Salı, Aralık 08, 2009

Duyuru

Geçmişimden sorumlu değilim...

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Perşembe, Kasım 19, 2009

Çarşamba, Kasım 18, 2009

Türk Tarihine Katkılar I: Salar Oğulları

Gilan, Deyleman ve Azerbaycan’da kurulmuş Türk hanedan. Salarîler, Misafirler, Merzubanîler veya Salar Oğulları gibi çeşitli adlarla anılan devlet. Sac Oğulları gibi, Salar Oğulları da en etkili dönemlerinde Azerbaycan’ın tamamını kontrolleri altında bulundurmuş bölgenin en etkili devletiydi. Salar Oğulları Yakın ve Orta Doğunun siyasî ortamı oldukça tezatlı bir döneminde ortaya çıktılar. Bu dönemde, Taberistan ve Cürcan’da Ziyar Oğulları (928-1042), Irak ve Kirman ile Ahvaz’da Büveyhî Oğulları (932-1055) Azerbaycan’ın doğu, güney ve güney-batı sınırlarında en etkili siyasî güçlerdi. Musul bölgesindeki Hamdanîler hanedanlığının da (929-1003) Azerbaycan üzerinde iddiası bulunmaktaydı. Azerbaycan’ın kuzeyi, yani Arran bölgesi ise Şirvanşahlar’ın kontrolü altındaydı. Dolayısıyla, Salar Oğulları bu karmaşık ortamda Azerbaycan’ın tamamını ele geçirmek gibi bir iddiayla ortaya çıktılar. Bu da onların Azerbaycan’ın çevresini sarmış adlarını belirttiğimiz büyük devletler karşı ciddi savaşlar vermelerine neden olmuştur. Bu savaşlara iç kargaşalar da eklenince Salar Oğulları da bir önceki Türk hanedanı kadar uzun ömürlü olamamıştır.

Salar Oğulları Hazar Denizinin güney-batısında bulunan Mazandaran ile Azerbaycan sınırında yer alan Deylem veya Deyleman sahasının hâkimleriydiler. Bunlar, bölgeye daha önce gelmiş Türk asıllı Kenger veya Kanglı kavimlerindendiler . Bunu onların taşıdıkları eski isimlerden de anlıyoruz. Hanedanın bilinen en eski atası kaynaklarda “Langar” adıyla geçer. Yakut, bu adı “Kankar” olarak vermektedir. Doğrusu da bu olsa gerek. Yine Arapça “Misafir” olarak bilinen Salar Oğullarının ilk temsilcisinin gerçek adı “Asfar”dır. Bu ad “İşbar(a)” adının İranî biçimidir . Salar Oğulları Azerbaycan’ı ellerine geçirmeden önce, Deyleman bölgesinin bazı eyaletlerini ellerinde bulunduran bir hanedan kurmuşlardır . Hanedanlığı kurucusu Misafir kabul edilmektedir. İbnü’l-Esir, Salar Oğullarının Deylem’in Tarom ve Semiran veya Şemiran kalelerinde oturduklarından söz etmektedir . Misafir’den sonra Tarom ve Samiran bölgesini elinde bulunduran Salar Oğulları tahtına Muhammed b. Misafir oturmuştur. Onun döneminde bölgede güçlenen Salarî hanedanlığı komşu hanedanlıklar tarafından da itibar görmeye başlamıştı. İbnü’l-Esir’e göre, Asfar, Merdaviç b. Ziyarî’ni Tarom ve Şemiran hâkimi Salar’ın yanına göndermişti . Bir süre sonra ise Muhammed b. Misafir Azerbaycan’da Saç Oğulları gulamları arasında giden taht kavgalarına da karışacaktır.

Azerbaycan’da Saç Oğulları hanedanlığına son verildikten sonra taht uğrunda Yusuf b. Sac’ın gulamları arasında çatışmalar baş gösterdi. Bu sırada Azerbaycan’da hâkimiyette bulunan İbrahim b. Deysem ile veziri Ali b. Cafer arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Deysem’in hışmına uğramaktan korkan vezir sığınmak için Tarom’a Muhammed b. Misafir’e kaçtı. Tam bu sırada Tarom’da babaları aleyhinde bir ayaklanma başlatan Salar Merzuban b. Muhmmed ve kardeşi Vehsudan, Muhammed’i tahtan indirerek Tarom ve Şemiran’ın yeni sahipleri olmuşlardır. Tam bu sırada Tarom’a ulaşan Vezir Ali b. Cafer, olanlardan etkilenip, Salar Merzuban’ı Azerbaycan’ı ele geçirmesi için teşvik edici söylemlerde bulundu. Vezire göre, Azerbaycan zengin bir ülkedir, üstelik sahipsizdir de. Buradan nasıl vergi toplanacağını iyi bildiğini, Azerbaycan ele geçirecekse ona destek olabileceği vadinde bulunup, Merzuban’ın iştahını kabarttı . Vezirin sözlerine inanarak Azerbaycan’ın fethini kafasına koyan Merzuban, ülkeyi aldığı taktirde Ali b. Cafer’e kendi veziri yapacağı hususunda da söz verdi. Miskaveyh, onlar arasındaki anlaşmanın bu kadar kolay olmasında vezirin Batinilerden olmasını Merzuban’ın da bu tarikata ilgi duymasını etken göstermiştir . Sözler kesilip, anlaşmalar yapıldıktan sonra taraflar hızla hazırlıklara başladılar. Merzuban ordu hazırlıklarını sürdürürken, Ali b. Cafer’de Deysem’in hizmetindeki komutanlara mektuplar gönderip kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Nihayet Azerbaycan’dan gelen elçi, komutanların “Merzuban hareket edecekse, Deysemi terk edeceklerini” sözünü iletmesi üzerine h. 330 (941) yılında Salar birlikleri Tarom’dan Erdebil istikametinde yola çıktılar. Meydana gelen savaşta ordusunun büyük bir kısmının Merzuban saflarına geçmesinden dolayı yenilgiye uğrayan Deysem Ermenistan’a kaçtı. Salar Merzuban Azerbaycan’ı eline geçirip, başkenti Erdebil olan Salar Oğulları hanedanlığının esasını koydu .

Salar Oğulları devletinin başına geçtikten sonra vezirliği söz verdiği gibi Ali b. Cafer’e bırakan Salar Merzuban, kısa sürede Azerbaycan’ın güney bölgelerini idaresi altına aldı. Ancak çevresindeki yakın komutanlarının vezirler olan anlaşmazlığı yüzünden çok geçmeden Ali b. Cafer’le yollarını ayırmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Tebriz’de bir ayaklanma başlatan Ali b. Cafer, Deysem’e mektup göndererek anlaşmadan yana olduğunu belirtir. Bunun üzerine Deysem, Tebriz’e gelerek Salar Merzuban’a karşı askeri hazırlıklar başladı. Bu sırada Merzuban Tebriz’i kuşatmaya alarak, gizlice Ali b. Cafer’le tekrar anlaşmanın yollarını aramaya başladı. Bunun sonucunda Ali b. Cafer’in gönlünü almayı başaran Merzuban, Deysem’e karşı Tebriz kalesi önlerinde birkaç ciddi savaşı kazanınca, Deysem’in bir gece şehri bırakıp, Erdebil istikametinde kaçmaya zorladı. Deysem’in Erdebil’e vardığını haber aldıktan sonra, Tebriz şehrinin kuşatma işini komutanlarına bırakıp, Erdebil’e hareket eden Merzuban, Tarom’da kardeşi Vehsudan’dan da gerek yardımı aldıktan sonra başkent çevresini sardı . Ancak, Erdebil’de halkın kendisine karşı çıkması ve veziri Neimî’nin ihaneti karşısında müşkül duruma düşen Deysem, Merzuban’a anlaşma teklifinde bulundu. Şehri teslim etmesi karşılığında Deysem, Tarom’a gönderildi ve orada kendi mülklerinde serbest yaşamasına göz yumuldu. Neimî ise Merzuban tarafında Ali b. Cafer’in yerine vezir olarak atandı .
Erdebil’i tekrar ele geçirdikten sonra birkaç sene ülkedeki ayaklanma ve isyanların yatıştırılmasıyla uğraşan Salar Merzuban, kısa sürede ülkenin tamamına sahip olmayı başarmıştır. İbn Miskaveyh “Azerbaycan’ın bütün minberlerden onun adına hutbeler okunmaktaydı” yorumunda bulunmaktadır . Böylece, Salar Oğulları hanedanlığı kısa zamanda Azerbaycan’ı hâkimiyeti altına alarak bağımsız bir devlete konumuna gelmişti. İbn Havkal, Salar Merzuban’a tâbi olan ülkeler hakkında bilgi vermektedir. Ona göre, Şirvanşah Ahmed b. Muhammed, Şeki hâkimi Adbülmalik İşhanik, Berde hâkimi İbn Savad Sanharib, Cürcan ve Sagiyan hâkimi Vaçagan b. Musa, Sünük hâkimi Ebu’l-Kasım el-Bayzurî, Ahar ve Varzukan hâkimi Ebu’l-Heyca er-Revvadî, Hayzan hâkimi Ebu’l-Kasım el-Cuyzanî, Haçen hâkimleri Salar Merzuban’a tâbî olup, ona her sene yıllık vergi ödemekteydiler. İbn Havkal, Salar Merzuban döneminde Azerbaycan, Arran ve Ermenistan’dan toplanan ve Salar Oğulları hazinesine giden yıllık verginin 500 bin dinarı bulduğunu özellikle belirtir .

