Cumartesi, Mart 18, 2006

Bilgi Aristokrasisi ve Bilgi Stratejileri



Tarihsel bir dönem olarak Rönesans kendi içinde itibarsız bir çağdır. ‘Geçit’ dönemi olarak hemen hemen bütün araştırmacılar tarafından tanımlanmaktadır. Fransızca bir sözcük olan ‘renaissance’ — ‘yeniden doğuş’ demektir. Bu anlam her bakımdan ürkütücüdür. Yeni bir doğuş değil bu, yeniden bir doğuştur. Yeniden doğan bir doğuş. Rönesans, çağların doğum noktası. Bu kör düğümü çözmek, açmak gerekir. Ve İskender öleli asırlar oldu. Ama, kılıcı ve zekası Batıya miras olarak bırakılmıştı. Kör düğümü çözen İskender’in bahtı anında açılmıştı. Büyük Asya, onu fatih olarak kollarına almıştı. Helenizm karma ve katma değerler tablosu idi. Barbarlarla uygarların kol kola, iç içe yaşadıkları bir dünya. Süsler, ihtişamlar sefaletin boyalı çehresi. Büyük İskender bir ressam gibi çalışmıştı. Sürrealist bir dünya kurmuştu. Rönesans, İskender’in keskin ‘fırçasını’ (kılıcını) ele geçirerek doğumunu müjdeledi. Kör düğümü sanatçı ve düşünür çözdü. Fetih edilecek dünya geride değil, ötedeki Latin-Germen dünyasıydı.
Rönesans, ana rengi din olan bir alan üzerinde yeşer[til]mişti. Sanat kendini bütünün tamamiyeti içinde sükunetin serinliğine bırakmış, gecenin masum sessizliğine eşlik etmekteydi. Kıpırdamayı başlatan uykuları delip geçen kabuslar oldu. Uykunun derinliğinden kopup gelen kabuslar. Ansızın, durulmamış, insanın gözlerini uyku ile uyanıklık arasında kapatıp açan, sersem dolmuşu gibi yol alan, boğazını ıslatacak tükürüğü kalmayan gecenin boğuk karanlığında çöken kabuslar insanı yatağa bir daha zor bağlarlar. Didinik tavırlarla, bedenin çıplak bırakılışının farkına varmayarak, boğazına sarılan karanlık türlerin elinden kurtulmanın gerektirdiği dağınıklık ve korku, büyük rüyalar dizisine son vermenin zamanını getirdi. Pek hoşlanılacak bir kapanış gibi gelmiyor.
Kâbusları bilirsiniz, insana kafayı yedirirler. Allak bullak, yüz üstü, tedirgin, az solunur bir nefes içinde bırakırlar. İnsanın sırtı üzerinde yatışını engelleyen, büyülü bir hançer gibi alnımızın ta çatısını delip geçen ve çalkantıyı başlatan kâbuslar. Rönesans bir kâbustu. Azılı bir kabus. Gözleri alevden yanan, diliyle sokan, dişleriyle yaralayan, elleri idamlık ipler gibi sarkan, ayakları bedenin orantısına karşı ters bir kabus. Bir kere dadandı mı, peşinizi hiç bırakmaz. Öğütlerini kurnazca salgılamakta, bizi ‘kendilik’ bağımlısı yapmakta. Rönesans, Kendiliğin yeniden doğuşudur. Araştırmacılar, Rönesans’ın din karşısındaki tavrını şöyle özetlerler: “her türlü bağımlılıktan koparak kendini kendine dayatmaksızın, kendini arayıp bulmak işte insanın tek gerçeği. Kendine doğru giden yol akıldır. Denetim ve deneyim aklın ne kadar becerikli bir silah olduğunu gösterecektir. İnsan sonsuz ödevine başlamalıdır”.
Titizlikle seçilmiş cümleler bunlar. Oltanın ucundaki yem gibi. İnsanın sonsuz ödevi de, ne demek?
