Salı, Haziran 13, 2006

GÜNDEM – POLEMİK: SÖYLEM, SÖYLEM, SÖYLEM



Irak’ta yaşanan savaşın şiddeti arttıkça, buradaki askeri güçlerin keyfi girişimleri ve davranışları çoğaldıkça, Filistin ve İran cephesinde durumlar iyice gerildikçe; yeni dünya için yeni modeller de tekrar tekrar gündeme gelmeye devam etmektedir. Üzerinde en fazla durulan model ise “İslam Dünyası”. En son Hakan Albayrak da aynı içerikte bir yazı yazdı: “Tek Adres: İslam Dünyası”. İslam ülkelerinin birlik ve beraberliğine vurguda bulunan bu türden yazıların ve düşüncelerin daha sık ifade edilmesi güzel. Güzel, ama nedense bütün yazıların içeriği aynı. İstisnasız, bu türden yazılar çağdaş Batılı devlet başkanlarının Müslümanlara karşı söyledikleri nefret kokan ifadeleriyle başlar, ardından çizilen görüntüde hedefin yeni bir Haçlı saldırısı olduğu vurgulanır. Ve devamında da tıpkı Hakan Albayrak’ın dediği gibi şu açıklamalara yer verilir: “Bizim yerimiz İslam dünyasıda. İslam dünyasının mevcut durumu ümit ve cesaret verici değil gerekçesiyle Batı dünyasında ısrar etmek saçma, zira Batı dünyası da ümit ve cesaret telkin etmiyor. Öyleyse ne yapacağız? İslam dünyasına, gidecek başka bir yerimiz olmadığı için, boynumuz bükük, ümidimiz ve cesaretimiz kırılmış olarak mı yöneleceğiz? Hayır. Aşka ve şevk ile, İslam dünyasını yeniden inşa etmek azmiyle yöneleceğiz. İşte Türkiye ve Suriye’yi birleştirerek başlayacağız. Bu birleşmeyle doğacak cazibe merkezi Mısır’ı da çekecek [İktidara yürüyen İhvan-i Müslimin zaten İttihad-i İslam’cıdır]. Mısır birliğe katılınca, arada kalan Ürdün de mecburen katılacak. Sonra Ürdün üzerinden Filistin ile birleşeceğiz. Irak halkı bu gelişmelere kayıtsız kalmayacak tabii. Osmanlı dönemindeki Ortadoğu İslam birliği günümüz şartlarına uygun olarak yeniden kurulacak. Önce konfederasyon, sonra federasyon ve nihayet tek devlet. Ulusçuluğun, ulus devletçiliğinin canı cehenneme yollanacak. Bu arada Kürt sorunu diye bir şey de kalmayacak”.

Değerli gazeteci H. Albayrak’ın bu yazdıkları Türkiye’de büyük bir kesimin dilinin ezberi düşünceler. Benzer istekleri ifade eden yüzlerce site, gazete, kitap ve dergiye rastlamak mümkündür. Peki, ümit ve cesaretimizin kırıldığı Avrupa birliğine koşmamızı isteyenlerin söyledikleri neydi: “Türkiye AB’ye girerse, ekonomik olarak rahatlayacak, insanlarımız toplumsal ve ekonomik refaha erişecek. Ülkemiz büyük bir siyasal gücün içinde yer alacak, Türkiye doğu ile batı arasında köprü olacaktır”. Bu ifadelerde Avrupa’nın ve Batı’nın adını geçtiği yerleri çıkararak yerine istediğimiz her hangi bir birliğin adını yazdığımızda içeriğin ve isteklerimizin değişmediğini göreceğiz. Yani, “ümit ve cesaret verici birlik” tarzındaki kendimizi kurtarmamıza yönelik sınav sorusu önümüzde yazılı, bizi bekliyor. Biz sadece kendimize uygun alttaki şıklardan birini seçmekteyiz: A) Avrupa Birliği; B) İslam Birliği; C) Türk Devletleri Birliği; D) Rusya ve Çin’in ortaklığı ile Avrasya Birliği. İşte, Türkiye’deki siyasal söylemin adı “birlik” olan noktalı [...], şıkları belli ve doldurulması bize bırakılmış içeriği bu.

Gümrük Birliğine katıldığımızda dönemin siyasal iktidarı Türk insanına öyle bir telkinde bulundu ki halkın neredeyse %70’i saf bir inançla şunları düşünmeye başladı: “Bugün Gümrük Birliğine girersek, yarın artık çalışmaya gerek yok. Artık Avrupa çalışıp bize bakacak”. Evet, Avrupa çalışmasına çalışıyor, ama bize bakmak için değil. Kendi siyasal olgularını ve değerlerini sürekli üreterek bize satmak için ve dünya üzerindeki egemenliğini kanıtlamak için çalışıyor. Biz ise birlik konusundaki saf inancımızı farklı dünyalara taşıyarak hayali birlikler yaratmakla sürdürmekteyiz. Alternatif olarak topluma sunduğumuz birlik idealleri birer ütopya. Tomas More’den daha idealist olan gazeteci ve yazarlarımız bizi bir ada olarak görmeye devam etmektedirler. Oysa, sınırlarımızın ötesinde “ümit ve cesaretimizi” yeniden kazanmak için gidebileceğimiz ne bir “Avrupa Birliği” var, ne de İslam, Türk ve Avrasya birlikleri. Hele son üçü hiç yoktur.

Bunlar saf sözler: Türkiye ve Suriye birleşecek, Mısır buna katılacak. Ürdin de mecburen bu oluşumun içinde yer alacak. Ve ardından Filistin ve Irak. Kürt sorunu da bitecek. Ne kadar iyimser bir tablo. Türkiye ve Suriye nasıl birleşecek? Neden ve nasıl? Mısır neden ve nasıl katılacak bu birliğe? İktiradın değişmesiyle Mısır bir anda değişecek mi? Ve Ürdin mecburen bu birliğe girmek zorunda. Neden mecburen? İslam Birliği “aşk ve şevkle” inşa edilmiyor muydu?

