Cuma, Temmuz 28, 2006

Umutsuzluğa Yolcu Mektuplar



Mektup 2.

Kimsin ve Kiminlesin?

Kendi bunalımlarımızı aydınlatan memelileriz. Ellerini topraktan arındırmış memeliler. Kalabalık nüfuzumuza rağmen yalnızız. Birer terkedilmişler soyu. Adem ve Havva: dünyaya çarpan ilk göktaşları. Ölümsüzlüğü çoğalmakta aradılar. Ve dünya insan soyundan çekilmez oldu. Başlangıçta kutsal bizimleydi. Şimdi duvarlar arasında. Bir gözlem evinde: Kilisede, camide, Buda tapınaklarında, Ağlama duvarının arkasında. Gezegenimizi koruyan mistik güçler.

Kimliğimiz tefekkürümüze yabancı. Akıl, bedenimizin dışında bir uydu. Beynimiz karanlık, uzviyetimiz şımarık. Geometrik üçgenden, vajinal üçgene doğru gelişim kat etmiş derin toplumun trajedisi.

Ölçü bütün sosyal düzenlerin yegâne tutkusu. Bir yöntem aracı. Kusursuz bir denge. Adaletin ayar balansı. Peki, terazinin tartısı kimin elinde? Soru yanıtsız.

Gelişmişliğin kara tahtası azgelişmişlik. Bir anlamda ölçüsüzlük. Tutuk iktidar güçlerinin yanılsaması. Barbarların soylu iktidarı.

Kilise yazılmamış bir komedi. Sisli, bulanık, karanlık, soluksuz duvarların büyüleyici ihtişamı. Tanrıya inanmak için insanın aptal olması gerekir. Zaten öyle. İnsan aptal mı, budala mı, yoksa bunak mı? Pek belli değil. Psikoloji de tıp kadar ahlaksız.

İnsanın savaşı kendisiyle değil, kendi benzerleriyle. Beyninin ve kalbinin salgıladığı düşünce denilen saçmalıkla. Cilalı taş döneminden bu yana insanın bir tek eylemi olmuştur: kendini bir halt sanmak. Bu yüzden insanlık tarihi içgüdüler antolojisi.

Metafizikoloji, fizikolojinin uydurduğu en büyük ve en sahte masal. Aristo, “Gördüklerimdir, bildiklerim” diyordu. Acaba üstat, bildiklerini görebildi mi? Görmek için bilmek gerekmez, bilmek için görmek kaçınılmaz en büyük sayısallık.

Klasik epistimolojiden günümüz tekno-bilimsel inancına kadar insan hiç değişmedi. Hala, doğumu kadınlar yapmakta, dölü erkekler salgılamakta. Peki değişen ne? Tek kelimeyle: insan zihninin kategorisi. Eskisinden daha birleşik ve daha zalim.

Kimliğimizi karartan kilise, yüzümüzü aydınlatmak için mumlara muhtaç. Senin kıblen gönlün. Bütünlükten ahenk doğar. Ahenk, yani huzurumuzun tek kaynağı.

Düşündüklerini yaşamak kendini deney konumuna sokmaktır. Yaşadıklarını düşünmek varlığımızın şifresini çözmektir. “Düşünüyorum, öylese varım” diyor Dekart. “Hayır” – diyor Haidegger – “Varım, o halde düşünüyorum“. Aslına bakarsan, ne var olduğumuz için düşünüyoruz, ne de düşünüyor olduğumuzda varız. Var olmak için düşündürülüyoruz. Varlığımız ve düşüncemiz olmaklığımızdır. O halde olduğumuz için varız ve düşünüyoruz.

Sevgili Şamil, olmak ve olduğumuzu kanıtlamak zorundayız.
18. 09. 2001.


Mektup 3.

Sevgili Şamil...
Tedirginlik, güven sorunundan doğar. Güven, korkuyu giderici sığınaktır. İnsanın sığınağı kendisi. Beden biçimlendirilmiş bir konumdur. Eylem, düş, inanç, akıl insana ait olan fiili bütün tavır ve tutumların birlikteliği.
09. 10. 2001.


Mektup 4.

Yaşama çılgınca bağlıyım ve bütün dargınlıklarım kadere.
25. 10. 2001.


Mektup 5.

Sevgili Şamil...
Kusurlu olmak, kahramanlıktır. İnsan’ın kendi varlığını iyi güçlerle kuşatmak güdüsü tümden gelim bir davranış. Sanal ve ucuzlamanın yükselişini burada aramak gerekir. İnsanın en büyük korkusu azınlık olmak.
26. 10. 2001.


Mektup 6.

Eskiden kader insanları kovalardı, şimdi insanlar kaderlerinin peşinde.
27. 10. 2001.


Mektup 7.