Kendisiyle uğraşmak. ‘Kendini Bilme Öğretisi’ çok eski bir yöntemdir. Batı düşünce dünyasında bu yöntemin kurucuları ‘Yedi Bilge’ olarak anılırlar. Efsanevi bir güdüyle dolu olan bu öğretiyi pratiğe indirgeyen Sokrates olmuştur. Sokrates, uyur gezer insanın gözde örneğidir. Platon, Sokrates’in düşünceye olduğu kadar, Batı siyaset bilimine kazandırdığı ‘Kendilik Öğretisi’ni ünlü eseri ‘Pratagoros’ 343 a-b kısmında şöyle açıklar: “Eskiden olduğu gibi bugün de Lakedaimon eğitiminin idman zevkinden çok felsefe zevkine dayandığı görülür; çünkü bu tarzdan sözler ancak iyi yetişmiş bir adamın dilinden çıkabilir. Örneğin, Miletli Thales, Mytileneli Pittakos, Prinelı Bias, bizim yasa koyucu Solon, Lindoslu Kleobulos, Kheneli Myson ve yedinci Bilge olarak da Lakedaimonlu Khilon. Bunların hepsi Lakedaimon eğitiminin hayranı, savunucusu ve aşığıydılar. Her birinin kısa ve anlamaya değer söylemleri bilgeliklerinin Lakedaimonlularınkine benzediğini açıkça gösteriri. Bunlar (Yedi Bilge) bir araya gelip bilgeliklerinin ilk ürünlerini Apollon’a sunmak için toplanmışlar ve Delphos tapınağına dillere destan olacak şu özdeyişi kazıtmışlar: ‘Kendini bil’ (Gnothi seauton)”.
İlk başta dilin büyülü dizgisi kelimenin kutsiyetine kapatır bizi. Dile gelen şey kulağa hoş, cazip, etkileyici sedayla çarpmaktadır. Kulak perdelerimizi titreten ilahinin kendisi değil de, üzerine örtük duran mistik dingilliğidir. Dil sanki öte dünyanın sonsuzluğundan seslenmekte, ama kendisini beride duran en saf ve en korkunç varlığın göğsüne yamamakta, bizi ele geçirecek bu tılsımlı sözün işitişi içinde inşa etmektedir. Bir merkezden yayılan elektrik akımı gibi kendi duyumunun etkisi altına aldığı bedeni çarpılmış gibi dizleri üzerinde yere bırakmaktadır. Onu örten büyü zaten bu çökertme eylemi, itaat olanağını açığa çıkartmadır. Kendini Bil’in yüksek gürültüsü altında sağlanılan sükûnet.
Bir kere yöneliş olarak çarpıktır. Hepimiz vahyin ne anlama geldiğini biliriz. Vahiy, Doğu öğretisine özgü bir esaret gibi gösterilse de, pekala Eski Grek ve Latin öğretisi içinde ‘Logos’ bir esaret olarak büyülü dünyalardan kükreyip gelen esintidir. Evrenin yasası olarak mutlak akıl, yani logos düşüncesini Batı zihnine kökleyen Herakleitos olmuştur. Aslında bu ifade Eski Grek bilgeleri olarak anılan Orpeuscular ve Herakleitos öncesi filozofların düşleminde belirgindi, ama bir kavramın içine alınarak dilin kullanımına sunulmamıştı. Logosun gizemini, vahyi nasıl anlarsak o derece anlamlandıra biliriz. Ama ‘Kendini bil’ logostik bir söylem değildir. Evrenin egemen ‘aklına’ (Logos) karşı insan aklıdır (Gnothi seauton).
