Çarşamba, Mart 29, 2006

TÜRKLER VE MOĞOLLAR - I


Not: Bu yazının sunuş kısmı http://www.anlamak.com/ “Çatışmalar: Bir Karşı-Tarih Okuması – Moğollar” adı altında yer almıştır. Bkz. http://www.anlamak.com/xbtu/index.php?q=node/28

Giriş
Bilindiği gibi çağdaş tarihçilik Avrupa merkezli bir uygarlığı temel alarak yerleşik, kültürlü, etkin bir Ari model üzerine oturtulmuştur. Önümüzdeki 10 veya biraz daha fazla bir süre içinde bu modelin çökeceğini varsayıyorum. Bunun için Batı tarihçiliğinde yeterli kadar verinin toplandığı bir gerçektir. Bu modelin zayıflatılması Yahudi kökenli tarih ve kültür araştırmacısının eseri olarak kabul edilmelidir. Yıkılacak olan Ari modelin yerini ise Mısır ve Sami uygarlığı esas alan bir tarih anlayışının alacağı muhakkaktır, hatta inkâr edilmesi güç bir gerçekliktir. Gerçekten de Avrupa kültürünü, düşüncesini, inancını ve bilimsel terminolojisini Mısır ve Ortadoğu kökenli bir düşünce beslemektedir. Buna göre, önümüzdeki birkaç on yıl içinde tarih anlayışı iki eksen üzerine oturtulacaktır: uygarlığın merkezi odağı olan Mısır-Ortadoğu ve onun etkisinde şekillenen Hint-Avrupa uygarlığı. Bu ikinci modelle, Ortadoğu kökenli bizim gibi toplumlar tarihsel bakımdan onurlandırıldıklarını düşünebilirler. Ancak boşuna heveslenmeyelim. Çünkü söz konusu modelle coğrafi bağımız dışında hiçbir ilgimiz bulunmuyor. Veya Sami merkezli anlayışla Arap-İslam dünyası umutlanabilir, ancak İslam din ve düşüncesinin genel anlamda klasik Mısırlı ve Sami yapıya muhalif olduğunu söyleyelim. Şu kadarını belirtelim, günümüzde üzerinde sıkça tartışılan “Ilımlı İslam” anlayışı bu modele zemin hazırlamanın bir giriş eylemidir.

İtiraf edelim ki bugüne kadar Hint ve Çin uygarlıkları ile Mısır, Sami, İran ve Yunan-Roma uygarlıkları arasında yer alan Türk-Moğol dünyası kendi olguları üzerinde temellendirilerek öğrenilmemiştir. Oysa, Türk-Moğol dünyası coğrafi sınırları ölçü alındığında oldukça geniş bir alanı içine almış tek siyasal güç olmuştur. Ancak, ister eski, ister yeni tarih, kültür, edebiyat ve sanat anlayışlarında Türk-Moğol kimliği “vahşilikle” eşit anlama sokulan “barbarlık” ve “göçebelik” diye küçümsenmiştir. Bu küçümseyişin şiddeti o denli ağır ve etkili olmuştur ki bugün hiçbir Türk insanı “göçebe” adını üzerine almak şöyle dursun, adının bu sözcükle birlikte anılmasından dahi nefret eder. Bunun tek anlamı vardır: kendi kimliğimizi savunacak bilgi ve etiğe sahip olmadığımızdan şu anda geçerli olan egemen kimliğin içinde yer alarak medeni olduğumuzu düşünürüz. Bu bir küçüklük psikolojisidir. Mevcut ve egemen kimliğin medeniliği tartışma götürür bir durumdur.

Bu yüzden, bu satırların yazarı, yakın gelecekte yıkılması kaçınılmaz olan Aşırı Ari Modelin yerini alacak Mısır-Ortadoğu Modeline karşı Türk-Moğol dünyasını içine alacak Göçebe Modeli savunmaktadır. Bu yazı bu bakımdan bir karşı-tarih okuması olarak değerlendirilmelidir.