İnsanı kendi varoluşunun sırrına bağlayan duygu mistisizm. Tanrısal gizemin açıklanımı. Yeryüzü ile gökyüzünün meditasyonal bir titreşim serüveni. Varlıkların dışına açılan kapı. Bir hayal tradisyonalizmi. Mistisizm, kabaca görünmeyen iktidarın dillere destan ünlü ismi. Şeytani bir fırlama. Dangalak güçlerin Tanrı hobisi. Mistisizm içimizdeki tuaflığın elegeçirilme biçimi. Dünyaya fırlatıldığımızdan beri maddi dayanaklara yönelik iktidarın, damarlarımıza şırınga ettiği bunaltının deri altında boy gösteren trajedisi. Mistisizm, ufkumuzun dar karanlığı. Boğmak, uyutmak, izaya sokmak, sıraya koymak, yönetmek gibi eylemlerin doğa üstü ahengi. Mistisizm, Tanrı’nın yaratmadıkları, bir çeşit şırklar saltanatı. Tanrı’ya varmanın, affedersiniz varamamanın bir öteki yolu. Bedenimizin metafizik skeleti.

Bütün mistikler bunalımlı. Teşhis edilmemiş bir hastalığın cüzzamlılar ordusu. Ne altetmekte oldukları pek keşfedilmemiş. Zayıf bedenler, yoksul çehrteler, salt tutkulu, arzu ihtişamıyla varlıklarını yüceltmiş insan düşkünü canlılar. Bir kozmostik yığından düşen varlık sefaleti çeken gecekondu iktidarı.

Büyük zamanlar büyük dehaların olmasıyla doğmuş değildir. Yunan düşünce çağı, Latin iktidarın yükseliş dönemleri, İslam rönesansı, Hint mistik kuramsallığı, Çin’in ilham dönemleri, Avrupanın yükselişi. Bu görüntünün altında yatan bir tek gerçeklik var: İnsani varlığını unutmuş yığınlar. Büyük zamanlar, tarihin altın, gümüş ve hatta bakır çağları sessiz bedenler üzerinde inşa edilmiş sayısal karmaşa düzenlerinden doğmuştur. Sadece dilleri değil, bedenleri de zincire vurulmuş. Bakunin, Avrupanın sefil yaratıklarına bağırıyordu: “Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var”. Ama zincirler kollarımızda değil, beynimizde ve kalbimizde ve de uzuvlarımızda.

Refah asalak yığınların sayısal çoğunluğu ellerine geçirdikleri zamanlarda doğmaktadır. Refahı koklayan topluluklarda doğasal olan herşey terbiyesizliktir. Doğa, doğamızın dışına atılmış, varlığı gölgeselleştirilmişti. Refahın doğurduğu ahlaksızlık Tanrı’ya varınca buhran büyür. Aslında refahı ve buhranı yaratan aynı çoğunluk. Ahlaksızlığın ahlakiliğini başka nasıl savunabilirler ki. Mistisizm, bu dışlama insanlarda dargınlık yaratır diye devreye sokulmuştur. Mistisizm, asla bir eylem değildir, uzun bir uykudur: ayakta, yatakta, hayatta süren memnunedici zevkler üzerine kurulu uyur gezerliktir.

Adalet ve ahlakın inancı somut göstergelerden doğar. İşleyiş biçimi kalın ve anlaşılmaz hukuk metinlerin sayfalarında aranmaz. Hukukcu, bir çeşir iktidarın ruya tabircisidir. Hangi şeyh, gördüyü vahiysel rüya için cennete gidecek? Doğrusal hayat kazanılacak tek mutluluktur. Adaletin görevi ilkel olmalıdır: zarar görenin taraflar arası genel menuniyetini doyurmak. Dengeli bir eşitliği terazi edinir. İnancı gidermez doğrular. Mistisizm, örtülü bir nizam sergilemekte. Adaleti ve ahlakı soyut ve soysuz değerler yığınının göbeyine fırlatmakta. Karşı koyanları nizamı olmayan nefis şablonlarının krafikal ölçüsü olarak bastırmakta. İnsanı kendi insanal yapısının tersine itmekte. Maddi tutarlığa dayalı moderin iktidar tarzının, manevi tutarlığını sergilemekte. İnsan bu ve öteki dünyaların cenabet değeri olarak sahnede sürünmekte. Nefsi kontrol etmenin tek yolu vardır: hiç doğmamak, bu hataya düşüldüyse o zaman hiç yaşamamak. O halde nedir insan? sorusunun geriye bir tek cevabı bırakılmaktadır: kendi dışında herşey.
27. 10. 2001.


Mektup 8.

Şiir sükunetten doğar. Yavan bir alışkanlık. Doyurmaz acıktırır.
28. 10. 2001.


Mektup 9.