Kaynaklar, Salar Merzuban döneminin en önemli hadisesinin Ruslar’ın Arran’ın en büyük şehri Berde’yi işgal etmesi olarak gösterirler . İbn Miskaveyh’e göre, “332 (943/44) yılında Azerbaycan’a er-Rus adıyla meşhur olan halkın orduları geldiler, onlar Berde’ye hareket ederek orasını tuttular ve ahalisini de esir aldılar” . Bu Rusların Azerbaycan’a ilk gelişi değildi. Kuzeyde Hazar etkisinin azalması gemicilikle geçinen, ticaret yapan, topladıkları hayvan derilerini ‘sıcak ülkelerin’ tüccarlarına satan ve zaman zamanda korsanlıkla meşgul olan Rusların İdil nehrini kolaylıkla aşıp Hazar Denizine açılmalarına ve çevre ülkelere saldırılarda bulunmalarına fırsat tanımıştı. Nitekim, Ruslar belli zamanlarda Azerbaycan’ın Hazar çevresindeki kıyı şehirlerine ve kasabalarına saldırarak büyük felaketlere neden olmuşlardır. Berde’nin işgali bunlar arasında en çok dikkati çekenidir .
İbn Miskaveyh’e göre, Rus gemileri Hazar Denizinden Kür nehrinin akarı istikametinde yol alarak Arran’ın en büyük şehri Berde’yi ellerine geçirmiş ve halkını da esir almışlardı. Rusların bu saldırısı 943/44 yılında vukua gelmiştir . Berde’nin Ruslar tarafından işgal edildiği haberi sadece Azerbaycan’da değil, bir çok İslam ülkesinde de yankı bulmuştur. Çünkü Berde, Arap fetihlerinden sonra bölgenin gelişmiş en büyük şehri hesap edilmekte ve her yıl yüzlerce tüccar kervanının uğradığı merkezi bir duraktı. Gelişen olayları haber alan Salar Merzuban, hemen bölgeye hareket edip, Rusların elinde bulunan şehri kuşatmaya aldı. Şehir kuşatması uzun sürdü. Bu arada Ruslar arasında hastalığın ortaya çıkması, onlar açısından da büyük sıkıntıların doğmasına neden oldu. Bu arada şehir içinde yerli halkla, şehir dışında ise Salarî birlikleriyle şiddetli savaşlar veren Ruslar, Ebu’l-Farac’ın abartılı rakamına göre, toplam 20 bin insanı katletmişlerdir . Salar Merzuban’ın baskısı sonucunda ağır kayıplar veren Ruslar sonunda geldikleri yolla geri dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak, bu olay Berde’nin sonu olmuştur. Rus tarihçilerinin de belirttiği gibi, bu saldırı Berde için bir felaket olmuştur . Berde’nin bu felaketi, XII. Yüzyıl Azerbaycan edebiyatının en büyük temsilcisi Genceli Nizamî’nin de eserlerine konu olmuş ve uzun yıllar unutulmamıştır .
Merzuban, Berde’de Rusları def etmekle meşgulken Musul hakimleri Hamdaniler Azerbaycan saldırdılar. Ancak Merzuban bu saldırıları geri püskürtüp Ermeniyye’ni de kendi idaresi altına almıştır. Öte yandan Şirvanşahlar da Salar Oğullarının hakimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. Aran ve Azerbaycan’daki hakimiyetini tesis ettikten sonra Merzuban yüzünü güneye çecirdi. Bu sırada güneyde en etkili siyasi güç Buveyhiler’di. Buveyhiler Deylem kökenli bir hanedanlık olup, askeri olarak Türklere dayanıyorlardı . Zaten bu dönemde bölgede kurulan bütün hanedan-devletlerinin askeri gücünü Türkler teşkil etmekteydi. Buveyhilerle Salar Oğulları arasındaki en önemli sorun Rey’di. Merzuban, Rey’i ele geçirmek için 337 (948/9) yılında Kazvin’e hareket etti. Burada karşılaşan iki ordu arasında cereyan eden savaşta Merzuban ağır bir hazimete uğradı ve esir düştü. Buveyhi Rukned’ü-devle onu İsfahan’ın güneyinde yer alan Samirem kalasına hapsetti .

Merzuban’ın esir düştüğüne ilişkin haber Azerbaycan’a ulaşınca onun babası Muhammed b. Misafir hakimiyeti eline geçirdi. Ancak Muhammed uygunsuz davranışlarda bulununca emrindekiler kendisine karşı isyan etti. Bunun üzerine Muhammed oğlu Vehsudan’a sığındı. Ancak Vehsudan babasını tutuklatarak onu zindana attırdı. Muhammed ölene kadar hapiste kalacaktı . Ardından Vehsudan, Buveyhi orduları komutanı Muhammed b. Abdurrazzak’ın Azerbaycan’a saldırmasından korkuya düşerek Sac Oğulları gulamlarından Deylem kökenli Deysem’le anlaşarak ülkenin idaresini ona teslim etti. Ancak ülkedeki kargaşa ortamına bir türlü son verilemedi. Tam bu sırada Merzuban 952 yılında annesi Korasun Hatun’un girişimiyle Semiram kalesinden kurtularak idareyi yeniden eline geçirdi. Merzuban’ın Azerbaycan’daki ikinci hakimiyeti 957 yılına kadar devam etti . Merzuban, devleti yeniden toplayarak ülke içinde asayişi sağladı. Onun döneminde “Azerbaycan, Ermeniyye, her iki Arran’ın ve onlara civar eyaletlerin toplam geliri 500.000 dinarı” buluyordu . Merzuban Şirvaşhanları, Şeki ve Aran hakimlerini, Senariye, Eher, Haçen, Van (Vaspurakan) ile Kartli-Kahetya’nın bazı kısmılarını kendisine bağlamıştı. Onun bu tâbi eyaletlerden aldığı yıllık haraç 500.000 dinarı buluyordu. Böylece Merzuban zamanında Salar Oğullarının yıllık geliri 1.000.000 dinar tutarındaydı. Merzuban’ın hakimiyetinin ikinci dönemi sükunet içinde geçmiştir. Derbent ayaklanmasını bastırdıktan, Deysem’i yakalayıp zindana attırdıktan ve vassal hakimlerin vergi işlerini ayarladıktan sonra Buveyhilerle de bir anlaşma yapmış, hatta kızını Rükne’d-devle’ye vererek anlaşmayı akrabalıkla pekiştirmişti. İbn Miskaveyh’e göre, Merzuban Ramazan 346 (Aralık 957- Kasım 958) yılında vefat etmiştir. Merzuban akıllı, başarılı, adil bir hükümdar olmuştu . Onun İsmaili sempatizanı olduğuna ilişkin bilgiler vardır. Ancak bu görüş kardeşi Vehsudan’ın Şemiran’da bastırdığı sikkeler üzerinde İsmaili imamlarının adlarının yer almasından kaynaklanmaktadır .

Merzuban ölmeden önce kendisinden sonra yaşanabilecek taht kavgalarına son vermek için hakimiyet meselesini çözmeye çalışmıştır. Buna göre, oğlu Custan hükümdar olarak tahta çıkacak, ama kardeşi Vehsudan’ın kontrolünde hareket edecekti. Custan’ın yerine İbrahim, onun yerine de üçüncü evladı Nasır geçmeliydi. Ancak Merzuban’ın bu vasiyetine bağlı kalındığı söylenemez. Nitekim kardeşi ve oğulları arasında cereyan eden taht kavgaları İbrahim Salar b. Merzuban’ın hakimiyeti ele geçirmesine kadar sürmüş, hatta ondan sonra da durmamıştı. Böylece Merzuban’dan sonra hakimiyet önce Custan’ın, ardından da Vehsudan’ın eline geçmiş, daha sonra taht İbrahim ile Vehsudan arasında gidip gelmiştir. Nihayet 966 yılında İbrahim Salar Oğulları hakimiyetini ele geçirerek 981 yılına kadar sürmüştür. Ancak İbrahim’in hakimiyetinin sonu meçhuldür. Zaten bu tarihte de Revvadiler Azerbaycan hakimiyetini elerline geçirerek Salar Oğullarının idaresine son vermişlerdir. Buna karşılık Salar Oğulları Tarom ve Şemiram’daki hakimiyeti 1065 yılına kadar sürmüştür .

Pazartesi, Kasım 16, 2009

Perşembe, Kasım 05, 2009

Salı, Kasım 03, 2009

Pazartesi, Ekim 19, 2009

Pazar, Eylül 13, 2009

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Salı, Temmuz 21, 2009

Ortaçağa kaçış...

Hayatımın yarısı bozkırda geçti. Hani, siz şehirlilerin "medeniyet yoksunu", "barbar" diye sırtına deli gömleği geçirdiğiniz karanlıklar ötesi dünyada. İşte, oraya tatile gidiyorum. Bir süre site, blog, msn, kısaca internet denilen dünya dışıyım. Zaten böyle bir dünya pek umrumda da değil.

Kapsama alanımın kapsayıcı olduğunu sanmıyorum.

Ortaçağa kaçıyorum.

Bir kez daha son Yec'üc-Mec'üc olarak ortaya çıkacağım güne kadar...

Tüm aşklarımı bavuluma topladım...

Pazartesi, Temmuz 20, 2009

Yıldızlara...

Tutunmak...

Gözlerimde, aynamda, kitaplarımda, satırlarımda, mektuplarımda yaşamak...
Yapraklarda, yıldızlarda ve kalbimde iz bırakmak...
Her yerdeyim
Hiç bir yerim olmadığı halde...

(sen...)

Pazar, Temmuz 19, 2009

Nerdesin...

Gece...
Sen...
Ve hiç kimse...

Gül biraz, lütfen...

Cuma, Temmuz 17, 2009

Ravel Bolero...

Harkov'dayım. Güneş tepemi dikizliyor.
Kulaklarımda Bolero kafamın yarım kürelerini işgal ediyor.
Adım adım, satır satır, sayfa sayfa.
Ve özgürlük. Tüm yaşamımda dünyadan hep bunu bekledim, Tanrı'dan hep bunu istedim...

Bir şamana "özgürlüğün ne olduğunu" sormuştum.
Şunları söyledi: "müzik" demek.

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Kitaplar...

Eve kitapsız gelmek ne mümkün? Her akşam fakirhanemin yolunu tuttuğumda kollarıma birkaç sevgili giriverir. Bir şey anlamazsın, anlatmazlar. Sadece, eve yalnız gelemediğini ve geceni yalnız geçirmeyeceğini bil, o kadar.

Pahalıya mal olan çapkınlık bu. Cebi delip geçen, işlevini gözlerle icra eden, sıraladığı binlerce sözü dilinden, kalbinden, aklından geçirerek seni hazza boğan sevgililer. Ve sabaha kadar seni bırakmayan kelime şehveti, kelime tutkusu, kelime sadizmi, kelime ibadeti ve kelime sarhoşluğu. Beyninin ve kalbinin aynasına açılan kapılar, tüm gece boyunca eski bir göçebe gibi yatağını evrenin her köşesinde kurmakta. Gah eski çağdasın, gah ortaçağda. Gah da hiçbirinde. Bazen de hepsinde.

Her kitap bir aşk, ondan da öte.

