dostların. Senin kalbin, senin gözlerin, senin titrek, utangaç sözcüklerin. Hâlâ bir kağıt sayfasına gömülmemek için direniyorsan; yoksun sen, hiçsin. Ve hiçlerin kitabı kapanmış, sonsuza dek.

Pazar, Temmuz 12, 2009

Öğrenci bursları...

Aşklarını itiraf etmeyen insanlara kızmışımdır. Omuzlarında ölülerini taşırmış gibi yürürler. İçlerinde bir tabut varmış gibi davranırlar. Her konuşmalarında, her selamlaşmalarında sanki içlerindeki ceset hortlayacakmış gibi soluklanırlar.

Öğrenciliğimin ilk bursunu itirafçılığımla aldığımı hatırlarım. Ünlü bir işadamı, burs için başvuranlara tek bir soru sorardı: Hiç aşık oldun mu? Bunun dışında ne bir not belgesi, ne aile durumu hakkında muhtarlıktan bir sürü ıvır zıvır şeyler gerekmezdi. Benden önce kabulüne giren 20 arkadaşımın mahçup suratlarını hâlâ hatırlarım. Ne kimse onlara aşklarını sormuş; ne de kendileri kendilerine bu fırsatı tanımışlardı. Burs için bir sürü sahtekarlığa katılmak sanki daha hoş, onlar için içlerine gömdüklerini aşk daşları üzerinde kayıtlı isimleri telaffuz etmekten.

O, sene burs alan tek kişi bendim. Koca bir “evet” belgesi fırlatmıştım işadamının üzerine kalp mühürlü. Aldığım ilk parayla da içimdeki aşk günahını yıkamak için hayvan gibi içmiştim. Kadıköy Fasıl’dan ayrıldığımda sokaktan tüm arabaların ayak izleri kesilmişti ve beni polisler öğrenci yurduna bırakmak zorunda kalmışlardır. Sanırım bunda, üzerimdeki “SSCB Pasaportu”nun etkisi az olmamıştır.

Hayatımda aldığım ilk ve tek burs bu olmuştur. Ve bundan sonra kimse aşık olduğum için bana para vermedi. Aksine, tüm paralar aşksızların cebine akmağa başladı. İnadına her yere başvuruyordum. Aşındırmadığım kapı, gitmediğim vakıf, ilk oturumlarına katılmadığım cemaatler kalmamıştı.

Burs ahlakı çirkin bir şey. Burs için başvurduğum bir yerde öğrencilerle görüşmeleri namaz saatine denk getirmişlerdi. Namazı kılan cennetin makbuzunu alıyordu. Kelime-yi şehadetlerin arasından eski 100 TL-lik banknotların geçmediğini kim itiraf edebilir ki? Burs namazına katılmayan tek kafir bendim. Buna rağmen kibarlık yapıp beni mulakata almışlardı. İlk soru da mezheplerden gelmişti: Hangi mezhebe mensupsunuz? Yanıt aynı kıcıklıkta: Harici. Bu yanıt, umudu tükettiğin para kartınyla tümden vedelaşmak demektir.

Bir başka burs adresinde verilen para karşılığı düzenlenen okumalara katılmak zorunluluğu vardır. Bir bedeni satın alama işlemi, burslar. Modern bir memlük ticareti. Okumalar da malum. Mükemmel işleyen bir münafıklık sistemi.

Okulun ilk günlerini hatırlarım. Henüz 28 Şubat’lara bir sürü şubatlar vardı. Kapı dibinde, kantin aralığında abiler ve ablalar o senenin örgüt, cemaat, teşkilat açıklarını doldurmak için uğraşırlardı. Güzel vaadler, bir sürü sınıf arkadaşımın yaşamlarının dağlarda noktalanmasına neden olurken; geriye kalanları da içlerinde nefret dağları yaratarak okullarını tamamladılar. Bir kısmı da saadaklarının karşılığını fazlasıyla aldılar.

İnsanın kayrılması ve kaybı çok kolay. Yeter ki ona arzu ettiklerini altın bir tepside sun. Vermesen de verirmiş gibi yap. Hiçbir şey karşılıksız değildir. Hatta her şey karşılıklıdır. Daha da önemlisi karşılık her şeydir.

