Pazartesi, Haziran 19, 2006

Şiirin Yara İzleri

ŞİİRİN YARA İZLERİ:
BİR NİLGÜN MARMARA KİTABI
TAMAMLANMAMIŞ YAZILAR

ÖNSÖZ
Benim için alışkanlıkların en kötüsü okuma eylemidir. Bu kötü eylemin henüz cezalandırılmamış olması ise mutluluk vericidir (Valery Larbaud). Bundan olsa gerek, her yazar yazmakla kendi infazını kendi elleriyle gerçekleştirir. Ceza, parmakları arasında tıpkı kalbini tutarmış gibi sımsıkı tuttuğu kalemden mürekkep mürekkep beyaz boşluğa akar, ve kendisini yok eder. Bu mutluluk eylemine kendisi mutsuz sonu verir. Sayfa sayfa çoğalan karanlık, onu daha da yalnız hale getirir. Yaşamını karanlık kitaplara hapseder. Bir dev gibi, her an kırıla bilecek şişeden camlar yaratarak, belki de şişe canlar yaratarak. Bu camları veya canları kıracak olan okur günahların en büyüğünü işler. Satır altlarını bir kalbi kırar gibi, çizip gider; kanın, volkanın kaynadığı son durağa doğru. Benim sevdiğim okurlar, kitaplar alıp, okumayanlardır. Onlar, aşkı anlayanlardır.
Hepimizin çocukluğu büyüklerimizin söylediği yalanlarla geçti. Çoğu zaman, bize bilgeliğin bir denge içerdiğinden söz ederler. Hayallerimizin gökle olan bağlarını keser, ayaklarımızdan toprağa çivilerler. Geriye kalan ömrümüzü onlar gibi, birer yalancı olarak tamamlarız. Daha kötüsü bütün yaşamı, yalan olduğunu bile bile gerçekmiş gibi tanımlarız. Ömür, imgelere alınmış gecelerin kabuslarıyla biter. Yaşamayı bir aşağılanma olarak tüketiriz. Dünya, bütün kavimlerin kendi yalanlarını bir tek dilde ve bir tek sözcükte birleştirdiği zaman yok olacaktır.
Okur için, yazar her zaman savaşan ve her zaman kaybeden konumdadır. Ona bulaşmak bir cesaret işidir. Sözlerinden, düşüncelerinden ona yaklaşmak, bir felaketle neticelenecektir. Bu tıpkı, kuşların Simurga değil de, Simurgun kuşları ziyaret etmesine benzer. Kitap, en acımasız biçimde yazılmış büyülü bir duadır. Kötülük kokar, saflığı köreltir. Her kitap bir tabuttur.
Bu kitap Nilgün Marmara için yazıldı; yazılmak istendi. Onun mezarına bırakılacak bir çiçek olsun diye. Onun toprağına dokunsun diye.
Bir insanı yazmak onunla birlikte yaşamak istediğimizdendir. Birbirlerini davet ederler teyitlerin sonsuza kadar durdurulmayan buluşma noktasına. Yerle Ay gibi bağlanırlar birbirlerinin çekimine, çekiciliğine. Küskünler gibi, bakışırlar bulutların arkasından. Birbirlerini tanımazlar, acımazlar, azarlamazlar sükunetin aksamadan süren iletişiminde. Geceleri görüşürler, geceleri örtüşürler. Kısık kısık, algın algın, uzun uzun ayrılırlar gündüzleri, yeniden bulutların örtüsüne dayanmak için, bulutların örtüsünü dağıtmak için.
Bir insanı yazmak onu yaralamaktır. Yaşamını kanatmaktır. Akıtmaktır onu kalemin karanlık ucuna. Karalamak, kazanmak, kutsamaktır. Dünyasından ayırarak avlamaktır. Kesik kelimelerin içine atmaktır. Renklerin katılığına karıştırmaktır. Doğru, bu düz ve erdemsiz yasaların kabulü uğruna, ihanet mizahı altında onarmaktır zalimce; kırpmadan gözleri zulmetmektir. Çetinlik, kendi içinden kopup gelen yaraları sarmaksa eğer, insafsız duygular için tekrar tekrar oynamaktır üstü örtülmüş kanlı izlerle. Yazının çirkinliğini, beyazı dolduran karanlığını ve göğsümüze çöken tılsımın kuraklığını bir günah olarak ona yüklemektir.



YALNIZLIK

22. 01.
Sevgili Nilgün!
İntiharların en çok konuşulduğu bu günlerde anıyorum seni. Seni tanıdığımdan, seni sevdiğimden değil, yenildiğin için anıyorum... Çile sadece sana mahsus mu?
Sevgili Nilgün, dünya artık kötülerin esiri olmuş. Kötülerin, körlerin, gönülsüzlerin... Ölmüş olman ne güzel.