Eskimiyorlar da. Elindeki kalemle satırların diplerini kazmak. Kitap bahçivanlığı. Bahçene taşıdğın her gülün kendi kokusu ve cazibesi var. Dünyayı kitaplara hapsetmek. Bir kere cildini kaldırıp, sayfalarını çevirdin mi; özgürlüğe haseret kuşlar gibi uçverirler. Kalbine, diline, gözlerine, kalemine, ellerine konarlar. Uçan halılar gibi de seni taşırlar oradan oraya. Sağına Mars'ı, soluna Ay'ı alırsın. En zalim ve katı kalplere bırakacak bir kelimen, bir sözün vardır. En şiddetli savaşların ortasından geçersin, görülmemiş ve yaşanmamış şehirlerin sakini olursun. Yıllarca gözlerinde yaşattığın kadınların diline yapışırsın, parmaklarına dokunursun, okunursun.

Her gece, başka bir gece. Barbarlar arasında aziz, aizler arasında barbar. Gah Harran'dasın, gah Arran'da. Tüm çağlara ve tüm peygamberlere bir söz kadar yakınsın. Tanrı bile senle konuşmakta, sen de konuşmakta. Her boyutta, her boyda. Cinsiyetsiz, sınıfsız, sınırsız bir düzen. Kafka'nın Milena'sına Kafka'dan daha yakınsın. Sartre'ni iki kitabıyla sollar, el-Belazurî'nin haikaylerine gülüp geçrsin. Her çağdan birileri çıkıp gelir evine. Yatağını Hürrem Sultan kapmış, Kanunî'ni kapı dışı etmişsin. Çok kızdıysan Kant'ı fırlar çöpe. Komunist Manifesto üzerinde börek ye. Çayını Edwart Said'in Şarkiyatının göbeğine demirlet, kül tabağını Avesta'nın kapağına dayat. Tevrat'tan üç satır, İncil'den bir paragraf, Kur'an'dan bir sure; tüm dinlerlerin gölgesinden Tanrı'ya uzanan bir hacc yolculuğu. Hallaç'la ortak olup Şeytan'la Musa'nın sohpetini dinlersin, bazen de KGB belgeleri arasında Şeytan'ın ta kendisini bulursun.

Ve okuduğun herşey mübah. Her kitap ağuşunu açmış seni bekler. Ellerine muhtaç, gözlerine bakmak ister saatlerce. Dilinle tuttukların kalbini doyurur, aklını çeler, yuvarlar bedenini sırların, tılsımların ortasına. Iraklı'nın dünyası gibi partlar; bir zalimi de ben yok edim dersin. Tüm büyüklerin masasındasın. Davet etseler de, etmeseler de. En baştakı koltuğa oturup denetlersin. "Hopp, olmadı" dersin. "Dünya zirvesi bensiz geçer mi?"

Küfür edeceğin bir sürü gönüllü. Söveceğin, bağıracağın, seveceğin onlardan daha çok. Koca ve dev adamların kıçlarına haşiye ve notlar düşersin, kalemle gözlerini oyarsın, "hımmmm, yakaladım seni adi" dersin. Tek bir kelime edecek cesaretleri yok. Olamaz da. Çadırını ister Cengiz Han'ın otağının karşısına kur, ister Beyaz Saray'ı kirala. Kitaplar, sınırsız dünya, evren. Cennet gibi. Dilediğin her şeye sahipsin. Bin bir gece masalllarından fırlamış huriler, Baydeba'nın dünyasından gelen zebaniler. Yec'üc-Mec'ücler'in atlarının tırnakları seni çiğnemeğe kalkışırsa hemen bir sonraki refah çağına at adımını. Kimse yakalayamaz seni. Peşine dünyanın tüm casusları düşse asla yakayı elevermezsin.

Kitaplar, sevgililerin ve dostların. Senin kalbin, senin gözlerin, senin titrek, utangaç sözcüklerin. Hâlâ bir kağıt sayfasına gömülmemek için direniyorsan; yoksun sen, hiçsin. Ve hiçlerin kitabı kapanmış, sonsuza dek.

Pazar, Temmuz 12, 2009

Öğrenci bursları...

Aşklarını itiraf etmeyen insanlara kızmışımdır. Omuzlarında ölülerini taşırmış gibi yürürler. İçlerinde bir tabut varmış gibi davranırlar. Her konuşmalarında, her selamlaşmalarında sanki içlerindeki ceset hortlayacakmış gibi soluklanırlar.

Öğrenciliğimin ilk bursunu itirafçılığımla aldığımı hatırlarım. Ünlü bir işadamı, burs için başvuranlara tek bir soru sorardı: Hiç aşık oldun mu? Bunun dışında ne bir not belgesi, ne aile durumu hakkında muhtarlıktan bir sürü ıvır zıvır şeyler gerekmezdi. Benden önce kabulüne giren 20 arkadaşımın mahçup suratlarını hâlâ hatırlarım. Ne kimse onlara aşklarını sormuş; ne de kendileri kendilerine bu fırsatı tanımışlardı. Burs için bir sürü sahtekarlığa katılmak sanki daha hoş, onlar için içlerine gömdüklerini aşk daşları üzerinde kayıtlı isimleri telaffuz etmekten.

O, sene burs alan tek kişi bendim. Koca bir “evet” belgesi fırlatmıştım işadamının üzerine kalp mühürlü. Aldığım ilk parayla da içimdeki aşk günahını yıkamak için hayvan gibi içmiştim. Kadıköy Fasıl’dan ayrıldığımda sokaktan tüm arabaların ayak izleri kesilmişti ve beni polisler öğrenci yurduna bırakmak zorunda kalmışlardır. Sanırım bunda, üzerimdeki “SSCB Pasaportu”nun etkisi az olmamıştır.

Hayatımda aldığım ilk ve tek burs bu olmuştur. Ve bundan sonra kimse aşık olduğum için bana para vermedi. Aksine, tüm paralar aşksızların cebine akmağa başladı. İnadına her yere başvuruyordum. Aşındırmadığım kapı, gitmediğim vakıf, ilk oturumlarına katılmadığım cemaatler kalmamıştı.

Burs ahlakı çirkin bir şey. Burs için başvurduğum bir yerde öğrencilerle görüşmeleri namaz saatine denk getirmişlerdi. Namazı kılan cennetin makbuzunu alıyordu. Kelime-yi şehadetlerin arasından eski 100 TL-lik banknotların geçmediğini kim itiraf edebilir ki? Burs namazına katılmayan tek kafir bendim. Buna rağmen kibarlık yapıp beni mulakata almışlardı. İlk soru da mezheplerden gelmişti: Hangi mezhebe mensupsunuz? Yanıt aynı kıcıklıkta: Harici. Bu yanıt, umudu tükettiğin para kartınyla tümden vedelaşmak demektir.

Bir başka burs adresinde verilen para karşılığı düzenlenen okumalara katılmak zorunluluğu vardır. Bir bedeni satın alama işlemi, burslar. Modern bir memlük ticareti. Okumalar da malum. Mükemmel işleyen bir münafıklık sistemi.

Okulun ilk günlerini hatırlarım. Henüz 28 Şubat’lara bir sürü şubatlar vardı. Kapı dibinde, kantin aralığında abiler ve ablalar o senenin örgüt, cemaat, teşkilat açıklarını doldurmak için uğraşırlardı. Güzel vaadler, bir sürü sınıf arkadaşımın yaşamlarının dağlarda noktalanmasına neden olurken; geriye kalanları da içlerinde nefret dağları yaratarak okullarını tamamladılar. Bir kısmı da saadaklarının karşılığını fazlasıyla aldılar.

İnsanın kayrılması ve kaybı çok kolay. Yeter ki ona arzu ettiklerini altın bir tepside sun. Vermesen de verirmiş gibi yap. Hiçbir şey karşılıksız değildir. Hatta her şey karşılıklıdır. Daha da önemlisi karşılık her şeydir.

Unutmadan söyleyeyim. “aşık olmayan adam, yaşamsızdır” bana burs veren tek işadamının nazarında.

Özgür çoraplarım...

Sevgili dostum...
Sana yazıyorum bu mektubu. Okumyacağını bile bile yazıyourm. Okunmayacağımı bilerek, kirletiyorum sayfaları. Daha önce yaptığın gibi, yaptığım gibi.

Yazmak için bir nedenim yok. Ve artık, senin çağın da yok. Sadece, seni tekrar tekrar kağıtların arasına gömüyorum. Seni çoğaltıyor ve senden koca bir mezar yaratıyorum. Tüm mezar taşlarının üzerine isminin yazıldığı mezar. Toplu bir katliamda bir anda her parçanın kurşuna dizildiği bir mezar. Ve şimdi kendi Lahey Adalet Divanı'mı yapıyorum, müsaadenle.

Yazıyorum, hükmümü kendi ellerimle, tırnaklarımla, kanımla keserek, yazıyorum. Öldürme tutkuma son vermek için yazıyorum. Hem suçlu, hem hakim, hem tanık olmak için yazıyorum. Bir çağı üstüne, tıpkı sevgililerimin yüzüme kapıları, camları, hatta fare deliklerini kapatır gibi, kapatarak hükmümü veriyorum. Bir kabus gibi, kusarak yazıyorum. Vampirler dünyasına son noktayı çoğaltmamak üzere koyarak yazıyorum. Ben yazmakla yazgılıyım.

Senin için tüm birikmiş kirli çoraplarımı yıkadım. Onlar ki bir asırlık ayak kokularımın esiriydiler. Giderayak, bir özgürlük girişimimin olmasını istedim. Çoraplarımı kokusuz, ayaklarımı da korkusuz astım çamaşır iplerine. Ve ellerim deterjanlı sarkıyorum dünyanın dibine. Keşke, bunların hepsini bir makineyle yapsaydım diye düşünüyorum. Ama beceriksizim, makineni çalıştıramıyorum. Bir de, istemedim, kendimden sonra ev arkadaşıma elektirik faturasıyla elveda demeyi. Eline, suratsız memurlarca tutuşturulmuş bir fiyat listesiyle akıttığım artıklar üzerine çekilmiş artık su giderlerinin yapışmasını. Sadece, giderken fazladan kullandığım Lipton çay poşetleri için üzülebilir, eğer yüzü yoksa. Ama, çikolatamın yarısını ona bıraktığımı umarım iyilikle anar. Ve bir de tüm satırları harabeye dönüşmüş, sayfaları birer enkaz yığınını haline gelmiş kitaplarımı. Yer yer seni gömmek için defterlerden aşırdığım çizgisiz varakların cilt kapaklarını. Aslında kendimi, tıpkı senin kendini bana bıraktığın gibi bırakıyorum ona. Ancak, benim, seni benim gibi anacak, hiçbir anlayışlı dostumun olmadığını bil.