Öte yandan, İslam dünyası Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdin, Filistin ve Irak’tan mı ibaret? Dünyada ABD’ye karşı kafa tutan tek devlet olan İran nerede? Şii olduğundan dolayı bu dünyanın içinde yer alamaz mı? Peki Arap ve Afrika ülkeleri? Yoksa, kafamızdaki hayali Osmanlı modelini mi dayatmak istiyoruz bu devletlere? Yapabilir miyiz? Bu devletler, Amerika’dan daha çok Osmanlı adından ürkmüyorlar mı?

İslam Dünyası neresi? Birkaç Arap devletinin güney sınırlarımızın ötesinde yer aldığı coğrafya mı? Orada bir İslam Dünyası yok ki? İsmi bizi yanıltmış olmasın? Hanedan devletleri var orada. Burada kurulan bütün siyasi, idari, askeri yapılar bu krallık rejiminin savunulmasına hizmet etmektedir. Bu yüzden bu devletler her hangi bir dış saldırıya karşı direnemezler. Tıpkı Irak’ta Saddam Hüseyin’in “devasa” ordusunun tek kurşun bile atmadan yok olup gitmesi gibi. Suriye böyle, Ürdin hakeza, Mısır deseniz o da malum.

Peki, İslam Dünyasını birleştirecek entelektüel bakış nerede? Mısır’daki İhvan-i Müslümin ideologları bile Heideggerci “teknik Batı” karşıtı görüşlerden beslenmekteler. İran’daki İslami akımlar da öyle. Batı düşüncesine karşı İslam Dünyasından koyabilecek birtek düşünce ve entelektüel akım var mı? Oldu mu? İttihad-i İslam yeni bir olgu değildir. XIX. Yüzyılın sonlarından beri mevcut. Ama nasıl mevcut?

“Aşk ve şevk” sözcükleri ve duygusuyla bir aile kurabilirsiniz. Ama o aileyi yaşatmak için düşünceye, ekonomik desteye, yaşamsal güçlere gereksiniminiz var. Aksi taktirde o ailenin boşanması kaçınılmazdır. İnsan beyni ve bedeni kalbinden ve gölgesinden beslenmez. Oysa, neredeyse bir kıtanın aşkından, dahası yaşamından söz ediyoruz.

Ulusalçılığı “cehennem yollayacağız”. Bütün bu devletler bu söylem üzerine kurulu. Suriye, Mısır, Filistin, Irak, Türkiye, Urdin kendi kimliklerinden mi vazgeçecekler? Geçebilirler mi? Bu ülkeler ulusalçılık duygusuyla Osmanlı’ya karşı savaş açtılar ve yine aynı duygu ile sömürge olmaktan kurtuldular. Bir Arap’a Arap olmasının üzerinde bir kimlik belirlemeniz mevcut koşullarda imkansızdır. Devletlerarası hukukta “birleşmek” sözcüğü yoktur. Devletlerin anlayışında ve yasasında da böyle bir hukuksal tanım bulunmaz. Devletler birlşemez, birleştirir, kendisine katar ve büyür. Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu yapısal ve hukuki süreçte bir birleşme değildir, birliktir. Hukuk terminolojisinde birlik ve birleşmek sözcükleri farklı anlamlar taşır.

Avrupa Birliği son 50 yılın eseri değildir. İlk kez Leibniz “Hırıistiyan devletler birliği” tanımıyla karşımıza çıkmaktadır. Avrupa sözcüğü dahi siyasal anlamda bir düşünceye, siyasal güce ve toplumsal baskıya karşı duruş olarak oluştu. Burjuvazi ve aydınlar elele verip bu kuramı her anlamda inşa ettiler. Mevcut siyasal görüntü bu mücadelenin ürünü. Bırakın benzer bir mücadeleyi, böyle bir birlik anlayışının kökenlerine inip sosyal ve toplumsal gerekçelerini bir araya getirecek düşüncenin İslam Dünyasında esamesi bile okunmamaktadır.

Ve son bir düzeltme daha. Lütfen, Haçlı saldırıları karşısında Arap hanedanlarının durumunu da göz önüne alalım. Haçlı birlikleri ve devletleriyle anlaşmalar yaptıklarını da unutmayalım. “Mazlum” edebiyatını siyasal literatüre İsrail Devleti kazandırmıştır. Bu siysal söylem bütün Müslüman yazarların dilinde hiç düşmüyor. Müslümanlar mazlum değillerdir, sadece diğerlerine göre aşırı tembellerdir. Tembeller sadece “hayali dünyalar” yaratırlar. XX. Yüzyılın başlarında yaşamış ünlü mizah şairi Sabir’in bir beytini burada hatırlatmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum:

Biz de ederiz âlem-i rüyâda terakki.
Not: Bu yazı "Bu Yaka" gazetesinin Sayı 6'da yayınlanmıştır.

2 yorum:

meth dedi ki...

Bir solukta okudum, çok güzel bir yazı olmuş... Hakan Albayrak'ın cevabını merakla bekliyorum. meth

Adsız dedi ki...

Hakan Albayrak hızlı bir adamdır. Hızlı yazar, hızlı konuşur. “Bizim acelemiz yok; bizim çok acelemiz var” der, durur. Yazılarında kimi zaman, bir an evvel kestirilip atılacak kadar kolay bir takım meselelerde bu denli hızlı olamadığından/olunamadığından müştekidir. Hakan Albayrak’ın Türkiye-Suriye birliğinden yola çıkarak ortaya koyduğu İslam Birliği gerçeği de bunlardandır.

Metindeki iddialara bakılırsa, genel olarak, Hakan Albayrak’ın yeterince okunmamış olduğu aşikar. “Yeterince doğru” filan demedim, “yeterince” ibaresi şimdiden kafi. Bir bakalım.