Göçebelerin Dünyası
Göçebelik, asla ve asla “vahşilik” karşılığı olarak kullanılan “barbarlık” değildir. Göçebelik, özünde bir dünyayı tanıma eylemidir. Modern tarih yazıcılığında göçebelere yakıştırılan bütün olumsuz, insanlık dışı, canavarca eylemlerin ve anlatımların elle tutulur hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Göçebelik, insan gücünün en pratik anlamda kullanılmasıdır. Göçebelik, merkeziyetçi bir olgudur ve dünyayı yönetme hakkını her zaman kendinde görmüştür. Çingiz Han şöyle der: “Dünyanın merkezi bozkırdır”. Göçebe, yerleşik dünyanın sınırında, ama yerleşik dünyaya hükmederek yaşar. O, yerleşikliğin düşmanı, zalimce yağmalayıcısı değil, efendisi ve güvenlikçisidir. Göçebe, yerleşik olanı bir diğer yerleşik güce karşı korur. Göçebe, iyi bir gözlemcidir. O, yerleşiklikten yaranacak olan refahın yayılmacı ve yeni yerleşik kaynaklar edinmek için işgalci olduğunun farkındadır. Bugüne kadar dünyayı en fazla tehdit eden güçler yerleşik güçler olmuşlardır. Sömürü olgusu yerleşik kültürlerin icadıdır. Öte yandan, yerleşik güç dünyasaldır; göçebe ise dünyayı ilahi amaçları için kullanır. Göçebelerin düşüncesi, yaşamı, inancı bu bakımdan hep simgesel özellikler taşımaktadır.

XVIII. Yüzyıla kadar göçebelik, yaşamın en üst zirvesi olarak algılanmıştır. Bugünkü bütün yerleşik kültürler oluşumlarını ve kendi varlıklarını göçebe dünya karşısında tasarlamışlardır. Modern “devlet aygıtı” göçebeliği yenmek amacıyla oluşmuştur. Kapitalizmin şizofren yapısı bu olguyu bastırmak amacıyla şekillenmiştir. Şu kadarını söyleyelim: tarihçiler şu sorunun yanıtını bir türlü veremezler. Moğollar dünyayı fethetme merakına saplandıklarında bütün Moğolistan’ın nüfusu sadece 700 bindi. Oysa, aynı tarihlerde Çin’in nüfusu 80 milyondu. Horezmşahların egemen olduğu Orta Asya’da ise 20 milyon Müslüman yaşıyordu. İran ve geniş Arap İslam dünyasında da bir o kadar nüfus vardı. Doğu Avrupa’nın nüfusu ise 28 milyondu. O zaman, nasıl oldu da, 700 binlik bir nüfus 120 milyondan fazla nüfusa sahip bir dünyayı ele geçirdi? Hiçbir mantık bu soruyu mevcut tarih anlayışının normal yollarından yanıtlayamaz. Bu basit olgu, göçebe zekâsının yerleşik yaşam karşısında ne denli farklı bir güce ve iradeye sahip olduğunu göstermektedir.

Eski Türkler ve Moğollar
Türkler ve Moğollar akraba halklardı. İnanç, kültür, yaşam ve dil olarak aynı çevrenin ürünüdürler. Dilbilimsel veriler, Türk-Moğol dillerinin aynı kökten indiğini göstermektedirler. Ancak, ırksal özellikler göz önüne alındığında Türkler ile Moğollar arasında eskiden beri söz konusu olan bir farklılık görülmektedir. Dilsel akrabalık ile fiziksel farklılık arasında uyuşmayan bu tablonun neden kaynaklandığını belirlemek çok zordur.