Sokrates yetkin ve derin bir ciddiyet içinde bunun böyle olmayacağı kuşkusuna götürmez bizi. Aksine bilgeliğin ilk ürünü olarak Apollon’a sunulduğunu haber vermektedir. Söylemin odağı daha ürkütücüdür. Ürün, yani kurban Apollon’a sunulmuştur. Apollon’un Tanrılarla insanlar arasında arabulucu olmak gibi bir misyonu vardı. İnsanlara, Tanrılarla geçinmenin yollarını öğretmişti. Apollon ‘Orakl’ divanının yöneticisidir. Orakl, Grekçe’de ‘insanlar tarafından sorulan şeylere Tanrıların verdiği cevaplar’ demektir. Sonraları kelime ‘kehanet’ anlamı kazanmıştır. Bazı varoluşçu Grek hayranları ‘Orakl’ı — ‘yakarış, dua’ anlamı içine indirgemeye çalışırlar. Orakl’ın tam karşılığı ‘soruya tutulmak’tır. Soru acizliktir, aynı zamanda cesarettir de. İnsan, Tanrılara soru sormakla acizliğini gösterirken, aynı zamanda Tanrıya çıkışmaktadır da. Orakl’ın yeri Delphos tapınağıdır. Burada insanlar Pythia veya Sybill aracılığıyla Tanrılarla diyaloga girmekteydi. Pythia veya Sybill denilen mistik çehreli ‘şaman’, ‘kadın rahip veya kahin’ demektir. Neden, özellikle de kadın? O dönemde bütün uygar toplumlarda olduğu gibi Grek dünyasında da kadın anlamsız bir değere sahipti. Yani, kadının doğurmaktan öte bir misyonu yoktu. Yunanlılar büyük bir zeka örneği sergilemişlerdir, Orakl kürsüsünün başına kadını geçirmekle. Çünkü, Orakl gücün odak noktasıydı. Ancak bir dişi bu odak noktasının göbeğine oturtulabilirdi. Çünkü, hiçbir statüsü bulunmayan kadının bu güce sırtını dayayarak Yunanlarda iddialı konuma gelmesi imkansızdı. Bir kere, varlık olarak değersizdi, ayrıca Yunanlılar ciddi biçimde cinsiyet ayarlaması yapmışlardı. Kadının, Yunan toplumu içinde ne kadar atılmış, itilmiş, gözden ve değerden düşürülmüş, hatta cinsellikte ve aşkta bile kadına duyulan istek ve sevginin sıradan, bayağı tavır, tutku ve psikoloji içine sokulduğunu Platon ‘Şölen’in de açık bir dille beyan etmektedir. 191d: Aristophanes “Zeus’un bundan amacı şuydu: çiftleşmede, eğer bir erkek bir kadınla birleşirse, çiftin bir çocukları olacak ve tür üreyecekti (sadece bu kadar – E. N.); yok eğer bir erkek bir erkekle birleşiyorsa, ilişkilerinden hiç değilse bir doyuma ulaşacaklar ve rahatlayarak aksiyona yönelecekler ve hayatlarının başka ihtiyaçlarını sağlamağa çalışacaklardı”. Ve 191e – 192a: “Bir erkeğin kesilmiş parçası olan erkeklere gelince, bunlar erkeklere yönelirler; ve daha çocukluklarında, yani ilkel erkekten kesilmiş küçük bir parça iken bile, erkekleri severler, onlarla yatmaktan, onların kolları arasında olmaktan hoşlanırlar. İşte, en iyi çocuklar ve delikanlılar bunlardır, çünkü en çok erkeklik onlarda vardır”. Dahası da var: “atılganlık, yiğitlik, erkeklik damarlarıdır ki, onları böyle kendi benzerlerinden hoşlanmaya sevk eder. ...Yalnız bu tür delikanlılardır ki, tam yetişkin hale geldiklerinde, polis (şehir devleti – E. N.) işleriyle uğraşmaya başlayarak gerçek birer erkek olduklarını gösterirler”. Phaidros, erkek aşık ve sevgililerden oluşan bir sitenin gerçek mükemmelliğin, birliğin ve dayanışmanın öreğini teşkil edeceğini belirtir (Şölen, 178e – 179a). Ve bunun gibi birçok Yunanlı düşünür gerçek aşkın erkek aşkı olacağını savunmaktadır. Yani kadının hiçbir alanı yoktur. Rahmine düşen yumurtaları üretmekle mesuldür. Kadının toplum içinde bu denli kimliksiz ve yurtsuz konumudur ki, onu Orakl kürsüsünün başına dikmişlerdir. İstese dahi hiçbir alt yiyemez.
Neden, özellikle kadın? Bu sorunun ‘özellikle’ kısmı henüz açıklanmadı. ‘Özellikle’yi nedenle kadın arasına oturtan düşünüş kadının özelliğinden ileri gelmektedir. Kadının özelliği doğurganlığıdır. Evrenin aklı Logosla, insanın aklı Gnothi seauton’un birleşmesi doğurgan bir gücün bedeninde gerçekleştirilebilir ancak. Rahim, akılların çiftleşme yeridir. ‘Dünya bir rahimdir’ — diyor şair. Bu çiftleşme Apollon’un gözcülüğünde gerçekleşirdi. Sokrates'i, Batı düşünce dünyasının ufkunda parlayan bu inancı, siyasal bir öğretiye dönüştürdü. Yedi Bilge büyük bir titizlikle seçilmiş iktidar heyetidir. Her birinin toplumda belirgin yeri ve konumu bulunmaktadır. Solon yönetici ve yasa koyucuydu, Thales filozof veya düşünürdü, diğerleri hukukçu, kanun adamı ve saire gibisinden toplumu idare edici, yönetici yetki ve bilgilerle donanmışlardı. Yedi Bilge, kısacası toplumu üretmekle (yönetmek, idare etmek, devamlılığını korumak, yani her türlü iktidarsal işle) uğraşmaktadır. Ürettikleri varlığın ilk ürünleri olarak ‘Kendini Bil’i gözcü Apollon’a kurban olarak sunmuşlardır. Peki kurban edilen neydi? Kader! Et ve kemik arasında yapılan pazarlık. Kaba bir kandırmaca ve büyük bir yalan.