-“Bu tür yazıların “istisnasız” hepsi aynı içeriğe sahip”. İslam Birliği temelli yazıların Batılı devlet başkanlarının Müslümanlara karşı sözleriyle başladığı iddiası. Bütünüyle olmasa da, büyük kısmıyla doğru bir iddia. Peki, bundan “aman canım, hepsi aynı bu yazıların” fikrini mi çıkaracağız, yoksa onlarca, yüzlerce, binlerce yazıya konu olabilecek kadar çok alıntının mevcudiyetini mi? Düşünsenize, metindeki iddiada konu hakkındaki tüm yazılarda hep bir alıntıdan bahsediliyor. Hepsinde de farklı bir alıntı olduğu düşünülürse, Batılı devlet adamlarının, bilim adamlarının, felsefecilerin İslam hakkında ne düşündükleri; ne kadar çok kin, husumet besledikleri ortaya çıkacaktır: Her yazıya bir ifşa!

-“Hakan Albayrak’ın İslam Birliği fikrinin Türkiye’de büyük bir kesimin ezberinde olduğu”. Tamamen bir hayal. Dayanağı olmayan bir sav. Nitekim bu İslam Birliği fikrini Türkiye’de Hakan Albayrak gibi/kadar dillendiren kimse olmadığı gibi, onun bu konuda yoldaşı/yandaşı da yok denecek kadar azdır. Metindeki iddiada yer alan “Türkiye’deki büyük bir kesim”, bugün İslam Birliği fikrinden ya “Araplar bizi arkamızdan vurdu” edebiyatıyla İslam=Arabistan denkleminde boğulmak suretiyle, ya da “çok kolay, hemen yaparız” gibi üstünkörü, mesnetsiz laflarla uzaklaşmaktadır. Albayrak gibi/kadar bu meseleyi temellendiren bir başkası daha yoktur. 50yıllık, 100yıllık projelerden bahseder, Albayrak. Metindeki iddia gibi etrafında da –nicelik itibarıyla- hatrı sayılır bir kalabalık yoktur. Hatta bundan kendisi de şikâyetçi. Kitabı madem okumadınız, arka kapağa bakma zahmetinde bulunun, lütfen. “Türkiye’nin 1 numaralı gündem maddesi Suriye ile birleşmek olmalıydı. Ne hazindir ki bunu söylediğimizde bazı ‘şuurlu’ kardeşlerimiz bile müstehzi bir yüz ifadesi takınıyorlar; olur muymuş öyle şey?” [Hakan Albayrak – İslam Birliği’nin Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği / Arka Kapak]

-Ümit ve cesaret noktasında “Türkiye AB’ye girerse, ekonomik olarak rahatlayacak, insanlarımız toplumsal ve ekonomik refaha erişecek. Ülkemiz büyük bir siyasal gücün içinde yer alacak, Türkiye doğu ile batı arasında köprü olacaktır” cümlesinde “Batı” ve “Avrupa”nın yerine farklı alternatiflerin konması. Bir kere Hakan Albayrak’ın İslam Birliği fikrinde, hiçbir zaman yukarda tırnak içinde verilen cümlede olduğu gibi ekonomik veriler birinci planda olmamıştır. Hatta ne ikinci, ne de üçüncü… Albayrak’ın bahsi ekonomiden tamamen olmasa da, büyük ölçüde bağımsızdır. İddia edildiği gibi iki kelimelik tahville basmakalıp hale gelecek şeyler hiç değildir. Batı’nın gözlüğüyle Doğu’nun kavramları, felsefeleri izah edilmeye kalkışıldığında tıpkı burada olduğu gibi çuvallamak kaçınılmazdır. Bizi, yani Doğu’nun ayrılmaz, değişmez, dönüşmez bir parçasını izah ederken Batı’nın “para”, “ekonomi”, “iktisat” gibi gayrıinsani kavramlarını kullanırsak, paramparça oluruz. Doğulu olamayacağımız gibi, olduğumuzdan da oluruz. Batı’nın harfleriyle “doğu” yazamazsınız.

-“AB’ye [ya da benzer bir Avrupa menşeli topluluğa] alternatif olarak sunduğumuz şeyler birer ütopya”. Bu meseleye yazının sonunda da değineceğim için, burada kısaca geçiştirmek istiyorum: Nasıl, ne şekilde, neye dayanarak, hangi verilerle bu alternatiflerin ütopyadan ibaret olduğu söylenebiliyor acaba? Aynı şekilde, İslam, Türk ve Avrasya birliklerinin Avrupa Birliğine kıyasla daha “imkânsız” oluşu nasıl açıklanabiliyor? Metinden bunu anlayabiliyor muyuz? Hayır.