Unutmadan söyleyeyim. “aşık olmayan adam, yaşamsızdır” bana burs veren tek işadamının nazarında.

Özgür çoraplarım...

Sevgili dostum...
Sana yazıyorum bu mektubu. Okumyacağını bile bile yazıyourm. Okunmayacağımı bilerek, kirletiyorum sayfaları. Daha önce yaptığın gibi, yaptığım gibi.

Yazmak için bir nedenim yok. Ve artık, senin çağın da yok. Sadece, seni tekrar tekrar kağıtların arasına gömüyorum. Seni çoğaltıyor ve senden koca bir mezar yaratıyorum. Tüm mezar taşlarının üzerine isminin yazıldığı mezar. Toplu bir katliamda bir anda her parçanın kurşuna dizildiği bir mezar. Ve şimdi kendi Lahey Adalet Divanı'mı yapıyorum, müsaadenle.

Yazıyorum, hükmümü kendi ellerimle, tırnaklarımla, kanımla keserek, yazıyorum. Öldürme tutkuma son vermek için yazıyorum. Hem suçlu, hem hakim, hem tanık olmak için yazıyorum. Bir çağı üstüne, tıpkı sevgililerimin yüzüme kapıları, camları, hatta fare deliklerini kapatır gibi, kapatarak hükmümü veriyorum. Bir kabus gibi, kusarak yazıyorum. Vampirler dünyasına son noktayı çoğaltmamak üzere koyarak yazıyorum. Ben yazmakla yazgılıyım.

Senin için tüm birikmiş kirli çoraplarımı yıkadım. Onlar ki bir asırlık ayak kokularımın esiriydiler. Giderayak, bir özgürlük girişimimin olmasını istedim. Çoraplarımı kokusuz, ayaklarımı da korkusuz astım çamaşır iplerine. Ve ellerim deterjanlı sarkıyorum dünyanın dibine. Keşke, bunların hepsini bir makineyle yapsaydım diye düşünüyorum. Ama beceriksizim, makineni çalıştıramıyorum. Bir de, istemedim, kendimden sonra ev arkadaşıma elektirik faturasıyla elveda demeyi. Eline, suratsız memurlarca tutuşturulmuş bir fiyat listesiyle akıttığım artıklar üzerine çekilmiş artık su giderlerinin yapışmasını. Sadece, giderken fazladan kullandığım Lipton çay poşetleri için üzülebilir, eğer yüzü yoksa. Ama, çikolatamın yarısını ona bıraktığımı umarım iyilikle anar. Ve bir de tüm satırları harabeye dönüşmüş, sayfaları birer enkaz yığınını haline gelmiş kitaplarımı. Yer yer seni gömmek için defterlerden aşırdığım çizgisiz varakların cilt kapaklarını. Aslında kendimi, tıpkı senin kendini bana bıraktığın gibi bırakıyorum ona. Ancak, benim, seni benim gibi anacak, hiçbir anlayışlı dostumun olmadığını bil.

Ve son. Bir centelmenlik yapıp uzatmalardaki kesintiler için hakemlerin üzerine orta sahaya kadar yürümeyeceğim. Hiçbir uzatmanın işe yaramayacağını biliyorum; bu uzam sonsuza dek uzatılsa bile, durduğum yerden bir adım bile öteye uzanmayacağım. Ve formamı bırakacağım kimse de yok. Zaten bir ömrü kendimle oynayarak geçirdim.

Beni hatırlayanların başını yakarım...

Salı, Temmuz 07, 2009

XIX. Yüzyılı konuşmak...

XX. Yüzyıl çok dar. XXI. Yüzyıl için konuşmaksa mantıksız. Aslında bu ve bir önceki asırlar XIX. Yüzyılın çocukları. Yırtıcı iki velet. Saman altından su yürüten kuşakların modern barınağı. XXI ve XX. Yüzyıllarda insanlığa savrulan tüm okların yayını XIX. Yüzyılda aramak gerek.