Kendini bil, insanın dışa doğru uzayıp giden düşüncesinin ufkundan, Tanrılarla insanların oraklının zemininde duran Delphoi mabedinin kutsallığından koparıp, bizzat insan varlığının içine oturtmuştur Sokrates. Kendini kendinde tutuklamanın, alıkoymanın, gözetlemenin, gözlemlemenin, hapsetmenin, ölçüsü olarak.
Kamu hukuku, insanın ön plana çıkarılmasında ve insanı toplumsal bir kimlik içinde tertipleyen idari ahlakın Sokrates tarafından onarıldığını belirtmektedir. Sokrates’e göre, insanın hedefi kendisidir. Bu önerme politik bir yorum taşımaktadır. Sokrates içtenlikçi iktidar tutumunu, düşünümün özüne taşımış, aşırı tutucu bulunan Yunan toplumunun kaygı imini bireyin benlik tamlığı alanında devinime koymuştur. Sokrates dönemi, Yunan polislerinin küçülme dönemidir. Toplum aşırılık ve karmaşa içinde ciddi bir bunalım geçirmektedir. Bunalımın kaynağını Sokrates, düşünümün insanın dışına konulmuşluğunda bulmaktadır. Yunan dil kuramında düşüncenin tabanı topraktır. Bu taban düşünceyi dışa doğru dikkatli yapmıştır. Oraklın yönelimi bu bakımdan içkin değil, dışarılıktır. Sokrates’e kadar Yunan toplumu kendi dışarılık dünyasında konumlandırmıştır. Sokrates aşırı Solon hayranıdır. Solon, Atina Polis Devleti’nin mimarlarından biri olmuştur. Solon’un reformları, Yunan toplumunun idari varlığını oluşturmakta ideal bir koşullandırmaydı. Solon’un yasaları konuluş bakımından diretmeci olmasına karşın bütüncüldür. Solon’un açımlanmasını öngördüğü yasaların bütüncül dili toplumun karma yaşamını tekile indirgemekti. Yazılı hukukun kurucusu olan Solon, borçtan kaynaklanan köleliği kaldırmış, çiftçilerin özgürlüğünü sağlamıştır. Doğumdan kaynaklanan siyasal ayrıcalıkları kaldırmakla, siyasal hakların servetin çokluğu yoluyla belirlenmesini şart koşmuş, yani para aristokrasisini benimsetmişti. Eğitim devletin denetimi altına girmekte ve gözetlenmekteydi. Kabaca, Solon Yasaları bundan ibaretti. Siyasallık bakımından dışsal, dayatmacı, güce dayalı, eritmeci kanunlardı bunlar. Devinim gücü dışa yönelik bulunmaktaydı. Toplumun üzerinde utkulu duran bu yasalar gökyüzüne çekilmiş karanlık şemsiyenin siyah yoğunluğunda korkunç bir vehim gibi durmaktaydı. Solon yasaları Eski Mısır’a özgü süse, ihtişama ve güce dayalı, merkezinde firavunların oturduğu Öklid’in çemberini hatırlatıyordu. Solon’un düşlemesi toprağa dayalı bir logos türüdür, insanın ötesindedir. Sokrates, Solon’un taktiğini doğrular, ama tabansız bulur. Çünkü, ona göre, söz konusu toplumun yönetimi ise iktidar içe dönük çalışmalıdır. Kendini bil, kaderin kanunu hükmünde bizzat insanın zihnini, kalbini, bütün davranışlarını dolduran soluksu devinimi burada devriye girmektedir. Bu anlamda Sokrates’in ne yapmak istediğini açıklayan en yetkili kaynak Platon’un ‘Şölen’inde yer alan Alkibiades’in konuşmasıdır. Alkibiades konuşmasına Sokrates’i tiye alarak başlar, ama büyük bir içtenlikle bunu vurgulayarak: “Sokrates’in az önce söylediklerinin bir tek kelimesine bile inanmıyor musun sen? Aslında gerçeğin onun söylediklerinin tam tersi olduğunu biliyor musun?” Alkibiades bu sorularıyla Sokrates’in inatçı ve doyumsuz düşlerini doğrular. Sokrates’in bizzat kişiliğini tanımlayarak ikilemler kutbuna yayıla kalmış karanlık ve çirkin yüzünü açığa çıkartmaya çalışır. Şölen 215b: “Ben, Sokrates’i — der Alkibiades — her şeyden önce tıpkı heykel atölyelerinde teşhir edilen Silenoslar’a benzetiyorum; hani şu sanatçıların, ellerinde bir kaval yada flavta tutar halde tasvir ettikleri ve ortadan ikiye ayırdıkları zaman içlerinden Tanrı heykelleri çıkan Silenoslar’a. Sonra onda Satyros Marsyas’a özgü bir taraf olduğunu söylüyorum.”