-“Bunlar saf sözler”. Neymiş saf sözler: “Türkiye ve Suriye birleşecek, Mısır buna katılacak; Ürdün de mecburen bu oluşumun içinde yer alacak. Ve ardından Filistin ve Irak. Kürt sorunu da bitecek.” Bu “saf sözler”e karşı üretilen sorular neler: “Türkiye ve Suriye nasıl birleşecek? Neden ve nasıl?” Hakan Albayrak’ın cevabına geçmeden önce sorudaki teknik bir aksaklığa dikkat çekmem gerekiyor. Eğer İslam Birliği bahsine “neden” sorusuyla yaklaşırsanız, zaten konuşabileceğimiz fazla bir şey yok demektir. Zaten niyetiniz Hakan Albayrak’ın İslam Birliği fikrini değil, onu külliyen reddetmektir. O nedenle sadece “nasıl” sorusuna bakalım: 1998’de Türkiye ve Suriye’nin savaşın eşiğine kadar geldiği hepimizin malumu. Suriye’nin PKK ve su meselesindeki “suya karşılık güvenlik” politikası, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in “Türkiye [Suriye’den] beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı.” beyanatı ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Meclis’teki unutulmaz konuşması: “Tüm uyarılarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum.” Hakan Albayrak’ın tabiriyle “potansiyel bir savaş ilanı”. 1998’de böyleydi. Savaş kapıdayken İran ve Mısır’ın arabuluculuğuyla ortam yumuşatıldı ve 20 Ekim’de Adana’da imzalanan ve güvenlik alanında etkin işbirliği öngören anlaşma ile savaş baltaları resmen toprağa gömüldü. Eski Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’na göre Adana Mutabakatı, “gerçek olduğuna inanılamayacak kadar iyi” idi. Devam eden süreci, Albayrak’ın Türkiye-Suriye Birliği kitabından aktaralım:
“Mart 1999: Türkiye’yi ziyaret eden Suriye Başbakan Yardımcısı Selim Yasin, iki ülke arasında “ekonomik diyalog” sürecini başlattı.
“Mart 2000: Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara, CNN Türk’e verdiği bir beyanatta, Fırat suları ve Hatay meselesini gündeme getirerek Türkiye ile yeni bir kriz çıkarmaya niyetli olmadıklarını, iki ülkenin her alanda işbirliği yapmasını arzu ettiklerini, halklar arası yakınlaşmanın önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini, ticari ve kültürel alışverişin sadece halkları değil devletleri de kaynaştıracağını, bu kaynaşma sayesinde sorunların kendiliğinden çözüleceğini ifade etti.
“Mayıs 2000: Türkiye-Suriye Karma Ekonomik Komisyonu, 12 yıllık bir aradan sonra, Şam’da toplandı. Toplantıda; ekonomi ve yatırım alanlarındaki işbirliğini güçlendirecek Türkiye-Suriye İşadamları Konseyi kurulması, enerji konularında işbirliği yapılması, çifte vergilendirmenin önlenmesi, yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması gibi kararlar alındı.
“Yine 2000 yılında İstanbul-Şam-İstanbul tren seferleri başladı. 2000 yılındaki en önemli gelişme ise, hiç şüphesiz, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Suriye’ye yaptığı jest oldu; Hafız Esad’ın ölümü üzerine “Türk halkının başsağlığı dileklerini kardeş Suriye halkına iletmek üzere” Şam’a gidip cenaze törenine katılan Sezer, yeni bir dönemin başladığını en ufak bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koydu.
“Haziran 2002: Türk Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile Suriyeli meslektaşı Hasan Türkmen arasında “Eğitim, Teknik ve Bilimsel İşbirliği Anlaşması” ve “Askeri İşbirliği Anlaşması” imzalandı. Kıvrıkoğlu, bu anlaşmalarla ilgili beyanatında “Askeri personelimiz karşılıklı olarak eğitim ve öğretim kurumlarında kurslara devam edebilecek, karargâh ve kurumlarda müşterek eğitimlere katılabilecektir. Zamanla diğer alanlara da yaymayı kararlaştırdığımız askeri işbirliği ile yeni bir dönem açılacaktır.” dedi. İkili görüşmelerde, Türkiye-Suriye sınırının mayınlardan tamamen temizlenmesi de kararlaştırıldı. Daha dört yıl önce savaşın eşiğine gelmiş iki ülke arasındaki güven bunalımının tamamen aşıldığın böylece tescillenmiş oldu.
“Aralık 2002: Irak konusunda bölgesel işbirliği arayışları çerçevesinde Şam’a giden Başbakan Abdullah Gül, havaalanında Suriye Bakanlar Kurulu’nun –hasta olan biri hariç- bütün üyeleri tarafından coşkuyla karşılandı ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşer Esed’den büyük iltifat gördü. Görüşmelerde, Türkiye ve Suriye’nin aynı kaygıları ve gözlemleri paylaştığı vurgulandı.
“Ocak 2003: Suriye Cumhurbaşkanı Beşer Esed, Türkiye’ye, Dışişleri Bakanı Faruk Şara aracılığıyla şu mesajı gönderdi: “Suriye’nin Türkiye ile tarihsel ve kültürel bağlarına dayanan ilişkilerini her alanda geliştirme yönünde siyasi iradeye sahip bulunuyoruz.” Ankara’da temaslarda bulunan Şara, “Biz gelirken Cumhurbaşkanı Esed’den doğrudan talimat aldık. Türkiye ile Suriye arasında verimli bir işbirliği kurulması için kapı ardına kadar açıktır” dedi. Radikal gazetesi, “Suriye ile yeni dönem” müjdesini şu satırlarla verdi: “2000’lere kadar düşman komşular olan Türkiye ve Suriye, 2003’te yeni bir sayfa açtı. Bu sayfada be Hatay’ın Suriye’ye ait olduğu iddiası var, ne de Türkiye’de doğup Suriye’ye geçen Fırat nehrinin suları [ile ilgili ihtilaf]. Suriye uzun süre ev sahipliği yaptığı PKK’nın yerine kurulan KADEK’in karşısına ‘terör örgütü’ yazdı. Suriye Devlet Başkanı Başar Esat yıl içinde Ankara’ya gelecek ve bu ziyaret ilişkilere bir ilk olacak. […] Suriye’de Hatay’ın geçmiş yıllarda Türkiye toprağı olarak yayınladığı haritalar artık yasal sorun teşkil etmiyor. Suriye’deki kitaplarda da Hatay artık Türkiye haritasında gösteriliyor. Türkiye’nin Şam’da açtığı kültür merkezi, etkinliklerini rahatlıkla gerçekleştiriyor. Türkiye de bunun karşılığında Fırat nehri sularından yararlanma konusunda Şam’la daha fazla işbirliği yapacak. İki ülke arasında 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı’nda yer alan şartların yerine getirildiği belirtilirken, Dışişleri Bakanı Yakış, duyduğu memnuniyeti açıkça dile getirdi. İmzalanmak istenen ‘İlkeler Mutabakatı’nın atılan adımların gerisinde kaldığı belirtildi [Türkiye-Suriye kaynaşmasının imkânsız olduğunu iddia edenler; dikkat! Pratiğe geçmesi mümkün olmayan bir teori ile değil, bilakis pratiği tarafından geçirilen bir teori sözkonusu – ha].
“Şubat 2003: Bir grup işadamıyla beraber Suriye’yi ziyaret eden Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen, burada gördükleri yakınlıkla ilgili olarak, “kendimizi evimizde gibi hissediyoruz” dedi.
“Mayıs 2003: Farklı siyasi görüşlerde 35 Türkiyeli aydın, Amerikan tehdidi altındaki Suriye’ye destek ziyaretinde bulundu. Suriyeli yazarların ve akademisyenlerin yanı sıra Suriye Enformasyon Bakanı ve Suriye Halk Meclisi Başkanı ile de görüşme imkânı bulan heyet, gittiği her yerde coşkuyla karşılandı.
“Temmuz 2003: Suriye Başbakanı Muhammed Mustafa Miro, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın davetlisi olarak Ankara’ya geldi. Miro ve beraberindeki beş Suriyeli bakan, Esenboğa Havaalanı’nda Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ve devlet bakanları Kürşat Tüzmen ve Ali Babacan tarafından karşılandı. 17 yıl aradan sonra Türkiye’yi ziyaret eden ilk Suriye Başbakanı olan Miro, Başbakan Erdoğan’ın yanı sıra Meclis Başkanı Bülent Arınç ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le de görüştü. Tarafların bu ziyarete ve dolayısıyla da Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesine verdikleri olağanüstü önem dikkat çekti.
[…]
“Suriye Cumhurbaşkanı Beşer Esed’in Ocak 2004’teki Türkiye ziyareti bu büyük beklentiyi karşılamadı, ama gerekli iradenin gösterilmesi ve azmedilmesi halinde bunun gerçekleşebileceğini, zeminin müsait olduğunu ortaya koydu. Ailesiyle beraber gelerek Türkiye’ye ‘Biz aile dostuyuz’ mesajı veren ve bu jesti sayesinde basının ve halkın ilgi odağı olan, büyük sempati toplayan ve olumsuz Arap imajını sarsan Esed’in ziyareti, bu ziyarette verilen mesajlar ve imzalanan anlaşmalar, her şeyden evvel, stratejik ortaklığın kurulması ve hatta bunun da ötesine geçilmesi ihtimalini kuvvetlendirmesi bakımından önemliydi.
[…]
“CNN Türk’e verdiği mülakatta Hatay’la ilgili bir soruyu “Biz Türkiye’nin bir bölümüne değil, Türkiye’ye bir bütün olarak bakıyoruz” diye cevaplayan Esed, Hatay’ı Suriye’nin değil de Türkiye’nin bir bölümü olarak gördüklerini bu aşamada daha nasıl açık ifade edebilirdi.
[…]
“Mehmet Ali Birand, Esed’e soruyor: “Türkiye-Suriye ilişkilerindeki yakınlaşmayı nasıl tanımlayabiliriz? Bir ittifaktan, stratejik ortaklıktan söz edebilir miyiz? Yoksa, o kadar da ileri gitmeyelim mi dersiniz?”
“Esed’in cevabı: “Hayır, öyle demem. Ben, ne kadar ileri gidersek o kadar iyi olur derim.”
“Suriye yönetimi Türkiye ile bütünleşmeye azmettiğini fevkalade çarpıcı ifadelerle tekrar tekrar ortaya koyuyordu. Esed’in, “İlişkilerimiz o kadar gelişmeli ve içiçe geçmeli ki, aramızdaki sınır anlamını yitirmeli” ve “İlişkilerimiz geliştikçe su konusundaki çıkarlarımızın da ortak olduğu görülecektir” gibi açıklamaları da böyle bir iradenin tezahürüydü.
[…]
“Aralık 2004’te Recep Tayip Erdoğan, Suriye’ye iade-i ziyarette bulundu. O da ailesiyle giderek ‘Biz aile dostuyuz’ mesajı verdi.
[…]
“Erdoğan, ABD Başkanı George Bush’un “Irak’taki teröristlere verdiği desteği sürdüren Suriye’ye ekonomik ve siyasi baskıyı artırmak lazım” şeklinde bir beyanat vermesinden sadece 72 saat sonra Suriye ile serbest ticaret anlaşması imzaladı. […] On yıllar boyunca didişip duran, Güneydoğu Anadolu’da ilan edilmemiş bir savaşa tutuşan ve 1998 yılı sonlarında ilan-ı harbin eşiğine gelen iki ülkenin dört yıl içinde askeri işbirliğine gidebileceği kimin aklına gelirdi? Hatay ve Fırat’ın bir gün düşmanlık yerine dostluk, kardeşlik ve dayanışmaya hizmet eden söylemlerin konusu olabileceği kimin aklına gelirdi? “Sömürgeci Osmanlı”nın tarihsel mirasıyla hesaplaşmayı en kutsal vazife belleyen Türk düşmanı Baas’çıların bir gün Osmanlı’yı “ortak devletimiz” diye anacakları ve geçmişte beraber yaşayan Türklerle Arapların gelecekte de beraber yaşayabileceğini söyleyecekleri, “İslam devletinin ilk başkenti Şam ile son başkenti İstanbul arasında bir bağ” kurmayı önerecekleri kimin aklına gelirdi? Bunlar olduysa her şey olur.”

Çok uzun bir alıntı oldu. Ancak yazının devamında da bu alıntıya atıflarda bulunacağımız için ıskalanmaması gerekiyor.

Dileriz bu alıntıyla “Suriye ile birleşmek nasıl?” sorusunun cevabı verilmiştir. Albayrak’ın Türkiye-Suriye birliğine “nüve” ismini takması çok önemli. Zira müstakbel İslam Birliği’nin savaşın eşiğine gelmiş iki ülke tarafından temellendirilecek olması, “Ürdün nasıl?”, “Mısır niye?” gibi soruları da peşinen cevaplayacaktır.

-Yine Albayrak’ın hiç okunmadan saldırıya maruz kaldığı bir iddia: “İran nerede? Ya Arap ve Afrika ülkeleri? Bu devletler, Amerika’dan daha çok Osmanlı adından ürkmüyorlar mı?”

İran’dan başlayalım. Yine Albayrak’tan alıntıyla:
“Nüfus, sanayi ve askeri güç bakımından bu bölgenin Fransa ve Almanya’sı Türkiye ve İran’dır. Öyleyse niçin Türkiye-İran demiyoruz da Türliye-Suriye diyoruz? Çünkü:
“1. İran’la birleşmek, sadece İran’la birleşmek olur. Halbuki Suriye ile birleşmek, bize Cezayir’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın kapısını açar.
“2. İran’la 17’nci yüzyıldan beri en ufak bir sınır anlaşmazlığımız yok. Halbuki Suriye ile Hatay konusunda ciddi bir ihtilafımız var. Fırat suları konusundaki ihtilafımız ondan da ciddi. Bugün için bu ihtilaflar gündemden düştüyse de, yarın ne olacağı belli olmaz. Fransızlar ve Almanlar, sınır bölgesi Allsass-Loren konusundaki anlaşmazlıkları yüzünden tekrar tekrar savaşa tutuşmamak için, aralarındaki sınırı kaldırıp birleşmeye karar verdiler. Biz de, küllenmiş gibi görünen Hatay ve Fırat meselelerinin ileride –mesela emperyalistleri tedirgin edece bir kalkınma hamlesi yaptığımızda- birdenbire alevlenip Türkiye ve Suriye’yi yeniden birbirine düşürebileceğini hesap ederek, aynı yolu takip etmeliyiz. Bu potansiyel savaş sebeplerini birleşme yoluyla ortadan kaldırmadan kendimizi asla emniyette hissedemeyiz.
“3. Anadolu [Türkiye] ve Suriye, 11’nci yüzyıldan 20’nci yüzyıla kadar bir ve beraber oldu, halkları iç içe geçti. Dini mentalite, demografik yapı ve “yaşam kültürü” bakımından birbirine çok benzeyen ve Dicle-Fırat sularıyla birbirine damardan bağlı olan bu iki ülke kadar kolay anlaşıp kaynaşabilecek iki ülke yoktur. İslam Birliği için bir nüve, bir numune oluşturmaya, kuvvetli bir ümit ışığı yakmaya, Ortadoğu’daki bölünme rüzgârlarını tersine çevirmeye en müsait ülkeler Türkiye ve Suriye’dir. Biz Suriye’ye Azerbaycan’a olduğumuzdan bile daha yakınız ve Suriye de bize Mısır’a olduğundan bile daha yakındır.
“Türkiye’nin bir İran açılımına, Kafkasya ve Orta Asya açılımına, Balkan açılımına, Güneydoğu Asya açılımına, Afrika açılımına, Latin Amerika açılımına da şiddetle ihtiyacı var. Bunların her biri için kültürel, ticari, siyasi lobi faaliyetleri yürüten gruplar mutlaka olmalı. […] Suriye’ye yaptığımız özel vurgu, bunların önemini yadsıdığımız anlamına gelmez. Meramımız şundan ibaret: Nasıl ki Almanya, Avrupa’nın birleşme sürecinde bütün Avrupa ülkeleri ile yakından ilgilenirken ve öte yandan Asya, Afrika ve Latin Amerika ile de sıkı bağlar kurmaya çalışırken Fransa’yla birleşmeye her zaman özel bir önem atfediyorsa, biz de Suriye ile birleşmeye her zaman özel bir önem atfetmeliyiz. Aslında Türkiye’nin Suriye’ye [ve Suriye’nin Türkiye’ye] bakışı, Almanya’nın Fransa’ya bakışının ötesinde, Almanya’nın Almanya’ya bakışı gibi olmalıdır. Malum, İkinci Cihan Harbi sonrasında mağlup Almanya işgalciler tarafından bölünmüş, fakat bölünmeyi asla içlerine sindiremeyen Almanlar, birlik şuurunu canlı tutmaları sayesinde, aralarına örülen Utanç Duvarı’nı 1989 yılında yerle bir edebilmişlerdi.”

Albayrak’ın sadece ve sadece Suriye ile ilgilendiği, Afrika’yı ihmal ettiği ise, muhtemelen, heyecanla edilmiş bir laf olabilir:
“Afrika Birliği süreci, İran’ın Afrika ve Latin Amerika açılımları, Zimbabwe’nin “Doğu’ya Yöneliş” siyaseti, bir grup Güney Amerika ülkesinin ABD’den bağımsızlaşma gayreti, Brezilya Cumhurbaşkanı Da Silva2nın Afrika ziyaretinde gündeme gelen “Güney-güney Dayanışması” ile ilgileniyor muyuz? […] Evlerimize bayrak asıp oturmayacağız; evlerimizi korumak için Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın altını üstüne getirip müttefik arayacağız. Bunun propagandasını yapacağız. Ve iç karartıcı “Büyük Ortadoğu Projesi” haberlerinin yanında mutlaka yukarıda mezkûr türden haberler de vererek umudu diri tutacağız. İran’la Venezüella’nın 20 anlaşma imzalaması ve bu anlaşmalar imzalanırken verilen “emperyalizmden kurtulma arzusunda iki kardeş ülkeyiz” [Chavez] ve “ikimiz de özgür olmaya kararlıyız” [Hatemi] mesajları niye Amerikan hükümetinin Suriyeli bir muhalifle görüşmesi kadar dikkate değer bulunmuyor?”

“Osmanlı adından ürkmek” meselesine gelince. Zaten yukarıdaki alıntılarda Suriye Başbakanı Esed’in Osmanlı’dan “ortak devletimiz” diye bahsettiğine değinmiştik. Bunun yanında yine Hakan Albayrak’a dönüyoruz:
“Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için hemen belirtelim ki, Osmanlı tecrübesinden azami derecede istifade etmeyi savunmakla beraber, Osmanlı devletini yeniden kurmayı murad etmiyoruz. Bu çok gülünç olurdu. Geçmişte aynı bayrak altında yaşadığımız gibi gelecekte de aynı bayrak altında yaşayabileceğimizi söylerken, Osmanlı’nın canlandırılmasını değil ama Osmanlı dönemindeki Ortadoğu birliğinin günümüz şartlarına uygun olarak yeniden kurulmasını ve İran’ı da içine alacak şekilde genişletilmesini kast ediyoruz. Mevcut bayraklar muhafaza edilebilir, hatta bunlara bir-iki yeni bayrak da ilave edilebilir; yeter ki “ulusal” bayrakların hepsini kuşatan ortak bir bayrak olsun ve bu bayrağın ‘egemenliği’ lafta kalmasın.”
Ayrıca 1999’da Cezayir Devlet Başkanı Buteflika’nın sözlerine de kulak vermekte fayda var: “İngiltere, eski sömürgelerini etrafında toplayarak Commonwealth’i oluşturdu. Biz Osmanlı’yı hiçbir zaman sömürgeci olarak görmedik. Osmanlı’yı kendimizden bildik ve kendimizi onun bir parçası olarak gördük. Güçlü ve hoşgörülü Osmanlı düzenine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.”