Çağdaş Türk tarihçiliğinde ve özellikle günümüzde Türklerle ilgili en erken tarihlerin Sümerlerle başlatıldığına ilişkin görüş yaygındır. Özellikle son dönem Azerbaycan tarihçiliğinde yaygınlaşan bir görüşe göre, Türklerin Altaylardan kopup geldiğini iddia eden görüş yanlıştır. Buna göre, Türkler önceleri Ortadoğu’da yaşıyorlardı, daha sonra Orta Asya’ya, oradan da Altaylara ve Moğolistan bölgesine itilmişlerdir. Selçuklularla kalabalık Oğuz-Türkmen kitlelerinin Ortadoğu’ya gelişi, Türklerin bölgeye ikinci gelişidir. Buna göre, Ortadoğu’da ortaya çıkan Sümer, Hurri, Subar, Turukku gibi ve nice kavimler Türklerin en eski cetleri olmuşlardır. Bu görüş günümüzde yoğun biçimde Azerbaycan tarihçilerince savunulsa da, kökleri XIX. Yüzyılın sonlarına kadar gitmektedir. Böyle bir nazariyeni, Nazım Hikmet’in anne tarafından dedesi, Polonya kökenli olup, daha sonra Osmanlı tebaalığını kabul ederek Müslüman olan ve Mustafa Celaleddin adını alan bir şahıs ilk kez ortaya atmıştır. Ona göre, zamanında Karadeniz küçük bir göldü ve çevresinde Türkler oturmaktaydı. Ancak buzulların erimesi ile deniz seviyesi yükselmiş ve buradaki uygarlık sular altında kalınca insanları dünyanın çeşitli yörelerine dağılmışlardır. Çevredeki bütün uygarlıklar bu yayılmayla şekillenmiştir. Atatürk dönemi Cumhuriyet tarihçiliğinde Anadolu merkezli Türk tarihçiliği bir ara rağbet gördüyse pek tutunamamıştır. Günümüzde özellikle Azerbaycanlı tarihçiler Kür-Araz merkezli eski bir uygarlığı ölçü alarak Türklerin çok eski dönemlerde Doğu Anadolu, Güney Kafkasya ve Mezopotamya’da oturduklarından söz ederler. Bütün bu görüşlerin inandırıcı olması için savunucularının daha çok terlemesi gerekecektir. Çünkü bu iddialar cazip görünmenin ötesinde altı doldurulmamış ihtişamlı sütunlar gibi yükselirler. Küçücük bir dilbilimsel veri karşısında bu ihtişamlı sütunlar bir darbede yıkılacak kadar zayıftırlar. Bu bağlamda küçük bir bilgi verelim. Örneğin, bazı amatör araştırmacılar Sümercedeki bazı sözcükler ile Türk dillerindeki benzer sözcükleri karşılaştırarak Sümerlerle Türklerin aynı olduğuna karar vermekteler. Misal için, Sümercede “ayak” sözcüğü “adak” anlamına gelmektedir. Göktürk yazıtlarında da bu sözcük “adak” olarak geçer. Bu benzerliği esas alarak iki sözcüğün aynı olduğuna ve dolayısıyla bir dilsel akrabalığa dikkat çekilmektedir. Oysa, Göktürk yazıtlarında geçen “ayak” anlamında “adak” sözcüğü “hadak”tan gelmektedir. “Hadak” sözcüğünün de en eski biçimi “fadak” ve Tunguz dilinde korunmuş “padak”tır. Bunun için Sümerce “ayak” anlamında “adak” sözcüğünün de Türkçe olması için “padak” veya ona yakın olması gerekirdi. Dilde seslerin tarihini göz önüne almayan tarihçiler bu yanılgıya düşerek ancak daha geç dönem sözcüklerin ifadesine ve kullanılmasına bakmışlardır. Oysa, Sümerce ile Türkçenin ilk yazılı metinleri Göktürk yazıtları arasında 3000 yıla varan bir boşluk mevcuttur. Günümüzde birkaç on yıl içinde kelimeler ve sözcüklerin anlam ve ifadesi değiştiği halde, nasıl olur da bu 3000 yıl içinde Sümerce ile Türkçe arasındaki kelimeler değişmeden kalmaktadır? Dolayısıyla bu tarz iddialar amatör tarihçilerin gönül verdiği uğraş olarak kalmaktadır. Bunun gibi, rahmetli Osman Nedim Tuna tarafından ortaya konulan Sümerce ile Türkçe arasındaki 300’e yakın ortak kelimelerin birkaçı dışında tamamı yanlıştır. Benzer biçimde Türkiyeli Kazım Mirşan, Selahi Diker, İranlı rahmetli Doktor Zehdabî’nin, Azerbaycanlı Giyasettin Geybullayev, Yusuf Yusufov, Kazak Oljas Süleymenov, Türkmenistanlı Bekmuratov ve diğerlerinin ileri sürdüğü Sümer-Türk akrabalığına ilişkin dilsel ve tarihsel veriler doğruluktan çok uzaktır. Hatta, bunlardan birçoğu “saçma” denilecek kadar komiktir.

Ancak ben, Sümerlerle Türkler arasında akrabalıktan ziyade bir yakınlığın olduğunu düşünmekteyim ve bunun için yeterli olguya sahip olduğum inancındayım. Bir kere Sümer çivi yazılı metinlerinde de belirtildiği gibi, Sümerler Ortadoğu’ya kuzeyden, muhtemelen Orta Asya’nın kuzey-doğu bölgelerinden gelmişlerdir. M.Ö. 2300 yıllarına ait Sümer dersliklerinde dahi bu görüş, o dönemde okullarda okutulacak kadar yer edinmiştir. Öte yandan Sümerlerle Eski Türkler arasında bazı inanç yakınlıkları bulunmaktadır. En etkili örnek ise “Tanrı” sözcüğünün her iki dilde de aynı olmasıdır. Muhtemelen, Sümerlerle Türkler arasında ilişki bir temas veya coğrafi yakınlık ilişkisi olmuştur. Hatta şunu da iddia edebiliriz: Sümerleri M.Ö. 3000 Yılından önceki tarihlerde Baykal bölgesinden Hindistan Keşmir’ine itenler Eski Hunların ataları olmuşlardır.