Kutsamak gerekir sevgiyi, aşkı, kini, nefreti. Lanetli olan tutarsızlıklarımız. Yaşamak bunalımlı bir ahlak gerektirir. Ve ben dünyanın tabanı olduğumu düşünüyorum.

Şifreli realitelerden kaçın. İnsanı yıpratırlar. Ne mabetleri vardır, ne cinsiyetleri belirli. İnsanlığın beynini ve kalbini karıştıran ara türler. Tefekkürü zorlayan ilhamlarımız. Aşkın tılsımı, kaderin trajedisi ve gönlün melodisi orada.

Düşündüklerini yazamayan insan acizdir. Söz paçavra değildir. Söz kudrettir. İnsan bu kudrete muhtaç. Söz güher ister. Bir tür meditasyon işlemi. Çileli bir yolculuk.
29. 10. 2001.



Mektup 10.

Bizim ülkenin aydınları dünyanın başka bir ülkesinde yaşasalardı yapacakları bir tek işleri olurdu: kerhanecilik. Seksoloji, analoji, oraloji, vajinaloji uzmanları.
30. 10. 2001.


Mektup 11.

Bence bütün kadınlar bakire kalmalı. Irz düşmanları erkeklere rağmen. Aslında savunmasız olan erkekler, çünkü savunulacak hiçbir şeyleri yok. Bekaret en büyük trajedi. Doğayı erkekler bozdu. Düşünce kadının icadı, bu yüzden koca bir çelişkidir. Zaman gelecek ağızdan yutulan spermalar da gebe bırakacak. Keşfedilmenin 31. yolu.
02. 11. 2001.


Mektup 12.

Var olmak sanal bir şey.
Yok olmak daha ötesi.
17. 11. 2001.


Mektup 13.

İnsanın duvarı boş kalmamalı.
18. 11. 2001.

Mektup 14.

Felaketler her şeyin bittiği anda başlamaz. Refahın, özgürlüğün hüküm gezdiği zamanlarda ayaklanır.
19. 11. 2001.

Mektup 15.

Ne ıstıraba inanıyorum, ne sana. Boş, ama içi hoşlukla dolu bir yaşam benimkisi. Cesurların, safların, dürüstlerin, namusluların haram olduğu çağda geldim dünyaya. Ne annem düşünmüştür kaderimi, ne babam şehvetsizce yaşmıştır beni kendi soyağacına. Bir fakir kulübesin de sessizce başlayan ömür, aynı sona doğru koşuşturmakta. Abuk-sabuk bir kör talih. Beynimin içine yazdıklarımı, kalbim hep karalayıp geçmekte. Tutunacak liman aradım bu ummanda. Kısmetim hep sahilsiz gözüktü bana. Ağlar mısın, güler misin koca şair. Senin gönlün eğleniyor, bu gizemsiz balolarda. Kıçlarına etek takmış erkekler arasında sidik yarışına girişmişsin.

Yaşam bana bir elmas gibi parlasaydı, kazıp çıkarırdım belki umudu gökyüzüne. Mutluluğu mezarlıklarda aradım, mutsuzluğumla. Yalnızlığı gırtlağımdan bir türlü söküp atamadım. Bilgiyi aradım senelerce ucubeler diyarı kütüphanelerde. Bilge gözüken onca insanlar hep züppe ve şımarık azizler olarak karşıladılar beni. Kapıyı yüzüme kapatan kadınlarım, içeride benim duygularımın üzerine işemekte erkek sevgilileriyle. Bir kahpe kadar hayâ göstermediler saflığıma. Midelerindeki bok kalplerine de bulaşmış. Bu pisliğin içine edesi daha iğrenç bir çirkef tanımıyorum, yapayım da rahatlayayım.

Eğer kral olsaydım, filozoflara bir baloda dans yaptırırdım ve onlara gerçek düşüncenin uzuvlarımızdan üretildiğini öğretirdim. Günler hızla geçiyor tren gibi, ama ben aynı günleri ve trenleri izledim öküz gibi. Gölgem bile beni izlemeyi bıraktı. Ve susuyorum gecenin kalbine gömülmüş gibi. H. Müller, dünyayı “ana rahmine” benzetmekte. Merak ediyorum, acaba bu sidik kokan rahmi kim döllemekte?

Ne zaman gelecek mutlak cehennem!
27. 11. 2001.


Mektup 16.

Bugün günlerden Cuma. Karanlık gömülüyor toprağa yavaş yavaş. Geçmişleşiyor her gün, her saniye. Seni de günlere kaybediyorum, geçmişime kaydediyorum. Neye yarar, hafızaya yığılman, putlaşman?

Unutmak, unutmayı unutmak. Yani seni unutmamak için unutuyor olmak. Düşünce çivi gibi. Kazılıyor beynime. Tedirginlik rahattan doğar. Oysa ben rahat değilim.