Kimine göre esrük, kimine göre akıl çağı, XIX. asır. Bir düşünce bataklığı, bir hareket cenneti. Bütün "izm"lerin atar damarı. Tarih içinde birikmiş aklın, deliliğin, mekanın ve varlığın doğuş efsanesinin yaratıldığı dönem. Çağdaş insanın atalarının yaşadığı tutarsız bir zaman.

Modern dünya kadar, Türkiye'de bu çağın eseri. Tüm düşünceleri, incelikleri, liderleri, kabusları, ahlakı ve hatta diniyle Türkiye'nin sırtına geçirilen gömlek XIX. Yüzyıl damgasını taşıyor. Ne laikler bu yüzyılı aşabildiler, ne dinsizler, ne dindarlar. Hepsi aynı yüzyıldan bulduğu bir ismin çatısı altında barınma telaşı içinde. Yapılan devrimlerin fikir yapısı neredeyse XIX. Yüzyıl kaynaklı. Sosyalizm, sekülarizm, laiklik, islamçılık, milliyetçilik, halkçılık, batıcılık ved. sonraki yüzyılların düşüncesini değil, ahlak ölçülerini de belirlemiş. Tüm beceriksizliklerimizin de çıkış noktası bu çağ. Tüm didişmelerimizin, toplumsal çözülmüşlüğümüzün, söylem canbazlığımızın, iktidarsızlığımızın, tutkularımızın ve hatta cinsiyetmizin şekillendiği, yerleştiği, kanıtlandığı ve meşrulaştığı aralık bu zaman. Hepimiz birer XIX. Yüzyıl çocuklarıyız. Bağnazlık bağlarımız ve yobazlık göbeğimiz bu çağda kesildi. Bu çağda doğurdu "modern doğu"nu ihtiyar şark. Tüm isimler bu çağda üretildi, bulundu, verildi.

XIX. Yüzyıl doğum yüzyılımız. 200 yıllık bebek Nizam-i Cedid'le konuşmağa başladı; Ilımlı İslam'la anjio geçiriyor. Borçlu yaşam alışkanlığımızın başladığı, toprak kayıplarının doğallaştığı, Batı'dan ve Doğu'dan silinmenin içe sindirildiği, küçük düşürülmenin diplomatik bir ahlak olduğu vaaz edildiği karanlık bir yolçuluk dönemi. Basın denen yarı doğru, yarı gerçek hayaletin kurgulandığı ve hep "tarafsızlığı"nın gündemde tutulup, bir türlü tarafsızlaştırılamadığı söylemler zincirinin halkalaştılrıldığı asır. Suikastların, aydınların, mollaların, kaypakların, halkın ve iktidarın beynimize kazıldığı büyülü yıllar.

XIX. Yüzyıl direnişin, insan olgusunun varlıksal bir zemine kaydırıldığı ve kaygılandırıldığı dönemeç. XIX. Yüzyıl hayvansal sevgilerimizin doğduğu ve "hayvanlaştıkça" daha fazla hayvani sevgilere katlandığımız milat. Kılık ve kiyafetmizin değiştiği, cildimizin parlamağa başladığı, "sadık tebaa"larımızın sapıklaştığı, millet adı görmemiş kavimlerin ulusal çığlıklar atmağa başladığı, özgürlükler duvarının özsüzlece yıkıldığı, şehirlerin "medeniyetsiz" kalabalıklarla doldurulduğu ve adına hep "yeni düzen" denildiği çağ.

XIX. Yüzyıl, her şeyi ile tam bir çağ ve insanlığın sırtında mücadele ettiği bir bıçak.

Pazar, Temmuz 05, 2009

Başka bir dünya yok...

Sevgili ...
Petersburg'da beyaz örtü üzerinde sokak geçidi yapıyorum. Karları ezen topuklarımın çıkardığı ezgiler eşliğinde. Beyaz bir dünyanın ortasında yürüyorum. Seninle başka türlü bir hayatın hayellerini kurarak; başka bir dünyanın olmadığını bile bile yürüyorum. Elin elimde, ellerim cebimde; bu aşkı soğuktan ölmemek için paltomla ısıtarak yürüyorum.