Bugünkü Baykal, Altay-Sayan, İrtış, Gobi gibi coğrafi sınırlarla çevrilen bölgede belli aralıklarla net biçimde tayin etmekte zorlandığımız bir dizi olaylar yaşanmıştır. Bunlardan ilki M.Ö. 3000 yılında olmuştur. İlk kez bu tarihte Türklerin eski ataları hakkında bilgiler Çin efsanelerine konu olmaktadır. Bu tarihlerde Çin’de efsanevi Hsia Hanedanlığı mevcuttu. Onları kuzey ve kuzey-doğuda Moğolların en eski ataları Junğlar ve Türklerin eski atları Tiler çevrelemişlerdi. Türklerin eski ataları olan Tiler veya Dilerin taşıdığı “Ti/Di” adı “kurt” demektir. Bunlar kalabalık ve geniş topraklara sahip bir topluluk olmuşlardır. M.Ö. X. Yüzyılda bunlar Kırmızı, Ak ve Yeşil olmakla üç gruba ayrılacaklardı. Uygurlar, Bulgarlar, Ogurlar, Ak-hunlar bunların torunlarıdırlar. M.Ö. 3000 yıllarında Tiler’le birlikte Gobi’nin güney uçlarında üç Türk boyu daha oturmaktaydı: Hunlar, H’yenyunlar ve Hun-yular. Bunların aynı olup olmadıkları hakkında çeşitli görüşler vardır. M.Ö. 2600 yılına gelindiğinde bunlarla ilgili görüşler hafiften netleşmektedir. Çünkü o dönemde Çin’deki Sarı İmparator ile eski Türk ve Moğolların ataları arasında ciddi savaşlar başlar. Bu savaşlar sonucunda Çin’deki Hsia Devleti zayıflar. M.Ö. 1764’de ise ortadan kalkar ve Shang Hanedanlığı ortaya çıkar. Shang Devletin döneminde Çin’e dilini, yaşamsal özelliklerini kazandıracak Çin halkı şekillenir. Ancak, Çin ve onu kuzeyden saran Eski Türk-Moğolların ataları arasında savaşlar bir türlü durmaz. Sonunda, Türklerin ve Moğolların ataları galip gelirler. Çin’in kuzeyinde kurulan Jou (Chou) Hanedanlığı köken olarak onlara bağlıdılar. Çin’e Gök Tanrı inancını bunlar getireceklerdir. M.Ö. X. Yüzyıla gelindiğinde Jou’lar Çin’in tamamına hükmederek bu defa kendi soydaşları Eski Türk ve Moğol kavimleri Junğlar, Tiler ve Hunlarla savaşa tutuşmuşlardı. Bu tarihte Çin’in kuzeyinde, Gobi çevresinde büyük bir kuraklık yaşandı. Jou Devleti’nin karşı koyması Hunların, Tilerin ve Junğların Kuzey Çin’de yerleşmesini önleyince tarihin Sümerlerden sonra bilinen ikinci en büyük kavimler göçü gerçekleşti. Hunlar yaşanan kuraklık karşısında kalabalıklar halinde Gobi’nin güneyine doğru inmeye başladılar. Hunların gelişi ile Junğlar Doğu Moğolistan’a göç ettiler. Burada onlardan Tunguzlar, Tatarlar türeyecekti. Tiler ise üç yere parçalandılar. Bir kısmı Çin’deki Jou yönetimine girdi, bir kısmı ise Hunların egemenliğini kabul etti. Geri kalanlar da Baykal’a doğru hareket ettiler. Bu sırada Gobi’nin doğusunda Çinlilerin “So halkı” dediği ve Yunan kaynaklarının İskit, Hint kaynaklarının Saka, Asur kaynaklarının ise İşguzai adını verdiği kavimler yaşamaktaydı. Baykal’a doğru inen Tiler, bunları yerlerinden oynatınca İskitler de önlerinde oturan Kimmerlerin ülkesine saldırdılar. Bunun üzerine M.Ö. IX. Yüzyılda Kimmerler önce Aral çevresine, daha sonra Hazar Denizinin kuzeyinden Kafkasya’ya, oradan da Anadolu’ya kadar geldiler. Bunlar Anadolu’da Frigya ve Lidya devletlerine saldıracaklardı. Ancak Hunlar, Baykal’a doğru kaçan Tileri – ki o dönemlerde Ogur (Ogur ile Oğuz arasındaki fark Ogurların “r”li Türkçe, Oğuzların ise “z”li Türkçeyi kullanmalarıydı) adıyla anılmaya başlamışlardı – kovalayınca, onlar da İskitleri rahat bırakmadılar. Bunun üzerine bütün Ortadoğu, Kafkasya, Kuzey Hazar ve Karadeniz, hatta Kuzey Hindistan ile Afganistan’ı sarsacak olan Büyük İskit göçü başladı. İskitler karma bir topluluktu. Aralarında İranî, Turanî ve Türk kavimler vardı. Egemen boyun Turanî olduğu düşünülmektedir. Turan adı ve kimliği Türklere mal edilmektedir ki bu yanlıştır. Turanî adı verilen bu topluluklar doğu’da Türk-Moğol boyları ile batıda İranî gruplar arasında merkezi Aral bölgesinde oturmaktaydılar. İnanç, yaşam olarak Türklere yakın olup, dil olarak İranî özelliklere sahiplerdi. Daha sonra Roma İmparatorluğu tarafından kabul edilecek Mitraizm inancının gerçek savunucuları bunlardı. İran’a egemen olarak burada Pehlevi kültürünün kurucuları olacak Partlar bunlardandı (Bugünkü tarihçilikte Pehleviler ve Pehlevice Farsların ve Farsçanın eski biçimi olarak kabul edilmektedir ki yanlıştır. Farslar ve Farsça çok sonra miladi IX. Yüzyılda Samanoğulları (821-999) sarayında “saray” anlamına gelen “deri” dili ve kültürü içinde şekilleneceklerdir. Bu açıcan Eski Persleri ve Persçeyi Farsların ve Fars dilinin menşei olarak gören tarih tezi tümden ideolojiktir. En basitinden Persçe ile Farsça arasında dilbilimsel büyük farklar vardır. Persler ile Farslar arasındaki bağlar isim benzerliğine dayanmaktadır).