Yazıların masamda yine. Hayır beynimde. Çürük ahşaba çiviliyorum seni, gece. Ya tutar, ya tutmaz; bu hamur çoktan cıvıklaştı.

Kaybettin. Yaratıcılığını unuttun. Beni özgeçmiş yapmayacak kadar namussuzlaştırdın. Malzemen tükendi. Şimdi, geleceğe, hiç gelmeyeceğe umutlan dur. Düşün kendini bende biraz. Aktar içini beynime. Umutlandır sezgini.

Ben sana değil, sendeki kendimi kaybettiğime yanıyorum. Ah.., Ruh! Nerdesin, bul beni!
24. 11. 2001.


Mektup 17.

Camus haklı mı dersiniz? “Beğenemiyorsan çek gir, beğeniyorsan sus” diyor. Evet, beğenemiyorum, nereye gideceğimi de bilemiyorum. Susmak mı dedin? Ben hiç konuşmadım ki. 30. 11. 2001.


Mektup 18.

İnan bana, Müslümanları "cehennem fetişizmi" yok edecek. Din kapitalizmi bittiği gün özledikleri "asr-ı saadeti" yaşarlar belki. Ama sanmıyorum? Bu ülkede Tanrı'yı bile Müslüman yapanlar var. Bütün köşe başları "illalah" diyenlerin tekelinde. Cihat mı istiyorsun: Delir o zaman. Cennete giden yol tımarhaneden geçiyor. Yobazlar dindar olmadıklarını anlayınca, dini yozlaştırdılar.

300 yıldır korku tunelinde yol alıyoruz. Müslümanlar bu karanlığa ağlarını kurdular bile. Yakaladıklarını nimet sanıyorlar. Oysa içinden geçtikleri tunel, Batı'nın "bok kanalı". Arabî, "bok böcekleri için cennet boktur" der. Arife mallum mu olmuş halimiz?
31.12.2001

Mektup 19.

Dostum, bugün yıldız falıma baktım. Yamuk bir gün yine beni bekliyor. 3-4 aydan sonra ilk kez gece uyudum. Gündüzü özlemişim. Tenine sabah ışınlarının dokunması müthiş bir şey. Kış bile olsa. Düşünebiliyor musun, hiç mecbur olmadığı halde bir şey seni ısıtıyor? En son bu sıcaklığı sevgilimin kollarında yaşamıştım. Güneş de bir sevgili. Sadece fazla ateşli.

Ne diyordum? Yıldız falımdan söz ediyordum. Sanırım, halim yıldızları bile bunaltmış. Koca falda olumlu tek sözcük yok.
"Para durumunuz: elinizi sıkı tutun, harcamalarınızı kontrol edin"
"Aşk durumunuz: beklemediğiniz bir kişinin ilgisini çekiyorsunuz. Ama ciddiyetiniz, onu engelliyor" falan falan...

Bir sürü ıvır zıvır. Sanki yıldızlar, gökyüzünde insanların falcıları olsun diye yaratılmışlar. Senin anlayacağın, burcum bugün yine boku yemiş. Gökyüzünde nerede uğursuz yıldız varsa, bana denk gelmiş. Koca yıldız yıl boyunca falıma tek bir sevimli sözcük fısıldamadı. Bir de Güneş olmasa, geceye dükkan açacağım. Lanet olası fallar nasıl olsa geceleri hükmünü yitirirler. Ne yani, bilmem nerede pusu kurup beni bekleyen kişi, sırf ciddiyim diye gecenin köründe bana ilgisini aktarıp yatağıma girecek deyil ya. Gündüz yüzünü göstermeyen sevgili, gece mi gelecek?

Neyse, Güneşin tadını çıkarayım. Ama şimdi bakkala gitmeliyim. Ne çay kaldı, ne sigara. Of, Tanrım, ne olur birazcık zengin yapsan beni. Söz, verdiğin paraya bir sürü kitap alacağım.
1.01.2002.

2 yorum:

esmanur dedi ki...

mektupları görünce heyecanlandım. bir nefeste okuyacağımı düşünürken olmadı, bazı cümleleri dönüp tekrar okudum düşündüm uzun uzun.. keşfedilmemiş dert var mı diye sordum mektuplara dalıp gitmişken. alakası yok biliyorum, basit bir soruydu benimkisi hepsi bu.

ve bu mektuplar küf kokar bazen. bazen de acının ağır kokusunu yayarlar etrafa. ekşimsi bir tadı da var sanki.

ve gelecek kıvrıla kıvrıla zamanın kollarına varırken, eskiden kalma sözler gelip oturur göz çukurlarına. hüzünbaz kelimeler oyun oynar insana. kendini yeniden hatırlatmak ister gibi. ama insanın dimağında iyi ki unutmak var..

n-marmara dedi ki...

iyi ki unutmak var...
bence de...