Cuma, Kasım 02, 2012

Deşt-i Marmara



Dem mi var kanlu yaşum çehreme yol eylemeye
Gün mü var ləşkər-i gam cana nüzul eylemeye,

***
Sevgili Nadir!
Ne çabuk yaşlandın. 40 ne çabuk doldu. Parçalanarak, çoğalarak, yuhalanarak kaybettin sen de ömrün yarısını. Elin boş, kalbin boş, gözlerin boş. 40 yaşlı çöl. Deşt-i Marmara.

Ne üzülüyorsun? 10-nunda da aynıydın, 30-da da. 40-ın da aynı. Çöller yaşlanmaz ki. Sadece yaranırlar ve yaralanırlar. Kıyamet korkun da yok, azap korkun da. Zaten dünyanın sonu çöl diye müjdelenmeyip mi? 

Ellerin beynine yük, beynin kalbine. İki kutup arasında çalkalanan bir vücut. Kah deli, kah serseri. Kah mescitte, kah büthanede, kah meyhanede. Kıblen yok, kutsalın yok. Kalbin kırık, cam taneleri gibi. Her tanesine bir yüz, bir sevgili hapsolmuş. Mezar gibi, cehennem gibi.

Gözlerin hep ufukta, hep uzakta. Aptal çocuk, kah Ay`ı kovaladın, kah Yıldız`ı. Sema orosbusu gibi gözlerin fıldır fıldır yıldızların gece barında, karanlıklar sokağında. Hayallerin kah Merihin odalığı, kah Venüsün aşığı. Uykun haram, isteklerin göçebe.

Sofran deliler, aylaklar, viranelikler, baykuşlar, miskinler uğrağı. Kah Sokrat`la içiyorsun, kah Hayyam`la tevbe ediyorsun. Hallaç gibi kesilirsin düş avcıları tarafından, Nesimi  gibi soyulursun aşk hırsızları elinde. Her kitabı sen yazarsın, her satırı sen düşünürsün, her mektubu sen açarsın, her güzeli sen koklarsın. Her lanetin başı da sensin, her günahın sebebi de.

Oyun bitti ihtiyar! Vakit doldu. Günlerin tükendi. Ve tartıldın. Değersiz bulundun.

Dur!
Bir 40 daha istiyorum. Bir 40 sene daha gerek bana.
“Yazacağım” diye son sevgiliye söz verdim.
Acı bana.

Perşembe, Ekim 11, 2012

Aynalara...


Sevgili Sücud

Tek yorumcum sen olduğuna ve yazacağımdan umudunu kesmediğine göre, kendimi yazmağı hak etmiş hesap ediyorum.

Aslında çok yorgun oluyorum. Ve okudukça yazmak melekelerimin yittiğini sanıyorum. Eskiden çok okuyanların iyi yazarlar olduğuna inanıyordum. Ama şimdi bu inancım değişmiş gibi. Çok okuyanlar asla kaleme yaklaşmıyorlar. İSAM-da Yavuz Arkının tanırdım. Hep okurdu, ama tek satır yazdığını görmedim.

Yazmak doğurmak gibi. Kafana düşünce embriyonlarının uçuşmasını beklersin. Eger sen masada odurduğun sırada çevreden ilham perisi geçiyorsa ve senin bu durumuna bakıp acıyorsa, ve senin durumun onda “al sana bir kaç fikir kırıntısı, bu günlük bunlarla oyalan” detirtecek hissler uyandırıyorsa işte o zaman mayalanmış gibisin. Sigaraları peş peşe yakarasın, büyük bir fikri açmış gibi masaya yayılırsın ve o kırıntıları toplamaya başlarsın. Sabah olunca da “al işte nur topu gibi bir eser. Sevgili okurum yaktım çırağını” – dedirtecek bir beşer harikası. Uykusuz zamanımın sizin için ürettiği reçete.

Çok mu abarttım. Belki de. Yalan söylemeyi sevmediğimi iddia edemem, ama yalançı da değilimdir. Bak işte, zaman zaman da olsa yazıyorum ve hala her şeyi okuduğumu iddia etmiyorum.

Bu günlerde elimdeki kitap Aynalar. Bir aynada haps oluşumun hatırası. Üzerine bir sürü anların toplandığı bir kitap. Sayfaları çiçek gibi açılıp, kapı gibi kapatılan bir kitap.

Perşembe, Eylül 27, 2012