İskitler bir çok boyu da yanlarına alarak Kimmerlerin peşinden ta Mısır’a kadar gideceklerdir. M.Ö. 623 yılında Mısır’a bir İskit hücumunun olduğunu biliyoruz. İskitler arasında yer alan Türk boylarından benim Eski Ermeni ve Gürcü kaynaklarından tayin ettiğim kadarıyla Ogur ve Hun kavimleri yer alıyordu. Nitekim Batı’ya göç eden ilk Türk boyları Tilerin kolundan olan bu Ogur ve Hun boylarıdır. Bir Gürcü yıllığında M.Ö. IV. Yüzyılda şimdiki Azerbaycan’ın merkezinden geçen Kür nehri kıyısında Bunturk, Honn (Hun) boylarının oturduğundan söz edilmektedir. Bunlar, m.ö. 329 yılında Büyük İskender’le savaşmışlardır. Muhtemelen bunların arkasında Kuzey Kafkasya ve Hazar Denizinin kuzeyi boyunca Bulgar ve diğer Ogur Türkleri yer almaktaydılar. Nitekim Esrmeni kaynakları m.ö. II. Yüzyıldan itibaren Bulgar ve ardından Vgundur (Bayındır) boylarının Güney Kafkasya’ya indiğini yazmaktalar. Hatta bunlardan Vgundur adını alan Bayındır Türkleri şimdiki Kars bölgesine gelip yerleşmiş ve VIII. Yüzyıl Ermeni müellifi Horenli’nin anlattığına göre, miladi V. Yüzyılda bunlar bu bölgede bir devlet kurmuşlardır. Sonuç olarak Ti ve Hunların baskısıyla İskitler üç kola ayrılarak dağıldılar. Bir grubu merkezi Orta Asya olmak üzere Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan üzerinde etkili oldu. Bir grubu İdil-Ural ve Kuzey Karadeniz bölgesinde egemen olurken, üçüncü grubu da Kuzey Kafkasya’ya geldiler. Burada merkezi şimdiki Azerbaycan’ın Şeki bölgesinde Sakasena olan bir devlet kurdular. Kafkasya İskitleri Anadolu’yu 28 yıl hâkimiyetleri altında tutacak, Asur ve Urartu gibi devletlerle savaşacak ciddi bir güç olmuşlardır. Bunlar, m.ö. 550 yılında ortaya çıkacak Pers İmparatorluğuyla kıyasıya bir mücadele edecek ve hatta Pers Devletinin kurucusu Kiros’un ölümüne ve I. Darius’un da yenilgisine neden olacaklardır. Gel gelelim Gobi bölgesine.

İskitlerin yerlerinden oynatılması üzerine Gobi bölgesi Hunların eline geçti. Hun Devleti yaygın olan bir kanının aksine Mete (doğrusu Mo-dun (m.ö. 209–174) olacaktır) döneminde değil, m.ö. XIV. Yüzyılda kurulmuştur. Hunlar m.ö. XIV-III. Yüzyıllar arasında Çin’le sürekli mücadele ettiler. Ancak pek etkili olamamış ve bu yüzden de Eski Çin yıllıklarında güçlü bir devlet olarak görülmemişlerdi. Hunlar daha çok çevrelerindeki Tilerle ve eski Moğollarla uğraşmışlardı. Tiler bu mücadelelerden dolayı Ogur adıyla Sibirya’nın güneyi boyunca Karadeniz’e kadar yayılacaklardır. Tilerin, Kuzey Çin’de kalan grupları ise daha sonra Ting-ling adını alacaklardır (Ben, Türk adının Ti ve Ting adından gelebileceğini düşünüyorum, ancak Türk ve Ting adlarındaki n/r değişimini açıklayacak bilgiye sahip olmadığımdan bunu sadece bir iddia olarak ileri sürmekteyim. Eğer bu iddia doğrulanırsa, bu durumda Türk adı “kurt” anlamına gelmelidir. Çünkü Çin yazısında Ti/Di adı “köpek/kurt” biçiminde tasvir edilmiştir).

M.Ö. III. Yüzyılda Moğolların ataları Tunguzlar bir hayli güçlüydüler. Tunguz adını, onlara Türkler vermişlerdi. Tunguz, Türkçe “domuz” anlamına gelmektedir. Çünkü Tunguzların başlıca meşgalesi domuz besinciliği idi. Türklerde ise domuz besinciliği hiç olmamıştır. Bir diğer güçlü Türk-Moğol karışımı kavim ise Yüeçiler’di. Hun hükümdarı Teoman zamanında (m.ö. 216-209) Hunlar Yüeçiler’in tesirinde kalmışlardır. Ancak Mete (Mo-dun) bir darbeyle babasının tahtına geçmiş, Yüeçi ve Tunguzları zayıflatarak ve kalabalık Hun, Ti boylarının tamamını birleştirerek ilk Türk imparatorluğunun temellerini atmıştır. Hunlar Mo-dun Yabgu (Çince “şanyü” olarak geçen bu unvanın Türkçesi “yabgu”dur) döneminde yaklaşık 18 milyon km² toprağa sahip olarak kendilerine kadar dünyanın ilk en büyük devletini kurmuşlardır. Gerçekten de Çin İmparatorluğu yüzyıldan fazla onlara bağımlı kalmak zorunda kalmıştır.

Hunların kökeni ve dilleri tarihçilikte çok tartışılmıştır. En nihayetinde de Türk oldukları kanıtlanmıştır. Bugün Eski Çin metinleri arasında yer alan 190 Hunca kelimenin büyük bir kısmının Türkçe olduğu ortaya çıkarılmıştır. Hunların Türk olduklarını ve Türkçe konuştuklarını ise ilk kez tam olarak ünlü Japon tarihçi Shiratori 1902 yılında bir kitabında ileri sürmüştür. Her ne kadar Batı tarihçiliğinde küçümsenmelerine rağmen Hunlar dönemin en ileri toplumu olmuşlardır. Rusça dahil bir çok halkları terminolojik olarak beslemişlerdir. Örneğin, Eski Rusçada geçen “sagaydak” sözcüğü XVI-XVII. Yüzyıllarda Türk ve Moğollarda kullanılmaktaydı ve bu Hunca “sağdak”, yani “ok kılıfı” demektir. Eldeki mevcut verilerden yola çıkarsak Hun, Töles (Ti, ardından Ting-ling denilen topluluk sonradan Töles adını alacaktır) ve Uygur dilleri arasında bağlılıklar mevcuttur. Siyasal anlamda ise Hunlar oldukça güçlü bir örgütlenme olmuşlardır. Devlet 24 boydan oluşmakta ve bunlar da sağ ve sol olarak iki kola ayrılıyorlardı. Askeri anlamda ise Hunlar tarihin ilk düzenli ordusunu kurmuşlardır. Kültürel özelliklerine gelince, Çin kaynakları Hunların kendi dilleri ve yazılarının olduğunu söylemektedir (Ben, Ermenistan’ın Matenadaran Kitaplığında miladi IV. Yüzyıla ait Hunca yazılmış bir İncil’in varlığı hakkında çeşitli kaynaklardan bilgi edinsem de maalesef bu bilgiyi doğrulamış bulgulara rastlayamadım. İncil’in Huncaya tercüme edildiğini ise Bizans ve Ermeni kaynakları bize haber vermektedir. Şayet bu kaynak iddia edildiği gibi Ermenistan arşivlerinde gizli tutulmaktaysa, bulunup ortaya çıkarılması belki de Türk dili ve tarihi açısından bir devrim olacaktır ki hâlâ Ermenilerin hışmına uğramadıysa. Bunun dışında Azerbaycan’da bir köy mezarlığında Hunlara ait, yaklaşık IV. Yüzyıllarda yapılmış bir mezar taşına rastladım. Çevre halkı taşın üzerindeki yazının Hunlara ait olduğunu iddia etmekteler. Gerçekten de mezarın üzerinde eski Göktürk alfabesine benzer işaretlerle birkaç satırlık yazı yer almaktadır. Ancak bu yazının Hunlara mı, yoksa sonraki kuşağa mı ait olduğunu söyleyecek kadar kendimi yetkin görmüyorum).

M.Ö. 48 yılında Büyük Hun İmparatorluğu iki yere ayrıldı. Miladi 216 yılında ise devlet olarak ortadan kalktılar. Hunlar devletinin dağılması üzerine kalabalık Hun boyları Türk-Moğol kökenli Sien-bi ve Ju-juan boylarının baskısıyla çeşitli yönde dağıldılar. Büyük grupları Çin’e yerleşti ve burada 16 krallık kurdu. Bunlardan en büyüğü Çin’in tamamını ele geçiren Toba veya Tabgaç Devletidir. Toba veya Tabgaçların Türk olduklarını kanıtlayacak elimizde bir belge bulunmaktadır. Bu belge Çin kaynakları arasında geçen Türkçe bir yazıdır. Hunca ve Tobanca olan bu yazı büyük Türk dilbilimcisi Talat Tekin tarafından düzgün olarak okunmuştur.

Hunların geri kalanları ise Çingiz Han ortaya çıkana kadar Moğolistan’da oturacaklardı. Üçüncü bir grubu ise Ogur boylarını da hakimiyetleri altına alarak Avrupa’ya kadar geldiler. Avrupa’ya gelen Hunların en büyük hükümdarı Roma’yı dize getirecek olan ve neredeyse Hollanda’ya kadar Hun akınları düzenleyecek Attila’dır. Hunların çöküşünden sonra onların yönetiminden kurtulan Tiler’in bir grubu ise Orta Asya’ya ve Doğu İran’a göç ettiler. Bunlar Kırmızı ve Ak Tilerdi. Onlar burada Hiyon ve Eftalit (Ak-hun) devletlerini kuracaklardır. Moğolistan kalan Hun ve Ti boyları ise önce Sien-bi’lerin hâkimiyetine, sonra Tabgaçların daha sonra da Ju-juan’ların yönetimine girdiler. Bunlardan Ju-juan’lar 350-550 arasında varlık sürmüşlerdir. Ju-juan’lar Türk ve Moğol boylarından oluşmaktaydı. Türk boylarından Tölesler ve Avarplar en fazla etkili olanlardır. Öte yandan, avrupa’da 451’yılında Attila’nın ölümünden sonra Batı Hun devleti çözülmeye başlayınca burada bir sıra Türk hakimiyeti ortaya çıktı. Bulgarlar, Ogurlar, Bit-ogurlar, Uti-gurlar, Kuti-gurlar, Ağaçeriler ve onlarcası. Daha sonra bu gruplar Ju-juan’ların yerlerinden oynattığı ve Sibirya’ya adlarını verecek Sabir Türklerinin hakimiyetine geçtiler. Sabirlerin varlığın aise Avarlar son vereceklerdir.

550 yılında Hunların torunları Göktürkler Gobi bölgesine egemen oldular. “Türk” adını ilk kez devlet düzeyinde bunlar kullanmışlardır. Ancak kavim ve boy anlamında Türk adı daha eskidir. Örneğin m.ö. III. Yüzyılda Bunturklar’ın adında “Türk” adının geçtiği görülmektedir. Miladan sonraki yüzyıllarda “Saylanturk” boy adında da Türk adı görülür. Bunun gibi birçok bilgi vardır. Göktürler Hunlar’dan daha geniş bir sahayı ellerine geçirdiler. Bugünkü bilgilerimize göre, Göktürkler Kuzey Karadeniz’e ve Güney Kafkasya’ya kadar gelmişlerdir. Kafkasya’da ele geçirilen Göktürklere ait çok sayıda taş yapıt bunun bir kanıtıdır. Ayrıca Göktürkler çok sayıda Türk boyunu bir araya getirerek bir tek isim altında birleştirmiş bir imparatorluktur. Onlar Ju-juanları ortadan kaldırınca, Ju-juanların arasında yer alan Avarplar batıya hareket etmiş ve Doğu Avrupa’da Avar Devletini kurmuşlardır. Avarlar, özellikle Bayan Kağan zamanında Bizans haraca bağlayacak kadar güçlü bir devlet olmuştur. Bugünkü Macaristan’da Avarların Türk olduğuna ilişkin bazı yazıların ele geçirilmesi, onların kökenine ilişkin şüpheleri ortadan kaldırmıştır.

Böylece, VI. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde Çin’den Batı Avrupa’ya kadar uzanan geniş sahada üç büyük Türk devleti mevcuttu: Çin’de Toba veya Tabgaç, Moğolistan’dan Kafkasya’ya kadar Göktürkler, Doğu Avrupa’da ise Avarlar. 555 yılında Göktürkler tarafından ortadan kaldırılan Ak-hunlar devletinin bakiyeleri ise Afganistan’a, İran’a ve Kuzey Hindistan’a yerleşmişlerdir. Hint kaynaklarında onlardan Huna, Türk adlarıyla söz edilmektedir.

2 yorum:

aydin dedi ki...

efendim ben koyu bir turk tarihcisiyim.Turklerin onasya kokenli oldugunun kanisindayim.Turklerin Hind-Avrupa dilleriyle akraba olduklari lehine delillerde var.Hemde bariz sekilde.Ama yine de uzun suren calismalar gerekiyor.Heleki de Sumerliler hakkinda.Ancak Sumerliler devrinde Azerbaycan topraklarnda kurulan devletlerin yer insan ve hukumdar isimlerinin turkce aciklanmasi ne olur olmaz Turklerin varliklarin onasyada eski zamanlardan olduklarini kanitlar.Kuman sehri bile vardir.M.o 19-18 yy.da.arastirin efendim.Muytenlerin efsanelerinde kendilerini ekbatan ve tabrusdan(hamedan ve tebriz)goc ettikleri yazar.Turuk ismi gecer m.o 20 yy Assur kitabelerine hatta Alatey(Altay).birde Azerbaycan asimile edilmis bir halk degildir Turkler tarafindan.Bir de sunu demek isterim efendim.Sumer hakkinda Sumerler kendilerine kienger derlerdi.Bildiginiz gibi Turk soylu bir Kenger boyu vardir.4 senedir bu hakta arastirma yapiyorum ve karsima cok ilginc bilgiler cikmistir.Bunlari sizle paylasmak istedim.Demek isterim ki buna kanilar(onasya turk tezi)`sacma` ve komik fikirler degil.Siz halbuki Baballiler tarafindan `ISGUZ` adlanan Saklari bile Irani sayarken Turk tarihinin M.o ki onasya tarihi belki `sacma` geldgi icin yok sayilir.Onasya kitabelerinde yazilan Turuklar Subarlar Kutiler Lulubiler Arattalilar(Alateyler) kassitler(hukumdarlari yabku lakabi alirdi) vs. daha sayacagim bir cok Turk.gozde kuyu acacak kadar goze batacak kadar varolmuslerken nedense Onasya Turk Tezi sacma ve komik gelmektedir.Sizden bir rica buyuk bir arastirmaci olarak bu konuyu cok iyi arastirip o guzel kaleminizden bir makele yazsaydiniz cok sevinirdim.Rica ederim

saygilarinizla...

melih dedi ki...

aydın bey türk diliy ve avrupa dillerinin akraba oldukları üzerine kanıtları olduğunu söylemiş bende aydın beye katılıyorum benim elimdede kanıtlar ve görülmesi çok basit şeyler mail adresim heckermelih54@hotmail.com isterseniz sizinle bunları paylaşabilrim