Schlag mich nicht
Bana vurma, beni himaye et

Moğollarda bir dua


24. 01.
Artık masumiyetin hiçbir anlamı yok. Artık kader de yok, kadere olan bağlılıkta. İnsan dünyanın bütün çivilerini söküp attı. Çetin doğumların, derin derin susmaların, acıklı hüzünlerin anlamı kalmadı. Örtünün altı gözüktü ve hayaller karardı. Ve zamanın hafızası köreldi. Üstümüze örttüklerimiz günahlarımızdır. Ve yürüyemeyecek kadar kocadık, daraldık. Ve insan haysiyetini yitirdi. Adalet ve ahlak kurda, kuşa yem oldu. Doyurabilecek bizi ne kaldı ki? Her şeyi tüketmedik mi? Öfkenin sınırı gözükmüyor. Ve kaplumbağa Aşili çok gerilerde bıraktı. Yaşamak katılaşmaktır.



Burada daha ne kadar öleceğim?
Yeryüzüyle gökyüzünün aracısı olarak bulutu haraca kestiğiniz yerde?
Ben size alışamam
.
Nilgün Marmara, Mart 1982.


Uzanıp gitmek istiyorum, sözcüklerin kopup geldiği yere. Daraltmak istiyorum arzı, kuşatmak istiyorum Tanrıyı kollarımla. Ve kendi gök renkli güzelliğimle seslenmek istiyorum yeryüzüne, kelimelerimle ... Solmuş çiçekleri diriltmek, ölüleri kutsamak için. Bir tutku, az işitilir bir seslilikle, çıplak vücutların sağ omzuna yaklaşıp dokunmak isterdim ölüme koşan kadınların susuz dudaklarına. Atmak isterdim başlarından dertlerini, almak isterdim kendilerini.
İsterdim, ama olmadı... Bütün istediklerim yarıda kaldı. Ve isteklerim beni yaraladı. Şimdi, yaratmak istediklerimin düş kırıklığı üstüme çökmüş, beni kendi enkazımın mutlu görüntüsüne terk etmişler.


Gidin, kaybolun...
Kesin dişlerinizi etlerimizden.
Terk edin, uzaklaşın, yok olun, bırakın dünyayı, atılın başımızdan. Çürük varlığınızla ezilin gölgelerimizde. Azalın, yaşlanın ve ölün.



Bu ne ihtişam, bu ne sarhoşluk;
Yüzündeki kan, alnındaki kaderin.
Söyle, kim çarmıha gerdi seni
Ve yapyalnız bıraktı, ölümün ötesinde.


Bırakmak kalıyor, bize, dünyayı çöle.
Kesilecek soyu intiharın ve kurtlar asmak için bizi podyumlara,
Sırıtacak dişleri açların ahlak koltuklarında,
Kimin sonu geldi kumar kuyruklarında.
Hiddet kusuyor karanlıklarda, Güneşe deli olanlar.
Kesik uzuvlarla kandırılan kadınlar
Irzı kopmuş insan sürüsü ve tespihli namuslular.
Alınlarını kirleten günah,
Bellerini büken günah
Az gelir bu dünya size.


Keten giyinin, bugün ölü gömülecek,
Kefen giyinin, bugün ölüler dirilecek.


Salıncaklar görüyorum mezarlığın ortasında...
Günahsızlar geceleri oynuyorlar yıldızların ışığında
ve bir masum ağlıyor kendi tabutuna şiirlerle...
İmkansız, bu karanlıkların akşam uyanan düşleri.
Ve sabah terli kefenlerle koşuyorlar yataklarına,
görünmemek için kendilerine benzemeyen ölülere.


Kemikleri kırılmıştı öldüğünde,
Kemikleri kırılmıştı
Dostlarına...

Sevgili Nilgün...
Yaşamak yoruyor beni. Sana doğru geliyorum. Yoldayım. Az sonra tabutumdan ineceğim. Ve toprağın altında yaslayacağım başımı ayaklarına. Affet, diyeceğim, geç kaldığım için. Ölümü kaçırdığım için. Kurtulamadım, bedenime vurulan zincirlerden. Asmadım, tavana varlığımı. Hiç peşimden ayrılmadılar. Durmadan zehirlediler beynimi, organlarımı. Susturdular, kanattılar yüreğimi. Artık bitti, geliyorum hızla, koşarak. Orada mısın? Beni bekliyor musun? Yanındaki yabancılar da kim? Melekler mi? Yoksa zebaniler mi? Burada da bize gün yok. Yine mi ölmeliyiz?