Ve son. Bir centelmenlik yapıp uzatmalardaki kesintiler için hakemlerin üzerine orta sahaya kadar yürümeyeceğim. Hiçbir uzatmanın işe yaramayacağını biliyorum; bu uzam sonsuza dek uzatılsa bile, durduğum yerden bir adım bile öteye uzanmayacağım. Ve formamı bırakacağım kimse de yok. Zaten bir ömrü kendimle oynayarak geçirdim.

Beni hatırlayanların başını yakarım...

Salı, Temmuz 07, 2009

XIX. Yüzyılı konuşmak...

XX. Yüzyıl çok dar. XXI. Yüzyıl için konuşmaksa mantıksız. Aslında bu ve bir önceki asırlar XIX. Yüzyılın çocukları. Yırtıcı iki velet. Saman altından su yürüten kuşakların modern barınağı. XXI ve XX. Yüzyıllarda insanlığa savrulan tüm okların yayını XIX. Yüzyılda aramak gerek.

Kimine göre esrük, kimine göre akıl çağı, XIX. asır. Bir düşünce bataklığı, bir hareket cenneti. Bütün "izm"lerin atar damarı. Tarih içinde birikmiş aklın, deliliğin, mekanın ve varlığın doğuş efsanesinin yaratıldığı dönem. Çağdaş insanın atalarının yaşadığı tutarsız bir zaman.

Modern dünya kadar, Türkiye'de bu çağın eseri. Tüm düşünceleri, incelikleri, liderleri, kabusları, ahlakı ve hatta diniyle Türkiye'nin sırtına geçirilen gömlek XIX. Yüzyıl damgasını taşıyor. Ne laikler bu yüzyılı aşabildiler, ne dinsizler, ne dindarlar. Hepsi aynı yüzyıldan bulduğu bir ismin çatısı altında barınma telaşı içinde. Yapılan devrimlerin fikir yapısı neredeyse XIX. Yüzyıl kaynaklı. Sosyalizm, sekülarizm, laiklik, islamçılık, milliyetçilik, halkçılık, batıcılık ved. sonraki yüzyılların düşüncesini değil, ahlak ölçülerini de belirlemiş. Tüm beceriksizliklerimizin de çıkış noktası bu çağ. Tüm didişmelerimizin, toplumsal çözülmüşlüğümüzün, söylem canbazlığımızın, iktidarsızlığımızın, tutkularımızın ve hatta cinsiyetmizin şekillendiği, yerleştiği, kanıtlandığı ve meşrulaştığı aralık bu zaman. Hepimiz birer XIX. Yüzyıl çocuklarıyız. Bağnazlık bağlarımız ve yobazlık göbeğimiz bu çağda kesildi. Bu çağda doğurdu "modern doğu"nu ihtiyar şark. Tüm isimler bu çağda üretildi, bulundu, verildi.

XIX. Yüzyıl doğum yüzyılımız. 200 yıllık bebek Nizam-i Cedid'le konuşmağa başladı; Ilımlı İslam'la anjio geçiriyor. Borçlu yaşam alışkanlığımızın başladığı, toprak kayıplarının doğallaştığı, Batı'dan ve Doğu'dan silinmenin içe sindirildiği, küçük düşürülmenin diplomatik bir ahlak olduğu vaaz edildiği karanlık bir yolçuluk dönemi. Basın denen yarı doğru, yarı gerçek hayaletin kurgulandığı ve hep "tarafsızlığı"nın gündemde tutulup, bir türlü tarafsızlaştırılamadığı söylemler zincirinin halkalaştılrıldığı asır. Suikastların, aydınların, mollaların, kaypakların, halkın ve iktidarın beynimize kazıldığı büyülü yıllar.

XIX. Yüzyıl direnişin, insan olgusunun varlıksal bir zemine kaydırıldığı ve kaygılandırıldığı dönemeç. XIX. Yüzyıl hayvansal sevgilerimizin doğduğu ve "hayvanlaştıkça" daha fazla hayvani sevgilere katlandığımız milat. Kılık ve kiyafetmizin değiştiği, cildimizin parlamağa başladığı, "sadık tebaa"larımızın sapıklaştığı, millet adı görmemiş kavimlerin ulusal çığlıklar atmağa başladığı, özgürlükler duvarının özsüzlece yıkıldığı, şehirlerin "medeniyetsiz" kalabalıklarla doldurulduğu ve adına hep "yeni düzen" denildiği çağ.

XIX. Yüzyıl, her şeyi ile tam bir çağ ve insanlığın sırtında mücadele ettiği bir bıçak.

Pazar, Temmuz 05, 2009

Başka bir dünya yok...

Sevgili ...
Petersburg'da beyaz örtü üzerinde sokak geçidi yapıyorum. Karları ezen topuklarımın çıkardığı ezgiler eşliğinde. Beyaz bir dünyanın ortasında yürüyorum. Seninle başka türlü bir hayatın hayellerini kurarak; başka bir dünyanın olmadığını bile bile yürüyorum. Elin elimde, ellerim cebimde; bu aşkı soğuktan ölmemek için paltomla ısıtarak yürüyorum.

Nehrin donmuş ölü yüzü, kesilmiş saçları, uzaktan boğulurcasına bağıran vapurların sesleri; içimdeki tekkenin duvarlarına yansıyan kamera ışıkları dek kalbimin karanlıklarını yarıp geçmekte. Ebeveyinlerine kızıp evden kaçmış bebek gibiyim. O kadar kızgınım ki, tüm dünyayı gezebilirim.

Kar ve cebimdeki demir rubleylerin sesiyle beste yapabilirim. Beyaz hırıltılar arasına sokulan demir hıçkırıkları. Kabusun müziği. Bu müzik benim, kafamda 10 gün içinde bütün paramı nasıl bitirdiğimin final müziği. Param olsaydı, elinde çorba tasıyla dilenen ihtiyar teyzenin bağırsaklarından sıcak çorba treninin geçmesini sağlayabilirdim. Muhtemelen o da kar adam gibi yapay gözlerle bana bakıp: "sbosiba moy sınok" deyip, öğlen için bu defa tencereyle dilenecekti. Aklıma, Türkiye'de seçimlerin birinde kullanılan bir afiş geldi: kendisi iktidarda olduğu halde, Tansu hanım, köylünün boş tenceresini gösterip aş vaat ediyordu. Dünyanın yarından çoğunun boşluğu dolduran insanlardan oluşması ne acı.

Yoldaş İgnatiyev'i görmek; sanırım bu boşluktan kurtarabilir beni. Adetidir, her sabah apartmanın önüne geceden kalma boğazındaki tüm pislikleri derleyip toparlayıp çöp torbası gibi koca bir tükürük halinde bırakmak. Nerde, siyah bir tükürüğü kar örtüsünün içine gömülmüş görsem o yoldan İgnatiyev'in geçtiğini düşünürüm. Beyaz yollarda petrol çukuru gibi açılmış siyah balğamlar; İgnatiyev'in gezegenimize kazandırdığı nimet bu.

Yıl başına günler var. Şehir meydanlarında dev "yolka"lar kurulmağa başlanmış. Her yolkanın dibinde bir Noel baba dileniyor. Bir yudum içmek için "10 rubleye" ihtiyacı var. Çoğu akıl hastası ve para alamadığı zenginleri Stalin'e rapor etmekle tehdit ediyor. Yeni sistemin sokağa salıverdiği eski kurtlar bunlar. Yakalarında Sosyalist Emek rozetleri, ceblerinde Komunist Parti cüzdanları. Çok değil, 20 sene önce kürsülerden Lenin'in meddahlığını yapıyorlardı, şimdi çitayı "10 rubleye" kadar düşürmüşler. "Hitler'i biz yendik" diyor, amca. "Biz olmasaydık Rusya y.. yemişti". "Y..." yememek davası üzerine bir şeyler yemek mücadelesi. Rusya'da sadece karlar beyaz...

Petersburg'da gece de gündüz de aynı renk tonunda. Boğuk bir dünya; boğuk bir hayat; ve yüzlerce romana konuk olacak yaşamlar. Hâlâ bir yerlerde Anna Karen'lerin yaşadığı muhtemel. Bu boğuk yaşamın tek eskiği Dostoyevski'lerinin olmaması.

Derken Sergi Evine kadar gelmişim. Kapısı önünde eski kitaplarını satılığa çıkarmış akademisyenin gündemi hiç değişmez. Hâlâ birilerinin kendisinden Marks, Engels, Lenin, Stalin külliyatlarından birini alacağını bekliyor. Kitapları içinde kayda değer tek eser Fasmer'in Etimoloji sözlüğü. Karşıma çıkan ilk kelime: "hiştan". Açıklaması şöyle: Eski Türkçe "iç don" sözünün Rusça'ya geçmiş biçimi. Alt çamaşırlarını bile Eski Türklere borçlu oldukları bir dünya.

Ellerim üşüyor, daha yazamayacağım. Isınmam gerek...
(gün yok, aralık 2008)

Cuma, Temmuz 03, 2009

Ey kimsesizler kimsesi...

Kıytırık dünyamın iki yorum kahramanı var: Ridvan ve Mihman. Bir de cama ara sıra Banu konardı; o da yok...
İki kişilik bir okur dünyası. Gelde kendini balkondan aşağı fırlatma. Oysa ben, hep okunmak için yaşadım; hep okurlarım için var olmak, okurlar için keşfetmek, okurlar için...

Tanrı'daki da sabır. Kimsenin kimseni okumadığı dönemde her anın kaydını tutmak. Müthiş doğrusu.
En iyi okur Tanrı.

(Ve şimdi Duruttt gelecek, kaybol gitsin...)

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Ey ahh!

Ve ey sonsuzluk; ve üstümdeki ve bütün acizliğimle ben.
Ve kurtarılmayan kalbim; ve çaresizliğim.
Beni affet ve beni bağışla.
Ve yaptıklarım; yapacaklarım için,
Ve altını çizdiğim satırlar için;
İçinde kaybolduğum kitaplar için,
Küstüğüm yazarlar; hayranlarım için,
Yazdıklarım ve yazacaklarım için,
En iyi dostum babam için,
Beni yakma.
Beni incitme.
Beni koru, koru...