Eski Grek’te Silanos, ‘basık burunlu, küskün ve dargın bakışlarıyla bilinen, koca karınlı çirkin bir varlıktı; zamanının çoğunu sarhoş olarak geçirse de bilge bir kişiydi’. Ya Mersyas kimdi? Lira tanrısı Apollon’la yarışıp, flavtasıyla onu alt etmeye kalkışmıştı. Bu davranışı karşılığında Tanrı kendisini cezalandırmıştı. Alkibiades, Sokrates’in gerçeğini bir kahin gibi yüze vurmaktadır. Gerçekten de, Sokrates içindeki Daimonion güdülenmesiyle (tıpkı Silenos gibi) Tanrı Apollon’un yetkilerini ‘kendini bil’ öğretisiyle onun elinden alarak insana sunmuştur. Daimonion’dan türetilmiş olan ‘endaimonia’ (mutluluk) insanı kendi sınırları içine kapatmakta, kendi merkezliğinin bilgisi içinde mutlu yapmaktadır. Sokrates felsefesinin ve ahlak anlayışının temel özelliği ‘mutluluk bilgisi’ — ‘endaimonizm’dir. ‘İnsan insanın kurdudur’ Hobbesçi öğreti, en ilkin Sokrates’te ‘insan kendi kendisinin kurdudur’ şeklinde anlam kazanmıştır. İçkinlik ilkesi insanı kendisiyle uğraşa sokmakta, insanı kendi içinden parçalamaktadır. Yoğun bilgi katmanları, bölünür kendilikler üzerine derin ve bunaltıcı baskılar yaparak insanı uysallaştırmaktadır. Toplumun uysallığı, gücün ihtişamını yüceltmektedir. Solon uysal toplumun lideri olmadığı için Yunan devleti ufalanarak savrulup gitmiştir.
Kendini bilmek ne demektir? Bildiğim kendim miyim? Kendimi kendime bildiren kim? Hangisi ben? Bütün bu sorular insanı gebe bırakan bilmecenin sonsuz şifre oyunları gibi bitmez tükenmez doğum çilesi ve sancıları içinde kavurmaktadır. Sokrates kendi görevinin ‘ebelik’ olduğunu vurgular. Yani, toplumun kendilik doğumunun bekçisi. Bunu Alkibiades’in ağzından dinleyelim. Şölen 216d: “Sokrates’in güzel delikanlılara aşık olmak gibi bir iptilası vardır; onların çevresinde dolanır durur, onları gördü mü aklı başından gider. Öte yandan, o, her şeyin cahilidir, hiçbir şey bilmez”. Ve 216e’de: “O, bütün ömrünü safdillik taslayarak, insanlarla alay ederek geçirir”. Alkibiades açık ve net biçimde Sokrates’in kişiliğinde iktidar tiplemesi yapmaktadır.
Ne var ki, Sokrates’i ne kendi toplumu, ne de Rönesans’a kadar sürüp gelen Batı toplumları anlayamadı. Ve her şeyden önce Batı siyaset aklı onu keşfetmekte çok cahil kaldı. Dahası, Sokrates, gençliğin ahlakını bozmak gibi suçlardan yargılanarak idam edildi. Öğretisi, mistisizm kervanına yama edilerek yetersiz ve tabansız biçimde kullanıldı ve ezberletildi. Asla anlamı anlaşılamadı, bugün bile.