Küçük Satırlar
Kendisini tanımayanlardandır, Nilgün Marmara. Kendisini hiçe sayanlardan, yok kabul edenlerden, görmeyenlerden. Yağmurda yürürken ıslandığını değil, küçük su taneciklerinin nasıl toprağın göğsünde masumca öldüğünü düşünenlerdendi. Arabaların gürültüsünü lanetlemek yerine, bu gürültüye eşsiz bir sabırla dayanan yeryüzünün sükunetine hayrandı. Kırılmalarla geçen aşkın sonsuzluğunu düşünürdü. Büyüyemeyenlerdendi, hep çocukluk yaşayanlardandı.
Az zamanda her zamanı dolduracak kadar yaşamak bir mutluluktur. Kendi zamanının çekilmezliğinden korksa da, en büyük tehdit kendisi olarak çıkar karşısına Nilgün’ün. İnsanın kendisine alışması ömür boyu bitmeyen bir uğraştır. İnsan en çok kendisinden çeker, hayatta. Gölgemiz dışımızdan, kendimiz içimizden takip ederler bizi. Üzerler, gülümsetirler, kırarlar, küfrettirirler, beğenemezler kolay kolay, ama hiçbir zamanda bırakmazlar salt yalnızlığımızla baş başa.
Kendisini bilmeyi bilmek, insanın en büyük saçmalığı. Bilinmeyeni bilmek, bilinmezlikle denenmek deliliği. Bilen olarak bilimle kendinde bilmenin bilinçsizliğine bırakılmak deliliğin tutkulu güldürüsü ve trajedisi. Aklın aklı, akılsızlığı akılsızlığına karşı. Ve akılsızlıkla denenen akıl, akılı akılsız yapmakta. Trajedinin komediye, ve tersine yapılan anormal atlamalar. Normallik için insan sınırda tutulmakta, ip cambazı gibi. İpten düşmek ölmektir, ipten sarkmak hastalık. Kendimize, kendi ellerimizle yapılan bu işkence, kendimizi bilmenin bilinemezliği ile son bulmakta. Akılımızın akılsızlığımızı ak çıkarıp bize karanlığa gömmesiyle bitmekte.
İnkar etmek, göz göre göre bitirilmek saldırılarıyla baş edebileceklerin başaramadığı tek şey. İnkar etmek sonuçsuz kalmak, yorulmaktır. Hiç geçmeyen günlerin sürekli aynı sayısını tekrarlayarak bitkin düşmek, ölümü dayatır. Ve dalıp gideriz sonsuzluk uykusuna.

2 yorum:

K. Banu dedi ki...

“Neyim eksik? Ruhumun yapısının kusuru neresinde? Yaşamak, bütün güçlerimi düzene kullanmak kendimi tam ve uyumlu duymak için şiddetli bir istekle yanıyorum. Durum böyle iken, yine de ben her gün gizlice ölüyorum. Hayat gözle görünmeyen sayısız çatlaklardan her gün uzaklaşıyor benden ve ben , çalkalanan suyun her hareketinde değişik şekil alan yarı boş bir kese gibi , ortada kalıyorum. Güçlerimin hayallerimin koskoca bir kaya ağırlığı verdiği küçük bir toz parçasını taşımaktan başka bir işe yaramıyor. Bitmez tükenmez bir anlaşmazlık bütün düşüncelerimi sarsıp kısırlaştırıyor. Neyim eksik? Ne olduğunu bilmemekle beraber, varlığımın, yaşamıma devam etmem için gerekli olduğunu duyduğum parçasını elinde tutan kim? Yoksa varlığımın o parçası öldü de, ona ben ancak ölünce mi erişebileceğim? Böyle olsa gerek. Ölüm beni kendime çekiyor.”
Bu satırlar Gabriele d’Annunzio’dan. Bu karalamam sizin bir yazısından yakaladığım çağrışım sonucu doğuma karar vermişti ve bugün burada tekrar aynı konuyla aynı yerde karşılaşınca doğumu bekleyemedim prematüre yazıyı yorum hanesine uygun gördüm.
“Pek az zamanı kaldı zora koşulmuş bedenimin
Kesmeliym soluğunu doğmuş olmanın “
Bu sözlerinin sahibi Nilgün Marmara’ya dair olan yazı benim içimde birikmiş bu meseleye dair birkaç cümlenin akacak yol bulup gün yüzüne çıkmasına sebep oldu. Ve bu tür cümleler gün yüzüne çıkmamakta oldukça ısrarlıdırlar üzerlerinde duran tozu, örümcek ağlarını, gizemi severler. Flashbacklerde bir yanıp on sönerek yaşamak onların en bilinen tercihidir.
Bu yazıya gebelik Gabriele d’Annnunzio’yu ilk okuduğum döneme tekabül ediyor. Ardından “Başparmağımdan kesildim, köküm toprakta kaldı.” Sözlerin sahibesi Sylvia Plath ki o da ayrı bir başlık olacak şiirlere imza attığını düşünüyorum.
“Ölmek / Herşey gibi bir sanattır / Bu konuda yoktur üstüme” dizeleriyle çok kez denemelerde bulunup yavaş yavaş ölüme yuvarlanmaktansa bir an önce bu sonu yaşamayı seçmiş.
Ve aklıma yağan soruları sizinle paylaşıyoum;