(Üstümdekine...)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Hiç kimsin artık...

Önce sevgini kaybedersin, sonra sevdiklerini; en sonunda da kendini. Hiç kimsin artık...
Kitapların ortasına, sayfa sonlarına düşersin. Ve ancak bir dipnot olarak hatırlanır, kaynakçalara konuk olursun.
Yapabileceğin tek şey, bir satırdan fazla yer kaplamak, ötekilerin kitabında.
Yüzün yok, ellerin yok, parmakların; çilelerin, aşkların ve yaşadıkların.
Bilgi deposunda küflenmeğe başlarsın; kokarsın, bozulursun.
Çağın laneti olmak; sağladığın unvan bu.

Ne konuştuklarında varsın, ne yazdıklarında. Ne bir sevgiline oyuncak bağışladın; ne kendini bağışlattın.
Az'dın, hiç oldun. Yaşam karanlık; tedirgin, gölgeli.
Tek kurtuluş var...
Söyleme: sana, bana ve sona kalsın.

Yazıyorum...
Yazacağım, yakacağım, yırtacağım.
Bana gülen piçlerin birkaç kuşak sonrasını çökertmek için,
Elimden geleni ardıma koymamak için,
Her şeyi bulanık, karanlık resmetmek için.

Okuyacaklar...
Mahkumlar, bunun için yaratılmışlar, mevcburlar. Aralarında muhakkak biri inanacak, kanacak ve tüm çığlıkların, kurtuluş reçetelerinin arasında azar azar, lime lime yok olacak.

Yazıyorum...
Bundan bin sene sonra beni keşfedecek beyinsizlere, aptallara, pisliklere yazıyorum. Kapılarında süründüğüm patronların bilmem kaçıncı s... kuşak sonraki sürüngellerine dert, bela, azap getirmek için yazıyorum.

Ve sen, ancak seni yaralamak için yaratıldığımı unutmayacaksın.

(Dışımdakine...)

Pazar, Haziran 28, 2009

Beyt-i kadim

Saçma ey göz, eşkiden gönlümdeki odlara su,
Kim bu denli duduşan odlara kılmaz çare su.

(İçimdekine...)

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Kafkas Güncesi

MEKTUP 11
Sevgili Faruk. Umarım bu satırları eline geçiren birisi erkeğin erkeğe mektubunu, hele de bunu bir “sevgi” sözcüğüyle başlatmasını ebesinin şeyine yormaz. Aslında bir sürü insana mektup yazmışlığım vardır. Çoğu adresini görmemiş bile. Amaçsız karalama gibi çöplüğe gömülecekleri anı beklemekteler.

İnsanın hitap edecek birinin olması mükemmel birşey. Konuşmak güzel; özellikle de insanla. Ama inan bana, bu gökkubbe altında ben konuşma krizi yaşıyorum. Yaşadığım ekonomik krizlerden daha beter bu, daha feci.

Bugün heyheylerim üzerimde. Canlı bomba gibi yürüyorum Tiflis sokaklarında. Selam verecek bir ılık ses pimimin çekilmesine sebep olabilir. Bummmmmmmmmmmm.

Sabah Nana’yı gördüm. Şişko kocası Anatoli ile birlikte. Birlikte mi? Hiç sanmam. Farklı gezegenler gibi duduyorlardı. Aralarındaki boşluğu kapatacak bir çekime gerek varmış gibi. Gördüm, ama görmemek için bu şehri terk edebilridim. Onlarla konuşmak, İETT otobüsüne binmek gibi bir şey. Kalabalık, basırık ve tüm oturacakları teyzeler kapmış. Yetmezmiş gibi, ayakta can çekişenleri yönlendirirler de: “Gel yavrum, yaklaşın. Dışardakiler de binsinler”. Nana bir ötobüs, Anatoli de şöför. Ve bu çarpık araç bugünkü yolçu açlığını benimle gidermekte istekli.

Onlar sayesinde karnımı doyurdum. İyi denilmese de orta düzey bir kahvaltı. Bazı insanların yanında yemek, konuşmaktan daha iyi. Çayın berbat olması sigara keyfimin de içine soktu. Sigarayı çay içen biri keşfetmiş olmalı. Kral olsaydım, sigara içmeyenlere çayı yasaklardım.

Nana, dünyadaki 6 milyar insanın annesi gibi duruyor. Henüz 30’undaki bu kadın gelecek 6 milyarı da rahminde taşır. Çok dengesiz. Sigara çıkartmak için elimi her cebime sokuşumda, onun için uzuvlarımın kabarıklığını dengelemeğe çalıştığımı sanıyor. Doyumsuz bir fil, pezevenk bir kocayla “9 Nisan şehitleri” caddesinde yürüyorum. Tanıdıkların, kesinlikle fiyat konusunda mutabık olup olmadığımızı hayal ettiklerine kuşkum yok. Nana’yla olmak mı; yok daha neler. Budist gibi şeyimde kova taşımağı yeğlerdim.

Bir yolunu bulup ektim onları. Ama Tiflis küçük yer. Şehrin girişinde çıkardığın gazın kokusunu bitişinde alabilrisin. Hele Nana, o gün şehirde dolaşmağa karar vermişse, yeraltına inmen gerekir.

Öğlen, şehirde sıcak ve savaş kokusu artmakta. Tiflis’e Güneş ve Ruslar aynı anda saldırıyor. Her kes yarın yokmuş gibi yaşıyor.
.. .. ..08



MEKTUP 12
Zaman kanser gibi yiyip bitiriyor – diyor H. Miller – sevgili Faruk. Kaçış yok, hava boğucu, insanlar kasat ve kaskatı. Bir fahişeler gülüyor, bir de şeytan. Burada biraz daha kalacak olursam, öleceğimden eminim. Denizsiz şehirler hapishane gibidir. Ve ben, bu hapishanenin arşivine düşürülmüş özel bir kurt gibi okuyorum. Bütün bir Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiye’nin kirli çamaşırlarının arasında. Günde binlerce sayfa çevirmekten parmaklarım fıtık olacak.

Az uyku, az yemek, az sevgi (hiç yok), az oksijen. Azgelişmişliğin tam da göbeğine demirlemişim. Her yer ajan kaynıyor: Gürcü, İngiliz, Amerikan, Yahudi, Ermeni, Türk. Her yerde bir çift gözün üzerinize açılıp kapandığını bilmek insanın bütün isteklerini kurutuyor. Özel yaşamınızı iliklerinize gömüp yaşamak. Dışarı fırlayacak her sıvı aleyhinizde delil olabilir. Yaşayacaksın, ama damarsız, kalpsiz, böbreksiz, hissiyatsız.

Gürcüce bilmiyorum ve her yerde de bu dilde basılmış yüzlerce kitap karşıma çıkıyor. Aslında Gürcüce denen bir dil yok. Her Gürcü bir dil ve hepsi de Gürcüce.

Dün gece Sadık aradı. Geldiğimi öğrenmiş ve sömürülmek istiyor. Arabası, parası, kadınları ve içkisi olan bir Ankaralı. Gürcülerin her an düşmanına dönüşebilecek bir tip. Mübarek, sanki geneleve gelmiş gibi bakıyor etrafa. Uzuvlarının dilencisi. Çevresinde uydu gibi gezinen arkadaşları (hepsi de Ermeni Kürdü) ağacı kemiren kurtlara benziyorlar. Onlar Sadık’ın eroin deposu. Para insanı yok ediyor. Sadık’ı gören zenginliğe tövbe eder. İnsan kudurunca özel bir yaratık olup çıkıyor. İyi bir sadakat örneği Sadık: çirkinliğe, iğrençliğe, pisliğe. Onunla geçecek zamandan nasıl çalmanın derdi benimkisi. Onun hesabına bol bol içebilirim. Ama kıtlağa giren her yudumda Sadık’ın biraz daha şiştiğini, böbürlendiğini görmek çok acı. Zavallım dünyayı kendisinin beslediğini sanıyor. İstediği tek şey: onurlandırılmak. Ama ben yediği çanağa işeyen biriyim. Sadık, sankı ona hoş bir söz söylemem için zuhur etmiş dünyaya. Rüyasında bile göremez.

Yazıyorum. Boğularak, gaz odası mahbusu gibi yazıyorum. Sadece yazarak arınacağımı, kurtulacağımı sanıyorum. Ama her yazıyı yeteneksiz beynin kabusları olarak mühürlüyorum. Her yazı bir yaşamın kepenklerini indirmekte. Geceleyin bir putunun kırıldığını keşfeden yabaniden farkım yok.

.. .. ..08.

Pazar, Haziran 14, 2009

Kafkas Güncesi

Not: Heterotopya "mezarlık" demek. Bu blogu bana Faruk oluşturmuştu. İstanbul'u terkedeceğim tarihe kadar çeşitli dönemlerde Faruk'a yazdığım mektupların bir kısmını burada yayınlayıp, kalemimi de Faruk'un mezarına bırakıp burasını kapatacağım.

MEKTUP 6.

Sevgili Faruk.
Günlerden ne bilmiyorum, önemli de değil. Zaten yaşamıyorum. Günlerin yaşayanlar için sayısal bir değeri, bedeli var. Tiflis’te bir lağım çuğurunda olduğumu biliyorum, sadece. Oda, bok kokuyor. Daha ilk günden kaşınıyorum. Benden önce binlerce orosbunun içine gömüldüğü bir yatak, bir ayağını muhtemelen son dünya savaşında kaybetmiş bir masa, bir raf – hayret çok iyi durumda – mutfak, banyo tuvalet kardeşleri, ve ve ve ıvır zıvır şeyler. Kendimi kapattığım hapishanenin demirbaşları bu kadar.

Dostsuz da yaşanabilirmiş demek; sevgisiz ve parasız da. İstanbul’da keder ve ıstırapla yaşanabilirliği keşfetmiştim, Ankara’da aşkla, Tiflis’te pislikle. Hayatımın her anı bir sahne; ama hepsi de finalsiz.