Nehrin donmuş ölü yüzü, kesilmiş saçları, uzaktan boğulurcasına bağıran vapurların sesleri; içimdeki tekkenin duvarlarına yansıyan kamera ışıkları dek kalbimin karanlıklarını yarıp geçmekte. Ebeveyinlerine kızıp evden kaçmış bebek gibiyim. O kadar kızgınım ki, tüm dünyayı gezebilirim.

Kar ve cebimdeki demir rubleylerin sesiyle beste yapabilirim. Beyaz hırıltılar arasına sokulan demir hıçkırıkları. Kabusun müziği. Bu müzik benim, kafamda 10 gün içinde bütün paramı nasıl bitirdiğimin final müziği. Param olsaydı, elinde çorba tasıyla dilenen ihtiyar teyzenin bağırsaklarından sıcak çorba treninin geçmesini sağlayabilirdim. Muhtemelen o da kar adam gibi yapay gözlerle bana bakıp: "sbosiba moy sınok" deyip, öğlen için bu defa tencereyle dilenecekti. Aklıma, Türkiye'de seçimlerin birinde kullanılan bir afiş geldi: kendisi iktidarda olduğu halde, Tansu hanım, köylünün boş tenceresini gösterip aş vaat ediyordu. Dünyanın yarından çoğunun boşluğu dolduran insanlardan oluşması ne acı.

Yoldaş İgnatiyev'i görmek; sanırım bu boşluktan kurtarabilir beni. Adetidir, her sabah apartmanın önüne geceden kalma boğazındaki tüm pislikleri derleyip toparlayıp çöp torbası gibi koca bir tükürük halinde bırakmak. Nerde, siyah bir tükürüğü kar örtüsünün içine gömülmüş görsem o yoldan İgnatiyev'in geçtiğini düşünürüm. Beyaz yollarda petrol çukuru gibi açılmış siyah balğamlar; İgnatiyev'in gezegenimize kazandırdığı nimet bu.

Yıl başına günler var. Şehir meydanlarında dev "yolka"lar kurulmağa başlanmış. Her yolkanın dibinde bir Noel baba dileniyor. Bir yudum içmek için "10 rubleye" ihtiyacı var. Çoğu akıl hastası ve para alamadığı zenginleri Stalin'e rapor etmekle tehdit ediyor. Yeni sistemin sokağa salıverdiği eski kurtlar bunlar. Yakalarında Sosyalist Emek rozetleri, ceblerinde Komunist Parti cüzdanları. Çok değil, 20 sene önce kürsülerden Lenin'in meddahlığını yapıyorlardı, şimdi çitayı "10 rubleye" kadar düşürmüşler. "Hitler'i biz yendik" diyor, amca. "Biz olmasaydık Rusya y.. yemişti". "Y..." yememek davası üzerine bir şeyler yemek mücadelesi. Rusya'da sadece karlar beyaz...

Petersburg'da gece de gündüz de aynı renk tonunda. Boğuk bir dünya; boğuk bir hayat; ve yüzlerce romana konuk olacak yaşamlar. Hâlâ bir yerlerde Anna Karen'lerin yaşadığı muhtemel. Bu boğuk yaşamın tek eskiği Dostoyevski'lerinin olmaması.

Derken Sergi Evine kadar gelmişim. Kapısı önünde eski kitaplarını satılığa çıkarmış akademisyenin gündemi hiç değişmez. Hâlâ birilerinin kendisinden Marks, Engels, Lenin, Stalin külliyatlarından birini alacağını bekliyor. Kitapları içinde kayda değer tek eser Fasmer'in Etimoloji sözlüğü. Karşıma çıkan ilk kelime: "hiştan". Açıklaması şöyle: Eski Türkçe "iç don" sözünün Rusça'ya geçmiş biçimi. Alt çamaşırlarını bile Eski Türklere borçlu oldukları bir dünya.

Ellerim üşüyor, daha yazamayacağım. Isınmam gerek...
(gün yok, aralık 2008)