-Kavramlara verdikleri anlamlar mıdır onları farklı kılan?
-Ya da üstün bir zeka ve bunun ağırlığının artık beyni kemiren ağzı salyalı bir canavara dönüşmesinden midir?
-İçinde yarım duyduğu bir şeyleri tamamlamak mıdır?
-Ait olmadığını düşündüğü yerden bir an önce ayrılmak mıdır?
-Kendi kanı içinde ölmekten haz duymak mıdır?
Zayıf, dengini bulamayan ruhu acziyetten, şehvetten, yabancılıktan kurtarıp tam ve kesin ve kusursuz bir varlık olmaya mı itmektir?
-Hayatı düşüne denk mi yapmak istemektir ya da?
-Kuşku denen kan emici keneden kurtulmak için midir? Sıkıntıdan, kuşkudan,karışık zihinden bıkmak mıdır? Çıldırmadan ölmek istemekten midir?
-Ya da kendi kendi irademizle bir son hayallini mi gerçekleştirmektir? Sona imzayı atan olma isteği midir?
-Daha fazla günah istememekten midir? Yada bu tamamen iman sorunu mudur?
-Ölüm törenlerinden nefret etmekle mi ilgisi vardır?
-Hayattaki sahip olduklarına aslında alsa sahip olmadığını kavrayıp kendi sonuna sahip olma iştiyakinin eseri midir?
-Düşkün hale gelmeden ölmek istemek midir?
-Ya da aşkın bitmesinden kaybından korkmak, sevgiyi sevgiliden daha çok sevmekle mi ilgisi vardır?
-Hazzın ortasında ölümü tatma isteği midir? Buna doruğu tatmışken dağın eteklerine tekrar inmeyi reddetme düşüncesi de diyebiliriz.
-Ölümde haz olduğuna, hayattaki kasvetin ancak ölümle dağılacağına inanma hali midir?
-Yaşamanın katılaşma olduğunu görmek midir? Tüketilen olmak istememek midir?
-Ya da sonsuz bir münzevilik özleminin ölüm kapısından geçişle gerçekleşeceğine inanmak mıdır?

G. d’Annunzio’ya bakarsak o, ”Acı çeke çeke iç dünyamın fenomenlerini sonsuz bir şekilde çoğaltmayı başardım. Hayatımın tam olması için acımı aktif hale getirmekten başka yapacak bir iş kalmıyor” cümleleriyle tanımlıyor durumu.
Nietzsche'nin Vebermensch’ine baktığımızda, kendin güçlü duyan kişilerin tutkularına gem vuramayıp da iradelerinin çizdiği sınırları aştıkları ve suçlu olduklarını anladıkları takdirde kendi kendilerini yargılayıp cezalandırmaları var.
…..
Biliyorum yazınızın aslı bu konuyla tamamen ilintili değil ama Nilgün Marmara deyince aklıma Sylvia Plath, Beşir Fuad, Sergey Yesenin ve Mayakovski geliyor. Ve bu gelmeyle ardından bilinen sona gidişte yanlarında götürdükleri o kuvvetli sebebin ne olduğu benim merak sensörlerimi çınlatıyor.
Yazdım bunları karadelik yutmasın diye…Yazmazsam olmayacaktı.
“Az zamanda her zamanı dolduracak kadar yaşamak” ardından daha çok yazdıracak bir hal…Daha çok tamamlanmamış yazıya davet var bu halde…

periçıkmazı dedi ki...

kaybettiğimiz kanı sözcüklerde arıyor oluşumuz iyi mi kötü mü bilmem, bir defa sayfalar arasına düşenin çıkışı yoktur.hazlı bir cinnete çeker alır götürür...hele bir de en tehlikeli olan yolları vardır bu sayfaların...nilgün marmara gibi,tezer gibi....onların dünyasına kapıldı mı insan dışarıya kapılarının kapandığından emin olmalıdır. yoksa can yanar.kırıkları içe batar hayatın..merhaba..elinize sağlık.perikmaz.blogspot.com