Bulunduğum bütün şehirlerde gerçekleştirdiğim ilk ziyareti burada da tekrarladım: kitapçıya gitmek. Bir şehirin kitapçıları ve kadınları güzelse yaşanabilir benim açımdan. Kitap bizim boyunbağımız, alınacak en iyi hap; afyon, uyuşturucu, tecavüz edilecek kadın. Her kitap bir kadın ve ben 2000 kadınla yatmakla ünlü pornografi yıldızı Rocco’dan daha fazla deneğimliyim.

İnsan neden okur, Faruk? Hiç düşündün mü? Düşünme, boş ver. Zaten düşünecek durumda da değilsin. Kısa yoldan sana söyleyim ben. Çaresizlkten. Yalnızlıktan, kimsesizlikten okur insan. Yaşamın dışında kalan namuslu bir insanın kitap dışında hırsızlığını yapacak hiçbir nesne yok.

İkinci mekan: internet kulübleri. Yine mektubsuzum, mailsizim. Kimse yazmıyor. Yazmasınlar, umrumda mı? Zaten yazacakları da ne ki. Nasılsın, iyimisin, nerelerdesin, kendini özlettin ve ve ve, beşinci sınıf sorular. Açıkcası çoğunu okumuyorum bile. Bir şiir, bir roman, mektup, mail kutsal gibi bir cümleyle hemen oracıkta kurşuna dizmiyorsa beni satırların tren yolçuluğunu izlemenin bir anlamı yok.

Şarkı söylüyorum odamda. Daha doğrusu şarkı linç ediyorum. Bu sesin kırıp parçaladığı şarkı katliamını hayal bile edemezsin. Ama şarkı söylemenin çok zor olmadığını keşfeddim. Bunun için insana pek bir malzeme de gerekmez. Bir ağzın ve hırıltıları sürdürebilecek kıtlağın olması kafidir. Bir de daha önce yapılmışlardan bir parça biliyorsan, kaynat gitsin boğazının derinliklerinde. Bilmiyorsan, uydur. Zaten çağdaş müzik zırıltılı bir makine değil mi?

Kaburgalarım ağrıyor. Ama benim doğuracağım bir Havva yok. Çok zorlasam, ancak bir bit çıkar o kadar. Tiflis’te insanın yaşamak için cankurtaranla dolaşması gerek.

Akşam Şota Rustaveli caddesi kaynıyor. Kibarlarla fahişeler aynı kafeden beslenmekte. Eskilerden bir kaç tanıdık dışında kimsem yok burada. Eskiler de çok eskimiş; kadını da, erkeği de. Burada bir yerlerde savaş sürüyor, ama nerede olduğunu kimse kestirmiş değil. Zaten bileni, Gürcülerin peygamber ilan edecek halleri de bulunmuyor. Dünya çok dengesiz, namussuz ve yırtık burada. Tiflis, karadeliğin başkenti. Ve benim yazmak dışında kurtuluşum yok.

Ağustos 2008.

Cuma, Haziran 12, 2009

Sensizliğin 4. günü...

Benim kaderim, dostlarımın kaybını yaşamak. Tanımakla kaybetmek arasındaki ana tanıklık etmek. Her dost; bir kayıp, bir yağma, bir hırsızlık eylemi, bir cinayet, bir katl; hep Aşura, hem muharrem. Her dost bir mürşit; kayıp imam; beklenen gün, beklenen sonsuzluk; aranan sahip.

Yaktın sen gönlüm evin, vesl-i yar için
Düşmez idim bu zulme, kaşane neylesün.

Salı, Haziran 09, 2009

Güle güle Faruk

Bu Yaka gazetesinin mimarı, Gerçek Hayat dergisinin yazı işleri müdürü Ömer Faruk Yücel'i (1983-2009) dün kaybettik.
Sevgili dostuma, Allah'tan rahmet, değerli eşine, ailesine ve sevgili dostum Davut Yücel'e sabır ve selamet diliyorum.

Güle güle yücel Faruk...

Pazar, Nisan 19, 2009

Türk Kafkası'nda Siyasi ve Etnik Yapı



Türk Kafkası'nda Siyasi ve Etnik Yapı "Eski Çağlardan Günümüze Azerbaycan Tarihi"

İsmail Mehmetov
Tarih

İstanbul - 2009
ISBN 978-975-437-718-7
Tercüme: Ekber N. Necef - Şamil Necefov - 1. Hamur - 16,5x23,5 cm - 853 sayfa
Fiyatı: 50,00 TL


“Azerbaycan” bugün Kafkasya ve İran sahası içinde bölünmüş bir coğrafyanın adıdır. Azerbaycan tarihi Sovyet tarihçilerince; “sınıf çatışmaları tarihi” olarak yani Marksist-Leninist bir bakışla yazılmıştı. Bu usulde Doğulu toplumların yapılanmasında baskın rolü olan siyasî otorite (devlet) ikinci planda bırakılmış, baskıcı ve sömürücü güç olarak görülmüş, göçebelik kültürü, boy ve hükümranlık anlayışı işgalci tanımı içine sokulup yerleşiklik öne çıkarılmaya çalışılmıştır… Batı tarihçiliğinin “göçebelik barbarlıktır” anlayışı da tarihin doğru yazılamamasına esaslı bir sebeptir. Bu yüzden, göçebe Türklerin rolü yeterince anlaşılamamakta, yerleşiklik, sınıf temeline oturtulmakta, halk ayaklanmalarına, ezilen sınıfın belirleyiciliğine özel önem verilmektedir.

Ayrıca, Azerbaycan, İran ve Anadolu’da Moğol fetihlerinin önemi de yeterince kavranamamış, “işgal” ve “istila” değerlendirmesiyle geçiştirilmiştir.
Bağımsızlıktan sonra yapılan bilimsel çalışmalardaki ciddiyetsizlik, Azerbaycan tarihçiliğini “geri kalmış toplumların kendilerine tarih yaratma çabası” olarak göstermektedir. Nitekim bağımsızlığa kavuşmuş eski Sovyet cumhuriyetleri tarihçileri Batılı meslektaşlarının küçük düşürücü “tarih yaratma çabası” yargısını haklı çıkarırcasına, kendilerine tarihî bir kimlik aramaktadırlar.

Türkiye açısından ise, Demirperde gerisindeki Türk dünyasına ve tarih alanında yapılmış bilimsel çalışmalara kapılar açılınca, ideolojik bakış veya kaynaklara ulaşamama gibi sebeplerle bir yanı daima eksik kalmış olan tarihî ve kültürel çalışmalar mükemmelleşme yolunda sür’atli bir gelişme göstermektedir.

İşte, elinizdeki şu eser, yukarıda bahsedilen kusurlardan berî olmak çabasıyla, değerli tarihçi Prof. Dr. İsmail Mehmetof tarafından kaleme alınmış olup Doğu Anadolu ve Kafkasya’nın güneyindeki bölgeler için de zengin tarihî malzemeye ve değerlendirmelere dayanan ufuk açıcı bir eserdir. Bölgeyle ilgili siyasî ve etnik açılımların bilimsel değerlerini ve geçerliliklerini, sosyal problemlerin kökenlerini vukufla gözler önüne sermektedir.

Not. Eser Ekber N. Necef tarafindan yeni bashtan duzenlenerek, ekler ve notlandirmayla tercume edilmishtir.

Salı, Mart 10, 2009

Cennet ve Cehennem

Kutsal kitapların en fazla dikkat çeken bu iki sözcüğü, birbirinin karşıtı olarak hep karşımıza çıkmaktadır. Anlam olarak genelde “cennet-iyi”, “cehennem-kötü” mekanlar olarak yorumladığımız bu iki sözcüğün etimolojisi oldukça derinlerde gizlidir.

“Cennet”, Arapça’da “canna-bahçe” anlamında geçmektedir. “Cann” – eski Sami dillerinde “sık dalları ve yapraklarıyla zeminini gölgelendiren hurmalık” anlamındadır. Bunun çoğulu olan “cannat” – setirler manasındadır.

Cennet’le ilgili en geniş açıklama Kur’an’ın kendisine bulunmaktadır. Burada “cennet” – ahirette ödüllendirilmiş insanların barındığı nimetler yurdu olarak tasvir edilmektedir. Kur’an’da cennet birden fazla tasvirle tanımlanmıştır: “dar el-salam” – selamet evi; “dar el-huld” – sonsuzluk evi; “cannat el-ma’va” – sığınılacak cennet; “dar el-mukama” – oturulan ev; “dar el-hayavan” – yaşam evi; “el-makam el-amin” – emin yer; “el-firdevs” – bağ-bahçe ved. Bunların dışında birde cennet çeşitlerinden söz edilmektedir: Cennet el-Na’im – nimetler cennetleri; cannat ‘adn – Aden cennetleri; cannat el-firdevs – bağ-bahçeli cennetler (Kur’an, 10:9-10; 19:60-63; 20:75-76; 26:55-57).

Cennet, bazı bilginlere göre, Kur’an’da iki türde tanımlanmıştır: maddi ve manevi. Maddi tanımlarda cennet genelde 5 içerikte sunulmaktadır: 1. “ev, kasır, oba, çadır” (9:73; 29:58; 39:20,37); 2. Eşleri dünyada görülmeyen ağaçlık alan (55:48, 56:29); 3. Türlü ve bol meyveli mekan (2:25; 38:51; 52:18; 55:52; 56:42); 4. Altından ırmaklar akan ve pınarlar çağlayan bahçe (4:12,56,121; 10:9; 15:45; 65:11); 5. Gönlün çekeceği her türlü nimetlerin olduğu yer (13:37; 38:51,69; 43:72; 52:19). Bununla bile cennetin süresiz olduğu, onu hak edenlerin burada hiçbir hastalıkla, sıkıntıyla, ihtiyarlıkla karşılaşmayacakları; asla sinirlenmeyecekleri, huysuzluk ve keder görmeeycekleri belirtilmektedir.

Buna karşılık “cehennem” ise kötülerin, zalimlerin, haksızların, kısaca suçluların gideceği bir azap mekanıdır. Arapçada “cahannam” anlamında geçen kelime aslen İbranice olup “gehinnom/gihinnam”dan gelmektedir. Kudüs yakınlığında bulunan Hinnom vadisi adını buradan almaktadır. Rivayete göre, bu vadide yer alan Moloç denilen bir kuyu vardı. Buraya kurbanları atardılar. Nitekim, eski metinlerde “cihinnam” olarak “bi’r” kelimesine sıfat olarak “çok derin” karşılığında da geçen bu sözcükle ilgili tanım ve tasvirler oldukça eskidir. İlk bilgiler Sumerler, Mısırlılar ve Akkadlarca yazıya geçirilmiştir.

Kur’an’da cennet’in karşıtı olarak geçen cehennem için çoğu zaman “ateş” anlamında “nar” kullanılmıştır. Yine Kur’an’da “cahim” diğe bir sözcükte bulunmaktadır.

Tasvir ve tanımlarda özellikle 7 sayısı dikkat çekmektedir. 7 katlı gök, 7 sütünlu cennet, 7 kapılı cehennem ifadeleri Kur’an’da sıkça geçmektedir. Arşın 7 günde yaradılması ve diğer tanımlarda da 7 ortak sayı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sayıları ve harfleri kutsal kabul eden çevrelerde buradakı “7” rakamına önemli atıflar yapılmıştır.

Bkz: Halim Sabit Şibay, Cehennem, İA, c. III, s. 45-47;
Halim Sabit Şibay, Cennet, İA, c. III, s. 102-104;

Farukiler: Handeş'te Bir türk Devleti (1388-1600)

Sevgili dostum Faruk için...


Handeş veya bazı kaynaklara göre Hande olarak zikredilen bu memleket Hindistan’da kuzeyde Narbada, doğuda Berar, güneyde Acanta dağları ve batıda Gucerat eyaletiyle sınırlı bir vilayettir. Handeş/Hande adını tarih sahnesine çıkaran ortaçağın ortalarında burada ortaya çıkmış Farukiler (Fârûkî/Faruqî) hanedanlığıdır (Haig T. W, The Faruqi Dynasty of Khandesh (İndian Antiquary), Bombay 1918). Eyaletin merkezi Burhanpur (Burxan pur) idi. En güclü istehkam kalesi ise Asir (Aşir) hesap ediliyordu. Kaynaklarda muhtemelen “h/d” karışımı dolayısıyla, özellikle Babürlü Türk İmpartorluğu döneminde bu eyaletin adı Dandeş olarak geçmektedir. Handeş, muhtemelen “Han-deşt” biçiminde Türkçe “han/khan” (kağan’dan gan/han, yani hükümdar) adıyla İrani dillerde “çöl/bozkır” anlamında “deş(t)” sözünden (örneğin Deşt-i Kıpçak=Kıpçak bozkırı; Rabandeşt=Raban çölü gibi) türedilmiş olmalıdır. Bu anlamda Handeş=Han bozkırı anlamına gelmektedir. Gerçekten de arazinin yapısı bozkır özellikleri taşımaktadır (An Arabic History of Gujarat, et. by E. Denison Ross, London 1921 (2. bsk.)).

Farukiler’in kökeni tartışmalıdır. Hakim idareçi zümre kendisinin Halife Ömer el-Faruk’dan geldiğini iddia etmektedir. Ancak bu, hanedanın kendi hakimiyetini meşru kılmak için uydurduğu bir iddiadır. Daha güvenilir kaynaklar – ki, bunların başında hanedanın tarihini içeren Tarih-i Firişte eseri yer almaktadır (özellikle II. cilt) – hanedanın kurucusu sıfatıyla gösterdikleri Melik Raca’nı, Muhammed b. Tuğluk’ın emirlerinden Han Cihan Faruki’nin oğlu olduğunu belirtirler.

Muhammed b. Tuğluk, Hindistan’da Dehli’de 1320-1414 yılları arasında hüküm sürmüş Türk kökenli Tuğluklular hanedanının bir mensubudur. Tuğluklular kendileri Karaunaslar isimli bir boydan türemişlerdir. Hindistan’ı ziyaret etmiş ünlü seyyah İbn Batuta bu hususta şunları aktarmaktadır: “Sultan Tuğluk, Karavna olarak bilinen Sind ülkesi (Sind adı kaynaklarda Kuzey Hindistan için kullanılıyordu – N.M.) ile Türk ülkesi arasındakı dağlarda oturan Türkler’dendir” (İbn Batuta Ebu abdullah Muhammed ibn Muhammed, Voyages d’İbn Battutah, ed. C. Defremery-B. R. Sanguinetti, Paris 1854, t. III, s. 202). Karavna, Karaunas boy adının kaynaklarda “Karauna”, “Karavniye” biçiminde yazılışlarından biridir. “Unas/Una” adına bakılırsa, muhtemelen bu isim Sanskrit kaynaklarında geçen “Hun” adının tahrif edilmiş biçimi olmalıdır. “Kara” adıysa bir sıfattır; yerine göre “büyük”, “fakir” gibi anlamlar ifade etmiştir. Tuğlukluların kurucusu “fakir” biri olduğundan her halde “Karaunaslar”, Sind civarında oturan yarı yerleşik “fakir Hunlar”dan olmalıdırlar.

Tuğlukluların en güçlü hükümdarı “Giyaseddin” unvanı taşıyan Muhammed b. Tuğluk (1325-1351) olmuştur. Çevresinde Alaeddin Kalçı (Halçı), Han Cihan gibi güclü Türk emirlerinin bulunduğu bu hanedanlık ele geçirdiği yerleri kendi emirlerine tahsis etmiştir. Şems Sirec Afif’in Tarih-i Firuzşahi ve Barani’nin Tarih-i Firuzşahi isimli eserlerine bakılırsa, Muhammed b. Tuğluk’un emirlerinden Han Cihan’ın nüfuzu Tuğluklu hükümdarı Firuzşah (1351-1388) döneminde hayli artmıştır. Firuzşah 77 yaşına vardığında devlet işlerini tümden Han Cihan’a bırakmıştır. Ancak bu durum diğer emirler arasında hoşnutsuzluğa neden olunca, Firuzşah torunu Giyaseddin II. Tuğlukşah’ı velieht, Han Cihan’ı da onun naibi ilan etti. Bir süre sonra da kendisi hakimiyetten çekilip, devleti bu ikisine bıraktı. Nitekim Ekim 1388 yılında da vefat etmiştir. Ancak Giyaseddin II. Tulukşah ile Han Cihan’ın hakimiyeti uzun sürmedi. Melik Rükneddin Candan isimli bir emir tarafından 1389 yılında ortadan kaldırılan Giyaseddin II. Tuğlukşah ile Han Cihan’ın yerine Tuğluklular tahtına Ebu Bekrşah oturtuldu (Şems Sirec Afif, Tarih-i Firuzşahi, A. M. Hüseyn nşr., Agra 1938, s. 36 ved; Barani, Tarih-i Firuzşahi, Seyyid Ahmed Han nşr., Calcutta 1862, s. 508 ved.).

İşte, adı geçen bu Han Cihan, Farukiler devletinin kurucusu Melik Raca’nın babası olup, devletin adı olan Farukiler de onun adından gelmektedir. Farukiler’in isim babası Han Cihan köken itibariyle Baranlu boylarına mensuptur. Bu boy, türk tarihinde önmeli bir yere sahip idi. Taşıdıkları boy adı “baran”, Türkçe “koç” demektir. Daha, IX-XI. Yüzyılarda Orta Asyada Yabgu Oğuz Devleti’nin hanedan boyu olmuş, XI. Yüzyılın ortalarında ortadan kalktıktan sonra Selçuklu coğrafyasına yerleşerek, bir kısmı Azerbaycan ve Anadolu yönünde göç ederken, bir kısmı da Kuzey Hindistan’a gitmiştir. Batıya gelenleri burada merkezi Tebriz olan Karakoyunlu Devleti’nin (1410-1468) temelini atmış ve kurucuları Kara Yusuf başkanlığında Osmanlılarla ittifak içinde Timur’a karşı savaşmışlardır. Karakoyunlu Baranlı boyunun Osmanlı ve genel anlamda bölge toplumları üzerinde büyük etkisi olmuştur. Zira, Osmanlı tarihinin “asabiyyet” dönemi olarak gösterilen II. Murat sonrası dönemlerde Osmanlılar’da güçlenen “Oğuz” anlayışında Baranluların yoğun etkisi vardır. Zira Karakoyunlular, Osmanlılar’ın “Oğuz Han’ın torunu Kayı’dan geldiği”ni öne sürerek kendilerinin kardeşleri ilan etmiştiler (Geniş bilgi için bkz. Köprülü M. F, Osmanlı’nın Etnik Kökeni, İstanul 1999 (2.bsk), s. 74 ved.). Kısaca, Farukiler, köklü bir boydan ve gelenekten geliyorlardı.

Tuğluklu hükümdarı Firuzşah döneminde Han Cihan eline geçirdiği geniş yetilerden yararlanarak oğlu Melik’in, Firuzşah tarafından Handeş eyaleti hakimi olarak tayin edilmesine çalışmıştır. Bunun üzerine de Firuzşah, Melik ibn. Han Cihan’a Handeş’i cagir (malikane) olarak vermiş ve onu bölgenin valisi tayin etmiştir. Handeşi eline geçiren Melik, buradakı yerli hükümdar unvanı olan “Raca”nı kabul ederek, 1388 yılında Firuzşah’ın ölümüyle Tuğluklu Devletinde meydana gelen kargaşadan yararlanmak suretiyle kendisini bağımsız ilan etmiştir. Böylece, Farukiler Devleti 1388 yılında Melik Raca tarafından kurulmuştur (Haig T. W, Farukiler mad., İA, c. IV, s. 471).

Melik Raca kendisini “han” ilan etti ve Handeş’teki konumunu pekiştirerek burada kendi devletinin temellerini attı. 9 Nisan 1399 yılında vefat eden Melik Raca’nın yerine Farukilerin başına büyük oğlu Nasir Han geçmiştir. Farukiler Devleti’nin yükseliş dönemi işte bu hükümdar zamanında gerçekleşmiştir. Nasir Han babasında kendisine miras kalan küçük devletin sınırlarını genişlendirmiş, Asirgah’ı bir Hint reisinin elinden alarak buraya Handeş adını vermiştir. Ardından da Burhanpur’u devletinin merkezi ilan etmiştir. Nasir Han, Darkan hükümdarı Alaeddin Ahmed’le de iyi ilişkiler kurmuş ve Farukiler’in varlığı için tehdit oluşturacak güçlerle iyi geçinmeğe çalışmıştır. Bu amaçla kendi kızını Alaeddin Ahmed’le evlendirmiştir. Uzun bir süre hükümdarlık ettiği anlaşılan Nasir Han Faruki, 1436 yılında damadı Alaeddin Ahmed’in elindeki Darkan’a hücum etdi. Ancak, Ahmed topladığı yeni birliklerle ona karşı koymuş ve 1437 yılında Farukileri ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Nitekim, bu olaydan hemen sonra da Faruki hükümdarı Nasir Han 1437 yılında vefat etmiştir. Yerine, daha babasının sağlığında veliaht ilan edilmiş büyük oğlu Miran Adil Han geçmiştir. Ancak onun hakimiyyetinin uzun sürmediği anlaşılıyor. Zira, kaynaklar I Adil Han olarak zikredilen bu Faruki hükümdarının 1441 yılında bilinmeyen bir nedenden suikasta kurban gittiğini yazırlar (Tarih-i Firişte, c. II). Olayda, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu Miran Mübarek Han’ın parmağının olup olmadığını bilmiyoruz. Miran Mübarek 5 Haziran 1457 yılında vefat etmiş ve hakimiyyet dönemi huzurlu ve sükunet içinde geçmiştir. Ölümünden sonra yerine II. Adil Han adıyla bilinen Melik Gani geçmiştir. Farukilerin en güçlü hükümdarı olarak tesmiye edilen II. Adil Han, Gucerat krallığına karşı mücadele etmiş ve kendisinden önce Handeş hakimlerinin ona ödemek zorunda kaldığı vergini kesmiştir. 15 Temmuz 1492 yılında vefat edince Farukiler Devletinin tahtına kardeşi Davud Han (Da’ud) geçmiştir. Davud’un “sessiz” geçen hakimiyetliyi 28 Ağustos 1508 yılında onun vefatıyla tamamlanmıştır.

Davud Han’dan sonra Farukiler tahtı uğrunda iç mücadelelerin prtaya çıktığı dikkati çekmektedir. Bu kargaşadan yararlanan Davud’un yeğeni ve anne taraftan Gucerat hakimi I. Mahmud’un torunu olan III. Adil Han hakimiyyeti eline geçirmiştir. Kaynaklar, onun bizzat dedesi I. Mahmud tarafından 1 Nisan 1509 yılında Faruki tahtına çıkarıldığını belirtirler (Fanshawe H. C, Gucerat mad., İA, c. IV, s. 820). Ancak, bu durum, Handeş’teki Faruki hanedanının Gucerat etkisi altına girmesine neden olmuştur. Nitekim, bundan sonra ancak Gucerati hanedanına mensup kadınlardan olan şehzadeler Faruki tahtına oturmuşlardır.

III. Adil Han 24 Ağustos 1520 yılında ölmüştür. Yerine anne taraftan Guceratlı bir kadından doğmuş oğlu Miran Muhammed Şah geçmiştir. Farukiler ailesinin en politik ve kurnaz hükümdarı hesap edilen Miran Muhammed, dayısı Bahadır’ın vefatından sonra Gucerat üzerinde de hakimiyetlik iddiasında bulunmuştur. Nitekim, bu amaçla Gucerat tahtına çıkmak üzere yola çıkmış, ancak Ahmedabad’a varmadan yolda 4 Mayıs 1536 yılında vefat etmiştir. Yerine kardeşi Miran II. Mübarek geçmiş ve 19 Temmuz 1566 yılında vefatına kadar Handeş’i yönetmiştir. Ondan sonra oğlu Miran Muhammed Handeş hükümdaır ilan edilmiş ve 1576 yılına kadar Farukilerin başında bulunmuştur. Ölümü, oğulları arasında kısa sürelik taht kavgasının ortaya çıkmasına neden oldu. Zira, Miran Muhammed’in bir oğlu Baburlu hükümdarı Ekber şah’ın hizmetinde bulunuyordu. Muhammed ölünce yerine geçen ve ilk kez bir Faruki olarak “şah” unvanını alan Hasan’ın deneyimsizliğinden yararlanan kardeşi Raca Ali, Ekber şah’tan aldığı destek ile Agra’dan Handeş üzerine hareket etmiş ve tahtı eline geçirmiştir. Bu durum, Farukilerin Baburlu hakimiyeti latına girmesi anlamına da geliyordu. Nitekim, Raca Ali “şah” unvanını kullanmaktan kaçınarak, Baburlara bağlı olduğunu beyan etmiştir. Akıllı ve siyasetçi biri olan Raca Ali, güclü Baburlu devletiyle ortak hareket etmiş ve zamanının çoğunu Ekber şah’ın yanında Ahmednagar’da hüküm süren Dehli hakimleriyle muharibelerde geçirmiştir. Bu sırada Berar eyaleti üzerinde taraflar arasında ciddi bir savaş sürmekteydi. Berar’ı eline geçirmek isteyen Hadım Süheyl Han’a karşı Ekber şah’ın ordusunda yer alan Raca Ali meydana gelen Sonpat savaşında 1596 yılında vefat etmiştir. Ondan boşalan Faruki tahtına oğlu Bahadır Han geçmiştir. Ancak son derece beceriksiz olan Bahadır Han zamanının büyük bir kısmını içki meclislerinde ve kadınlarla eğlencede geçirmekteydi. 4 yıllık hakimiyyeti döneminde devlet hazinesini boşaltmış ve keyfi davranışlar sergilemiştir. Hatta, bir defasında güclü Baburlular’a karşı savaş bile ilan etmiş, sonunda 1599/1600 yılında Ekber şah’ın Handeş’e hareket edip burasını eline geçirmesine ve Bahadır Han’ı hapsedip Lahor’a sürgün etmesine neden olmuştur. Bahadır Han Lahor’da 1623/24 yılında vefat etmiştir. Farukiler Devleti ise 1600 yılında sona ermiş ve Handeş Baburlu eyaleti haline gelerek Dandeş adını almıştır (Bayur H, Hindistan Tarihi, Ankara 1987, c. II, s. 71 ved).

Böylece, Handeş’te kurulan bir Türk hanedanlığı olan Farukiler 212 yıl (1388-1600) varlığını korumayı başarmıştır. Yeterli kaynakarın olmaması, onlarla ilgili gerekli bilgilerimizin az ve kısıtlı kalmasına neden olmaktadır. Ama, Farukiler’in genel anlamda “adil bir hükümdarlık” olduğu belirtilmektedir. Müslüman olmalarına karşılık, Faruki hanları yerel Hintli halkların inançlarını ve geleneklerini yaşamalarını hoş karşılamış ve onlara karşı hiçbir baskı uygulamamışlardır. Hatta, bir çok Faruki hükümdarının sarayında Hintli bilgelerin, Hintli rekkasların (dansçılar) yer aldığı belirtilmektedir. Aralarında “hinduzme” merak salan hanlar da olmuştur. Örneğin, sonuncu han Bahadır, Hintli bir güzele aşık olduğundan din değiştirmeği bile göze almıştır. Özetle, tarihçiler ve araştırmaçılar, Hindistan’da bin yıldan fazla devam eden İslam serüveninde Farukiler’in de konumunu ve önemini ciddiye almak zorundalar. Farukiler, Hindistan’da bin seneden fazla devam eden Müslüman, iki binyıl süren Türk siyasi geleneğinin de bir parçasıdır.

Perşembe, Şubat 26, 2009

Batı'nın Doğu'su

Bir okur gibi Yüksel Kanar kaleminin yabancısıyım. Elimdeki kitabı "Batı'nın Doğu'su: Avrupa Barbarlığının Küreselleşmesi" (İstanbul, Kitapevi 2006, 340 sh.)başlığını taşıyor.

Bir günah kitabı. Batılı mitlerle savaşın kısa öyküsü. Uygar olmayan dünyanın "erdem" pozlarını açığa çıkaran bir gözlem. Sayın Kanar, sadece cüzi olanı aktarmış; barbarlığın sınırlarını çizmeğe kalkışsaydı külliyat oluşturmak zorunda kalabilirdi.

Oryantalizm cenabet bir kavram. İt defterine konulan varlık misali bir söylem. Bu doğmayan ve doğuramayan kadın tiplemesi Doğu'nu Flaubert'in "küçük oynaşı"na, "Floris and Blauncheflur" romanında ahlaksızlığın diz boyu olduğu hareme dönüştüren söylemler zincirinin halklarını çözmeğe uğraşan yazar, bilgiden çok bir çıldırmışlığın kronolojisini tespit etmekte.

Kanar'ın haykırışı tüm Doğuluların çilesi. "Batı'nın yegane uygarlığı, bugünkü bildiğimiz uygarlıktır. Bunun dışında tarih boyunca herhangi bir uygarlık geliştirememiştir" - diyor yazar. Sırf bu söylem bile dünyanın Batı gereksiniminin gereksizliğine ve bir zorlama olduğuna inanmak için yeterli. Ne var ki, Batı artık dışımızda değildir. Batı içimizdedir, aklımızdadır, gönlümüzdedir, şehvetimizdedir. Doğu'nun bu "Batı" kayması veya kaydırılması herhangi bir doğal afetin dehşetinden daha büyük, daha korkunç. Edwart Said biraz daha cesur olsaydı, Prometeus'un zincirlerini kırabilirdi. Ne var ki, Doğu halen prangaların eskimesini beklemekte. Ayaklarımızın çürüdüğünü söyleyen henüz bir yazar yok.

Perşembe, Şubat 19, 2009

Senin için...

“Bir öfkenin, bir acının kızgın demiri kalbimize dokunmadıkça ses gelmiyor oradan. Halbuki bizden ebediyyete kalacak: bu çıklık. Sevinç çığlığı, azap çığlığı, merhamet çığlığı” (C. Meriç).

İnsan kendisinden öte her kese rahimli. İnsanları tuhaflaştıran, kaderleri değil; kaybettikleridir. Kaybedince anlıyor insan, yitirdiklerinin hep kendinden parçalar olduğunu. İnsan da aslında duvar gibi, cam gibi. Tuğlaları düşüyor, cam kırıkları yerlere saçılıyor. Ufalanıyor, ufalanıyor. Aslında ufalandıkça insan çoğalır; ufalandıkça yayılır ve tanınır. Tarih için izi kaybolmuş kaleler daha değerlidir; daha özlenilirdir.

Ben senin cam kırıklarını toplayan arkeologum. Ha şimdi, ha bin sene sonra. İnsanlar senin keşfini bende okumalı. Senin Colombun olmak benim kaderim. Ama ben sana vardığımda bir kıta bulmalıyım, ütopya değil.

Dünya zatten bin derecenin altında soğuk, onu ısıtan senin aşkın.