-“İslam dünyası diye bir yer yok ki. Oraları hanedan devletleri.” Doğrudur. Yerindedir. Beri yandan, Hakan Albayrak’ın da ısrarla vurguladığı gibi, 1096’dan bu yana cenk ettiğimiz Avrupa’ya gösterdiğimiz ilginin milyonda birini neden acaba bin yıldır dost/kardeş olduğumuz ve emperyalist suni sınırlar nedeniyle sadece ve sadece yüz yıldır husumet içerisinde olduğumuz bu topraklara göstermiyoruz? Metinde mezkûr “hanedan devletleri”nin Türkiye hakkında benzer şeyler söylediklerini de göz önüne alıp bu yüz yıllık fitneyi neden kırıp atmıyoruz? Biz inanmazsak kim inanacak? İlla Batılıların izah mektupları mı gerekli bu yüz yıllık sürecin başından sonuna kadar bir fitneden ibaret olduğunu anlamamız için?

-“İslam dünyasını birleştirecek entelektüel bakış nerede?” Zaten bizim de en büyük sıkıntımız bu. Yukarıda da bir iki defa altını çizdiğimiz üzere, Doğu’yu anlamak için Batı’nın filozoflarına başvurmamız bizim en büyük handikapımız. Şahsen, ben çok sıkıldım artık Batının filozoflarından, ideologlarından, bilim adamlarından. Neden kendimizle ilgilenmiyoruz. Sezai Karakoç, Cevdet Said, Hakan Albayrak… neden ilham/örnek alınan kimseler olmuyor? İhvan-ı Müslimin’in Heidegger atıflarını biliyoruz, peki, ama Doğu Konferansı diye bir şeyin varlığından haberdar olmamamızı neyle açıklayacağız? Yoksa televizyonların bu gibi isimlerden/hareketlerden bahsetmiyor olması, onların önemsiz oldukları anlamına mı geliyor? Gülünç.

-“Aşk” ve “şevk” sözcüklerinden bahsederken, işin içine ekonomik destek girerse, zaten metinde tahayyül edilen aile re’sen çöküşe geçecektir. Niceliklerin niteliklere tahakküm ettiği bir devirde, üstelik bundan şikâyetçi olan kimselerin iki de bir lafı paraya getirmesini aklımız almıyor. Bu arada, “Nasrallah” kelimesini daha önce hiç duymamışken, İsrail’in yenilmez olduğunu sanıyorduk, değil mi?

-“Ulusalcılığı cehenneme yollayacağız” söyleminin dünü ve bugününe dair iddialar ve zikredilen ülkelerin Arap kimliklerinden vazgeçmeyeceklerine ilişkin yukardaki alıntılarımızın tekrar gözden geçirilmesini salık veriyoruz.

-“Devletlerarası hukukta ‘birleşme’ sözcüğü yoktur. Devletler birleştirir, kendisine katar ve büyür.” Tam bir Batılı yaklaşımı. Kapitalizmin “more” iştiyakıyla çalışan bir makinenin başındaysanız bunları söylemeniz mümkündür. Bin yıl boyunca “more” dememiş insanları, beş bin yıldır “more” diyen insanlarla bir tutmak; her ikisinin de aynı durum karşısında aynı reaksiyonları vereceğini öngörmek, saçmalıktır.

-“Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu yapısal ve hukuki süreçte bir birleşme değildir, birliktir.” Meseleye Hakan Albayrak değinmişti: “Bugün Adana Mutabakatı’nın bin adım ilerisindeyiz. Bin adım değil, on bin adım ilerisindeyiz. Birleşmenin eşiğine kadar geldik. Stratejik ittifak deyin, pakt deyin, konfederasyon deyin, federasyon deyin, entegrasyon deyin, tek devlet deyin, ne derseniz deyin; birlik ufukta görünmüştür.” Sadece bu alıntıda değil, Hakan Albayrak’ın daha birçok yazısında Türkiye-Suriye birliğinin bildiğimiz tek devletlik, üniter devletlik gibi bir iddiası olmadığını görebiliriz. “Birleşmek”ten muradın türlü çeşit alternatifleri olduğunu yazdı durdu. Bütün bunlar ortadayken, Albayrak’ı, 5 yaşındaki bir çocuğun algı düzeyiyle “birlik mi? Tek devlet mi? Ha ha!” diyerek hor görmek ayıptır.

-“Leibniz’in tanımı Avrupa’yı doğurmuştur.” Yani Avrupa dediğimiz şeyin taş çatlasa 200 yıllık bir birliktelik olduğunda hemfikiriz. Peki bunu söylerken Ortadoğu ile olan ve hiçbir yazılı metne, anlaşmaya, ideolojiye bağlı olmadan ortaya çıkan ve bin yıla dayanan Ortadoğu birlikteliğini nasıl göz ardı edebiliyoruz? Avrupa’nın kanla dolu iki yüz yılını “olabilir” damgasıyla işaretlerken, Ortadoğu’nun bin yıllık, hasretle anılan günlerini neden son yüz yıldaki saçma sapan kurmaca husumetlere kurban ediyoruz? Tüm bunlar gözlerimiz önündeyken, “-mış gibi” yapıp “böyle bir birlik anlayışının kökenlerine inip sosyal ve toplumsal gerekçelerini bir araya getirecek düşüncenin İslam Dünyasında esamesi bile okunmamaktadır.” demek komiktir.

-“Mazlum edebiyatı” Hakan Albayrak’ın, çok değil, 5 yazısını okuyan birisi, onun “mazlum edebiyatı”na hiç sığınmadığını, onun asla defansif bir anlayışı benimsemediğini, aksine, her hal ve şart altında hücum oynamamız gerektiğini söyleyen müstesna, sıra dışı biri olduğunu fark eder.

***

Bu halde Albayrak’ın zatında müstakbel İslam Birliği’ne şerhen kaleme alınmış bu metni, değil Albayrak’ın bir kitabı, bir yazısı, sadece bir yazısından ufak bir paragraftan yola çıkarak yazılmış, fazlaca heycanlı bir metin olarak bulduk. İslam Birliği fikrini “olur mu öyle şey; nasıl ki; niçin” gibi altı üstü olmayan sorularla toptan çöpe atmak olsa olsa saf bir heyecanın ürünüdür.

İslam Birliği fikri Hakan Albayrak’ın ve onun ilham aldığı Sezai Karakoç’un da defaten belirttikleri gibi bir andan gerçekleşebilecek bir mesele değil. Hayata geçirilmesi elbette güç olacak. Sancılı bir süreç olacak. Ama tüm bunlar Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun kendi kendine kalıp “bekle ve gör” demesi ya da türlü çeşit birliktelikler için debelenmesi kadar büyük bir acı vermez. Bu, olsa olsa, doğum sancısıdır.

Hakan Albayrak’ta insanların pek az fark ettikleri ya da hiç fark etmedikleri şey, onun bir şeye ne kadar inanabildiğidir. İnanmak… Bunu sadece dini inanç olarak ele almamak gerekiyor. Bir şarkıya inanmak, bir projeye inanmak, bir ideologa inanmak, bir futbol takımına inanmak… Her ne olursa olsun, inanmak! [Bu hususta, Albayrak’ın daha ilk gençlik yıllarında Nihat Genç’le birlikte yayınladıkları Çete dergisinde kaleme aldığı ve bugün için Hakan Albayrak Kitabı’ndan erişilebilecek olan “Son Üç Dakikada Beş Gol Atabiliriz” başlıklı yazısına bakılabilir] İnsan ırkından inanmak fiilini azade kıldığınızda geriye günü, anı yaşayan hayvanlardan farkı kalmayacaktır. Albayrak gibi/kadar bugüne dek neye inandık? Hiçbir şeye. Şimdi bir adam bütün imanıyla ve dahası nicelik tahakkümü nedeniyle tecavüze uğramış beyinlerimiz için hazırladığı somut delillerle bir gerçeği haykırıyor, fakat buna kulak tıkamaya çalışanlar okumadan, düşünmeden, ezbere ona çıkışmaya kalkışıyor. Berbat bir şey.

Nihayet, Albayrak’ın da sık sık sitemde bulunduğu, şikâyetçi olduğu şeyler arasındadır ki, Albayrak ve İslam Birliği fikrini eleştirirken alternatif olarak ne sunuyorsunuz? Anlaşılan o ki, Batı diktaları yüzünden zaten tüm bir Latin Amerika’yı, Afrika’yı, Güneydoğu Asya’yı ve daha da vahimi Ortadoğu’yu gözden çıkarmış, “banane onlardan” demişsiniz. Peki Türkiye’nin selameti için dahi olsa sizin projeniz ne? Ürettiğiniz fikirleri neden göremiyoruz? “O olmaz, bu olmaz, şu hiç olmaz” dedikten sonra “olur”unuz nedir acaba? Batı’nın hantal ideolojilerinin, pörsümüş filozoflarının vecizelerini amentü edinmekten başka bir faaliyetiniz var mı? Latin Amerika’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın… yani tüm bir insan ırkının birlik, birleşme, birliktelik yolunda attıkları adımlar ortadayken, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun bu yolda attığı, atacağı ve atabileceği adımlar neden küçümseniyor? Türkiye kendi kendine bırakılınca çok mu iyi olacak? Bu mudur yani? Yüz yıldır “bekle ve gör” diye diye bugünlere geldik. İşin daha beter yanı, “bekle ve gör” politikasını terk edebilmemiz için bile “bekle ve gör” politikasını uyguladık. Ancak, şükürler olsun ki bunlar aşıldı. Şimdi de “yeni projeleri konuşma” zamanı. “Yeni projeleri tenkit edip, bekle ve gör demek” zamanı değil. Hakan Albayrak’ın cümleleriyle: “’Büyük Ortadoğu Projesi’nin dehşetengiz hedeflerini [buraya o “Batılı ideologların fikirlerini” tabirini de koyabilirsiniz] anlatmakla yetineceksiniz, tünelin ucunda bir ışık göstermeyeceksiniz, emperyalizmle mücadelenin beyhude olduğu intibaını uyandıracaksınız, insanların ufuklarını karartacaksınız, sonra da “Ben anti emperyalistim” diyeceksiniz; olmaz öyle şey! […] ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin fenalıklarını anlatmaya ayırdığımız mesainin 10’da birini İslam Birliği’nin faydalarını anlatmaya ayırıyor muyuz?”

***

Daha çok şey yazılabilir bu metnin üzerine, ancak bu kadarını kafi gördük. 5yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği gibi/kadar şey sunduğumuzu düşünüyoruz. Yok eğer yetmediği düşünülüyorsa, Hakan Albayrak’ın İslam Birliği’nin Bir Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği kitabına bakılabilir [Vadi Yayınları, Ankara, Nisan 2006]. Merak etmeyin, kalın bir kitap değil. Sigara tiryakisiyseniz örneğin, dört sigara içimlik bir zamanda bitirebileceğiniz bir kitap. Hararetle tavsiye olunur.

***

Adettendir, şiirle bitirelim:

Nil’de Bir Sandal

Asya’ya vurgunum doktor, elimde değil
Afrika’ya da içim gidiyor
Buram buram buhara kokuyor düşlerim
Ve çöl
Ve Madagaskar
Vesaire

Anlıyorum doktor, avrupa bizim kaderimiz
Külahım heyecanla dinliyor seni
Nil’de bir sandal olmak geçiyor içimden
Ve çöl
Ve Madagaskar
Vesaire

Hakan Albayrak