Şimdi, Rönesans’la Latin-Germen düşünürleri bu defa şaşmadan ve eksiksiz olarak Sokrates’in öğretisini uygulamak eylemiyle ayaklanmışlardı.
Rönesans’ın Batı düşüncesine kazandırdığı bütüncüllük metodu ‘sistemler çokluğu’ olmuştu. Sistemler çokluğu içinde, Evren ve Dünyada oluşan ve oluşmakta olan ne varsa her şey bir bütünlük içinde yerini almaktadır. Çok renkli bir tablo, bu. Rönesans, idrakin sularını bulandırdı. Bulanıklık bunaklığı doğuracaktır. Hayatın türlü yolları ve yordamları açılacaktır. Aşındırma tekniğinin kurulu güçlerini tarihin derinliklerinden bulup ortaya çıkartan Rönesans, onların üzerinde katmanlarca yığılı duran pas kilitlerini söküp atarak keşifler haritasını oluşturmaktaydı. Adsız yapıtların sonu gelmişti, düşünürün simgeleme işlemi kendi isminin altında sonsuza kadar kovalamaca biçiminde uzayıp gitmektedir. Derin, sisli uykular dizisini paramparça eden Rönesans, sabahın ışınmamış alaca karanlığında insanı titreten yüze serpilen su gibi üşütücüydü. Kişilik, benlik sevdasını ayaklandıran bu titreksi yıkanma insanı acıktırmakta ve doyumsuz yapmaktaydı. Rönesans’la birlikte doyumsuz insan türleri üremeye, artmaya ve hatta dünyanın her köşe bucağına kök salmaya başladı. Rönesans, dili resimle bağlantıya sokarak sonsuz ilişkiler oyunu yaratmaktaydı. Türlerin en açgözlüsü olan bu doyumsuz insan resimle dilin sonsuz derinliği içinde gölgeleri yok ederek dünyanın göğsünde büyük kraterlerin açılmasına meydan vermenin bilgisini, kurnazlığını, tekniğini ve sarsıcı güdüsünü değerlerin kategorik titizliği ve ayarı olarak onarmaktaydı. Rönesans, Eski Grek düşüncesinin çıkışını belirleyen ‘şaşırmak’ ilkesini ‘şaşırtmak’ olarak onarmıştı. Bu düpedüz Sokratesçi düşüncenin ciddi, pürüzsüz ve yetkin gücünü haykırmaktaydı. Şaşırmak, insanı belirsiz bir varlık olarak algılamamıza neden olmuştu; oysa, şaşkınlık insanın varlık yapısını merkeze taşımakta, onu dünyasal tasarımın göbeğine oturtmaktaydı. Benzeşiler öğretisi tiksinç bir biçim almakta, büyük bir organizmanın küçük dünyası olarak algılanan insan sabırlı dogmalar diyarını terk etmekte, kendisine her şeyin merkezi haline gelecek bir yurt aramaktaydı. Birbiri üzerine eğrilip duran bilgi fanatizminin doğası büyük bir içtenlikle taraflı bir varlığın elinin altına koyulmakta; insan, yığılı duran bu bilgi kayalıklarından sarkık bir vaziyette her an düşme korkusuyla tırmalayıp, çırpınmaktaydı. Onarma amaçsal olarak ticari öngörü, psikolojik tedirginlik, kazanıma dayalı zenginlik, bireyler hiyerarşisi ve sonu uzayıp giden bilgi hattı gibi uçurumlu dünyanın üzerine kalın bir duman gibi çökmekteydi. Rönesans’ın onarma metodolojisi çok yönlü, ama birbirine sıkı bağlılıklar arz eden temele dayalıydı: insanı sorun eden yeni bir sorgulama türü olan hümanizm ahlakı; yeniye varmak özlemini açıklayan Platonist hayranlık; kategorik zeminin oluşması için başvurulan Aristotelizm; çekirdeğin veya varlığın temeli olarak Atomcu görüşün tetkiki; ve insanı doğuran yeni gözlem türü olan Şüphecilik. İşte, Rönesans resminin benzersiz renkli düşüncesi bütün ihtişamıyla önümüzde dikilmektedir.

Hiç yorum yok: