Perşembe, Kasım 16, 2006

Bilme-İdare Biçimleri ve Müslüman Cehaleti

Nerede durmalı ve nerede konuşmalıyız? Düşüncelerimin sınırları var mıdır? Benim haklarım nelerdir? Ben, bir varlık olarak neyim? Kimim? İnsan’ın gerçek değerleri ne? Yaratılmış olmak ne demek? Bütün bu soru zincirleri artık çağdaş felsefenin uğramadığı duraklardır. Eski çağa giden dolmuşlar kalkalı çok oldu. Bir uzay çağındayız ve bütün uzamsal bağlarımız bugüne ilişkindir. Bu devasa kurgu içinde, bu tekniksel işleyiş sürecinde ve bu nesnel oyunlar arasında travma geçiren “özne”yi soracağız ve ona vurulan “bilimsel” kamçıları irdeleyeceğiz.

Evet, dostlarım! Benim beynimin “bilgi-idare hastalığının” kurtçuklarını size bulaştırıyorum. Biliyorum ki sizde aynı kan zehirlenmesini yaşıyorsunuz ve günlük yaşam stresi hattının bıkmaz ve usanmaz yolcularısınız. Bir yolculuğunuzda da kafanızı bunlara takıverin. İşte soru şu: İnsan öznenin, bir yandan üretim ve anlamlandırma ilişkilerine girerken, diğer yandan ve aynı etkide çok karmaşık nitelikte olan bilim-idare ilişkilerine de girdiğini nasıl görebiliriz? Ve bunun sonucunda bilimsel ve idari engizisyonu nasıl reddedebiliriz? Ben bu iki soruyu modern düşünce bazında tartışacağım. Çünkü, Batı düşüncesi dışında günümüzde meşru olan hiçbir düşüncenin var olduğunu sanmıyorum. Varsa da, bir yerlerde korunuyor olsa da, Kaf dağının Güneş almaz eteklerinde bulunuyorsa da; bu demektir ki bir hayal ürünüdür. Lütfen karşıtlarımız alternatif bir düşünce sisteminden söz etmesinler. Çünkü bundan söz ettikleri anda ve gerçekten söz ettikleri anda kendi mutlu enkazlarından söz edeceklerdir. Benim amacım bir şeye işlevsellik kazandırmak değil, işlevsel olanın yıkımına neden olmaktır. Ancak bu yıkımdan sonra kendi toplumumuz üzerine, İslam milletleri hakkında bir bakış açısında bulunmaya çalışacağım.

“Özne”, Batı düşüncesinde Türkçemizdeki kullanımından farklı olarak iki tür karşılığa sahiptir: biri çoğul, diğeri ise yalın anlamda. Fransızca’daki tam betimlemeleri “sujet” ve “assujetir”dir. Hem tekil anlamda şahsı, insanı, bireyi bağlamaktadır; hem de tebaa, halk, topluluk anlamında bir işlev görmektedir. Tekil anlamında: vicdan veya özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlı kalan özne’yi düşünürken; ikincisinde denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tâbi olan özne’den söz etmiş oluruz. Her iki özene tanımının gerisinde de “Biz kimiz?” sorusunun bunalımlı geçmişi yatmaktadır.

Bu özen’e tanımının üzerinde üç tür mücadele forması yatmaktadır: Birinci, tahakküm biçimlerine karşı yapılan mücadele. Bunlar etnik, toplumsal ve dinseldirler; İkincisi, sömürü biçimlerine karşı yapılan mücadele. Bunlar da bireylerin ürettikleri ürünler üzerinde kurulan kâr-çıkar ilişkisini konu almaktadır; Üçüncüsü ise duruma karşı yapılan mücadeledir. Burada ise bireyi kendisine bağlayan ve onu kendisine tâbi kılan boyun eğdirme biçimlerine karşı mücadele forması anlaşılmaktadır. Batı toplumu bu aşamaları tek-tek geçti. Örneğin XV-XVI. Yüzyıllarda dinsel ve ahlaki iktidara karşı bir mücadele verilmekteydi ki bunun sonucunda dinsel veya Kilise iktidarına son verilerek burjuvazi işbaşına gelmiştir. XIX. Yüzyıllarda ise üretim güçlerinin üretim araçları ve üretim sahiplerine karşı mücadelesi patlak vermiş ve Komünist teori buradan doğmuştur. Birde bağlılığa ve boyun eğdirmeye karşı bir mücadele biçimi yaşanmıştır ki milletlerin ortaya çıkması, kadın hakları bu şekilde kendi rengine kavuşmuştur.

Bütün bu mücadeleler içinde özne sözcüğü hep bir aradalık göstermektedir. Ancak burada öznenin özsel olguları kendisini ele vermektedir. Ortaçağı tamamlayan sadece aklın inkılabı değildi, zaman terkipleri de bunda etken olmuştur. İnsanın zamansal oluşunun şuuruna varışı insanlık tarihinin en yeni basamağıdır. Klasik Hıristiyan öğretisinde olsun veya İslam düşüncesinde olsun insan bambaşka bir biyolojiydi. İnsanın birden fazla terkipleri, öğretileri, görevleri bulunuyordu ve asla insan tekil değildi. Bu tekil olmayışı onun zamanlara yayılan çoğalmışlığından ileri geliyordu. İnsanın zamanı (yaşamı) kendisi değildi, yaşamın ve zamanın bütünüydü aynı zamanda. Gerek İslam, gerekse de Hıristiyan anlayışında insanın dünyası onun ödevlerinin dünyasıdır. Özne anlayışında ilk devrim, değişim, başkalaşma, özneleşme burada, yani zaman anlayışında yaşandı. Zamanın takip edilebilirliği için zamanın şimdiliğine gereksinim duyuldu. Bunu düşünsel anlamda ilk gerçekleştiren Kant olmuştur. Onun “Aydınlanma Nedir?” sorusu bir zaman sorusuydu ve her şeyden önce bir şimdiki zaman sorusuydu. Artık bu soruyla geleneksel düşüncenin bir görev olarak metafizik sistem ve bilimsel bilginin temellerini sorgulanması tamamlanmakta ve güncel bir olay zihinlere kazınmaktadır.

Kant’ın bu yazısı 1784 yılında bir gazetenin köşesinde yer almış, onun mevcut felsefi çalışmalarının dışında bir yazıydı. Kant şunu soruyordu: “Şimdi bize ne oluyor? Bu dünya, bu çağ, içinde yaşadığımız şuan neyi ifade ediyor?” Kant aslında daha net biçimde şunu sormaktadır: “Aydınlanmanın bir parçası olarak biz neyiz?”

“Ben kimim?” sorusunun klasik ve evrensel tanımı giderilmektedir bu soruyla. “Ben kimim?” sorusu eski İslam ve Hıristiyan düşüncesinde “Allah’ın bir yarattığı varlık olarak”, “bir eşref-i maluk olarak”, “yaratılmışların ve sadece yaratılmışların en değerlisi olarak” ve “yaratılmışların en yücesi olduğu halde kendi ameleleri ile bu basamağın en altına da inanabilen varlık olarak”, “Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak” yanıt bulurken; Kant’ın sorusuyla bu geniş tanım içinden alınan özne tarihin belli bir anına kapatıldı. Modern düşünce ve episteme anlayışında karşımıza çıkan “tarihsel zaman” anlayışı böylece başlamış oldu. Aydınlanma ile dinin alanı kapatıldı; ikincisi ise felsefe ve düşünce dünyamızın eleştirel bir analizi görevini üslendi. Çağdaş bilim ve bilgi işte bu bizim şimdiki zamanımız üzerine kurgulandı. İster bilimsel olsun, ister toplumsal, ister düşünsel biz bir şeyden bahsederken bizim şimdiki konumumuzu esas alarak hareket ederiz. Bu şimdiki zaman kapsayıcılığı içinde hepimizin birer şimdiki zaman boyutu vardır. Özne, tebaa anlamında birde kendi öznelliği içinde dar bir zaman alanında döndürülmeye başlanıldı. Bilimsel algının üzerinde durduğu en önemli husus budur. Hıristiyanlık bu mücadelede veya savaştan yenik çıktı ve bütünsel anlamını büsbütün yitirdi. Çağdaş Batı, Hıristiyan değerleri taşımamaktadır. Hıristiyan değerleri kendi yeni metaforları içinde yeniden üreterek ve değerlendirerek bir anlamlandırma bütünü oluşturmuştur. Hıristiyanlığın bu direnişi 500 yıl sürdü. Çağdaş İslam şu an Hıristiyanlığın başına gelen bu musibeti yaşamaktadır. Ve biz olanca hızımızla bunu kolaylaştırmaktayız.

Peki bizim hedefimiz ne olmalıdır?

Bizim hedefimiz ne olduğumuzu keşfetmek değildir; olduğumuz şeyi reddetmektir. Modern bilim-idare yapılarının eşzamanlı olarak bireyselleşmesini ve bütünselleşmesini ve bu siyasi ikili kısıtlamayı (hem bilim, hem idareyi) olanca gücümüzle defetmeliyiz. Biz, bizim için kurgulanan ve bilimsel-evrensel görüntüye sokulan öteki modasını içinde kendileşmemeliyiz. Burada günümüzün siyasi, etik, toplumsal ve felsefi değerlerinden kurtulmalıyız demiyorum; bizzat kendimizi bilme-idareden ve onunla bağlı olan bireyselleşmeden kurtarmalıyız. Yüzyıllardan beri zorla dayatılan ve tek çıkış yolu olarak sunulan öznellik biçimlerini, bu türden bireysellik kurgularını reddetmeliyiz.

Peki bu nasıl olacak?

Belki de böyle bir soruya hiç yanıt verilmemelidir. Çünkü bu sorunun kendisi bile bir bireysellik içermektedir. Ve bir bilim-idare yöntemi taşımaktadır. Ama sonuçta bu bir sorudur. Ve sorudan kaçış yoktur. Benim için bu reddedilebilir bilme-idare kurgusu dışında dinsel ve toplumsal yaşamımızda bir gerçeklik varsa, o da cehalettir. Modernizm, Müslüman toplumlarını kendi yüksek gelişimi sonucunda yakalamadı, karşıtlarının cehaleti yaşadıkları bir ortamda yakaladı. Bu ikisinin karşılaşması kuşkusuz acı olacaktır ve öyle de oldu. İslam toplumlarında cehalet statükocu siyasal yapıların vahiysel bir gücü ve anlamı ele geçirmesinden doğmuştur. İktidarlar kendi kalıcılığı için toplumsal ve düşünsel gelişimi durdurmanın yollarını aramışlardır. Selefi görüş, tefsirci öğreti ve bizzat “sahabe mantığı” da burada baskın çıkmıştır. İslamın daha ilk dönemlerinden başlayarak “peygamber” motifi bireyselleşmeye itilmiştir. Bu motifsel bireyselleşmenin genişliği o deneli büyüktür ki, her kes bireysel ve öznel kimliğini onunla bağlatı içinde sunmaya ve tanımlamaya başladı. Bu bir hadiste olduğu gibi “peygamberin ahlakını kendinize ölçü alın” anlamından çıkarak öznel anlamda “peygamberleşmeye” dönüştürüldü. Kişisel olanın, ancak “peygamberin kişiliği” alanında rahat hareket edebileceğine dönüşen bu anlayış bir süre sonra hepten kutsal bir değişmez oldu. İslam’daki cemaatleşme aslının dışında bir yol izledi. Cemaat, kendi kurucusu için kişiselleşme, onun öznel varlığında ona benzeme mantığına dönüştü. Batı’da özerklik ve insan olgusu ortaya çıkınca bu olgu, İslam dünyasının tahakküm altına alınmış “tebaa” kimliği ile çarpıştı. Kuşkusuz tebaa kimliği içinde yaşayan Müslüman aydının hiçbir öznel kimliği olmadığı için bu çarpmada Batının öznel değerlerini daha cazip buldu. Ama bu cazibe merkezinde var olan yeni idare değerlerini algılayamadı.

Bir diğer husus ise, bizzat sehabenin “örnek kişilik” ve “örnek Müslüman” bireyselliğini eline geçirmesiydi. Bu “örneklendirme” İslam’ın bütün alanını kapladı. Önce hadis ilminde kendini kanıtladı, ardından da bütün öznel yaşam modellerini eline geçirdi. İslam içinde ortaya çıkan mezhep ve tarikatlar bir yandan eski “örnek” modele ve tipe karşıyken, diğer yandan kendisini onun yerinde dayatmaktaydı. İslamda hukuk modelinin bu denli gelişmesi bu anlayışının toplumsal idari kaygılar taşımasındandır. Bu, bizzat Kur’an’ın düşüncel ve bilgi bazında algılanmasını, tanımlanmasını engellerken, onu sadece dini ibadetlerin anayasası konumuna indirgedi. Modern çağda, Müslüman ilahiyatçılar Batı’nın bilgi değerleri karşısında dinsel anlamda ezildiklerini görünce bu defa bilimsel kurguyla vahiysel doğruları açıklamaya çalıştılar.

İşte reddedilmesi gereken, bilim-idare mantığı ile birlikte karşı çıkabileceğimiz gerçeklik bu cehalet mantığıdır. Bu cehalet mantığının İslam dünyasının bir gerçekliği olduğunu kabullenmek gerekir. Bunun içinde Kur’an’a bilgi (bilim değil) bazında yaklaşmanın yollarını aramak zorunluluktur. Çağdaş Müslümanları kurtuluşu bu bilgi bağlamında toplumsal bütünlüğü oluşturmalarıyla mümkündür.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Kur'an'a bilgi bazında yaklaşmanın yolları üzerine de bir yazı yazmayı düşünüyor musunuz?
Kur'an-bilgi bağlamında böyle bir yazıyı merakla bekleyenlerdenim.
Selam ve Saygılarımla...

Nihan İkbal dedi ki...

İsmim yukarıda çıkmamış.Ben Nihan İkbal.
Tekrar Selamlar...